Batı liberalizminin krizi ve güçlü adamların gölgeleri

Liberal yükseliş artık geçmişte kaldı

 1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar
1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar
TT

Batı liberalizminin krizi ve güçlü adamların gölgeleri

 1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar
1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar

Christopher Phillips

Batı liberalizmi varoluşsal bir kriz mi yaşıyor? Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel ölçekte yayılmaya başlamasıyla zirveye ulaşan liberalizm, artık geleneksel kaleleri olan Avrupa ve Kuzey Amerika'da bile kuşatma altında. Sağcı popülizmin yükselişi, Batı'da Soğuk Savaş sonrası egemen olan liberal fikir birliğinin çatırdamasına ve hem toplumsal hem de ekonomik liberal ilkelerin meydan okumalara açık hale gelmesine yol açtı. Donald Trump'ın Beyaz Saray'a dönmesiyle bu değişimler hız kazandı. Batı liberalizmi nasıl bu kadar hızlı düşüşe geçti ve hayatta kalma şansı nedir?

Liberalizmin kökleri Doğu ve Yunan felsefesine kadar uzansa da tarihçiler arasında modern versiyonunun 17. yüzyılda John Locke ve onu izleyenler ile birlikte ortaya çıktığı konusunda yaygın bir görüş birliği bulunuyor. İngiltere liberalizmi erken benimseyenlerden biriydi; ancak liberal fikirler 19. yüzyılda tüm Avrupa, Ortadoğu ve ABD'ye yayıldı.

Yirminci yüzyılda ise liberalizm, faşizm ve komünizmin genel alternatifler olarak ortaya çıkmasıyla bir meydan okuma ile karşı karşıya kaldı. Nazizmin yenilgisi, Batı Avrupa'da liberalizmin yeniden canlanmasına ve ABD ile İngiltere'de de devam etmesine yardımcı oldu. Muhafazakârlar ve sosyalistler gevşek liberal toplumsal ve ekonomik çerçeveler içinde hareket ettiler. Ancak 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, Batı liberalizminin gerçek zirve noktasını oluşturdu. Komünizmin çöküşünden kısa bir süre sonra Doğu Avrupa hükümetleri Batı liberalizmini benimsediler ve Avrupa Birliği ile NATO'ya katıldılar. Francis Fukuyama, 1992'de liberal demokrasinin zaferinin “Tarihin Sonu”nu temsil ettiğini söyleyerek övünmüştü.

Siyasal liberalizmin yükselişine hem ekonomik hem de sosyal liberalizmin yayılması eşlik etti. Washington Konsensüsü 1990'larda ve 21. yüzyılın ilk on yılında zirveye ulaştı. Bu dönem Batılı ülkelerin gelişmekte olan ülkeleri, bazılarına göre “saldırganca”, ticari engelleri azaltma, devlete ait endüstri tesislerini özelleştirme, küreselleşmeyi benimseme ile somutlaşan liberal ekonomik politikalar benimsemeye teşvik ettiğine şahit oldu.

Batı'da sosyal liberalizm 1950'lerin sonlarından itibaren yükselişe geçti; eşcinsellerin haklarını, kürtaj hakkını garanti altına alan yasalar çıkarıldı ve çoğu Avrupa ve Kuzey Amerika ülkesinde idam cezası kaldırıldı. Batı dışı ülkeler de 1990'lı ve 2000'li yıllarda liberalizmin yükselişiyle birlikte benzer yasaları kademeli olarak benimsediler. Bu arada Batılı ülkeler bu hakları daha da genişlettiler; Hollanda ilk olarak 2000 yılında eşcinsel evliliği tanıdı, sonraki 20 yıl içinde çoğunluğu Batılı 38 ülke de kendisini izledi.

Ekonomik liberalizm son yıllarda daha da güçlenmişti, ancak Trump'ın yeni korumacı ticaret politikası artık ekonomik konsensüs üzerinde baskı yaratıyor.

Hızla 2025 yılına geçiş yaptığımızda liberal yükselişin artık geçmişte kaldığını görüyoruz. Trump, Macaristan'da Viktor Orbán ve İtalya'da Giorgia Meloni gibi popülistlerin yükselişi manşetlere taşınırken, yapılan araştırmalar küresel siyasi liberalizmin gerilediğini gösteriyor. Freedom House ve Economist Grubu’na bağlı Intelligence Unit'in Demokrasi Endeksi, dünya genelinde demokrasi düzeyinin 2000'li yılların başından bu yana düşüşte olduğunu gösteriyor. Bu arada Carnegie Vakfı, 2005'ten bu yana ABD de dahil olmak üzere 27 ülkenin “demokratik gerileme” yaşadığını açıkladı. Bazı yerlerde popülistler, ilerici sosyal yasalara karşı çıktılar. Örneğin Meloni eşcinsel çiftlerin çocuk evlat edinmesine kısıtlamalar getirdi. ABD’de kürtaj özgürlüğü ile ilgili olan ve Roe v. Wade olarak bilinen ünlü davanın kararı 2022'de iptal edildi ve bu, birçok Amerikan eyaletini kürtajı yasaklamaya teşvik etti.

Bir kadın, 25 Ağustos 2024'te Almanya'nın Leipzig kentinde aşırı sağcı faaliyetlere karşı düzenlenen gösteri sırasında “Nazilere yer yok” yazılı bir pankart taşıyor (AFP)Bir kadın, 25 Ağustos 2024'te Almanya'nın Leipzig kentinde aşırı sağcı faaliyetlere karşı düzenlenen gösteri sırasında “Nazilere yer yok” yazılı bir pankart taşıyor (AFP)

Ekonomik liberalizm son yıllarda daha da güçlenmişti, ancak Trump'ın yeni korumacı ticaret politikası artık ekonomik konsensüs üzerinde baskı yaratıyor.1930'larda en yüksek seviyesi olan yüzde 25'e yaklaşan ortalama küresel gümrük tarifeleri, 20’inci yüzyılın ikinci yarısında düşüşe geçip, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk ve ikinci on yıllarında yaklaşık yüzde 3'e kadar gerileyerek, şimdiye kadarki en düşük seviyesine ulaşmıştı. The Economist, Trump'ın uygulamaya koyduğu yeni tarifelerin, Amerikan tarifeleri ortalamasını 1940'lardaki seviyelerine geri döndüreceğine, bunun da küresel ortalamayı önemli ölçüde yukarı çekeceğine işaret ediyor. Ülkeler beklendiği gibi karşı tarifelerle mukabele ederse bu, hayatta kalmak için mücadele eden serbest ticaret ile ilgili Washington Konsensüsü'ne indirilmiş bir başka darbe olacaktır.

Kesin sebep ne olursa olsun, liberalizm yalnızca dünyada değil, aynı zamanda Batı'daki kalelerinde de düşüşte

Liberalizmin gerilemesinin ardındaki gerçek nedenler halen tartışma konusu. Kimileri bu gerilemeyi 2008’deki finans krizine ve sonrasında yaşananlara bağlıyor. Bu kriz yalnızca neoliberal ekonominin sınırlarını ortaya çıkarmakla kalmadı, krizi takip eden zayıf büyüme ve ekonomik durgunluğun sorumlusu olarak göçmenleri ve yönetici elitleri gösteren sağcı popülistlerin yükselişine de katkıda bulundu. Öte yandan gerilemesinin nedeni olarak Çin ve Rusya'nın yükselişine işaret edenler de var. Çin, kalkınmaya alternatif olarak “otoriter kapitalizm” modelini sunarak liberalizmin dünya çapında yayılmasını sınırlamaya yardımcı oldu ve bu Çin modeli birçok Batı dışı ülkede popüler oldu. Putin'in 2000 yılında iktidara gelmesinin ardından liberal demokrasiyi yavaş yavaş terk eden Rusya ise bazı liderlere liberalizmin kalkınmanın tek ve zorunlu yolu olmadığını gösterdi. Bazıları da internet ve sosyal medyanın ortaya çıkışı gibi Batı toplumlarındaki gelişmelerin, daha önce izole edilmiş anti-liberal aktivistlerin, liberal toplumsal ve ekonomik mutabakatlara meydan okumak için daha kolay bir araya gelmelerini sağlamasının, liberalizmin gerilemesinin nedeni olduğunu belirtiyorlar.

Francis Fukuyama 21 Ekim 2002'de Paris'te (AFP)Francis Fukuyama 21 Ekim 2002'de Paris'te (AFP)

Kesin sebep ne olursa olsun, liberalizm yalnızca dünyada değil, aynı zamanda Batı'daki kalelerinde de düşüşte. ABD'de Demokratlar, “ABD'yi Yeniden Harika Yap” sloganını benimseyen Cumhuriyetçiler tarafından iki kez yenilgiye uğratıldılar. Financial Times'da yayınlanan Dünya Değerler Araştırması’nın da işaret ettiği gibi, Cumhuriyetçiler, diğer büyük Batılı partilerin değerlerinden ziyade, Vladimir Putin Rusyası’nın veya Recep Tayyip Erdoğan Türkiyesi'nin değerlerine daha yakın” değerleri benimsiyorlar. Almanya'da, ekonomik liberalizmi benimseyen Hristiyan Demokrat Birliği Partisi'nin son seçimlerdeki zaferine rağmen, popülist Almanya İçin Alternatif Partisi ikinci, liberalizm karşıtı aşırı sol parti ise dördüncü oldu. Öte yandan, bir zamanlar Batı liberalizminin yenilenmiş hali olarak görülen Emmanuel Macron'un partisi, geçen yıl hem Avrupa seçimlerinde hem de parlamento seçimlerinde popülistlere karşı küçük düşürücü yenilgiler aldı. Kanada'da da liberalizmin simgesi olan Justin Trudeau, popülaritesinin azalması nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı.

Bu popülist etki, liberalleri normalde istediklerinden daha az liberal davranmaya itebiliyor. Örneğin, İngiliz İşçi Partisi, Trump'ın artık Avrupa’nın güvenliğinin garantörü olmayacağını açıklamasının ardından, savunma harcamalarını artırmak için seçim beyannamesinde verdiği yardım seviyelerini koruma yönündeki sözünü bozmak zorunda kaldı. Benzer şekilde, Hristiyan Demokrat Birliği Partisi ve İşçi Partisi gibi pek çok Avrupa merkez sağ ve merkez sol partisi, popülist sağın yükselişine karşı bir araç olarak göçmen karşıtı politikaları teşvik etti.

Trump'ın bir kez daha Beyaz Saray'a dönmesiyle, Batı'daki liberal konsensüs çökmüş görünüyor. Liberaller, bu konsensüsün çöküşüyle liberalizmin değer ve ideallerinin çökmemesini sağlayacak bir yol bulmak için çalışmalıdırlar

 Ancak tüm bunlara rağmen Batı liberalizmi henüz ölümden çok uzak ve bu kasvetli atmosferin ortasında başarı öyküleri de mevcut. Bunlardan biri de Sosyal Demokrat Parti'nin 2018'den bu yana iktidarda olduğu İspanya. Parti, Avrupa'nın en hızlı büyüyen büyük ekonomilerinden birini yönetiyor ve AB'deki komşularının aksine göç konusunda liberal bir yaklaşım benimsiyor. İrlanda, ekonominin art arda iktidara gelen merkez-sağ liberal liderler döneminde İngiltere'den çok daha hızlı büyüdüğü, aynı zamanda 2018 yılında kürtajın yasallaştırılması gibi ilerici sosyal reformları destekleyen bir başka örnektir. Bu arada, 2023'te iktidara gelen Polonya'nın merkez sağ, liberal-muhafazakâr hükümeti, birkaç yıl süren sağcı popülist iktidarın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Macar mevkidaşı Viktor Orban 4 Aralık 2024'te Roma'da (AFP)İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Macar mevkidaşı Viktor Orban 4 Aralık 2024'te Roma'da (AFP)

Trudeau'nun Liberal Partisi'nin seçimleri kaybetmesine kesin gözüyle bakılan Kanada'da bile Trump'ın gümrük tarifelerini yükseltme tehdidi ile birlikte kamuoyu yoklamalarında parti yükseliş kaydetti. Bu da yeni liderinin bu yıl içinde yapılacak seçimlerde tüm olumsuzlukların üstesinden gelebileceğine işaret ediyor.

Bu tür örnekler liberallere umut verebilir, ancak 1990'lar ve 2000'lerdeki yükselişin geri döneceği yanılsamasına kapılmamalılar. Batı'nın en güçlü ve liberalizmin tarihsel savunucusu olan bir ülkede iktidarın anti-liberal popülistler tarafından kontrol edilmesi, liberallerin önümüzdeki birkaç yılı ülkelerinde hayatta kalma, dışarıda mümkün olan her yerde, daha fazla sosyal, demokratik ve ekonomik gerilemenin önüne geçme mücadelesi vererek geçirmelerine neden olacaktır. Ne var ki bu onlar için büyük bir meydan okuma teşkil edecek. Zira zaten ciddi bir baskı altında olan Batılı liberal konsensüs, Trump'ın bir kez daha Beyaz Saray'a dönmesiyle çökmüş görünüyor. Liberaller, bu konsensüsün çöküşüyle liberalizmin değer ve ideallerinin çökmemesini sağlayacak bir yol bulmak için çalışmalılar.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.