6 soruda Kuzey Koreli hacker grubu Lazarus'un rekor kripto soygunu

Kuzey Koreli hackerların 2023'te 660 milyon, 2024'teyse 1,3 milyar dolar değerinde kripto para soygunundan sorumlu olduğu öne sürülüyor (Reuters)
Kuzey Koreli hackerların 2023'te 660 milyon, 2024'teyse 1,3 milyar dolar değerinde kripto para soygunundan sorumlu olduğu öne sürülüyor (Reuters)
TT

6 soruda Kuzey Koreli hacker grubu Lazarus'un rekor kripto soygunu

Kuzey Koreli hackerların 2023'te 660 milyon, 2024'teyse 1,3 milyar dolar değerinde kripto para soygunundan sorumlu olduğu öne sürülüyor (Reuters)
Kuzey Koreli hackerların 2023'te 660 milyon, 2024'teyse 1,3 milyar dolar değerinde kripto para soygunundan sorumlu olduğu öne sürülüyor (Reuters)

Siber suçlardan söz ederken yeni bir sayfa açtıran Lazarus, gölgeler içinde yürüttüğü saldırılarına bir yenisini ekledi. Bugüne kadarki en büyük kripto para soygununu gerçekleştiren hackerlar, yaklaşık 1,5 milyar dolar değerinde hırsızlık yaptı.

Hayatın gitgide daha fazla dijital ortama kaydığı bir dönemde, siber suçların etkisinin de daha şiddetli olması kaçınılmaz. Ancak dünyanın en yoksul ülkelerinden birinin 10 yıldan uzun süredir dev şirketlerin sistemlerini ele geçirip parasını çalması, teknolojinin dengeleri nasıl alt üst edebileceğinin kanıtı niteliğinde.

Pek çok kişi hacker grubu Lazarus'un Kuzey Kore devleti tarafından desteklendiğini, hatta Lazarus'un bizzat Kuzey Kore olduğunu savunsa da Asya ülkesi iddiaları reddediyor. 

Logos'un bu sayısında, Hollywood filmlerini aratmayacak bir talihsizlikle 1 milyar doları elinden kaçıran, dünyanın en büyük eğlence şirketlerinden birini avucunun içine alan ve kripto para piyasasını sarsan Lazarus'u masaya yatırıyoruz.

1) Dünyanın dikkatini nasıl çektiler?

İlk faaliyetlerinin izi 2007 veya 2009'a kadar sürülen Lazarus, büyük ölçüde ABD ve Güney Kore sitelerini hedef alıyordu. 

Örneğin Amerikan Bağımsızlık Günü olan 4 Temmuz 2009'da, iki ülkenin devlet kurumları, bankaları ve gazeteleri gibi internet sitelerini devre dışı bırakmaya yönelik bir dizi saldırı düzenlenmişti.

Ancak Kuzey Kore'yle ilişkilendirilen örgütün büyük yankı uyandıran ilk eylemi Kasım 2014'te Sony Pictures Entertainment'ı hacklemesiydi.

Şirket bu dönemde Kuzey Kore lideri Kim Jong-un'a suikast düzenlenmesini konu alan komedi filmi Diktatörle Görüşme'yi (The Interview) çıkarmaya hazırlanıyordu.

Asya ülkesinin tepkisini çeken filmin yayımlanmasından kısa süre önce Sony çalışanları, bilgisayar ekranlarında kırmızı bir iskelet görüntüsün üstünde yazan şu ifadelerle karşılaştı:

Sizi önceden uyardık ve bu sadece başlangıç. Taleplerimiz karşılanana kadar durmayacağız. Sırlar ve çok gizli bilgiler de dahil tüm şirket içi verilerinizi ele geçirdik.

Kendilerine Guardians of Peace (Barış Muhafızları) diyen grup, taleplerini açıkça yazmamıştı. 

Daha sonra yöneticilerin maaşları, şirket içi gizli e-postalar ve henüz gösterime girmemiş filmlerin ayrıntıları internete sızdırıldı, bilgisayarlara virüs bulaştı ve Sony Pictures siber saldırıyı kontrol altına almaya çalışırken e-posta ve mesajlaşma sistemlerini bir hafta kapattı. Şirketin merkezinin bulunduğu alandaki bir kafe 6 hafta boyunca kredi kartı kabul etmedi.

BBC'nin aktardığı üzere hackerların fiziksel şiddet tehditlerinin ardından Sony, filmi ülke çapında gösterime sokmaktan vazgeçti ve sadece dijital ortamda ve bazı bağımsız sinemalarda yayımladı.

İncelemeler sonucunda daha önce Güney Kore'ye yapılan ve Kuzey Kore'yle ilişkilendirilen siber saldırılardaki araçların kullanıldığı anlaşıldı. Saldırı sonucu Sony'nin yaklaşık 150 milyon dolar kayba uğradığı tahmin ediliyor.

2) 1 milyar dolarlık soygun nasıl başarısız oldu? 

Lazarus'un eylemlerinde uzmanları belki de en çok etkileyen şey, çalınan parayı aklama kısmını özenle planlamaları. 

Bir yıla yayılan bu türden dikkatli bir çalışmanın en meşhur örneği de 2016 Şubat'ta Bangladeş Merkez Bankası'na düzenlenen soygun. 

Örgüt Ocak 2015'te bankaya gönderilen zararsız görünümlü bir CV'yle sisteme sızmış ve paranın Filipinler ve Sri Lanka'da nerelere aktarılacağını belirlemişti. 

RCBC bankasının, Manila'nın Jüpiter Caddesi'nde yer alan şubesinde 4 ayrı hesap açılmıştı. Eğer başka bir caddede yer alan bir şubeyi seçselerdi, muhtemelen çalınması planlanan paranın tamamını ele geçireceklerdi. 

Banka yetkililerine göre hackerlar, sistemine sızdıkları Bangladeş Bankası'dan ödeme transferleri için kimlik bilgilerini çaldı. Ardından şubatın ilk günlerinde New York Merkez Bankası'ndan, Bangladeş Bankası'nın hesabından Filipinler ve Sri Lanka'daki hesaplara 951 milyon dolar aktarmasını talep ettiler. Aynı zamanda Bangladeş Bankası'nın kendi hesaplarından yapılan işlemlerin kaydını tutan yazıcıyı da devre dışı bıraktılar.

Soygun, Asya ve Amerika arasındaki saat farkından yararlanarak para aktarımının mümkün olduğunca geç öğrenilmesini sağlayacak şekilde tasarlanmıştı. Para transferi, Bangladeş'in hafta sonuna gireceği perşembe akşamı başlamıştı. 

New York'takiler ilk başta hiçbir şeyden şüphelenmeden 101 milyon değerinde transferi gerçekleştirdi. Ancak banka adreslerinde "Jüpiter" ismini görünce geri kalan miktarın aktarımına izin vermediler. Şans eseri Jüpiter, ABD'nin yaptırım uyguladığı, İran'a ait bir petrol tankeri ve bir nakliye şirketinin adıydı. 

Lazarus, 101 milyon doların 20 milyonluk kısmını da yazım hatası yüzünden elinden kaçırdı. Sri Lanka'daki Shalika Vakfı'na (Shalika Foundation) yapılması planlanan transferde, kuruluşun adının "foundation" yerine "fandation" diye yazılması sonucu işlem durduruldu.

Reuters'ın aktardığı üzere 81 milyon doların sadece 15 milyonu geri alındı.

3) Lazarus ismi nereden geliyor?

Bangladeş soygunundan kısa süre sonra çıkan kapsamlı bir çalışmada, 2007-2009'dan Sony'ye kadar yapılan çeşitli saldırıların aynı örgüt tarafından gerçekleştirildiği bulundu.

Siber güvenlik şirketi Novetta'nın liderliğinde, eğlence şirketinin hacklenmesini araştırmak için yürütülen çalışmada farklı kötü amaçlı yazılımların, aynı kod temellerinden çıktığı tespit edildi. 

Bu sayede araştırmacılar, farklı isimlerle saldırılar gerçekleştiren grupların aslında aynı örgüt olduğu sonucuna varmış ve İncil'de ölümden geri dönen kişiye ithafen Lazarus ismini uygun görmüştü.

Novetta'dan Andre Ludwig, "Bir saldırı bitiyor, bu grup ortadan kayboluyor ve bir daha haber alınamıyor ancak aynı araçları kullanan aynı grup olduğunu biliyoruz" demişti.

Lazarus, 2017'de dünya çapında 200 binden fazla bilgisayarı etkileyen WannaCry fidye yazılımından, Kovid-19 aşısı geliştiren AstraZeneca cihazlarına erişmeye çalışan 2020 saldırısına kadar çeşitli olaylarla ilişkilendiriliyor.

4) Bybit soygunu nasıl gerçekleşti?

ABD merkezli blok zincir analiz şirketi Chainalysis'in raporuna göre 2024'te gerçekleşen 2,2 milyar değerindeki kripto para soygununun yaklaşık 1,3 milyar doları Kuzey Kore'yle ilişkilendiriliyor. Rapora göre ABD ve diğer ülkelerden yetkililer, çalınan kripto paranın kitle imha silahları ve balistik füze programlarına harcandığını düşünüyor.

Kripto para hırsızlığında bir rekora işaret eden raporun yayımlanmasından birkaç ay sonra, tek seferde bu değerin üzerine çıkılan bir soygun gerçekleşti.

Dubai merkezli kripto para borsası Bybit, 21 Şubat'ta 1,46 milyar dolarlık bir hırsızlığın hedefi oldu. 2021'de Poly Network'ten çalınan 611 milyon doların aşıldığı bu olay, tüm zamanların en büyük kripto para soygunu.

Bybit CEO'su Ben Zhou, saldırının arkasında Lazarus olduğunu söyleyerek kaybedilen paranın geri getirilmesine yardım edecek kişilere para ödülü vereceğini açıkladı. FBI da grubun adını vermeden soygundan Kuzey Kore'yi sorumlu tuttu.

Hırsızlık, bir Ethereum (ETH) soğuk cüzdanından, yani çevrimdışı hesaptan, çevrimiçi bir sıcak cüzdana yapılan transfer sırasında gerçekleşti.

Zhou, olayın yaşandığı gün yaptığı açıklamada "İşlemi gördüğümüzde her zamanki gibi bir şeydi" dedi: 

Bu işlemi son imzalayan bendim ve geldiğinde normal bir URL'ydi.

Ancak kodla gizlenmiş hedef adresini tam olarak kontrol etmeden bağlantıya tıkladığını söyleyen Zhou "İmzaladıktan 30 dakika sonra soğuk Ethereum cüzdanımızın boşaltıldığına dair acil durum çağrısı aldık" diye ekledi.

CEO ayrıca Bybit'in hazinesinin çalınan fonları karşılayabileceği güvencesi vererek başka hiçbir bakiyenin tehlikeye atılmadığını belirtti.

5) Parayı nasıl aklıyorlar?

Kripto suç analistleri, kolluk kuvvetleri ve ulusal güvenlik kurumları, çalınan fonları dondurmak veya ele geçirmek amacıyla Bybit'e destek olsa da ellerini çabuk tutmaları gerekiyor.

2 Mart Pazar günü itibarıyla çalınan 499 bin ETH'nin neredeyse yüzde 70'inin başka hesaplara aktarılarak aklandığı ve geri kalanının da üç gün içinde taşınacağı tahmin ediliyor.

Blok zincir şirketi TRM Labs'e göre hackerler ilk 48 saatte 160 milyon dolar değerinde parayı aklamayı başardı. 

Şirketin küresel politika başkanı Ari Redbord "Bu saldırıyı diğerlerinden ayıran şey, sonrasında paranın olağanüstü bir hızda aklanması" diyor.

Bu hızın bir yıl önce hayal edilemeyeceğini söyleyen Redbord şöyle ekliyor:

Bu değişim, Kuzey Kore'nin aklama kapasitesinin genişleyip genişlemediğine dair endişe verici soruları akla getiriyor. Kriminal finans ağları fonları hiçbir zaman bu kadar hızlı işlememişti.

Hackerlar parayı aklamak için bunu farklı cüzdanlara gönderiyor, diğer kripto para birimlerine dönüştürüyor, merkezi olmayan borsaları kullanarak izinin sürülmesini engellemeye çalışıyor.

Bybit saldırısında paranın büyük bir kısmı Bitcoin'e dönüştürülürken, Britanya merkezli blok zincir analiz şirketi Elliptic'e göre, en az 120 milyon dolar değerindeki kripto para, eXch kullanılarak el değiştirdi. Bu borsa, kullanıcılarının kripto varlıkları anonim bir şekilde takas etmesine izin vermesiyle öne çıkıyor.

Elliptic, Kuzey Kore'nin halihazırda en gelişmiş kripto para aklayıcısı olduğunu ve tekniklerini sürekli güncellediğini öne sürüyor.

Ayrıca Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi'nin geçen yılki raporuna göre Kuzey Koreli hackerlar, kripto veya geleneksel paraları Güneydoğu Asya'daki kumarhaneler aracılığıyla aklıyor.

Hatta Bangladeş soygunundaki 81 milyon doların önemli bir kısmının da bu şekilde aklandığı söyleniyor. 

6) Kuzey Kore nasıl böyle bir güce sahip?

Kuzey Kore son yıllarda dijitalleşmeye ayrı bir önem vermeye başlamasına karşın, teknoloji denince akla ilk gelen ülke olduğu söylenemez. 

İnternete erişimin büyük ölçüde kısıtlandığı, iki binden fazla yaptırım uygulanan ve dünyanın en yoksul ülkeleri arasında sayılan Kuzey Kore, son derece izole bir halde.

Peki nasıl oluyor da benzeri görülmemiş siber saldırı ve soygunların arkasında bu Asya ülkesinin olduğu söyleniyor?

Lazarus'a ismini veren rapora göre aslında bu saldırıların gerçekten Kuzey Kore devleti tarafından gerçekleştirildiğine dair yeterince güçlü kanıtlar yok.

Diğer yandan raporda "Lazarus operasyonlarının ölçeği şoke edici" ifadeleri yer alıyor: 

Bu, operasyonun tüm aşamalarında sıkı bir organizasyon ve kontrol gerektiren bir şey... Böyle bir işin devam etmesi için çok fazla para gerekir.

Örgüt hakkında pek bilgi olmasa da Park Jin-hyok isimli bir bilgisayar programcısı baş şüpheliler arasında yer alıyor ve FBI tarafından aranıyor.

Park'ın çocukluktan itibaren "siber savaşçı olmak için yetiştirilen binlerce genç Kuzey Koreliden biri" olduğu tahmin ediliyor.

Devletin bu amaçla Çin'e gönderdiği en yetenekli programcılarının beraber yaşayıp çalıştığı düşünülüyor. BBC'nin Lazarus'la ilgili detaylı haberinde şu ifadelere yer veriliyor:

Orada dünyanın geri kalanı gibi bilgisayar ve interneti, alışveriş yapmak, kumar oynamak, ağ kurmak ve eğlenmek için kullanmayı öğreniyorlar. Uzmanlar, matematik dehalarından hackerlara dönüştüklerini söylüyor.

Diğer yandan bazı uzmanlara göre Kuzey Kore'nin izolasyonu, böyle saldırılar gerçekleştirmesini kolaylaştırıyor olabilir.

Siber casusluk uzmanı Fred Plan, "Kuzey Koreli aktörleri diğer ülkelerdeki operasyonlardan nispeten daha tehlikeli kılan şeylerden biri, Pyongyang rejiminin izole edilmiş ve küresel ekonomik ticaret ve diplomatik ilişkilerden kopmuş olması" diyor:

Bunun sonucunda  Kuzey Kore 'kurallara göre oynamaya' teşvik edilmiyor ve ülke, diğer ulus devletlerin kabul edilebilir davranışlarını tanımlayan sınırları aşmayı sürdürüyor.

Ancak arkalarında kim olursa olsun bütün bu saldırılar, aslında kritik sistemlerin ne kadar savunmasız olduğunu gösteriyor. Cyber Statecraft Initiative'den Beau Woods "Riskler bu kadar yüksek olduğunda, daha fazla özen göstermeliyiz" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME