Trumpizm dünyayı sarsabilir

ABD Başkanı her zamanki gibi geleneksel siyasete geri dönmeyecek olsa da Trumpizm ideolojisiyle hem ABD’de hem de ABD dışında sosyal ve siyasi bir devrime öncülük edebilir

Görsel: Sara Padovan (Al Majalla)
Görsel: Sara Padovan (Al Majalla)
TT

Trumpizm dünyayı sarsabilir

Görsel: Sara Padovan (Al Majalla)
Görsel: Sara Padovan (Al Majalla)

Aleksandr Dugin

Birçok kişi Donald Trump'ın ABD’de başkanlığı yeniden kazanıp Beyaz Saray'a gelişiyle birlikte geleneksel siyaset tarzına geri döneceğini düşünüyor. Her ne kadar kendine özgü bir tat ve doğallıkla da olsa, ilk döneminde kısmen böyle olmuştu. Ancak ben durumun böyle olmayacağından eminim.

Gerçek şu ki, Trump bir devrim planlıyor. İkinci başkanlık döneminin ilk günleri, Trump'ın Amerika'sında neler olup bittiğine ciddi bir şekilde bakmak için en uygun zaman. Gerçekten de yaşananların önemi küçümsenemez. Bu makale bir ideoloji olarak Trumpizm'in ana hatlarına detaylı bir bakış sunuyor.

Post-liberalizm

Trump'ın Başkan Yardımcısı JD Vance kendisini açıkça ‘post-liberal’ olarak tanımlıyor. Bu tanımlama son yıllarda ABD siyasetine hâkim olan sol-liberalizmden net bir kopuş anlamına geliyor. Bugün iktidarda olanlar liberal düşünceyi büyük ölçüde gözden geçirmek ve belki de tamamen ortadan kaldırmak istiyor gibi görünüyor. Bu temizlik, benim ‘derin devlet’ olarak adlandırmayı tercih ettiğim Amerikan siyaset kurumunun kendisine de nüfuz edebilir.

Trumpizm bu şekilde, yakın zamana kadar hâkim olan sol-liberalizme doğrudan karşı duran bağımsız ve farklı bir ideoloji olarak yavaş yavaş şekilleniyor. Trumpizm, katkısız ve duru olmasa da ayırt edici özelliklere özgü net bir yapıya sahip.

Öncelikle Trumpizm, insanlığı ulusal sınırların yavaş yavaş ortadan kalktığı ve ulus devletlerin egemenliklerini uluslarüstü oluşumlar (Avrupa Birliği [AB] gibi) lehine bıraktığı, ekonomik ve kültürel bakımdan birleşik bir varlık olarak öngören küreselleşmeye kesin ve açık bir şekilde karşı. Aralarında Klaus Schwab, Bill Gates ve George Soros gibi isimlerin de bulunduğu küreselleşme savunucuları, bu yolun sonunda, bir dünya hükümetinin kurulmasına yol açacağına inanıyorlar. Bu senaryoda tüm bireyler ortak bir ekonomik, teknik, kültürel ve sosyal çerçeve içinde eşit haklara sahip küresel vatandaşlar oluyor. Genellikle 'büyük sıfırlama' olarak adlandırılan bu yörüngeyi yönlendirecek potansiyel mekanizmalar ise pandemi ve çevre gündemi olarak karşımıza çıkıyor.

Trumpizm, ABD’deki Müslüman toplulukların güçlenmesinden büyük endişe duyuyor ve bu toplulukların Batılı değerleri ve normları kabul etmediğine, entegre olmalarını gerektirmeyen liberal politikalarla güçlendiğine inanıyor.

Tüm bunlar, ulus-devletlerin daha geniş medeniyet bağlamları, özellikle de Batı medeniyeti içinde korunmasını yahut bütünleşmesini savunan Trumpizm için tamamen kabul edilemez. Bu yaklaşım Batı'yı küresel bir liberal ideoloji altında değil, Trumpizm bayrağı altında birleştirmeyi amaçlıyor. Bu bakış açısı, Samuel Huntington'ın “Medeniyetler Çatışması” olarak bilinen ve Batı'nın eninde sonunda diğer medeniyetlerle karşı karşıya geleceğini öngören teorisini yansıtıyor. Trumpçı ekol, genel olarak uluslararası realizmi destekliyor.

Anti-woke gündem

Trumpçılar, toplumsal cinsiyet politikaları gibi ilerici değerlere anti-woke (uyanış karşıtı) olarak adlandırdıkları bir gündemi savunuyor. Erkek ve kadın olmak üzere sadece iki doğal cinsiyeti tanıyan Trumpçılar, eşcinselliği, biseksüelliği ve transseksüalizmi normalleştirme fikrini reddederler ve feminizmi desteklemezler, bunun yerine erkeklik kavramlarını ve erkeklerin rolünü toplumun ön saflarına geri getirmeye çalışırlar. Böylece artık kimsenin erkek olduğu için özür dilemek zorunda kalmayacağına inanırlar. Bu yüzden Trumpizm bazen ‘erkek kardeşler devrimi’ ya da ‘erkeklerin devrimi’ olarak da adlandırılıyor.

defrgtyh
Donald Trump, ABD’nin 47. Başkanı olarak Washington DC'deki ABD Kongre Binası'nda düzenlenen yemin törenine katıldı, 20 Ocak 2025 (Kenny Holston – AFP)

Trumpizm, eleştirel ırk teorisi yerine beyaz medeniyetini canlandırıyor. Ancak beyaz ırkçılığı sadece Trumpizm'in aşırılık yanlısı akımları tarafından temsil edilmeye devam ediyor. Trumpizm genellikle beyaz kimliğini eleştirmeyi reddederken, beyaz olmayan gruplara karşı, bu beyaz grupların bir özür talep etmemesi koşuluyla, nispeten hoşgörülü bir yaklaşım sergiliyor.

Göçmen karşıtlığı

Öte yandan göç konusunda katı kurallar getirilmesini isteyen Trumpçılar, yasadışı göçmenlerin ülkeden kovulmasını talep ediyor. Aynı zamanda ortak bir ulusal kimlik hedefi olan Trumpçılar, Batı toplumlarına başka medeniyetlerden ve kültürlerden gelen herkesin ev sahibi medeniyetin geleneksel değerlerini kabul etmesi gerektiğini varsaymakta ve liberal çokkültürcülüğün taraftarları

tarafından savunulan çokkültürlülüğü destekliyor. Hareket özellikle yasadışı göçe ve Latin Amerika'dan gelen göçmen akınına karşı güçlü bir duruş sergiliyor ve Latinlerin çoğunlukta olduğu eyaletlerin demografik yapısını değiştireceğinden korkuyor.

Dahası Trumpizm, ABD’deki Müslüman toplulukların büyümesinden büyük endişe duyuyor. Bu toplulukların Batılı değerleri ve normları kabul etmediğini düşünen Trumpizm, entegre olmalarını gerektirmeyen, aksine azınlıkların kültürel özerkliklerini korumalarını destekleyen liberal politikalarla güçlendiklerine inanıyor.

Trumpçılar Çin konusunda ise Çin'in ABD'deki ekonomik faaliyetlerine karşı derin bir öfke duyuyor ve Çin'in ülke içindeki sanayi ve şirketlere sahipliğini ortadan kaldırarak etkisini sınırlamaya çalışıyorlar.

Latin dalgasına karşı ayakta kalmak

Ancak Latin faktörü ABD iç siyasetinde Trump'ın gündemindeki en önemli konu olmaya devam ediyor. Burada Samuel Huntington'ın görüşleri bir kez daha önemli rol oynuyor. Huntington onlarca yıl önce Kuzey Amerika'nın kimliğine ve geleneksel Beyaz Anglo-Sakson Protestan (White Anglo-Saxon Protestant/WASP) tabanına yönelik ana tehdidin, çok farklı bir Latin Katolik kimliği yaratacak olan Latin Amerikalı göçmen akını olduğunu yazmıştı. Huntington, WASP'ların diğer kültürleri ve halkları bir dereceye kadar asimile edebildiğini savunsa da Latinlerin kitlesel akınıyla birlikte bunun olması artık imkansızlaştı.

Trumpizm, genellikle kültür ve sanat alanındaki ilerici sol-liberal eğilimlerle ilişkilendirilen postmodernizm kavramını da reddediyor.

Göçmen fobisi ABD’de daha nüanslı bir hal alıyor. Özellikle Latin Amerika'dan gelen kitlesel göçe duyulan nefret. Trump'ın ilk döneminde, ABD’nin Meksika ile olan güney sınırı boyunca “Büyük Duvar” inşasını bir öncelik haline getirmesinin arka planında bu yatıyor. Dahası, Trumpçılar solcu ve yasadışı göç kaynağı olarak gördükleri Latin Amerika ülkelerine karşı genel olarak olumsuz bir tutum içindedirler.

Sol-liberal sansüre karşı

Trumpçılar, radikalleşmeye karşı mücadelede yardımcı olmayan bir sol-liberal sansür biçimi olarak gördükleri siyasi doğruculuğa karşı çıkıyorlar. Liberallerin kamuoyunu manipüle etmek için ayrıntılı bir sistem inşa ettiklerine ve hem ana akım medyada hem de kontrol ettikleri sosyal ağlarda ifade özgürlüğünü etkili bir şekilde ortadan kaldırdıklarına inanıyorlar. Sol-liberal gündeme karşı çıkan ya da bu gündemden biraz bile sapan herkes derhal ‘aşırı sağcı’, ‘ırkçı’, ‘faşist’ ve ‘Nazi’ olarak etiketlenirken, dışlanmaya ve hapis cezasına kadar varabilecek yasal soruşturmalara maruz bırakıldılar. Sansürün giderek her şeyi kapsar hale geldiğini ve Trumpizmin kendisinin- başta Rusya olmak üzere diğer küreselleşme karşıtı hareketlerle birlikte Avrupa popülizmi ve çok kutupluluk kavramlarının da- bu sansürün doğrudan hedefi haline geldiğini söylüyorlar.

Trumpçılara göre liberal elitler ortalama bir vatandaşı toplumun zayıf fikirli ve bilgisiz bir üyesi olarak görüyor, demokrasiyi 'çoğunluğun yönetimi' olarak değil 'azınlığın yönetimi' olarak yeniden tanımlıyor ve liberal sol gündemle uyuşmayan her şeyi 'yalan haber', ‘Putin propagandası’, komplo teorileri ve cezalandırıcı önlemler gerektiren tehlikeli aşırılıkçı görüşler olarak etiketliyordu. Kabul edilebilir olanın alanı keskin bir şekilde daraldı ve aşırı sol liberalizmin woke doktrininden farklı olan her şey kabul edilemez olarak görüldü, zulme uğradı ve yasaklandı. Cinsellik, göç, eleştirel ırk teorisi, aşılama gibi küresel liberalizmin tüm ilkeleri bundan nasibini aldı. Liberalizm totaliter ve tamamen hoşgörüsüz bir hale dönüştü. Kapsayıcılık sadece liberal olmak anlamına gelmeye başladı.

zasxdefr
Görsel: Sara Padovan (Al Majalla)

Trumpizm tüm bunları toptan reddediyor ve geçtiğimiz on yıllar boyunca kademeli olarak ve tamamen ortadan kaldırılan ifade özgürlüğünün geri gelmesini talep ediyor. Trumpizm, hiçbir ideolojiye ayrıcalık tanınmaması gerektiğine inanıyor. Aşırı sağdan aşırı sola kadar tüm olası ideolojiler yelpazesinde ifade özgürlüğünü savunmak da Trumpizm ideolojisinin temelini oluşturuyor.

Anti-Postmodernizm

Genellikle kültür ve sanat alanındaki ilerici sol-liberal eğilimlerle ilişkilendirilen postmodernizm kavramını da reddeden Trumpizm, henüz kendi tarzını geliştirmediği için postmodern kültürü kendi tabanı içinde yerinden etmek ve kültürel çabaların çeşitlendirilmesini savunmakla sınırlı kalıyor.

Postmodernist fikirlerin hegemonyasına meydan okumaya ve ‘dejenere sanat’ olarak algıladıklarının normalleştirilmesine karşı koymaya odaklanırlar. Postmodern değerlerle etkileşime girmek ya da onları benimsemek yerine, postmodern değerlerin otoriter tutumu olarak gördüklerini ortadan kaldırmaya çalışırlar.

Buna karşın bazı Trumpçı düşünürler farklı bir strateji benimsiyor. Postmodernizmi liberal soldan 'geri almayı' önererek, genellikle 'sağ kanat postmodernizm' olarak adlandırılan alternatif bir çerçeve öngörüyorlar. Bu vizyon, geleneksel olarak muhafazakarlık ve gelenekçiliği eleştirmek için kullanılan hiciv ve yapı-söküm araçlarını kullanmaya ve bunları liberal solun ideolojileri ve kültürel normlarıyla yüzleşmek için yönlendirmeye dayanıyor.

Henüz iktidara yerleşmemiş olan Trumpçıların programlarını uluslararası alanda uygulamaya başlama hızı, belki de Batı'yı şimdiden şaşkına çeviren en şaşırtıcı durumdur.

Ancak Trumpçılar arasında postmodernizmi savunanlar da var. Elon Musk'ın bir yandan geleneksel değerleri ve sağcı politikaları, diğer yandan da fütüristik teknoloji ve inovasyonu benzersiz bir şekilde harmanlaması, onu bu hareketin önde gelen isimlerinden biri haline getiriyor. Musk'ın vizyonu, Silikon Vadisi'nin en önde gelen iş adamlarından biri olan ve fütürizmi liberal normların reddiyle harmanlayan Peter Thiel tarafından da paylaşılmıyor.

“Trump” jeopolitiği

Şimdi Trumpizm'in başka bir yönüne değinelim. Trumpizm'in temel ilkelerinden biri, odağı küresel bir perspektiften ABD merkezciliği ve yayılmacılığı fikrine kaydırmaktır. Trump'ın Kanada'yı 51. eyalet olarak ilhak etmek, Grönland'ı satın almak, Panama Kanalı'nı kontrol etmek ve Meksika Körfezi'ni ‘Amerika Körfezi’ olarak yeniden adlandırmakla ilgili açıklamaları, bunun en açık örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalladan aktardığı analize göre tüm bu örnekler, uluslararası ilişkilerde saldırgan bir realizmin ve bir asır boyunca hüküm süren Woodrow Wilson Doktrini’den  Monroe Doktrini’ne gerçek bir dönüşün işaretidir.  

Monroe Doktrini 19. yüzyılda Amerikan dış politikasının önceliğini, Eski Dünya'daki Avrupalı güçlerin Yeni Dünya üzerindeki etkisini zayıflatmak veya ortadan kaldırmak amacıyla Kuzey Amerika kıtasını ve kısmen Güney Amerika'yı kontrol etmek olarak öngörüyordu. Trump'ın bu doktrin ile uyumu, Latin Amerika ülkeleri üzerindeki kontrolü güçlendirme ve küresel siyaseti reddetme arzusunu orta koyuyor.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra geliştirilen Wilson Doktrini ise ABD'nin küreselleşmesi için bir yol haritası oldu. Bu yol haritasının odak noktasını bir ulus-devlet olarak ABD'den, liberal demokrasi normlarını tüm insanlığa yaymak ve küresel ölçekte yapılarını korumak için küresel misyonunu vurgulamaya kaydırdı. Bu bağlamda, ABD'nin bir varlık veya devlet olarak konumu, uluslararası misyonuna kıyasla daha az önemli hale geldi. Wilson Doktrini, Büyük Buhran sırasında öncelikli olmasa da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden ele alındı ve son on yıllarda baskın hale geldi.

Elbette o dönemde Grönland'a kimin sahip olduğu, Kanada'ya kimin başkanlık ettiği ya da Panama Kanalı'nı kimin işlettiği önemli değildi, yeter ki küresel elitler tarafından kontrol edilen liberal demokratik rejimler her yerde hüküm sürsün. Trump bugün bu odağı radikal bir şekilde değiştirerek ağırlık merkezini uluslararası misyondan ziyade, bir varlık ve devlet olarak ABD’ye geri döndürüyor. Kanada, Danimarka ve Panama Kanalı’nın (Trump'ın fiilen ortadan kaldırmakta olduğu) bir dünya hükümetine değil Washington'a, ABD'ye ve ‘refah’ döneminin karizmatik lideri Trump'ın kendisine boyun eğmesini istiyor. Zira Grönland ve Panama Kanalı'nın yanı sıra (Porto Riko'yu da sayarsak) 51 eyaletten oluşan ABD haritası, Wilson Doktrininden Monroe Dokrinine radikal geçişi açıkça yansıtıyor.

Avrupa'nın küreselleşme sistemlerinin lağvedilmesi

Belki de Batı'yı şimdiden en çok şaşırtan şey, henüz iktidara yerleşmemiş olan “Trumpçıların” programlarını uluslararası alanda uygulamaya başlama hızıdır. Elon Musk, Aralık 2024'ten bu yana X platformu aracılığıyla, daha önce George Soros gibi küreselcilere ve onların yönettiği ağlara atfedilen taktikleri kullanarak, Trumpçıların ABD'de istenmeyen liderleri ortadan kaldırma politikasını aktif bir şekilde uyguluyor.

Musk hiç vakit kaybetmeden Almanya'da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi ve lideri Alice Weidel ile Fransa'da Marine Le Pen gibi Avrupalı küreselleşme karşıtları ve popülistler için de benzer kampanyalar başlattı. Aynı şekilde Grönland'ı gönüllü olarak terk etmeyi reddeden Danimarka hükümeti ve istifasından önce ülkesinin bir ABD eyaleti olmasına şiddetle karşı çıkan Kanada'daki Justin Trudeau bu kampanyaların hedefindeydi.

Eski ağın bir parçası olan Avrupalı küreselcilerin kafası çok karışıktı ve ABD'nin Avrupa siyasetine doğrudan müdahalesine itiraz ettiler. Musk ve destekçileri ise Soros'un müdahalesine karşı çıkmadıkları için onları ikiyüzlülükle suçlayarak karşılık verdiler.

Trumpçılar, Moskova'ya karşı küreselciler kadar önceden var olan ideolojik bir düşmanlık gütmüyorlar ama ona karşı pek sempati de duymuyorlar.

Geçmişte Avrupa, ABD ile tam bir uyum içindeydi. Onun pozisyonlarını benimsiyor ve direktiflerini tereddütsüz uyguluyordu. Ancak bugün Washington 90 dereceden az olmayan, belki de 180 dereceye varan radikal bir ideolojik değişim geçiriyor. Bu ani değişim, son zamanlarda Washington'ın emirlerine itaat etmeye alışmış olan Avrupalı yöneticiler için acı verici bir şok oldu. Şimdi onlardan, bir zamanlar sadakatle hizmet ettiklerini- ister alay ederek ister yalan söyleyerek olsun- reddetmeleri ve Trump ideolojisinin yeni karargahına bağlılıklarını ilan etmeleri isteniyor.

Bu radikal değişim bazı Avrupalı liderlerin kolayca kabullenmesine neden olurken, diğerleri inatçı bir direnç gösterecek. Ancak değişimin çarkları çoktan dönmeye başladı bile. Trumpçılar Avrupa'daki liberal ve küreselci akımların etkisini kırmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Bu çabaların nihai hedefi, sadece jeopolitik ya da ideolojik olarak değil, tam teşekküllü bir Amerikan imparatorluğu olarak birleşik bir Batı inşa ediyor.

Çin bir numaralı düşman

Trumpizm'in uluslararası boyutunun kilit noktalarından biri, Trumpçıların liberalizm ve küreselleşme hakkında nefret ettikleri ne varsa (sol ideoloji ve kozmopolitizm) bünyesinde barındıran Çin'e karşı mücadele etmek. Elbette günümüz Çin'i çok daha karmaşık bir yapıya sahip. Fakat Trump yanlıları arasındaki fikir birliği, beyaz olmayan, Batılı olmayan bir medeniyetin kalesi olan Çin'in ABD destekli küreselleşmeden kazançlı çıktığı ve büyük faydalar sağladığı yönünde.

scdfvrgt
ABD Başkanı Donald Trump, ilk dönem Çin ziyareti sırasında Çin Devlet Başkanı Şi Cingping ile Pekin’de, 9 Kasım 2017 (AFP)

Çin sadece kendisini bağımsız bir jeopolitik kutup statüsüne yükseltmekle kalmadı, aynı zamanda bu süreçte Amerikan endüstrisinin, işgücünün ve topraklarının çoğunu da satın aldı. Amerikan endüstrisinin daha ucuz işgücü arayışıyla Güneydoğu Asya'ya taşınması, ABD’nin endüstriyel kapasitesini ve egemenliğini aşındırarak onu yabancı kaynaklara bağımlı hale getirdi.

Trumpçılar, Çin mucizesinin hızlı ekonomik yükselişinden küreselleşme yanlılarını sorumlu tutuyor. Bu dünya görüşüne göre ABD’nin bir numaralı düşmanı Pekin.

İsrail yanlısı aşırı sağcı eğilim

Trumpizm'in dış politikadaki ikinci ana teması İsrail'e destek. Trumpist hareketin bir kısmı İsrail karşıtı tutumlar benimsediğinden bu tutum, Trumpçıların kendi aralarında fikir birliği olmasa da genel olarak İsrail'i destekleme yönünde. Bu destek, (inançlarına göre) Yahudi Mesih'in yeryüzüne gelişini Yahudilerin Hıristiyanlığa geçişinin kaçınılmaz bir sonucu olarak gören Protestan Yahudi Hıristiyanlık teorisine ve İslam dininin genel olarak reddedilmesine dayanıyor. Trumpçılar genel olarak İslamofobik olsalar da Şii mezhebini daha fazla küçümsüyorlar. Çünkü İran Lübnan’daki Hizbullah, Iraklı Şii milisler, Suriye'deki Aleviler ve Yemen'deki Husiler gibi 'direniş ekseni' içinde yer alan Şii Arap müttefikleriyle birlikte Şii çoğunluğa sahip bir ülke ve bunların hepsi İsrail'e karşı hareket etti.

Rusya'yı unut, Ukrayna'yı boşver

Trumpçılar Moskova'ya karşı küreselcilerin sahip olduğu ideolojik düşmanlığa sahip değilseler de Moskova'ya pek sempati duydukları söylenemez. Bununla birlikte Trumpçılar arasında Rusya'yı beyaz Hıristiyan medeniyetinin bir parçası olarak gören ve onu Çin ile ittifaka itmenin sorumsuzluk, hatta suç olduğunu düşünenler yer alıyor.

Trumpçılar diğer medeniyetleri pek umursamazlar. Eğer bu medeniyetler kendi kimliklerini korumayı tercih ederlerse, bunu yapmakta özgürdürler, ancak bu tercihlerinin sonuçlarına da katlanmak zorundalar.

Ancak böyle düşünenler azınlıkta kalıyor. Trumçıların büyük çoğunluğu için Rusya en basit ifadeyle önemsiz. Onlara göre Rusya (Çin'in aksine) ciddi bir ekonomik rakip değil, ABD'de diasporası yok ve Ukrayna ile olan çatışması Trumpçıların düşmanı olarak görülen küreselcilerin suçlandığı önemsiz bir bölgesel çatışmadan ibaret.

Onlar için Ukrayna ve orada yaşananlar, sadece Trumpçıların Obama ve Biden yönetimleriyle ilişkilendirdikleri yozlaşmış bir macerayı ifşa ettiği için önemli. Trumpçılar çoğunlukla Rusya yanlısı bir tutum sergilemeseler de Ukrayna'ya verdikleri destek Biden'dan aldığı muazzam yardıma kıyasla oldukça sınırlı kalıyor.

Negatif çok kutupluluk

Trumpizm bağlamında çok kutupluluk kavramı derinlemesine bir çalışmayı hak ediyor. Bu akımın çok kutuplu bir dünya fikrini tam olarak benimsemediği söylenebilir. Daha ziyade Trumpizm, tek kutupluluğun küreselcilerin savunduğundan tamamen farklı bir karakter ve içerik kazandığı ABD hegemonyasının yeni bir versiyonunu temsil ediyor. ABD, bu çerçevede küresel sistemin merkezinde konumlanıyor. Bu hegemonya, özgürlük, bireycilik ve serbest piyasa kavramlarını tanırken, büyük ölçüde muhafazakâr olan beyaz Hıristiyan Batı'nın geleneksel değerlerine dayanıyor.

Bu görüş, dünyaya iki seçenek sunuyor ya Batı'ya katılacaksınız ya da Batı'nın dışında kalacaksınız. Ancak Batı’nın dışında kalmak, refah ve ilerlemeden mahrum kalmak anlamına geliyor. Kapsayıcı olmayan bu görüş, daha çok dışlayıcılığa dayanıyor. Çünkü bu bakış açısına göre Batı, katılmak için büyük çaba gerektiren ve üyeliği sınırlı bir ayrıcalık haline getiren bir tür özel kulübe dönüştü.

Bu yüzden Trumpçılar diğer medeniyetleri pek umursamazlar. Eğer bu medeniyetler kendi kimliklerini korumayı tercih ederlerse, bunu yapmakta özgürdürler, ancak bu tercihlerinin sonuçlarına da katlanmak zorundalar. Batı'ya katılmak istiyorlarsa, zorlu testlerden geçmeleri gerekiyor ve eğer geçerlerse, yine de sistemin ikinci sınıf bir parçası olarak muamele görecekler.

Başka bir deyişle bu vizyon, ‘aktif ya da pozitif bir çok kutupluluğu’ değil, daha çok ‘negatif çok kutupluluk’ ya da ‘toleranslı çok kutupluluk’ olarak tanımlanabilecek bir durumu yansıtıyor. Yani eğer diğer medeniyetler Batı'nın bir parçası olamıyorsa, bırakın oldukları gibi kalsınlar. Dolayısıyla Trumpçılar çok güçlü bir dünya (çok kutupluluk) fikrini açıkça benimsemiyor, ancak aynı zamanda buna karşı da çıkmıyorlar. Pasif ve hoşgörülü bir tutuma sahipler. Bir ülkenin Batı'ya ait olamıyorsa, kendi yolunu izlemesi gerektiğine inanıyorlar. Çok kutuplu bir dünya için çabalamayacaklar ama bu doğal olarak ortaya çıkacak, çünkü herkes Batı bloğuna katılamaz.

*Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilen bu analiz, Ramya Yahya tarafından derlenmiştir.

                                                   



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.