ABD-İran müzakereleri ve aradaki görüş ayrılıklarını giderme girişimleri

Yeşil ışık

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)
TT

ABD-İran müzakereleri ve aradaki görüş ayrılıklarını giderme girişimleri

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)

Washington: Arash Azizi

ABD ile İran arasında önemli olumlu gelişmelerin kaydedildiği önceki iki müzakere turunun ardından 26 Nisan'da Umman’ın başkenti Maskat'ta bir müzakere turu daha gerçekleştirildi. Her iki taraf da iyimserliklerini ve diyaloğu ilerletme yönündeki ortak kararlılıklarını dile getirdi. Washington ve Tahran arasındaki söylem sadece birkaç hafta içinde dramatik bir şekilde değişti ve taraflar bir anlaşmaya varma konusunda daha önce Viyana’da imzalanan nükleer anlaşmanın önünü açan 2013 ve 2015 yılları arasındaki görüşmelere kıyasla daha kararlı olduklarını gösterdi.

ABD için başarılı bir anlaşma, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek ve istikrarı bozucu bölgesel davranışlarını frenlemek anlamına geliyor. İran için ise anlaşma, ekonomisini boğan yaptırımların kısmen de olsa hafifletilmesi hayati önem taşıyan bir can simidi olabilir.

Daha önceki müzakerelerde benzer faktörler mevcut olsa da İran'ın nükleer programı, nükleer silah elde etmenin eşiğine geldiği için bugün riskler çok daha yüksek.

Bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması halinde, bunun sonuçları sadece daha fazla ekonomik yaptırımla kalmayıp, İsrail ve ABD tarafından düzenlenecek askeri saldırılar da olabilir.

Bu durum hem Washington'ı hem de Tahran'ı bir anlaşmaya varılması için yoğun çaba sarf etmeye itiyor. Ancak hem iki başkentin içinde hem de dışında birçok taraf böyle bir anlaşmanın olası şekli konusunda endişeli. Söz konusu taraflardan bazıları askeri çatışma tercihlerini gizlemiyor. Müzakere karşıtlarının ısrarcı seslerine rağmen, bugün başlıca karar alıcıların genel tutumu, 2013-2015 yılları arasında olduğundan daha fazla olarak müzakereleri destekliyor gibi görünüyor.

İran'da uzun süredir ABD ile ilişkilerde önemli bir ilerleme kaydedilmesine karşı çıkan katı muhafazakarların nüfuzu azalmış durumda. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan reformcu kampa mensup ve dış politika konularında Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yakın bir çalışma ilişkisi sürdürüyor. Kalibaf, muhafazakâr kanattan olmasına rağmen hiçbir şekilde katı muhafazakâr kanadın müttefiki olmadı.

İran’da halen son sözü söyleyen kişi olan Dini Lider, rejim ve daha geniş anlamda toplum içindeki rakip çıkarları dengeleme ihtiyacının farkına varmaya başladığından müzakerelerin sürdürülmesine yeşil ışık yaktı.

İran’da halen son sözü söyleyen kişi olan Dini Lider (Rehber) Ali Hamaney, rejim ve daha geniş anlamda toplum içindeki rakip çıkarları dengeleme ihtiyacının farkına varmaya başladığından müzakerelerin sürdürülmesine yeşil ışık yaktı. Hamaney, bir Şii imamın ölüm yıldönümü olan 24 Nisan'da yaptığı dikkat çekici konuşmada, Şii tarihi üzerine uzun bir değerlendirme yaparak, imamların düşmanlar karşısında nasıl sıklıkla barış ve itidali tercih ettiklerini özetledi. Eski nükleer anlaşma müzakerecisi ve geçtiğimiz yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeden Said Celili gibi önde gelen katı muhafazakâr isimlerin bile yorumlarında itidal gözle görülür hale gelmeye başladı. Celili, bir süre sessiz kaldıktan sonra haftalık konuşmalarına yeniden başladı, ancak konuşmalarında mevcut müzakere turunu eleştirmekten ziyade 2015 tarihli nükleer anlaşmayı eleştirdi. Celili'nin çevresi, müzakerelere İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) üst düzey bir yetkilinin de katılabileceğini ima etmişti, fakat beklenen yetkilinin ortada olmaması işi ilginç ve dikkat çekici bir hale getirdi.

İran Lideri Ali Hamaney, Tahran, 12 Şubat 2025 (AFP)İran Lideri Ali Hamaney, Tahran, 12 Şubat 2025 (AFP)

Said Celili'nin kardeşinin başkan yardımcısı olduğu ve halen sertlik yanlılarının hakimiyetindeki en etkili kurumlardan biri olan İran Radyo Televizyon Kurumu (İRİB), son günlerde kendi içinde sert bir eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Kriz, Arap yetkilileri eleştiren komedi skeçlerinin yayınlanmasıyla başladı. Bu hamle, İran-ABD müzakerelerinin başarısı için önemli bir dayanak olan Tahran ve Riyad arasındaki yakınlaşmayı teşvik etmek için çok çaba sarf edilen hassas bir zamanda geldiğinden ‘talihsiz’ olarak nitelendirildi. Tartışma, bir aile programında, Sünni Müslümanlar tarafından büyük saygı gören ilk halife Ebu Bekir es-Sıddık hakkında uygunsuz sözler sarf eden bir konuğun ağırlanmasıyla büyüdü. Ebu Bekir hakkında sarf edilen bu sözler, İran'daki Sünniler arasında ve Sünnilerin çoğunlukta olduğu komşu Arap ülkelerinde öfke patlamasına yol açtı. Bu öfke karşısında İRİB Başkanı Peyman Cebelli resmi bir özür mesajı yayınladı ve ardından kanalın bazı yetkilileri hakkında disiplin cezaları uygulandı. Bu kişilerden bazıları görevden alındı, diğerlerinin ise hakkında yasal soruşturma başlatıldı.

Müzakerelere karşı İran içinden yapılan muhalefet, ufukta belirmeye başlayan bariz ekonomik kazanımlar nedeniyle daha kırılgan hale geldi. Müzakerelerle ilgili olumlu haberlerin duyulması bile, İran riyalinin ABD doları karşısında yüzde 20'nin üzerinde değer kazanmasına yetti. Yaptırımların kaldırılması İran'ın zor durumdaki ekonomisinin yapısını hemen değiştirmeyecek olsa da somut bir iyileşme vaat ediyor. Bu bağlamda, İran Ticaret Odası'ndan bir yetkili kısa süre önce verdiği bir röportajda, yaptırımların hafifletilmesinin etkisinin orta ve uzun vadede belirleyici olacağını, en azından işlem maliyetlerini azaltacağını ve İran halıları gibi geleneksel malların ihracatını artıracağını ve Batı ülkelerinden özellikle teknoloji gibi hayati öneme sahip malların ithalatını kolaylaştıracağını vurguladı.

Müzakerelerle ilgili olumlu haberlerin duyulması bile, İran riyalinin ABD doları karşısında yüzde 20'nin üzerinde değer kazanmasına yetti.

ABD’de ise Başkan Donald Trump'ın müzakerelere olan sarsılmaz bağlılığına rağmen, müzakerelerin gidişatı konusunda kendi içinde bir görüş ayrılığı söz konusu. İran’la müzakerelerde ABD'nin teknik müzakere ekibinin başına ABD Dışişleri Bakanlığı politika planlama direktörü Michael Anton'un atanması, yönetim içindeki destekçilerin elini güçlendirmiş olabilir. Çünkü Anton, diplomat olmamasına rağmen Dışişleri Bakanlığı'nın düşünce kuruluşunun başında bulunan önde gelen muhafazakâr düşünürlerden biri olarak öne çıkıyor.

Başkanlık ekibi içinde ABD'nin Ortadoğu’ya askeri müdahalesi konusunda açıkça çekingen olan bir akımdan gelen Anton, Başkan Trump’a olan kişisel sadakatinin yanı sıra, onunla ideolojik olarak uyumu nedeniyle bu göreve seçilmiş gibi görünüyor.

İsrail bölgesel olarak devam eden ABD-İran müzakerelerine şüpheyle yaklaşmaya devam ediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 2013-2015 dönemindeki müzakereler sırasında eski ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin çabalarına kamuoyu önünde karşı çıkmasına rağmen, Başkan Trump ile uzun süredir devam eden ittifakı göz önüne alındığında şu an bu konuda daha fazla kısıtlandığı da bir gerçek. Daha da önemlisi, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de mevcut müzakereleri destekliyor. Bu da KİK’in daha önceki müzakerelere muhalefet eden tutumuna kıyasla belirgin bir değişim anlamına geliyor.

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ın üst düzey bir güvenlik heyetinin başında Tahran'a yaptığı son ziyaret bu değişimi teyit eder nitelikteydi ve Riyad ile Tahran arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin sinyallerini verdi.

Yıllardır Suudi Arabistan'a yönelik düşmanca söylemleriyle tanınan Hamaney, siyasal İslamcılığın katı muhafazakarlık yanlısı formunun hem İran toplumu hem de siyasi elitler arasında giderek ivme ve inandırıcılık kaybettiğinin farkına varmış gibi görünüyor. Eldeki veriler, İran'ın askeri ve güvenlik alanlarının önde gelen isimlerinin Suudi Arabistan gibi komşu ülkelere yönelik düşmanlığın devam etmesinin artık sürdürülebilir olmadığı sonucuna vardıklarını ve çatışma yerine iş birliğini en gerçekçi ve uygulanabilir yol olarak görmeye başladıklarını ortaya koyuyor. Bölgesel politikalardaki bu değişim Washington ve Tahran arasındaki görüşmelerin başarı şansını arttırıyor. Zira çatışma yerine ekonomik iş birliğine odaklanan daha istikrarlı bir Ortadoğu, ilgili tüm tarafların çıkarına hizmet edeceği kesin.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, ABD'nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile görüşmelerini sürdürürken bir dizi önemli uluslararası aktörle de temaslarına devam ediyor. Kısa bir süre önce Rusya ve Çin'i ziyaret ederek her iki başkentte de mevkidaşlarıyla görüşmelerde bulunan Arakçi, Pekin'de 23 Nisan'da yaptığı açıklamada, ABD ile müzakereler konusunda İran ve Çin arasında ‘çok iyi bir anlayış’ olduğunu belirtti. Bunun yanında İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın bu yıl biri Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ikili bir zirveye, diğeri ise eylül ayında yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılmak amacıyla olmak üzere Çin'e iki ziyaret gerçekleştirmesi bekleniyor.

24 Nisan'da Avrupa'ya yönelik diplomatik bir girişim başlatan Arakçi, İran'ın İngiltere, Fransa ve Almanya ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açılması çağrısında bulunarak Londra, Paris ve Berlin'i ziyaret etmeye hazır olduğunu söyledi. Arakçi’nin bu diplomatik hamleleriyle eş zamanlı olarak ABD teknik heyetinin başındaki Michael Anton da Avrupalı mevkidaşlarıyla benzer istişareler yürütüyor. Avrupalı yetkililer arasında, Ukrayna gibi daha geniş konulardaki görüş ayrılıklarına rağmen, İran dosyasında Washington ile tutumlarını koordine etme eğilimi artıyor gibi görünüyor.

İran Dini Lideri Hamaney’in nükleer müzakerelerdeki özel temsilcisi Ali Şemhani, müzakerelerin gidişatına ilişkin dokuz yol gösterici ilke sundu. Bunların başında ‘Libya ve BAE deneyimlerini kategorik olarak reddedilmesi’ geliyor.

Tüm göstergeler ABD-İran müzakerelerinin ilerlemekte olduğuna işaret etse de müzakereler ilerledikçe hem teknik hem de siyasi önemli meseleler ortaya çıkmaya başlayacağından önümüzde bir takım gerçek zorluklar bulunuyor.  Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların başında, 2015 tarihli nükleer anlaşmada öngörülen şekilde İran'ın kendi topraklarında en fazla yüzde 3,67 ile sınırlandırılması kaydıyla uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği meselesi geliyor. ABD'li yetkililer bu konuda farklı görüşler dile getirdiler. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bundan kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, İran sivil bir nükleer program yürütüyor olsa bile, ülke içinde uranyum zenginleştirmeye neredeyse hiç ihtiyacı olmadığını ve bunun yerine yabancı kaynaklardan zenginleştirilmiş uranyum ithal edebileceğini savundu. Ancak bu sözler, Tahran'ın aşılmaması gereken bir kırmızı çizgi olarak gördüğü kendi uranyum zenginleştirme kapasitesini elinde tutma konusundaki ısrarıyla çatışıyor.

İran Dini Lideri Hamaney’in nükleer müzakerelerdeki özel temsilcisi Ali Şemhani, 19 Nisan'da yaptığı bir açıklamada, müzakerelerin gidişatını belirleyecek dokuz yol gösterici ilke sundu. Bunların başında ‘Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) modelinin kategorik olarak reddedilmesi’ geliyor. Şemhani, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi döneminde Batılı güçlerle yaptığı anlaşma karşılığında nükleer programını tamamen tasfiye ederken, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) tamamen Avrupa'dan zenginleştirilmiş nükleer yakıt ithalatına dayanan sivil bir nükleer program yürüttüğü iki farklı deneyime atıfta bulundu. Ancak burada sorulması gereken asıl soru, Washington'ın İran'ı bu iki modelden birine ya da belki de BAE modelini benimserken yerel olarak sınırlı miktarda uranyum zenginleştirmeye izin veren karma bir seçeneğe doğru itmek için yeterli baskı uygulayıp uygulayamayacağı sorusudur.

Sonuç olarak bu müzakereler, Maskat'ta, Roma'da ya da önümüzdeki haftalarda müzakere masalarının kurulacağı diğer şehirlerde diplomasinin bir sonraki aşamasının şeklini de belirleyecek.



Kara harekâtı ve hava saldırısı seçenekleri... Pentagon, İran’a yönelik ‘nihai darbeyi’ değerlendiriyor

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Pentagon’da düzenlenen basın toplantısında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Pentagon’da düzenlenen basın toplantısında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kara harekâtı ve hava saldırısı seçenekleri... Pentagon, İran’a yönelik ‘nihai darbeyi’ değerlendiriyor

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Pentagon’da düzenlenen basın toplantısında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Pentagon’da düzenlenen basın toplantısında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Pentagon, İran’a yönelik ‘nihai darbe’ olarak tanımlanan olası askeri seçenekleri inceliyor. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasındaki diplomatik çabaların sürdüğü, ABD’nin doğrudan tehditlerde bulunduğu ve bölgede yoğun askerî hareketliliğin devam ettiği bir döneme denk geliyor. Uzmanlar, müzakereler somut bir ilerleme kaydetmezse askeri tırmanış ihtimalinin yüksek olduğunu belirtiyor.

ABD’li yetkililere göre Pentagon, İran’da kara güçlerinin kullanımı ve geniş çaplı hava saldırıları içerebilecek ‘nihai darbe’ planlarını hazırlıyor.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre, diplomatik görüşmelerde ilerleme sağlanamazsa, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması durumunda askeri tırmanışın daha olası hale geleceği öngörülüyor.

Ateşkes çıkmaza girdi

İran ve ABD arasındaki savaşın durdurulması hâlâ her iki tarafın karşılıklı şartlarına bağlı olarak beklemede.

Tahran, savaşın sona erdirilmesinin tamamen İran’a ait bir karar olacağını ve bu kararın ABD Başkanı Donald Trump’ın önerdiği takvime bağlı olmadığını açıkladı.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Pakistan’ın ABD’nin önerisini İran’a ilettiğini ve Pakistan veya Türkiye’nin gerilimi azaltmaya yönelik olası görüşmelere ev sahipliği yapmayı teklif ettiğini belirtti. Bazı kaynaklar, Trump’ın 15 maddelik bir plan sunduğunu, bu planın savaşın sona erdirilmesini ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını içerdiğini aktardı.

Buna karşılık Tahran resmi olarak görüşmelerin olmadığını duyurdu ve herhangi bir ateşkesin, İran’ın şartları yerine getirilmeden mümkün olmayacağını vurguladı. Bu şartlar arasında saldırıların durdurulması, savaşın tekrarının önlenmesi, tazminat ödenmesi, tüm cephelerde çatışmanın sona erdirilmesi ve Hürmüz Boğazı üzerinde İran ‘egemenliğinin’ tanınması yer alıyor.

Batılı kaynaklar ise Washington’un uranyum zenginleştirmesinin durdurulması, yüksek zenginleştirilmiş uranyum stoklarının imha edilmesi, füze programının kısıtlanması ve Tahran’ın bölgedeki müttefiklerine verilen desteğin kesilmesi konularında ısrarcı olduğunu belirtiyor.

Pentagon, ABD’nin bölgedeki seçeneklerini genişletmek amacıyla 82. Hava İndirme Tümeni’nden binlerce askeri bölgeye gönderme kararı aldı.

Askeri güç ve barış müzakereleri üzerindeki etkisi

ABD’li yetkililer Axios’a verdikleri demeçte, çatışmayı sona erdirmek için baskın bir güç gösterisinin barış görüşmelerinde daha fazla etki sağlayabileceğini veya Başkan Donald Trump’a zafer ilan etme imkânı sunabileceğini belirtti.

Ayrıca, İran’ın savaşın nasıl sona erdirileceği konusunda kendi görüşüne sahip olduğu ve gündeme gelen birçok senaryonun çatışmanın süresini uzatıp tırmanışa yol açabileceği, dramatik bir son getirmeyebileceği ifade edildi.

‘Nihai darbe’ seçenekleri

Axios’a göre, yetkililer ve iç tartışmalardan bilgi sahibi kaynaklar, Trump’ın tercih edebileceği ‘nihai darbe’ için dört ana seçenek belirledi:

- İran petrol ihracatının merkezi olan Harg Adası’na saldırı veya abluka.

- İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü güçlendirmesine yardımcı olan Lark Adası’na saldırı. Ada, İran’ın tahkimatlarına, ticaret gemilerini hedef alabilecek saldırı teknelerine ve boğaz trafiğini izleyen radar sistemlerine ev sahipliği yapıyor.

- Boğazın batı girişine yakın konumda bulunan Ebu Musa Adası ve iki küçük adanın kontrolünün ele geçirilmesi.

- Boğazın doğu tarafından İran petrolü taşıyan gemilerin ablukası veya ele geçirilmesi.

Kara harekâtı ve hava saldırısı seçenekleri

ABD ordusu, yüksek zenginleştirilmiş uranyuma erişimi engellemek amacıyla İran’daki nükleer tesislerde kara operasyonları planları da hazırladı.

Axios’a göre, bu tür karmaşık ve riskli bir operasyon yerine, ABD’nin İran’ın nükleer materyallere ulaşmasını engellemek için geniş çaplı hava saldırıları düzenleyebileceği belirtiliyor.

Axios’un aktardığına göre, Başkan Donald Trump henüz bu senaryolardan herhangi biri için karar vermiş değil. Beyaz Saray yetkilileri, olası kara operasyonlarını ‘varsayım’ olarak nitelendiriyor. Ancak kaynaklar, İran ile yürütülen görüşmeler yakın zamanda somut sonuç vermediği takdirde Trump’ın gerilimi tırmandırmaya hazır olduğunu söylüyor. Trump ilk adım olarak, enerji santralleri ve petrol tesislerine yönelik bombardıman tehdidini hayata geçirebilir.

Trump cehennemin kapılarını açmaya hazır

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt dün İran’ı uyararak, Trump’ın bir anlaşmaya varılamaması durumunda ‘her zamankinden daha güçlü’ bir darbe için hazır olduğunu belirtti.

Leavitt, “Başkan kimseyi yanıltmıyor ve cehennemin kapılarını açmaya hazır. İran bir kez daha yanlış hesap yapmamalı… Bu noktadan sonra herhangi bir şiddet, tamamen İran rejiminin anlaşmaya yanaşmamasının sonucu olacak” ifadelerini kullandı.

Devam eden arabuluculuk ve müzakere çabaları

Axios’a göre, ABD ile İran arasındaki müzakerelerin başlatılması çabalarına katılan bir kaynak, Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin hâlâ iki taraf arasında bir görüşme organize etmeye çalıştığını açıkladı.

Kaynak, İran’ın ABD’nin ilk talepler listesini reddettiğini, ancak müzakereleri tamamen dışlamadığını belirtti.

Kaynak ayrıca, sorunun güven eksikliğinde yattığını vurgulayarak, “İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) liderleri son derece şüpheci, ancak arabulucular pes etmedi” ifadesini kullandı.


İspanya Dışişleri Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan’ın yanındayız... İran’ın saldırıları haksız

İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares (İspanya Dışişleri Bakanlığı)
İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares (İspanya Dışişleri Bakanlığı)
TT

İspanya Dışişleri Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan’ın yanındayız... İran’ın saldırıları haksız

İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares (İspanya Dışişleri Bakanlığı)
İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares (İspanya Dışişleri Bakanlığı)

İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares, bölgedeki gerilimin artmasına dair uyarıların yükseldiği bir dönemde, ülkesinin Suudi Arabistan’ın yanında durduğunu açıkladı. Albares, İran’ın Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik saldırılarını ‘haksız’ olarak nitelendirdi.

Albares, Avrupa’daki bazı ülkelerle koordineli şekilde Ortadoğu ülkeleriyle yürütülen hızlı diplomatik girişimleri anlatarak, amacın gerilimin artmasını önlemek, diyaloğu ve diplomasiyi öne çıkarmak ve ABD-İsrail-İran eksenindeki olası çatışmaları sona erdirmek olduğunu söyledi.

Albares, “İspanya, İran saldırılarını açık ve net biçimde kınadı. İran Büyükelçisi’ni çağırarak şiddeti kesin bir dille reddettiğimizi ilettik ve bu saldırıların derhal durdurulmasını talep ettik” ifadelerini kullandı. Albares, ülkesinin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle tam dayanışma içinde olduğunu vurgulayarak, saldırıları ‘tamamen haksız’ olarak nitelendirdi.

Albares, Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın birkaç gün önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile telefonda görüştüğünü belirterek, Madrid’in Suudi Arabistan’a yönelik haksız saldırılar karşısında desteğini ve dayanışmasını ifade ettiğini söyledi. Albares, İspanya’nın tutumunun güç siyasetine değil, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) ilkelerine dayandığını kaydetti.

Görüşmenin, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Lübnan, Irak, Ürdün, Türkiye ve Mısır’ı kapsayan daha geniş bir diplomatik girişimin parçası olduğunu ifade eden Albares, “Bölgedeki ortaklarımız bu zor dönemde İspanya’ya güvenebilir” dedi.

Albares, İspanya’nın İran saldırısına uğrayan ülkelere açık dayanışma mesajları ilettiğini, toprak bütünlüğü ve istikrarlarını desteklediğini belirterek, bu mesajların Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman, Katar, Ürdün, Türkiye, Mısır, Özbekistan ve Azerbaycan’ı kapsadığını aktardı.

Gerginliği azaltma ve müzakere etme... Acil bir gereklilik

İspanya Dışişleri Bakanı, İspanya’nın açık bir şekilde gerilimin azaltılmasını, müzakere masasına dönüşü ve uluslararası hukuka saygıyı savunduğunu vurguladı. Bakan, “Ortadoğu’da ülkeler arası ilişkilerde savaşın bir araç ya da güç dengesi oluşturma mekanizması haline gelmesini kabul edemeyiz. Şiddet ne barış ne istikrar ne de demokrasi getirir; yalnızca kaosu artırır” ifadelerini kullandı.

Bakan Albares, İspanya’nın duruşunun, barış ve dayanışma değerlerine dayandığını ve bu değerlerin İspanyol toplumu ile Avrupa’nın büyük çoğunluğu tarafından paylaşıldığını belirtti. Albares, ülkesinin kararlarını Avrupa Birliği (AB) ilkeleri, BM Şartı ve uluslararası hukuka uygun şekilde aldığını söyledi.

Albares, mevcut çatışmanın etkilerinin Ortadoğu dışına da taşındığını, Türkiye’ye füzelerin fırlatıldığını ve Kıbrıs’ta güvenlik sorunlarına yol açtığını ifade ederek, gerilimin devam etmesinin çatışmanın alanını genişleteceği ve bölgesel istikrara yönelik riskleri artıracağı uyarısında bulundu.

Bakan, “Bu konuda bölge ortaklarımız, AB ve BM ile iletişim halindeyiz. Bölge ve dünya açısından öngörülemeyen sonuçlar doğuracak bir askeri tırmanışla karşı karşıyayız. Bu nedenle İspanya, savaşı kesin bir dille reddediyor ve gerilimin azaltılması ile müzakereye dönülmesini talep ediyor” dedi.

Albares, çatışmanın uluslararası ticaret ve enerji üretimi üzerinde de etkisi olduğunu, savaşın genişlemesinin küresel ekonomi üzerinde doğrudan etkiler bırakacağını belirterek, gerilimin azaltılması için kolektif çaba çağrısı yaptı.

Bakan, “Füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) savaşa dahil olmayan Ortadoğu ülkelerine saldıran bir rejimle karşı karşıyayız. Bu durum çatışmanın bölge dışına taşınma riskini artırıyor” dedi.

Özellikle Körfez ülkelerine yönelik saldırılar konusunda Albares, bu saldırıların çatışmanın beklenmedik etkilerini ortaya çıkardığını ve Ortadoğu’nun, özellikle hedef alınan Körfez ülkelerinin güvenliği ile istikrarı açısından durumu son derece tehlikeli hale getirdiğini kaydetti.

Ön cephedeki ülkeler

İspanya Dışişleri Bakanı Albares, bazı bölge ülkelerindeki durumlara da değindi. Albares, Lübnan’da artan can kayıpları, sağlık sisteminin çökmesi, bir milyondan fazla kişinin yerinden edilmesi ve altyapının geniş çapta tahrip edilmesiyle ülkenin trajik bir durumla karşı karşıya olduğunu belirtti. Bakan, “Lübnan halkının yaşamı gözler önünde yok oluyor” dedi.

Albares, Hizbullah saldırılarını kınadıklarını ifade ederken, İsrail’in de saldırgan tutumuyla gerilimi artırdığını ve şu anda kara operasyonu yürüttüğünü vurguladı. Bakan, “Bu, büyük acılar yaşamış bir ülke için ciddi bir hata” ifadesini kullandı. Ayrıca, İspanya’nın önemli katkı sağladığı BM Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) yönelik saldırıların da göz ardı edilemeyeceğini belirtti.

Bakan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki gerilimin sürmesinden duyduğu endişeyi dile getirerek, net bir çözüm vizyonunun olmaması, insani yardımların erişiminin kısıtlanması, yerleşimci şiddetinin artışı ve Batı Şeria’daki yerleşim genişlemeleri ile Gazze’de ikinci aşama barış planının bulunmamasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini kaydetti.

Öngörülemeyen tehlikeli bir durum

Albares, mevcut gerilimin Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve enerji altyapısını tehdit ettiğini belirterek, bunun küresel enerji güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu. Albares, “Çok tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız. Öngörülemez bir çatışma söz konusu ve etkileri dünyanın dört bir yanında hissediliyor” dedi.

Bakan, İspanya’nın Körfez ülkelerinin savaşın etkilerine dair endişelerini anladığını vurguladı. İran tarafından gerçekleştirilen füze ve İHA saldırılarının İspanya tarafından sert şekilde kınandığını, bu saldırıların durumu daha karmaşık hale getirdiğini ve riskleri artırdığını ifade etti.

Albares, Hürmüz Boğazı’ndaki durumun enerji güvenliği ve uluslararası ticaret üzerindeki doğrudan etkileri nedeniyle ciddi kaygı yarattığını belirterek, gerilimin kontrol altına alınmaması halinde savaşın etkilerinin daha da artacağını söyledi.

Bakan, çatışmanın insani boyutlarının, özellikle can kayıpları ve yerinden edilmelerin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Yerinden edilmelerin Avrupa üzerinde de doğrudan sonuçları olabileceğini belirten Albares, dayanışmaya dayalı bir çözüm bulunmasının zorunlu olduğunu ifade etti.

Albares, “Bu kriz ortamında uzun vadeyi düşünmek zor. Ancak şu anda yaşananların bölge halkının barış umutları, gelecek beklentileri, çocuklarının geleceği ve bizim çocuklarımızın geleceği üzerinde etkisi olacak. Bu nedenle hızlı bir şekilde diyalog yolları bulunmalı ve durum sakinleştirilmeli” şeklinde konuştu.

Ortak tutum

İspanya Dışişleri Bakanı Albares, savaşın genişleme olasılığına ilişkin olarak, uluslararası toplumun tutumunun birleştirilmesi gerektiğini vurgulayarak, çözümün gerilimin azaltılması, diplomasi ve müzakerelere dönmekte yattığını belirtti.

Albares, İspanya’nın savaşın herhangi bir aşamasına katılıp katılmayacağı sorusuna yanıt olarak şöyle dedi: “İspanya’nın tutumu net: Çatışmanın şiddetini azaltmak için yoğun çaba göstermeliyiz. Mevcut çatışmayı derinleştirecek veya savaşı tırmandıracak her eylem yalnızca acıyı artırır.”

Mevcut durumun daha geniş bir savaşa dönüşme ihtimali ve kontrolünün zorluğu konusunda ise Albares, “İsrail’in eylemlerinin ve İran’ın yanıtlarının sonuçları öngörülemez… Tırmanışın nereye varacağını ve nihai etkilerini belirlemek oldukça güç” ifadelerini kullandı.

Bakan, İspanya’nın uluslararası çabaları desteklemeye devam edeceğini ve BM’nin rolünü güçlendireceğini belirterek, bölge ve dünya güvenliğini koruyacak şekilde hızlı bir diyalog ve sakinleştirme süreci bulunması gerektiğini vurguladı.


İran'ın ardından Türkiye'yi ‘bir sonraki düşman’ olarak gören İsrail neden korkuyor?

Ortadoğu'da son yıllarda tırmanan gerginlikler, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkiledi (Twitter)
Ortadoğu'da son yıllarda tırmanan gerginlikler, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkiledi (Twitter)
TT

İran'ın ardından Türkiye'yi ‘bir sonraki düşman’ olarak gören İsrail neden korkuyor?

Ortadoğu'da son yıllarda tırmanan gerginlikler, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkiledi (Twitter)
Ortadoğu'da son yıllarda tırmanan gerginlikler, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkiledi (Twitter)

Ragida Atme

Ortadoğu’nun tamamının, bölgedeki güvenlik ve siyasi dengeleri yeniden şekillendirebilecek açık bir çatışmaya sürükleneceğine dair endişeler artarken Türkiye, ulusal güvenliğini etkileyebilecek her türlü gelişmeye karşı askeri hazırlık seviyesini yükseltti. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki (KKTC) askeri varlığını altı adet F-16 savaş uçağı konuşlandırarak güçlendirirken Milli Savunma Bakanlığı, gerginliğin tırmanmasıyla hava sahasını etkileyebilecek olası tehditlere karşı hava ve füze savunma kapasitesini güçlendirmek amacıyla güneyde Malatya'ya gelişmiş uzun menzilli Patriot Hava Savunma Füze Sistemi konuşlandırdığını duyurdu. Türkiye'nin askeri hazırlık düzeyini artırmaya yönelik açık eğilimleri, NATO ile koordinasyon çerçevesinde gerçekleşmiş olsa da İsrail nezdinde ciddi güvenlik ve askeri imalar taşıyor. Onlarca İsrailli bakan, yetkili ve analist, Türkiye'yi İran'ın ardından ‘bir sonraki düşman’ olarak görmeye başladı. Ancak insansız hava araçlarından (İHA) tanklara ve deniz toplarına kadar çeşitli alanlardaki gelişmiş savunma yetenekleri, Türkiye'yi son yıllarda küresel silah pazarının başlıca aktörlerinden biri haline getirdi.

İsrail hükümetine bağlı Ulusal Güvenlik Riskleri Değerlendirme Danışma Kurulu (Nagel Komitesi) raporunda, Ankara'nın bölgedeki nüfuzunu yeniden tesis etmeye yönelik politikasının İsrail için ‘artan bir stratejik tehlike’ oluşturduğu uyarısında bulunuldu. Raporda, Tel Aviv hükümeti, Türkiye ile doğrudan bir çatışma çıkma olasılığına hazırlıklı olması uyarısı yapıldı. Sosyal araştırmalar şirketi Areda Survey tarafından ‘Dış Politika ve Savunma Sanayii’ başlığı altında yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre katılımcıların yüzde 60,1'i İsrail'in bir gün Türkiye'ye saldırabileceğini düşünürken, yüzde 54,7'si geçtiğimiz yıl İstanbul'da düzenlenen Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı'nın kendilerine dış tehditlere karşı güven verdiğini belirtti.

Gerginliklerin tırmanması

İsrail'in eski Başbakanı Naftali Bennett'in, Türkiye'nin bölgede “yeni bir İran” haline geldiğini söylediği ve Ankara'nın, kendi ifadesiyle ‘İsrail'i kuşatmayı amaçlayan düşmanca bir Sünni eksen oluşturma’ çabalarına karşı uyarıda bulunduğu tartışmalı açıklamalarına rağmen Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma çıkma olasılığının son derece düşük olduğunu vurguladı. Güler, özellikle herhangi bir tırmanışın veya istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasının önlenmesi amacıyla İsrail tarafıyla iletişim ve koordinasyon kanalları oluşturulduğunu belirtti.

Olası gerginliklerin veya çatışmaların, doğrudan bir çatışmaya yol açabilecek herhangi bir tırmanışı önlemek amacıyla diplomatik ve askeri kanallar aracılığıyla son derece dikkatli bir şekilde ele alındığını belirten Güler, son yıllarda Ortadoğu’da tırmanan gerginliklerin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkilediğinin altını çizdi. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’na (SETA) göre Ankara, Batı ile ilişkileri ile bölgesel çıkarları arasında hassas bir denge kurmaya çalışırken, uygun koşullar sağlandığında diplomatik arabulucu rolünü üstlenme olasılığını da açık tutuyor.

dfrvfdv
Türkiye, askeri bağımsızlığını sağlama konusunda olağanüstü bir yetenek sergiledi ve dünya pazarında en önemli silah ihracatçılarından biri haline geldi (TSK)

İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nden (INSS) İsrailli araştırmacı Gallia Lindenstrauss, bu ayın başlarında kaleme aldığı bir makalede, bazı bölgesel alanlarda İsrail'in stratejik rakibi olarak görülen Türkiye'nin, İran'a karşı doğrudan askeri müdahaleye ya da rejimin devrilmesine, Kürt sorununun tırmanmasına ya da bölgesel dengelerin bozulmasına yol açabilecek olası güvenlik sonuçlarından korktuğu için istekli olmadığını belirtti.

İsrail gazetesi Yediot Aharonot tarafından yayınlanan karamsar İsrail tahminlerine göre Türkiye'nin söylemi Tel Aviv'e yönelik sert eleştirilerle dolu olmaya devam ediyor. Türk yetkililer İsrail'i bölgedeki istikrarı bozmakla suçlamaya devam ederken, İran’dan Türkiye topraklarına atılan 3 füze düşürüldü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da NATO'nun devam eden savaş sırasında İran'dan fırlatılan üçüncü bir füzeyi önlemesinin ardından, savaşa karışmaktan kaçınacağını ve kendi ifadesiyle ‘provokasyonlara ve komplolara kapılmayacağını’ taahhüt etmekle yetindi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD merkezli Hudson Enstitüsü'nden araştırmacı Zeynep Rabee, İran'a karşı bir savaşın Türkiye'nin konumunu şüphesiz büyük ölçüde değiştireceğini düşünüyor. Rabee’ye göre İran'ın gücünün azalması, Ankara'ya bölgesel ve uluslararası nüfuzunu güçlendirmek için geniş bir alan açacak ve bu da İsrail'de, Türkiye'nin çeşitli bölgelerdeki varlığını genişletmesi konusunda gerçek endişeler yaratacak.

Stratejik ortaklar

Türkiye’nin askeri kapasitesini gözden geçirip hava savunma, füze ve siber güvenlik alanlarını güçlendirmesinin ardından, ileri düzey caydırıcılık kapasitelerine sahip olmak için çaba sarf etmesiyle, güç dengesini İsrail’in lehine yeniden ayarlamak amacıyla Tel Aviv, Türkiye’nin rakiplerini sadece sınırlı ortaklardan stratejik ortaklara dönüştürmeye çalışıyor.

İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ile son dönemde yaptığı iş birliği, sadece Akdeniz'de üçlü ortaklığı güçlendirmek ve Türkiye'nin nüfuz alanını daraltmak amacıyla değil, aynı zamanda bu iki ülkenin İsrail'e Türkiye kıyılarına yakın bir askeri varlık kurma fırsatı sunması amacını da taşıyor. Ankara ile Washington arasında son aylarda olumlu bir ilişki olmasına rağmen İsrail, ABD nezdindeki nüfuzunu kullanarak Türkiye'nin silahlanma programlarını ve siyasi ve ekonomik projelerini engellemeye çalışıyor. Türkiye'nin 2016 yılında Rus yapımı S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın almasının ardından Tel Aviv, Ankara'nın ilk altı savaş uçağının bedelini zaten ödemiş olduğu ABD'nin F-35 savaş uçağı programından çıkarılması için çabaladı.

Dersler ve çıkarımlar

İsrail ile İran arasında geçtiğimiz yılın haziran ayında başlayan ve 12 gün süren savaşla ilgili kapsamlı analizlerin ardından, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bünyesinde kurulan Millî İstihbarat Akademisi (MİA), Türk hükümeti için önemli bir çalışma yayınladı. Çalışmada, İsrail'in son savaşta mutlak hava üstünlüğü sergilemesi üzerine çok katmanlı bir hava savunma sistemi kurulmasının gerektiği belirtildi. Çalışma, Türkiye'nin balistik ve hipersonik füzelere yönelik yatırımlarını artırmasını ve hızlandırmasını, savunma silahı üretiminde bunlara en yüksek önceliği vermesini tavsiye etti. Bu öneri, İran'ın 12 günlük savaşta gösterdiği, çok sayıda olmasına rağmen İran'ın ‘hipersonik’ füzelerine karşı koymaya yetmeyen İsrail hava savunma sistemlerini delme gücünden kaynaklanıyor.

vfdvfd
Türk savunma ve havacılık sanayisi, geçen yılın sonunda eşi benzeri görülmemiş tarihi bir sıçrama kaydetti (İsrail Ordusu)

İran ile İsrail arasındaki 12 günlük savaşta İran'ın geleneksel savunmasının İsrail'in elektronik savaşına karşı koyamadığının ortaya çıkmasının ardından, insansız sistemlere ve elektronik savaş teknolojilerine öncelik verilmesi gerektiğini tavsiye eden çalışma, Türk hükümetinin dikkatini, olası hava saldırılarına karşı erken uyarı sistemlerinin kurulması ve stratejik tesislerde gerekli teknik donanıma sahip sığınaklar ile özellikle büyük şehirlerde erişimi kolay toplu sığınaklar inşa edilmesi gerektiğine çekti. İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında iç kaynaklı unsurların önceki savaşta büyük rol oynaması nedeniyle çalışma, Türkiye'nin iç güvenliğini etkileyebilecek ekonomik, siyasi ve sosyal faktörlere özel önem vererek, benzer operasyonların önünü kesmenin önemini vurguladı. Çalışmada geçtiğimiz yıl yaşanan 12 günlük savaş, kara, hava ve deniz ile siber ve elektromanyetik alanları bir araya getiren ve sivil teknolojinin yoğun kullanımıyla geleneksel olmayan savaş yönetimi yöntemlerinin uygulandığı karmaşık bir ‘çok boyutlu operasyon’ örneği oluşturduğu belirtildi.

Büyük bir gelişme

İsrail’deki araştırma merkezleri, medya kuruluşları ve yetkililer, son on yıldır, Türkiye’nin savunma sanayi alanında kaydettiği dikkat çekici gelişmeyle ilgili ciddi endişelerini gizlemediler. Türkiye, askeri bağımsızlık konusunda üstün bir yetkinlik sergilemiş ve dünya pazarında en önemli silah ihracatçılarından biri haline geldi.

Türkiye Savunma Sanayii Kurumu Başkanı Haluk Görgün'ün açıklamasına göre Türkiye'nin savunma ve havacılık sanayisi, geçtiğimiz yılın sonlarında eşi benzeri görülmemiş tarihi bir sıçrama kaydetti.

İhracat değeri tarihinde ilk kez 10 milyar dolar barajını aşan sektör, 2024 yılında 7,1 milyar dolar olan ihracatına kıyasla yüzde 48'lik muazzam bir büyüme kaydetti. Gözlemcilere göre bu durum, Ankara'nın silah pazarında güvenilir bir küresel tedarikçi olarak konumunu pekiştiriyor.  Resmi verilere göre savunma sektörünün Türkiye'nin toplam ihracatındaki payı 2022'de yüzde 1,7'den 2025'te yüzde 3,7'ye sıçradı. Bu sıçrama, sektörün Türk ekonomisinin temel bir ayağı olarak artan stratejik önemini yansıtıyor. Gözlemcilere göre toplam ihracatın yüzde 56'sını NATO, AB ülkeleri ve ABD'nin oluşturması, büyük askeri güçlerin Türk savunma teknolojisine duyduğu güveni teyit ediyor. Türk savunma sanayisinin kaydettiği hızlı ilerlemeyi yansıtan dikkat çekici açıklamalardan biri de Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır tarafından yapıldı. Bir televizyon röportajında, Türkiye’nin dünya çapında askeri insansız hava aracı pazarının yüzde 65'ini tekelinde tuttuğunu açıklayan Kacır, bu konumun Türkiye'yi, dünya çapında ilginin giderek arttığı insansız sistemlerin geliştirilmesi ve üretimi alanında en deneyimli ve öne çıkan ülkeler arasına yerleştirdiğini vurguladı.

Analistler, mevcut savaşın sonuçlarının bir yandan İsrail ve ABD ile diğer yandan İran arasındaki güç dengesi ile sınırlı kalmayacağını, aksine bu savaşın gidişatını izleyen tüm bölgesel güçlerin ve ülkelerin tutumlarına da yansıyacağını düşünüyor. Bu yüzden Tel Aviv’in, başta Türkiye olmak üzere söz konusu ülkelerin tutumlarını ve çevresindeki ve çatışmalardan etkilenen bölgesel aktörleri dikkate alarak, siyasi ve güvenlik hesaplamalarını yeniden gözden geçiren uzun vadeli analizlere girişeceğine şüphe yok.