Yeni Suriye ve Filistin davası

Şam'daki yeni söylem bir gecede İsrail ile iyi ilişkiler arayan dostça bir dile dönüşüyor

Suriye'nin yeni yaklaşımı üzerinde bir kontrol yok, ancak Şam'ın İsrail'e yönelik söyleminde tam aksi yönde 180 derecelik bir dönüşümün yaşanması şaşkınlık yaratıyor (AFP)
Suriye'nin yeni yaklaşımı üzerinde bir kontrol yok, ancak Şam'ın İsrail'e yönelik söyleminde tam aksi yönde 180 derecelik bir dönüşümün yaşanması şaşkınlık yaratıyor (AFP)
TT

Yeni Suriye ve Filistin davası

Suriye'nin yeni yaklaşımı üzerinde bir kontrol yok, ancak Şam'ın İsrail'e yönelik söyleminde tam aksi yönde 180 derecelik bir dönüşümün yaşanması şaşkınlık yaratıyor (AFP)
Suriye'nin yeni yaklaşımı üzerinde bir kontrol yok, ancak Şam'ın İsrail'e yönelik söyleminde tam aksi yönde 180 derecelik bir dönüşümün yaşanması şaşkınlık yaratıyor (AFP)

Mustafa Feki

Filistin davası, yabancı işgal, dış müdahale veya kendilerine musallat olan siyasi zulümden kurtulmanın yolu olarak silahlı mücadeleyi benimsemiş tüm Arap, Müslüman ve işgal altındaki halklar için birinci davadır. Bu anlamda Suriye, ulusal özgürlük ve onur mücadelesi ile sürekli hak arama çabasının tüm yönlerini bünyesinde barındırmaktadır. Aynı zamanda büyük Bilad-ı Şam’ın kalbidir ve ilk İslam Halifeliği'nin başkentidir. Büyük Suriye, aynı zamanda bugünkü Suriye devleti, Lübnan, Ürdün ve Irak'ın bazı bölgelerini de içine alarak, “Bereketli Hilal”i oluşturmaktadır. Bunun yıldızı Kıbrıs iken, kayıp ikonu, bünyesinde barındırdığı tüm anlamlar ve sembolize ettiği çağrışımlarla Filistin'dir. Bu nedenle Suriyeliler, tıpkı Mısır için Filistin davasının bir Mısır davası olması gibi, Filistin davasını aynı zamanda bir Suriye davası olarak görüyorlardı. Suriye devleti, yakın tarihi boyunca Filistin davasına ilişkin en uç, İsrail'e karşı ise en düşmanca tutumlardan birini benimsemiştir. Filistinlilerin haklarını savunmak amacıyla 1948, 1967 ve 1973 yıllarındaki savaşlara katıldı. Dahası Şam, her zaman, Sedat Mısırı'nın Camp David politikalarını benimseyerek yenilgiyi kabul ettiğini varsayıp bunu reddeden cephenin ön saflarında yer aldı. Camp David’i reddeden ülkeler grubuna göre anlaşmanın genel olarak Arap-İsrail çatışması üzerindeki olumsuz sonuçlarına karşı çıkmakta başı çekti.

 

Bu noktada Suriye siyasi söyleminin yerleşik ve sabit unsurlarına dikkat çekmekte yarar var. O her zaman İsrail’den “Siyonist oluşum” olarak bahsetti. Görünürde de olsa onu kınama ve ona karşı düşmanca tavır takınma konusunda katı davrandı. Ama bugün dünden ne kadar da uzak! İşte yeni Suriye söylemi, özü bir yana görünürde, bir gecede Suriye ile İsrail arasında iyi ilişkiler arayan dostça bir söyleme dönüşüyor. Biz bu yeni Suriye eğilimi üzerinde bir denetim ve kontrol iddia etmiyoruz sadece söylemin 180 derece tersine dönmesi karşısında şaşkınlığımızı dile getiriyoruz. Aynı zamanda değişen koşullar teorisinin fikirler, politikalar ve pozisyonlar üzerindeki etkisini de inkar etmiyoruz. Bu noktada Arap Suriye'de yaşananlara ve bunun Arap bölgesindeki ilişkilerin geleceğine, özellikle de özünde uzun bir geçmişi olan ve tüm bölgeyi, Batı Asya'yı, Arap Körfezi'ni, Arap Yarımadası'nı ve Kuzey Afrika'yı etkileyen Filistin davasını yer aldığı Arap-İsrail çatışmasına olan etkisine dair bazı gözlemlerimiz var. Bu gözlemleri aşağıda bölümler halinde kısaca inceleyeceğiz.

Birincisi: Suriye, tüm Arap ülkeleri gibi, hem savaş hem de barış açısından Arap-İsrail ihtilafında tarihi bir sorumluluk taşımaktadır. Bütün bunlar, genel Arap düzeyinde üzerinde mutabakata varılan bir siyasi ön hazırlık veya fikri bir dönüşüm olmadan birkaç cümleye veya açıklamaya indirgenemez. Milliyetçi dalganın öncülüğünü yapan Suriye'nin, zamanın, olayların, pozisyonların üzerinden atlayarak, teorik olarak ve İslami sloganlar veya aşamaya dayanan gerekçelerle bile olsa, bir gecede İsrail ile kapsamlı bir normalleşme kapısı haline gelmesi mümkün değildir. Zira bölgedeki genel sahne Gazze katliamları, Lübnan'daki gerginlikler ve Suriye ordusunun askeri altyapısına yönelik saldırılar sonrasında bugün en kötü koşullarını yaşıyor. Tüm bunlar diğer tarafta düşmanlık ruhunun hâlâ uzaklaşmadığının, ırkçılık, radikalizm ve fanatizmin hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde devam ettiğini gösteriyor. Filistin davası yeni bir gelişme olmayıp, uzun aşamalardan geçen karmaşık bir sorundur ve yıllar içinde Suriyeliler de dahil olmak üzere Araplar, bunun için ağır bedeller ödemişlerdir. Şimdi de dünya bir yıldan fazla bir süredir Gazze'de dökülen kana tanık oluyor, İsrail hastaneleri yıkarak, insanları öldürerek, bir ya da daha fazla ferdini kaybeden aileleri korkutarak suçlarını taçlandırdı. Tüm bunların ardından söylemde değişim, ancak İsrail'in barış, adaletin sağlanması ve Filistinlilerin yok sayılan haklarının asgari düzeyde de olsa geri kazanılması için ödeyeceği gerçek bir bedel karşılığında akıllı hesaplamalar ve dikkatli adımlarla gerçekleşebilirdi.

İkincisi; İslami öğretilerle milli kavramlar arasında bir çelişki yoktur; ikisi de adalet, eşitlik ve hoşgörü ilkelerinde buluşurlar. Bilakis, Arap milliyetçiliği, Büyük Şam’ın evladı olarak ortaya çıkana kadar İslam'ı girdiği birçok bölgeye taşıyan Arapçılıktı. Arap milliyetçiliği ortaya çıktığında ise şu ana kadar yerinde sayan milliyetçi yayılmanın ve Arap rüyasının başlangıç ​​noktası haline geldi. Ayrıca, kültürel öğelerin ve ulusal tezahürlerin, bir bütün olarak, bölgenin karakterinin ve halklarının kimliğinin alaşım unsurlarını temsil ettiğini de kabul etmeliyiz. Ne Mısır'daki Firavun medeniyeti, ne Maşrık’taki Fenike medeniyeti, ne de Mezopotamya'daki Asur medeniyeti, Arap Yarımadası'ndan harekete geçen, mutlak hilafet devletinden Muaviye bin Ebi Süfyan ve Emeviler Devleti ile verasete dayanan ve Abbasilere miras kalan bir yönetime geçiş yapan, Arapçılığın bütünüyle çelişmez.

Üçüncüsü; İslam'ın bütün coğrafyayı kapsayan kapsamlı bir medeniyet örtüsü olduğunu kabul ediyoruz, ancak tek başına değildir. Hristiyanlığın başlangıcı Maşrık’taydı ve Hz.İsa (a.s.) Filistin'de doğdu. Yüzyıllardır Arap coğrafyasında medeniyetlerin mirasçıları ile dinlerin mensupları arasında süregelen tarihi kucaklaşmanın ardından, diğer din mensuplarının ulusal kimliğin kapsamlı bileşeni üzerindeki etkisini hafife alamayız. Keza tarihin evrelerini geçici bir olayla veya ani bir değişimle heba edemeyiz. Milletler baki kalır, dinler ayakta kalır ve Arap milleti her zaman Müslümanlarıyla, Hristiyanlarıyla ve hatta Yahudileriyle övünmüştür.

Dördüncüsü; hem bireyler hem de gruplar olarak insanların, fikri dönüşümü tartışmasız ve itiraz edilemeyecek bir konudur. İnsan, içinde bulunduğu şartların ürünüdür, insan aklı durmaz, gelişme ise hayatın kanunudur. Ancak mesele bir bütün olarak, değişen koşulların nedenlerini, geleceğin resmini çizme, çeşitli boyutlarını öngörme, genel olarak ufkunu hayal etme üzerindeki etkisini hesaba katan, düşünceli adımlar ve hesaplı geçişler gerektirir. Burada bir kez daha Şam yöneticilerinin yasadışı örgütlere üyelikten, Arap başkentlerinin en önemlilerinden birinde resmi iktidar koltuğuna oturmaya doğru gerçekleşen fikirsel dönüşümü üzerinde kontrol iddiasında bulunmadığımı belirtmek istiyorum. Ama hikayenin bölümlerinin henüz bitmediğini ve henüz tamamlanmadığını göz önünde bulundurarak, doğada veya siyasette yaşanan büyük depremlerin bir sonucu olarak ortaya çıkabilecek fikirsel gerileme ihtimalinden çok çekiniyorum. Hikayenin tamamlanmasını uzun bir süre beklememiz gerekebilir, çünkü zaman faktörü uzundur ve etkileri çok geniş kapsamlıdır, özellikle de insan ruhu ve dönüşümleri, insan zihni ve dalgalanmaları, onu etkileyen ve ondan etkilenen her şey söz konusu olduğunda.

Eğer bugün Suriye sahasında Türk modelinin hakim olacağını düşünüyorsak, o zaman iş hiç de kolay olmayacaktır. İyi niyet, samimi hedefler ve Şam arenalarındaki önceliklerin hukukuna ilişkin derin bir anlayış olduğu takdirde, bunun zaman alacağına şüphe yoktur. Burada Arap, Türk ve İran olmak üzere üç akım arasında yıllarca gizli bir mücadele de devam edebilir. İsrail’e gelince, gururlu, zeki, sabırlı, cesur, milletinden ve milliyetinden asla ayrılmamış bir halkı kapsayan yeni Suriye'nin siyasi kimliğinin doğumuyla sonuçlanacak bu çatışmayı mutlulukla takip ediyor.

Bu, Gazze'deki aylarca süren savaş, Lübnan'daki kaygılar, gelecek olanın birçok değişim nedeni ve dönüşüm faktörü taşıdığına inanan tüm Arap ve Ortadoğu başkentlerindeki beklentinin ardından son haftalarda Arap bölgesinde ortaya çıkan koşulların betimleyici bir okumasıdır. Milletler, varlıklar gibi, milletler de insanlar gibi sürekli bir hareketlilik ve canlılık içinde görünmektedirler ve durağanlık kalıcı bir özellik veya sürekli bir durum değildir. Tarihte pek çok siyasal değişim, fikirsel çalkantı ve toplumsal dönüşüm yaşanmış; rejimler yıkılmış, devletler kurulmuş, hükümetler istikrara kavuşmuştur. Gelin geleceği düşünelim ve barış, istikrar, kalıcı adalet özlemi içinde olan Arap coğrafyası ve Ortadoğu halkları için daha iyi bir gelecek umalım. Ulusların daha iyi bir yarın özlemlerine saygı duyalım.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.