Afganistan hükümetinin kadınların eğitimini yasaklamasını eleştiren bakan yardımcısı kaçtıhttps://turkish.aawsat.com/5109397-afganistan-h%C3%BCk%C3%BCmetinin-kad%C4%B1nlar%C4%B1n-e%C4%9Fitimini-yasaklamas%C4%B1n%C4%B1-ele%C5%9Ftiren-bakan-yard%C4%B1mc%C4%B1s%C4%B1-ka%C3%A7t%C4%B1
Afganistan hükümetinin kadınların eğitimini yasaklamasını eleştiren bakan yardımcısı kaçtı
Hükümetin kız çocuklarına yükseköğretimi yasaklama kararını eleştirmişti
Taliban hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanekzai, Afganistan'dan ayrılmadan önce (Getty Images)
Afganistan hükümetinin kadınların eğitimini yasaklamasını eleştiren bakan yardımcısı kaçtı
Taliban hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanekzai, Afganistan'dan ayrılmadan önce (Getty Images)
İngiliz ve Afgan basınında yer alan haberlere göre, Taliban'ın üst düzey yetkililerinden Afganistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanekzai, rejimin kadınların eğitimini yasaklamasına açıkça karşı çıkmasının ardından Afganistan'ı terk etti.
Taliban hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanekzai, Afganistan'da kız çocuklarının eğitiminin yasaklanmasını eleştirdi. (Sosyal medya)
İngiliz kaynaklarına göre Stanekzai, hükümetin kız çocuklarının yüksek öğrenim görmesini yasaklama kararını eleştirdikten sonra ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Ocak ayında Afganistan'ın Host vilayetinde düzenlenen bir mezuniyet töreninde konuşan Stanekzai, hükümete ‘bilginin kapılarını açma’ çağrısında bulunmuştu.
‘Kitap Bilginin Güzelliğidir’ başlıklı üç günlük kitap fuarı, Afganistan Enformasyon ve Kültür Bakanlığı tarafından düzenlendi. (EPA)
Stanekzai, Hz. Muhammed zamanında kadın ve erkeklerin eşit şekilde eğitim almalarına izin verildiğini belirterek, “Tarihimizde öncü kadınlar var… Onların katkılarını anlatmaya kalksam uzun zaman alır” ifadelerini kullandı.
Stanekzai, X platformundaki resmi hesabından yayınlanan bir videoda, “Taliban liderliğini bir kez daha eğitimin kapılarını açmaya çağırıyoruz” dedi.
Stanekzai, kadınların eğitiminin yasaklanmasının İslam'a aykırı olduğunu belirterek bir hadis-i şerife atıfta bulundu: “Kimin iki ya da üç karısı olur ve aralarında adaletli davranmazsa, kıyamet günü vücudunun yarısı eğilmiş olarak diriltilecektir.”
İngiliz kaynaklarına göre Taliban'ın en üst düzey lideri Hibetullah Ahundzade, Stanekzai'nin tutuklanması emrini verdi ve konuşmanın ardından kendisine seyahat yasağı getirdi.
Stanekzai yerel medyaya Dubai'de olduğunu doğruladı, ancak ayrılışının sağlık nedenleriyle olduğunu iddia etti.
Çar Burçak bölgesindeki Kemal Han Barajı Hidroelektrik Santrali’nin açılış töreni sırasında nöbet tutan Taliban güvenlik personeli, 5 Şubat 2025. (AFP)
Stanekzai, “40 milyon insandan 20 milyonuna karşı adaletsiz bir eylemde bulunuyoruz ve onları tüm haklarından mahrum bırakıyoruz. Bu İslam'ın bir özelliği değil, bizim kişisel tercihimiz” şeklinde konuştu.
Stanekzai daha önce yabancı askerlerin Afganistan'dan tamamen çekilmesini sağlayan görüşmeler sırasında Taliban ekibine liderlik etmişti.
Stanekzai daha önce, ABD birliklerinin 2021 yılında Afganistan'dan çekilmesinden önce Taliban'ın Doha'daki siyasi ofisinde bir müzakereci ekibine liderlik etmişti.
Afganistan'ın Kandahar kentinde bir kitap fuarını ziyaret eden kadınlar, 3 Şubat 2025. (EPA)
Yerel bir televizyon kanalı, Stanekzai'nin “İslam Emirliği liderlerinden eğitimin kapılarını açmalarını istiyoruz” dediğini aktardı.
Taliban'ın 2021'de iktidarı ele geçirmesinden bu yana kadın hakları sistematik olarak kısıtlandı.
Afganistan'ın başkentinde Kabil Grand Hotel olarak yeniden adlandırılan Serena Kabil Hotel'in giriş kapısında duran Afgan güvenlik personeli, 5 Şubat 2025. (AFP)
Stanekzai yerel medyaya Dubai'ye gittiğini doğruladı, ancak bunun sağlık nedenleriyle olduğunu iddia etti. Taliban hükümetiyle yorum için iletişime geçildiğinde herhangi bir yanıt alınamadı.
Kandahar'da bir kitap fuarını ziyaret eden Taliban güvenlik yetkilisi, 3 Şubat 2025. (EPA)
Taliban, şeriat ve Afgan kültürüne uygun olarak kadın haklarına saygı duyduğunu söylüyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Savcısı geçtiğimiz ay, Taliban'ın en üst düzey lideri ve Afganistan Baş Kadısı hakkında tutuklama emri çıkarılmasını talep etmiş ve bu kişileri Afganistan'da kadınlara ve kız çocuklarına zulmetmekle suçlayarak insanlığa karşı suç işlemekle itham etmişti.
Venezuela ve ABD petrol ihracatı konusunda görüşmelerde bulunuyorhttps://turkish.aawsat.com/ekonomi%CC%87/5227340-venezuela-ve-abd-petrol-ihracat%C4%B1-konusunda-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmelerde-bulunuyor
Venezuela ve ABD petrol ihracatı konusunda görüşmelerde bulunuyor
Venezuela'daki El Palito petrol rafinerisinden bir görünüm (Reuters)
Hükümet ile petrol ve taşımacılık sektörlerinden beş kaynak, dün Reuters’a yaptıkları açıklamada, Venezuelalı ve Amerikalı yetkililerin Venezuela ham petrolünün ABD’ye ihraç edilmesini görüştüğünü bildirdi.
ABD’nin Körfez kıyısında bulunan rafinerilerinin Venezuela ham petrolünü işleyebilecek kapasiteye sahip olduğu, bu rafinerilerin ABD’nin Venezuela’ya yaptırım uygulamasından önce söz konusu petrolü ithal ettiği hatırlatıldı.
Aynı çerçevede konuya vakıf üç kaynak, ABD’li petrol şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin, Venezuela’daki yatırımları görüşmek üzere yarın (perşembe) Beyaz Saray’ı ziyaret etmesinin beklendiğini aktardı.
Kaynaklardan biri, toplantının ayrıntıları ve zamanlamasının halen görüşülmekte olduğunu söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ise dün, Venezuela’nın ham petrol üretimini artırmanın yıllar alacağı yönündeki değerlendirmeleri reddetti. Yönetim, Latin Amerika ülkesindeki petrol sektörünü hızla güçlendirmek için birçok seçeneğe sahip olduğunu savundu. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela’da ham petrol üretiminin artırılması, ABD güçlerinin cumartesi günü başkent Karakas’a düzenlediği operasyonda Venezuela lideri Nicolas Maduro’nun yakalanmasının ardından Trump’ın öncelikli hedefleri arasında yer alıyor.
Venezuela devlet petrol şirketi PDVSA'nın logosu, Venezuela'nın başkenti Karakas'ta bir yakıt tankerinin üzerinde, 14 Mayıs 2025 (Reuters)
Uzun süredir devam eden yatırım eksikliği nedeniyle altyapısı ciddi şekilde zarar gören Venezuela’da petrol ihracatı, 20 yıl önce günde 3 milyon varilin üzerindeyken, günümüzde 1 milyon varilin altına geriledi.
ABD İçişleri Bakanı Doug Burgum, Washington’un elindeki seçeneklerden birinin, Venezuela’nın petrol sahaları için hayati öneme sahip ekipmanlara ve diğer teknolojilere erişimini engelleyen yaptırımların kaldırılması olduğunu söyledi. Burgum, Fox Business Network’e verdiği röportajda, üretimi en üst seviyeye çıkarmak için bu adımların atılabileceğini belirterek, “Bu işlerin bir kısmı çok hızlı şekilde yapılabilir. Ticari açıdan bakıldığında orada gerçekten çok büyük bir fırsat var” ifadelerini kullandı.
Öte yandan ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın, bugün Miami’de düzenlenecek Goldman Sachs konferansında bir konuşma yapması bekleniyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan petrol sektörünün Venezuela’daki faaliyetlerini 18 aydan daha kısa bir sürede genişletebileceğini, bunun da muhtemelen mali destek yoluyla gerçekleşebileceğini söyledi. Trump, pazartesi günü NBC News’e yaptığı açıklamada, “Bunu daha da kısa bir sürede yapabileceğimizi düşünüyorum, ancak çok büyük miktarda para gerekecek” dedi. Trump, söz konusu maliyetin petrol şirketleri tarafından karşılanacağını, ardından bu harcamaların ya ABD tarafından telafi edileceğini ya da elde edilecek gelirler yoluyla geri kazanılacağını ifade etti. “Muazzam miktarda para harcanması gerekecek” diyen Trump, bu sürecin özel sektör eliyle yürütüleceğini vurguladı. Trump, salı günü ABD Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçilere hitaben yaptığı konuşmada, Venezuela’daki petrol üretiminin artırılmasının Amerikalılar için enerji maliyetlerini düşürebileceğini savundu. Trump, “Çıkarabileceğimiz çok fazla petrol var ve bu da petrol fiyatlarının daha da düşmesine yol açacak” ifadesini kullandı.
Çin, "ayrılıkçı faaliyetler" gerekçesiyle iki Tayvanlı bakanın ülkeye girişini yasakladıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5227338-%C3%A7in-ayr%C4%B1l%C4%B1k%C3%A7%C4%B1-faaliyetler-gerek%C3%A7esiyle-iki-tayvanl%C4%B1-bakan%C4%B1n-%C3%BClkeye-giri%C5%9Fini-yasaklad%C4%B1
Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
Çin, "ayrılıkçı faaliyetler" gerekçesiyle iki Tayvanlı bakanın ülkeye girişini yasakladı
Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
Çin, bugün iki Tayvanlı bakanın ayrılıkçı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Çin'e girişlerini yasakladı. Bu karar, Taipei'den öfkeli bir tepkiyle karşılandı ve Taipei, “tehdit ve sindirme”ye boyun eğmeyeceğini açıkladı.
Pekin'de düzenlenen basın toplantısında, Devlet Konseyi Tayvan İşleri Ofisi, Tayvan İçişleri Bakanı Liu Shih-fang ve Eğitim Bakanı Cheng Ying-yao'yu “sözde Tayvan bağımsızlığını destekleyen sert çizgideki ayrılıkçılar” olarak nitelendirdi ve kendileri ile akrabalarının Çin'e girişlerinin yasaklanacağını duyurdu. İki bakana getirilen yasak, Hong Kong ve Makao'ya giriş yasağını da içeriyor.
Pekin, Tayvan'ın kendi toprakları olduğunu ve adayı kontrol altına almak için güç kullanmayı göz ardı etmediğini söylüyor. Demokratik bir hükümet tarafından yönetilen Tayvan, Pekin'in egemenlik iddialarını şiddetle reddediyor ve adanın geleceğine sadece ada halkının karar verebileceğini söylüyor. Tayvan'ın Anakara İşleri Konseyi, bu hareketin iki ülke arasındaki ilişkileri ciddi şekilde zedelediğini ve halkın öfkesini kışkırtmaktan başka bir işe yaramayacağını belirten sert bir protesto yayınladı. Konsey, “Tehditler ve sindirme girişimleri, Tayvan halkının demokrasi ve özgürlüğü savunma kararlılığını asla sarsamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Pekin'de, Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Chen Bin Hua, haftalık basın toplantısında gazetecilere, Çin'in şu anda 14 kişiyi “ayrılıkçı” olarak listelediğini söyledi. Bu açıklama, Çin ordusunun ada çevresinde şimdiye kadarki en büyük askeri tatbikatını gerçekleştirmesinden bir hafta sonra geldi.
Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5227331-venezueladan-sonra-ortado%C4%9Fu-trump%C4%B1n-bir-sonraki-hedefi-i%CC%87ran-m%C4%B1
Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Elie el-Kuseyfi
Venezuela'daki olaylar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Cilia Flores'in ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılması ve ‘ABD mahkemesi kararı’ uyarınca yargılanmak üzere ABD'ye nakledilmesiyle başladı. Tüm dünya, yeni sorular ve endişelerle karşı karşıya kaldı. Dünyanın diğer yerlerinde yaşanan olaylar, tüm olasılıklara açık olan Venezuela'daki olaydan daha az önemli ve daha az soru ve endişe uyandırıcı görünüyordu.
Karakas'taki Amerikan saldırısını, sınırlı bir coğrafi alanda gerçekleşmiş olsa da bölgesel bir olay olarak değil, tam anlamıyla uluslararası bir olay olarak değerlendiriyoruz. Belki de bunu böyle tanımlamamızın ana nedeni, ABD'nin neredeyse tek başına doğrudan müdahil olmasıdır. ABD'nin müdahalesinin büyük ölçüde dolaylı olduğu veya ABD'nin tarihi müttefiki İsrail'in, Washington’ın politikalarını uygulasa da bölgedeki olayların ön saflarında yer aldığı ve özellikle Donald Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde gündemlerinin ABD'nin gündemiyle kesiştiği Ortadoğu'daki açık çatışmadan farklı olarak, bu olay iki tarafın yakınlaşmalarının özünü etkilemeyen belirli konulardaki ‘durumsal’ farklılıklarla çelişmez.
Bu çerçevede Binyamin Netanyahu'nun, İsrail çevrelerinde ‘ABD dünyanın polisiyse, İsrail de bölgenin polisi’ konuşmalarının yapıldığı bir ortamda, Karakas'a yapılan saldırının ardından Trump'ı tebrik eden dünyadaki tek lider olması da yabana atılamaz.
Bu, İsrail ve Amerika'nın stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri güç kullanmaya istekli olmaları bakımından benzerliklerini ortaya koymaktadır. Bu, uluslararası hukukun ihlali pahasına olsa bile geçerlidir. Uluslararası hukuk, aşırı ihlalleri ve tüm büyük ülkelerin birbirlerini ihlallerde bulunmakla suçlamaları nedeniyle artık uluslararası ilişkilerde etkili bir faktör olarak kabul edilemez. Tüm bunlar, daha fazla ihlale yönelik ‘uluslararası’ bir siyasi kisve haline geldi. Dolayısıyla, dünyadaki olaylara yasal ve etik yaklaşımlar, bu olayları anlamak yahut uluslararası eğilimler ya da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı şekliyle çökmekte olduğu söylenen uluslararası sistemin geleceği hakkında bir algı ya da değerlendirme oluşturmak için artık yeterli değil. Ancak bu sistemin yıkıntıları üzerine inşa edilecek yeni sistemin özelliklerini ve temellerini öngörme yeteneği de yok. Kısacası, ‘dünya nereye gidiyor?’ sorusu her zaman sorulmaya devam ediyor.
Çin, Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline geldi. Bu ülkeler ile Pekin arasındaki ticaret hacmi, 2000 yılında 10 milyar dolar iken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı.
Ancak, İsrail'in eylemini ABD’nin eylemiyle veya bölgedeki olayları Venezuela'daki olaylarla ya da Latin Amerika yahut diğer adıyla Batı Yarımküre’de beklenen olaylarla karşılaştırmak, -ki bunlar şu anda Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisinin merkezinde yer alıyor- Venezuela'daki olayların ölçeği hakkında bir tür yanlış değerlendirme yaratabilir. Bu, Washington'ın gerekli gördüğü durumlarda, Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası veya hatta ABD yasal korumasından bağımsız olarak güç kullanmaya ve tek taraflı saldırılar başlatmaya istekli olduğunun açık işareti olarak görülebilir. Diğer bir deyişle, Batı'nın en büyük askeri ve ekonomik gücü, uluslararası hukuka uymak kendi çıkarlarına zarar verdiğinde veya bunları gerçekleştirmek için gerekli gördüğü adımları engellediğinde, uluslararası hukuku asla dikkate almıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası düzeni ve uluslararası hukuku yeniden şekillendiren ‘Batı’nın değerler sistemine’ ait olmayan, aksine bu sistemi reddeden ve onu zayıflatmaya çalışan Çin ve Rusya gibi öteki ülkelerle ABD arasındaki fark da bu. Mevcut uluslararası düzenin ikilemi tam da burada yatıyor; bu düzeni yaratan Batı sisteminin en büyük ülkeleri artık bu sisteme bağlı kalmıyor.
Artık dünya genelinde daha geniş yer kaplayan bu tartışma, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ciddi bir şekilde başladı, çünkü ABD ordusunun Saddam Hüseyin rejimini devirmesi, 1945 yılından bu yana görülmemiş bir meşruiyet ihlali örneği oluşturdu. Ancak Bağdat ve Karakas'taki saldırılar arasındaki farklardan biri, Fransa gibi bir Batı ülkesinin ABD'nin Irak işgalini kategorik olarak reddetmiş, buna karşın ABD'nin Venezuela'daki operasyonundan sonra hiçbir Batı ülkesinin benzer tutum sergilememiş olması. Bu da Atlantik'in iki yakasında bölünmüş olan Batı kampı içindeki güç dengesini ve Batı ülkelerinde uluslararası hukuk ile siyasi uygulamalar arasındaki bağın zayıfladığını gösteriyor.
Venezuela ile sınır kapısını izlemek için Kolombiya'nın Cúcuta kentinde nöbet tutan Kolombiyalı askerler, 4 Ocak 2026 (AFP)
Ancak, 200 Amerikan askerinin katıldığı Karakas Operasyonu, Trump yönetimi içindeki iki eğilimi ortaya koyduğundan bu konuda tamamen Amerikan bir boyut da var. ABD Başkanı Trump, bir yandan dünyanın dört bir yanında sekiz savaşı durdurduğunu ve bu yüzden Nobel Barış Ödülü'nü hak ettiğini övünerek söylerken, diğer yandan kendi ülkesindeki meşruiyeti ve iktidarı kullanma yöntemleri ne olursa olsun, başka bir devletin başkanını kaçırmaktan ve ABD’nin arka bahçesi olan Güney Amerika’daki diğer ülkeleri ‘durumlarını iyileştirmezlerse’ tehdit etmekten çekinmiyor.
ABD'nin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejisinin, resmi ABD söylemlerinde iddia edildiği gibi uyuşturucu ve yasadışı göçle mücadeleye değil, Çin’in buradaki genişlemesini durdurmak için ‘Donroe Doktrini’ olarak bilinen stratejiyi uygulamaya dayandığı aşikar. Diğer bir deyişle, Güney Amerika'da, bu kez ABD ile Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline gelen Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş biçimiyle karşı karşıyayız. Peru, Arjantin ve Şili'nin Pekin ile ticareti 2000 yılında 10 milyar dolarken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı. Bu da Çin'in bu ülkelerdeki siyasi ve istihbarat etkisinin genişlemesi anlamına gelmekte ve bu ülkeleri öncelikle Çin'in etki alanı haline getirmektedir.
Karakas'taki ABD operasyonunun ardından bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili, özellikle de Washington’ın mevcut rejimi devirmek için bir tür güvenlik veya askeri operasyonla Tahran'da da aynı şeyi yapmaya hazır olup olmadığıyla ilgili.
Bu da Venezuela’daki olayı, ABD’nin dünya genelindeki varlığı ve nüfuzu göz önüne alındığında, doğrudan ABD’yi ve dolaylı olarak uluslararası toplumu ilgilendiren bir olay haline getiriyor. Başka bir deyişle, Trump yönetiminin tutumundaki herhangi bir değişiklik, ABD’nin varlığı, nüfuzu ve gücünün olduğu tüm dünyada, özellikle çatışmaların niteliği, kriz yönetimi ve ittifakların ve rekabetlerin oluşumu açısından bazı yansımalar bulabilir. Aynı durum, ABD’nin 7 Ekim 2023'ten sonra İsrail'i desteklemek ve savunmak için katılımını yeniden tanımladığı Ortadoğu için de geçerli. Oysa o dönemde, özellikle 2022 yılında Afganistan'dan çekilmesinden sonra, Washington’ın ‘Çin tehdidini’ kontrol altına almak için odak noktasını Pasifik bölgesine kaydırdığı ve bölgeden çekilme sürecinde olduğu yaygın olarak kabul ediliyordu.
Bu durum, 7 Ekim 2023'ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan olayların, özellikle Çin ve ABD arasında uluslararası nüfuz mücadelesinin bir parçası mı, yoksa yansıması mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Burada Ortadoğu'nun iki taraf arasında askeri ve güvenlik rekabetinin yaşandığı bir arena olmadığına dikkat çekilmesi gerekiyor. Ancak Pekin, fırsatı değerlendirmeye ve bölgedeki Amerikan boşluğunu doldurmaya hazır olduğunu erken bir aşamada belirtmişti. Bu, güvenlik veya askeri varlık açısından değil, daha çok ekonomik açıdan geçerliydi. Son birkaç yılda bölge, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri bir yana, İsrail'den İran'a kadar Çin'in ekonomik varlığının yoğunlaştığına tanık oldu.
Ancak, ABD’nin Karakas'taki operasyonundan sonra bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili. Özellikle Washington'ın, Karakas'taki ‘ertesi günün’ belirsizliği nedeniyle ayrıntıları henüz kesinleşmemiş olsa da İran’daki mevcut rejimi devirmek ya da Venezuela'daki darbeye benzer bir darbe gerçekleştirmek için bir tür güvenlik yahut askeri operasyon yoluyla Tahran'da da aynı tecrübeyi tekrarlamaya hazır olup olmadığı sorusu gündemde. Bu soru, özellikle de ABD Başkanı, Venezuela'ya yapılan saldırıdan bu yana, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestolara tanık olan çok sayıda protestocunun öldürülmesi durumunda İran'ı iki kez tehdit ettiğinden şu anda Trump'ın kendisi ve yakın çevresi dışında kimsenin cevaplayamayacağı açık bir soru. Trump, şimdiye kadar bu tehdidini gerçekleştirmedi. Ancak bu tehdit, önceki protestolardan niteliksel bir fark yaratıyor.
Burada, ABD'nin İran'a yönelik gelecekteki yaklaşımını değerlendirirken dikkate alınması gereken çeşitli ve bazen çelişkili faktörler bulunuyor. Bir yandan Karakas’taki Amerikan saldırısı, Trump'ın, iki on yıl süren maliyetli Amerikan askeri müdahalelerinin ardından ‘Önce Amerika’ sloganıyla cezbedilen Trump'ın destekçileri içinde ortaya çıkardığı tüm bölünmelere rağmen, topyekûn bir savaş riski düşük olan belirli saldırılar gerçekleştirmeye hazır olduğunu ortaya koydu.
Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım benimsemeyi düşündüğü ihtimalini göz ardı edemeyiz, zira İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunun en son örneği, Tahran'ın müttefiki Maduro Venezuela'da iktidardan uzaklaştırıldı.
Bu, Tahran’ın teorik olarak Washington'ın onu hedef alma arzusunu artıran büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, içerde kötüleşen ekonomik kriz ve dışarda ‘direniş ekseninin’ zayıflamasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ve ABD'nin İran'a karşı 12 gün süren savaşının, İran'a ahlaki ve askerî açıdan izler bırakmış olması da cabası. Tüm bunlar, İran'ın ABD ve İsrail karşısında konumunu zayıflatıyor. ABD ve İsrail şu anda İran'ı hedef almak için siyasi bir zemin oluşturmak amacıyla Tahran'ın nükleer ve balistik füze programlarını yeniden inşa etme girişimlerine odaklanıyor. Ancak Trump, geçtiğimiz hafta Florida'da Netanyahu ile yaptığı son görüşmede, İsrail'in İran'ın füze programına saldırmak için acele etmesine karşı daha temkinli bir tavır sergiledi ve İran'ın nükleer programını yeniden inşa etmeye kalkışması halinde askeri saldırıyı yeniden yönlendirmekte kararlı olduğunu belirtti.
Ancak, medyadaki abartılı haberlere rağmen, İsrail’in İran’a yönelik bir başka saldırıyı öncelikli olarak görmediği anlaşılıyor. Bu durum, İran ile İsrail arasında gerginliğin yeniden tırmanmasını önlemek için Rusya'nın arabuluculuk yaptığına dair İsrail kaynaklarından sızan bilgilerle de doğrulanıyor. İsrail'de, "İran henüz tam füze üretim kapasitesine ulaşmamış, ancak birkaç ay içinde ulaşabilir ve bu noktada saldırı konusu yeniden gündeme gelebilir" şeklinde yan sızıntılar da bulunmaktadır. Ancak bu gerçekler İran'daki gelişmelere bağlı olarak her an değişebilir.
İranlı öğrenciler başkent Tahran’daki Amir Kabir Üniversitesi önünde protesto düzenliyor, 11 Ocak 2020 (AFP)
Ancak Washington’ın hesaplamaları daha karmaşıktır ve İsrail'in durumunda olduğu gibi güvenlik endişeleri ve bölgesel kontrol ile sınırlı değil. İran, özellikle bölgedeki Amerikan üslerini ve çıkarlarını hedef alarak Washington'a zarar verebilecek güce halen sahipken ABD, Afganistan ve Irak'taki askeri müdahalesinin sonuçlarından, özellikle de ölen Amerikan askerlerinin sayısından dolayı hâlâ sarsılırken, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Bu, İran rejiminin devrilmesinin kara birlikleri olmadan, sadece hava saldırıları ile gerçekleştirilebileceğini varsayıyor. Ancak nihayetinde en acil soru, Washington’ın İran'da kaosu tolere etmeye hazır olup olmadığıdır. Bu kaos, Trump yönetiminin son birkaç aydır durumu istikrara kavuşturmaya çalıştığı bölgenin geri kalanına da sıçrayabilir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre burada da Washington, Gazze’deki durumun belirsizliğini koruduğu, aynı şekilde Karakas'ta da durumun kesin olarak belirsiz olduğu bir dönemde, ‘ertesi gün’ sorusuyla karşı karşıya!
Ancak, Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım düşünmekte olduğu da göz ardı edilemez. İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunların en sonuncusu, Hugo Chávez tarafından kurulan rejimin elitlerinin liderlerinin kaçırılmasından sonra nasıl tepki verecekleri henüz belli değilken, Tahran’ın müttefiki Maduro'nun Venezuela'da iktidardan uzaklaştırılması oldu.
Birçok uzman, Maduro’nun kaçırılmasının rejim içindeki taraflarla koordine edildiğine inanıyor, yani ‘darbe’ rejimin kendi içinden bir ihlal yoluyla gerçekleşti. Ayrıca, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, Washington ile iş birliği temelinde Venezuela rejimi içindeki çıkarlar sistemini yeniden tesis etmesi de muhtemel.
Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisinden uzaklaşarak bazı hedeflerine ulaşabilir, ancak bu strateji de esnektir ve potansiyel olarak tırmanabilir.
Fakat, Karakas’taki operasyona hayranlığını dile getiren Trump, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ve özellikle de İran'daki durum daha karmaşık olduğundan, iktidar tabanı sağlam kaldığı ve ona karşı yapılacak herhangi bir operasyon, son savaşta olduğu gibi halkı birleştirebileceğinden, Washington içeriden bir ‘darbe’ düzenlemeyi planlamıyorsa, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Ancak, ABD'nin ‘ertesi günü’ garanti etmeden düşmanca ortamlarda farklı siyasi gerçeklikleri dayatmak için aşırı güç kullanması, uzun vadede onu tüketebilir ve bu da Çin'i, ABD ile rekabetin ana alanı olan endüstriyel ve teknolojik ilerlemesini sürdürürken uzun vadede stratejik bir konuma getirebilir.
Washington'ın açık bir güç kullanma stratejisi benimsemesini beklerken ihtiyatlı olunması için ek ve temel bir neden de bu. Öte yandan Çin, şimdiye kadar itidalli davrandı ve yeni dünyanın güç dengesini temel olarak belirleyecek olan hassas ve teknolojik endüstrilerdeki kazanımlarını pekiştirdi.
Ortaya çıkan bir diğer soru ise Washington’ın kendi arka bahçesine odaklanmasının Ortadoğu'ya olan ilgisinin azalmasına yol açıp açmayacağı ve bunun kimin yararına olup olmayacağı sorusudur. Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisi içindeki marjını genişletebilir, ancak bu strateji esnek ve tırmanmaya da açık. Bunun bir örneği, ABD’nin Lübnan ve İsrail arasında arabuluculuk yapmaya devam etmesine rağmen, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanını Litani Nehri'nin güneyi ve kuzeyini de kapsayacak şekilde genişleterek Bekaa Vadisi’nin batısına kadar ulaşmasıdır. Ancak, Hizbullah'ı daha da zayıflatmak, nihai olarak olası bir ‘saldırı’ anına hazırlık olarak İran'ı daha da zayıflatmayı amaçlıyor. Tüm bunlar Trump ve ekibine zarar vermez, ancak daha da önemlisi, Venezuela'daki olaylardan sonra, bölgesel sahneyi daha geniş bir perspektifle görmek gerekli hale geldi.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة