Trump yangını mı söndürecek yoksa tüm dünyayı ateşe mi verecek?

Dünya artık daha fazla yangına katlanamaz ve mümkün olduğunca çok sayıda yangının söndürülmesine ihtiyacı var

ABD'nin yeni başkanı Donald Trump (Arşiv- Reuters)
ABD'nin yeni başkanı Donald Trump (Arşiv- Reuters)
TT

Trump yangını mı söndürecek yoksa tüm dünyayı ateşe mi verecek?

ABD'nin yeni başkanı Donald Trump (Arşiv- Reuters)
ABD'nin yeni başkanı Donald Trump (Arşiv- Reuters)

Vahid Abdulmecid

Mecnun ve Leyla adlı tarihi hikâyeden esinlenerek yazılmış oyunlardan birinde Mecnun’a şu soru sorulur: “Ateş istemeye mi, yoksa evi yakmaya mı geldin?” Dünyanın gözleri şimdi Beyaz Saray'ın yeni-eski sakini Donald Trump'a çevriliyken, sanki birçok kişi onun dünyamızda yanan ateşleri söndürmek mi, yoksa daha da alevlendirmek için mi geldiğini sorgular gibi görünüyor.

Sorunun iki cevabı var, daha doğrusu iki bölümden oluşuyor. Açıkça öncelik verdiği Ukrayna savaşının ateşini söndürebilir, Gazze savaşının başlattığı yangını söndürme sürecini tamamlayabilir. Aynı zamanda dünya ülkeleri arasında ve hatta diğer ülkelerin kendi içlerinde yanan diğer yangınları da söndürmeye girişmesi muhtemel. Ama aynı zamanda yeni yangınlara sebep olabilir ve halihazırda yanmakta olan yangınlara benzin de dökebilir. Dolayısıyla Trump'ın ikinci döneminde izleyeceği politikalar konusunda gözlemcilerin ve uzmanların farklı tahminlerde bulunması doğal

Eğer bakış açısı, yangınları söndürmenin veya yemin töreni konuşmasında dediği gibi “barışı gerçekleştirmenin” Trump'ın ikinci döneminin temel bir özelliği olacağı senaryosunu destekleyen yönde olursa, bu durumda odak noktası, Gazze savaşına ilişkin duruşudur. Kendisi Beyaz Saray'a yerleşmeden önce bu savaşın sona ermesini ya da bu yönde bir süreç başlatılmasını talep etmeye başladı. Ardından Gazze Şeridi'ndeki İsrailli rehinelerin serbest bırakılmaması halinde, bölgenin cehenneme döneceği yönündeki meşhur uyarısı geldi. Sadece yankı değil, etki de yaratan bir uyarıydı. Kendisi ilk başta Hamas ve elinde rehinelerin bulunduğu diğer örgütlere yönelik bir uyarı olarak anlaşıldı. Ancak daha sonra uyarının Netanyahu hükümetiyle ilgili bir boyutunun daha olduğu ortaya çıktı ve bu, sadece Gazze Şeridi'ni değil, bölgeyi de cehenneme çevireceğini söylediği uyarısıyla örtüşüyordu. Aynı zamanda mantıklıydı da çünkü rehine ve esirlerin serbest bırakılması tek bir taraf değil, iki taraf arasındaki anlaşmaya bağlıdır. Taraflardan biri veya her ikisi de anlaşmaya varılmasını engelleyebilir.

Hamas bu uyarıyı hemen kavradı ki, Trump'ın kararlılığı ve azmi hakkında bilinenler de işi ağırdan almaya imkân tanımıyordu. Bu nedenle Hamas, arabulucuların isteklerine hızlı karşılık verdi ve her zamankinden daha esnek davrandı. Netanyahu hükümeti, belki de uyarının tek taraflı olduğunu düşünerek işi ağırdan aldığında ise Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff'un kesin tavrıyla karşılaştı; “mesele ciddidir ve anlaşmadan başka yol yoktur”. Witkoff'un 10 Ocak'ta Netanyahu ile yaptığı görüşmede oldukça kararlı olduğu yönündeki sızdırılan haberlerin doğruluğu bir yana, kesin olan şu ki, İsrail Başbakanı'nın kendisinden duyduklarının sonucunda, tavrının açıkça değiştiğidir. Toplantıdan çıkar çıkmaz Mossad ve Şin Bet başkanlarına, Katar'a giderek müzakereleri tamamlamaları talimatını verdi ve müzakereler sadece dört gün içinde bir anlaşma ile sonuçlandı. Oysa aynı müzakereler eski Başkan Joe Biden'ın girişimini ilk kez sunduğu geçen mayıs ayından bu yana zorluklarla karşılaşıp tamamlanamıyordu.

Trump'ın Danimarka'ya ait Grönland adasına ilişkin söylemi dolaylı bir gözdağı içermiyor değil. Nitekim önceki döneminin sonlarına doğru yaptığı, büyük ölçüde özerk olan adayı satın alma talebini yineledi

Hamas’ın uyarıyı aldığından beri anlaşma yönünde ilerlemekten başka çaresi kalmamıştı. Netanyahu ise bu sefer manevra yapmanın mümkün olmadığını, Biden yönetimiyle başa çıkmakta kullandığı manevraların Gazze savaşı “baş ağrısını”ndan kurtulmak isteyen, bölgede veya dünyada daha önemli ve daha büyük işleri olan Trump karşısında fayda sağlamayacağını anlayınca, Hamas’ın yolundan gitti. Dolayısıyla Trump'ın bu savaşa yönelik politikası, özellikle 6 Mart'ta sona erecek ilk aşamanın ardından anlaşmanın tamamlanması için baskı yapmaya devam etmesi halinde, uluslararası ilişkilerin sıcaklığını neredeyse kaynama noktasına getiren yangınları söndürmek isteyenler için ilham verici görünüyor.

Trump'ın Gazze'ye yönelik yaklaşımı, Ukrayna'daki savaşla başa çıkmak için uygun olmasa da Trump’ın politikalarına güvenenler için savaşı sonlandırma yolunda ilerleme kaydedilmesi yönünde bir umut olmaya devam ediyor. Bazıları onun, bir yandan teşvikler sunarken aynı zamanda baskı uygulayan “havuç ve sopa” yöntemini benimseyeceği uygun bir yaklaşım izleyeceğini tahmin ediyor.

Trump'ın dünyada yeni bir ateş yakacağı yönündeki bazı insanların korkularını destekleyen diğer bakış açısı benimsendiğinde, odak noktası seçimler ile Beyaz Saray'a girişi arasındaki geçiş döneminde söylediği bazı şeyler olacaktır. Panama Kanalı'ndan geçen Amerikan gemilerinden talep edilen geçiş ücretlerinin azaltılması gereğinden bahsederken, şiddet içeren bir dil kullandı. Eğer bu gerçekleşmezse kanalı geri alacağını ve Çin'in kanal üzerindeki kontrolüne son vereceğini söyledi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı anlize göre bu, kanalın her iki ucundaki iki limanı kontrol eden, merkezi Hong Kong'da bulunan CK Hutchison Holdings'in yönetimine son vereceği anlamına geliyor. Tehdidini, kanalın son kazı aşamasının 20. yüzyılın başlarında ABD tarafından gerçekleştirilmiş olmasına ve kanalın ancak 1999 yılında tamamen Panama'nın kontrolüne geçmesine dayandırdığı anlaşılıyor. İşte bu yüzden yemin töreni konuşmasında, ABD'nin aptalca bir şekilde kanalı Panama'ya hediye ettiğini söyledi.

Danimarka'ya ait Grönland adasına ilişkin söylemi de dolaylı bir gözdağı içermiyor değil. Önceki döneminin sonlarına doğru yaptığı, büyük ölçüde özerk olan adayı satın alma talebini yineledi. Ancak bu taleple yetinmedi, adayı ele geçirmek için askeri veya ekonomik zorlama dediği yöntemlere başvurma olasılığını da dışlamadı. Ancak, daha ziyade “havuca” güvenmesi ve adanın ABD'ye bağlanması durumunda sakinlerini bekleyen ekonomik fırsatlarla onları cezbetmesi daha olası görünüyor. Kanada'yı ilhak ederek ABD'nin 51. eyaleti yapma ile ilgili söyleminde de aynı yolu izledi. Halkını, ABD’ye ihracatta uygulanan tarifelerin kaldırılması ve vergilerin düşürülmesiyle hayatlarında yaşanacak iyileşme ve ABD'ye katılmaları halinde, Kanada'nın karşılaşabileceği Çin ve Rusya tehditlerine karşı daha güvende olmakla cezbetmeye çalıştı. Ancak Panama, Kanada ve Danimarka'nın hepsi küresel Kuzey'de yer aldığından, Trump'ın oradaki hedeflerinin bir şekilde yangın çıkarmaları durumunda bile, dünya üzerinde fazla etki yaratması pek olası görünmüyor.

Dünya artık daha fazla yangına katlanamaz ve mümkün olduğunca çok sayıda yangının söndürülmesine ihtiyacı var. Belki de Trump, “küresel evde” yangın ne kadar çok alevlenirse, alevlerinin ABD de dahil olmak üzere herkese ulaşma ihtimalinin o kadar artacağının farkında.

Dolayısıyla Trump'ın göreve gelmesiyle başlattığı ticaret savaşı farklı şekilde de olsa daha fazla etki yaratabilir. Bu savaşın ateşi, jeopolitik çatışmaların yaktığı ateşten daha soğuktur. Ancak gerçek etkileri, bu çatışmaların sonuçlarının bir kısmından daha ağır basabilir, özellikle de Trump'ın ikinci dönemindeki korumacı politikasının, 2018'deki ilk yönetiminden itibaren ticari olarak mücadele etmeye başladığı Çin ile sınırlı kalmayacağı, bilakis, kapsamının daha geniş olup, ABD'nin müttefiki sayılan diğer ülkeleri de kapsayacağı düşünüldüğünde.

Trump yönetiminin ilk günlerinden itibaren izlediği yönelim ve politikaların şu ana kadar nasıl göründüğünü düşündüğümüzde, bunların başlattıklarından daha fazla yangını söndürdüklerini görebiliriz. İşte dünyada pek çok insanın beklediği ve özlemini duyduğu şey de budur. Dünyada siyasi-askeri sıcaklık yükselip kaynama noktasına yaklaşırken tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda ve bir dünya savaşından bahsetmek artık geçici veya ender bir durum değil. Aksine, özellikle Rusya'nın geçen kasım ayında nükleer doktrinini değiştirerek gayri nizami silahların kullanımına ilişkin kısıtlamaları hafifletmesinin ardından, büyük güçlerin siyasi söyleminde yaygınlaştı.

Dünya artık daha fazla yangına katlanamaz ve mümkün olduğunca çok sayıda yangının söndürülmesine ihtiyacı var. Belki de Trump, “küresel evde” yangın ne kadar çok alevlenirse, alevlerinin ABD de dahil olmak üzere herkese ulaşma ihtimalinin o kadar artacağının farkında. Nitekim seçim kampanyasının önemli bir bölümünü Biden-Harris yönetimini Ukrayna ve Gazze'deki savaşları sona erdirmemekle suçlamak üzerine kurdu. 2020 seçimleri sonrasında Beyaz Saray'da kalmış olsaydı bu savaşların yaşanmayacağını hep yineledi. Dolayısıyla belki de onun görev süresi boyunca söndürülen yangın sayısının, çıkarılacak yangın sayısından fazla olmasını beklemek sadece iyimserlik ya da hayalcilik olamaz. Her ne olursa olsun, önümüzdeki dört yılın önceki dört yıldan farklı olacağı kesindir.



Lavrov: Grönland askeri bölgeye dönüştürülürse Rusya "karşı önlemler" alacaktır

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
TT

Lavrov: Grönland askeri bölgeye dönüştürülürse Rusya "karşı önlemler" alacaktır

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov bugün yaptığı açıklamada, Batı'nın Grönland'daki askeri varlığını güçlendirmesi halinde, Moskova'nın askeri önlemler de dahil olmak üzere “karşı önlemler” alacağını söyledi.

Lavrov, Rus parlamentosunda yaptığı konuşmada, “Grönland'ın militarize edilmesi ve Rusya'ya karşı askeri kapasite oluşturulması durumunda, askeri ve teknik önlemler de dahil olmak üzere uygun karşı önlemleri alacağız” dedi.

Nuuk'taki bir binaya Grönland bayrakları asıldı (AFP)Nuuk'taki bir binaya Grönland bayrakları asıldı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl ikinci dönemine başladığından beri, güvenlik nedenleriyle Washington'un Kuzey Kutup Dairesi'nde bulunan mineral zengini stratejik adayı kontrol etmesi gerektiğini vurguladı.

Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ABD'nin etkisini artırmak için bir “çerçeve” anlaşması yaptığını açıkladıktan sonra, geçen ay Grönland'ı ele geçirme tehdidinden vazgeçti.


Belge: Trump, 2006 yılında bir polis şefine Epstein’ın ne yaptığını ‘herkesin’ bildiğini söylemiş

) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)
) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)
TT

Belge: Trump, 2006 yılında bir polis şefine Epstein’ın ne yaptığını ‘herkesin’ bildiğini söylemiş

) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)
) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)

Yeni yayımlanan bir FBI röportajı, ABD Başkanı Donald Trump’ın, cinsel suçlardan hüküm giymiş Jeffrey Epstein hakkında hiçbir şey bilmediği yönündeki açıklamasını sorgulattı. Diğer yandan Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick, Epstein’la olan ilişkisi konusunda Kongre üyelerinin sorularıyla karşı karşıya kaldı.

Bugünkü gelişmeler, Epstein skandalının Trump yönetimi için hâlâ ciddi bir siyasi yük oluşturduğunu gösteriyor. Bu durum, Adalet Bakanlığı’nın haftalar önce hem Cumhuriyetçi hem Demokrat partilerin önerisiyle, Epstein’la ilgili milyonlarca belgeyi yayımlamasının ardından ortaya çıktı.

Belgeler, Epstein’ın siyaset, finans, iş dünyası ve akademi çevrelerindeki üst düzey kişilerle ilişkilerine dair yeni ayrıntıların açığa çıkmasıyla yurtdışında da krizlere yol açtı.

FBI dosyalarında yer alan 2019 tarihli Palm Beach, Florida Polis Şefi röportajı özetine göre, Epstein’a yönelik ilk cinsel suç suçlamaları ortaya çıktığında, Temmuz 2006’da Trump’ın polis şefini aradığı kaydedildi.

Polis şefi Michael Reiter, Trump’ın kendisine “Onu yakaladığın için şükürler olsun… Herkes onun ne yaptığını biliyor” dediğini aktardı.

Belgeye göre Trump, Reiter’e New York halkının Epstein’ın yaptıklarını bildiğini söylemiş ve Epstein’ın ortağı Ghislaine Maxwell’in ‘kötü niyetli bir kişi’ olduğunu ifade etmişti.

ABD Adalet Bakanlığı, söz konusu telefon görüşmesiyle ilgili olarak, “Başkanın 20 yıl önce kolluk kuvvetlerini aradığını gösteren herhangi bir delilimiz yok” açıklamasını yaptı.

Trump, yıllarca Epstein ile arkadaş oldu, ancak ilk tutuklamasından önce aralarında anlaşmazlık yaşandığını söyledi. Başkan, Epstein’ın suçlarından haberdar olmadığını defalarca yineledi.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt dün gazetecilere yaptığı açıklamada, Trump’ın Epstein ile ilişkisini sonlandırma konusunda ‘dürüst ve şeffaf’ olduğunu belirtti.

Leavitt, “2006’da böyle bir telefon görüşmesi olmuş da olabilir, olmamış da… Bu sorunun yanıtını bilmiyorum” dedi.

Epstein, 2019’da New York’taki bir cezaevinde, yargılanmayı beklerken ölü bulundu. Ölümü resmi olarak intihar olarak kaydedilmiş olsa da yıllar boyunca bazı komplo teorilerini tetikledi. Bu teoriler arasında, Trump’ın 2024 başkanlık kampanyası sırasında destekçileri arasında yaydığı bazı iddialar da yer aldı.


Bahoz Erdal ve PKK liderleri Suriye'den ayrılıyor

Al-Majalla/AFP
Al-Majalla/AFP
TT

Bahoz Erdal ve PKK liderleri Suriye'den ayrılıyor

Al-Majalla/AFP
Al-Majalla/AFP

İbrahim Hamidi

Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki anlaşmanın en hassas hükümleri, sessizce ve herhangi bir açıklama yapılmadan uygulanıyor. Bu hükümler, Türk makamları tarafından aranan yabancı uyruklu PKK üyeleri ve liderlerinin Suriye topraklarından çıkarılmasını öngörüyor.

Bu kişilerin büyük bir kısmı son günlerde, Suriye-Irak-Türkiye sınır bölgesinde yıllardır üzerinde çalıştıkları tünellerden çıktı. Bunların arasında Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin de vardı. Hüseyin, 1969'da Haseke’nin el-Malikiye ilçesinde doğdu. Şam Üniversitesi'nde tıp okudu ve ‘doktor’ unvanı aldı. PKK'nın askeri kanadının en önde gelen liderlerinden biriydi ve SDG'nin belkemiği olan Kürt Halkı Koruma Birlikleri'nin (YPG) kurulmasında rol oynadı.

Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024 tarihinde düşmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında müzakereler yapıldı. Bu müzakerelerin şartlarından biri PKK liderlerinin Suriye'den ayrılmasıydı. Bu aynı zamanda Ankara'nın Şam'a ilettiği Türkiye’nin bir talebiydi. Bir yandan Türk hükümeti ile Türkiye'de tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan arasındaki barış süreci, diğer yandan Şam ile SDG arasındaki müzakereler arasında bağlantı kuruldu.

Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025’te imzalanan anlaşmada ‘Kürdistan’ meselesine değinilmemiş olsa da 18 Ocak'ta imzalanan belgenin maddelerinden birinde “SDG, komşuluk ilişkilerinde egemenlik ve istikrarı sağlamak için Suriye Arap Cumhuriyeti sınırlarından tüm Suriyeli olmayan PKK lider ve üyelerini uzaklaştırmayı taahhüt eder” ifadesi yer aldı.

Son zamanlarda birçok lider ve yetkili, Mazlum Abdi'ye PKK'dan uzaklaşması, durumu kontrol altına alması ve kararlarını Kandil Dağları'ndan ziyade Suriye'ye göre alması gerektiğini iletti.

Mesud Barzani'nin liderliğinde yürütülen arabuluculuk çabaları sırasında Şara, Abdi, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Türkiye ile yapılan toplantı ve görüşmelerde, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) hükümeti Abdi'ye PKK liderlerinin sınır dışı edilmesi ve onunla ilişkilerin kesilmesi konusunu gündeme getirdi. Onunla bağlantılı iki grup olan silahlı kanat ve ‘Devrim Gençliği’ konusu da gündeme getirildi. Bu örgütlere binlerce kişi üyeydi, bunların arasında yaklaşık bin kadar Suriyeli olmayan kişi de vardı.

30 Ocak'ta açıklanan Şara ve Abdi arasındaki anlaşmada benzer bir madde yer almıyordu. Ancak sekizinci madde, Kara Limanları İdaresi'nden bir ekibin Semelka ve Nusaybin sınır kapılarına gönderilmesini, sivil çalışanların güvenliğini sağlamasını, sınır kapılarının sınır dışından silah ve yabancıların getirilmesi için kullanılmasının önlemesini ve sınır kapılarını derhal faaliyete geçirmeyi öngörüyordu. Bu madde, yabancıların ve PKK'nın resmi kanallardan veya kaçakçılık yoluyla girişini önlemek olarak yorumlandı.

dfd
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Mazlum Abdi, Şam'da özerk yönetim kurumlarını Suriye devletine entegre etmek için bir anlaşma imzaladıktan sonra, 10 Mart 2025 (SANA/AFP)

Suriye hükümeti ve SDG pazartesi günü, 30 Ocak anlaşmasını uygulamaya başladı ve SDG tarafından aday gösterilen ve Şam tarafından onaylanan Nureddin İsa'yı Haseke valisi ve Cia Kobani'yi savunma bakan yardımcısı olarak atadı. Şam ayrıca Haseke'de yardımcısı SDG tarafından atanacak olan bir güvenlik müdürü atadı. Bunun yanında Şam, Rumeylan ve Suveydiye'deki petrol sahalarını ve Kamışlı Havalimanı'nı kontrol altına alırken, SDG'ye bağlı polis gücü Asayiş’in Haseke ve Kamışlı'da ‘ortak yönetim’ altında başlayacak operasyonlarını denetlemek amacıyla bazı güçlerini konuşlandırdı. SDG tarafından aday gösterilen ve Şam tarafından onaylanan bir içişleri bakan yardımcısının Asayiş’i iç güvenlik güçlerine entegre etmek üzere atanması için istişareler ise halen devam ediyor.

PKK’nın bazı liderleri, 6 Ocak'ta Halep’teki çatışmalar başladıktan sonra Suriye hükümet güçleriyle savaşmak için SDG'ye katılmakla tehdit etmiş ve operasyonlarında bölgedeki geniş tünelleri kullanmaya çalışarak Arap-Kürt çatışması başlatma tehdidinde bulunmuştu.

Suriye ordusu, 16 Ocak 2026'da Halep’teki ‘askeri operasyonları yönetmek’ üzere Bahoz Erdal’ın Kandil'den Tabka'ya geldiğini duyurdu. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Bahoz Erdal’ın Halep'teki Şeyh Maksud, Eşrefiyye ve Beni Zeyd mahallelerindeki çatışmalardaki rolüne ve bu amaçla Kandil'den geldiğine işaret etti.

drfrd
Kürt siyasi lider Mesud Barzani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Erbil'de bir araya geldi, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ancak, ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve diğer ülkelerin de katılımıyla sonuçlandırılan anlaşma, önceliklerin değişmesine yol açtı, çatışmaları önledi, bir uzlaşma ve ateşkes taahhüdü için baskı yaptı ve bazı bölgelerin ‘Kürt özelliklerini’ dikkate alırken bölge üzerinde devlet egemenliğini dayatan anlaşmanın şartlarını uyguladı.

6-18 Ocak tarihleri arasında çatışmaların sürdüğü sırada, Erbil'de yapılan müzakerelerde birçok lider ve yetkili, son günlerde Mazlum Abdi'ye PKK'dan uzaklaşması, durumu kontrol altına alması gerektiği ve kararlarının Kandil Dağları'na değil Suriye'ye dayalı olması gerektiğini iletti.

Bu kişilerden biri, “PKK'nın Suriye meselesinden çıkarılması gerektiğine dair birçok rapor var ve işler bu yönde ilerliyor gibi görünüyor” açıklamasında bulundu. Başka bir yetkili ise bunun, ‘Barzani'nin siyasi, sivil ve lojistik etkisinin kuzeydoğu Suriye'de artması ve Türkler, Şara, Abdi ve Amerikalılarla olan iyi ilişkilerinden yararlanması nedeniyle dengelerin Barzani'nin lehine değişeceği’ anlamına geldiğini söyler ve ‘Bazı SDG ve PKK liderleri halkın eleştirisine maruz kalırken, Mesud'un bayrakları, fotoğrafları ve sivil dernekleri, onun artan etkisinin bir ifadesi olarak dalgalandırılıyor’ değerlendirmesinde bulundu.

30 Ocak’taki anlaşma çerçevesinde petrol ve doğalgaz kuyularının ve stratejik bölgelerin devri, askeri unsurların entegrasyonu ve SDG'nin orduya katılması ile ilgili diğer hükümlerinin uygulanması için çalışmalar devam ediyor.

Dört aşamalı anlaşmanın kamuya açık adımlarının uygulanmaya başlanmasıyla paralel olarak, PKK liderleri birkaç gün önce bölgeyi terk etmeye başladı ve partinin kalesi olan Kandil Dağları'na doğru yola çıktı. Batılı bir yetkiliye göre karar nihai ve PKK üyeleri ile liderlerinin ayrılmasıyla uygulanmaya başladı. Yaklaşık bin kişinin Suriye topraklarını terk etmesi bekleniyor. Aynı yetkili, Batı'dan birkaç ülkenin, PKK'nın bölgede Irak ve Türkiye sınırlarını geçen devasa tünellerin yerine büyük yatırım projeleri kurmayı vaat ettiğini de belirtti.

PKK'nın bölgedeki yayılması, Öcalan'ın Suriye'ye geldikten sonra 1980'lerin ortalarına kadar uzanıyor. Öcalan, Suriye'de gruplar oluşturarak Türkiye'ye sınırdan veya Irak üzerinden sızmaya çalıştı ve Suriye istihbaratı ile Suriye ordusunun gözetiminde Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ndeki Filistin kamplarında destekçilerini örgütleyip eğitti.

Şam, 1990'ların başında onunla Ankara arasında arabuluculuk yapmaya çalıştı ve 1992'de merhum Başkan Yardımcısı Abdulhalim Haddam onunla ilk kez görüştü, ardından dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan hükümetiyle siyasi çözümler bulması için onu ikna etmek üzere birkaç kez daha görüşme gerçekleştirdi.

sdfvdfv
Hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan, Türkiye'nin Marmara Denizi'ndeki İmralı Adası'ndaki İmralı Cezaevi'nde diğer parti üyeleriyle birlikte otururken, 9 Temmuz 2025

Öcalan ile Ankara arasındaki arabuluculuk çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Şam, Öcalan'ı barındırmaya devam ederek Ankara'nın iade veya sınır dışı etme taleplerini reddetti. Türkiye, 1998 yılında Suriye sınırında ordusunu seferber etti ve Öcalan'ın iadesini talep ederek uyarıda bulundu. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Hüsnü Mübarek'in arabuluculuğuyla Şam ve Ankara arasında bir güvenlik anlaşması imzalandı. Anlaşma, teröre ve PKK'ya karşı iş birliği ve Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyindeki belirli bir bölgede PKK üyelerini takip etme hakkı (Ankara şu anda anlaşmayı yenilemek ve güncellemek istiyor) ve Öcalan'ı Şam'dan sınır dışı etme hakkını içeriyordu. Ekim 1998'de Hafız Esed, Öcalan'ı sınır dışı etmeye karar verdi. Öcalan, Avrupa'ya, Rusya'ya ve ardından Afrika'ya kaçtıktan sonra 1999'un başlarında Türk istihbaratı tarafından yakalandı ve hapse atıldı. Öcalan, halen hapiste bulunuyor.

Beşşar Esed'in iktidara gelmesinin ardından Şam ile Ankara arasında yakınlaşma yaşanmasının ardından, Suriye yetkilileri onlarca PKK liderini Türkiye'ye teslim etti. Bahoz Erdal, YPG’nin başına getirildi ve ardından PKK Yürütme Konseyi'ne atandı. Türkiye, onu kendisine karşı düzenlenen operasyonlardan sorumlu olmakla suçladı ve en çok aranan kişiler listesine aldı.

Şam 2011 devriminden sonra ilişkiler yeniden gerginleşince, PKK’ya kapılarını ardına kadar açtı. Kandil Dağları'ndaki Bahoz Erdal, PKK’nın Suriye sorumlusu haline geldi ve YPG'nin örgütlenmesinde, ardından SDG'nin kurulmasında ve 2015'ten sonra ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon’la iş birliği içinde DEAŞ'la mücadelede rol oynadı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre SDG zamanla, Arap aşiretleriyle iş birliği yaparak, Suriye'nin stratejik kaynaklarının çoğunu barındıran Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerin (Suriye topraklarının üçte biri) kontrolünü ele geçirdi.

Şara-Abdi anlaşmasının geriye kalan hükümleri

Tüm bunların yanında 30 Ocak’taki anlaşma çerçevesinde petrol ve doğalgaz kuyularının ve stratejik bölgelerin devri, askeri unsurların entegrasyonu ve SDG'nin orduya katılması ve son olarak Irak ile olan Semelka Sınır Kapısı ve Türkiye ile olan Nusaybin Sınır Kapısı ile Kamışlı Havaalanı’nın kontrolünün Suriye yönetimine devri ile ilgili diğer hükümlerinin uygulanması için çalışmalar devam ediyor.

Birkaç gün önce Haseke’de Suriye Savunma Bakanlığı’ndan bir heyet ile SDG arasında yapılan toplantı, her iki tarafın da entegrasyon anlaşmasını uygulamaya başlamaya hazır olduğunu gösterdi.

SDG'nin Suriye ordusuna entegre edilmesi konusu en karmaşık sorun olmaya devam ediyor. Savunma Bakanlığı'ndan bir heyet, entegrasyon için pratik adımlar atmaya başlamak üzere Haseke'yi ziyaret etti.

Şam ile SDG arasında 4 Ocak'ta imzalanan anlaşma taslağına göre SDG'nin üç tümen ve iki tugayını muhafaza etmesi, bunlardan birinin terörle mücadele, diğerinin ise kadınlar için olması kararlaştırıldı. Ancak 30 Ocak tarihli anlaşmada, SDG'nin ‘El-Cezire Tugayı’ adlı bir tümeni, Haseke’de (Haseke, Kamışlı ve Malikiye-Derik'te) üç tugayı ve Ayn el-Arab'da (Kobani) bir tugayı muhafaza edeceği belirtildi. Batılı bir diplomat yaptığı değerlendirmede, “30 Ocak anlaşmasında SDG, 4 Ocak taslak anlaşmasındakinden daha az, ancak üyelerinin entegrasyonunu öngören 18 Ocak anlaşmasındakinden daha fazla elde etti” ifadelerini kullandı. Bunu, baskı gruplarının, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Senatör Lindsey Graham'ın Başkan Trump üzerindeki etkilerine bağladı.

dfvgthy
Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmanın metni (Al Majalla)

Birkaç gün önce Haseke’de Suriye Savunma Bakanlığı’ndan bir heyet ile SDG arasında yapılan toplantı, her iki tarafın da entegrasyon anlaşmasını uygulamaya başlamaya hazır olduğunu gösterdi. Bir yetkili, "Öneri, Savunma Bakanlığı'nın yönetmeliklerine göre, her birinde bin ila bin 300 savaşçı bulunan üç tugay oluşturulmasıdır. Böylece güvenlik kontrolünden geçebilecekler ve her tugay, Kadın Koruma Birimlerinden bir tabur içerebilecek ve her tugay, Ayn el-Arab/Kobani tugayının yanı sıra Haseke çevresinde kararlaştırılan bir askeri konumda konuşlandırılabilecek” şeklinde konuştu. Yetkili, (Arap aşiretlerinden silahlı unsurların ayrılmasından sonra) yaklaşık 25-30 bin savaşçı olduğunu ve orduya katılmayanların sivil işlerde çalışacağını ya da önceki mesleklerine geri döneceklerini ifade etti.

Son günlerdeki görüşmeler ve müzakereler, SDG içinde iki eğilim olduğunu ortaya koydu.

Bu eğilimlerden ilkine yakın olanlar, Suriye hükümeti ile diyalog kurarak ve savunma, içişleri, dışişleri ve diğer bakanlıklarda görevler alarak entegrasyon ve askeri eylemden siyasi eyleme geçiş yapılmasını istiyor. Böylece Kürtlerin anayasal statüsünü ve haklarını iyileştirerek katılımlarını sağlamak ve IKBY deneyiminin tekrarlanmaması için çoğulcu bir Suriye için çalışmak istiyorlar. Çünkü iki ülkedeki koşullar tamamen farklı. Şara’nın başkanlık kararnamesine ve SDG'nin rakibi olan Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) de dahil olmak üzere Kürt yetkililerle iletişim kanalları açma kararına güveniyorlar.

İkinci eğilimde olanlar ise 30 Ocak anlaşmasının uygulanması sırasında zaman kazanmak istiyor ve dış dengelerin Suriye-Irak-Türkiye köşesinde bir ‘Kürt bölgesi’ kurulması ve IKBY’nin ‘Suriye versiyonu’ oluşturulması lehine değişmesini bekliyor.