Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump'ın (AP)
Kremlin dün, ABD Başkanı Donald Trump'ın Rus mevkidaşı Vladimir Putin'i "çılgın" olarak nitelendirmesi ve Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik son saldırıları nedeniyle yeni yaptırımlar uygulama tehdidinde bulunmasını yumuşatmaya çalıştı.
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Dmitry Peskov, Kremlin'in “Trump'ın açıklamalarını, Rus silahlı kuvvetlerinin Ukrayna'nın askeri-endüstriyel kompleksindeki tesislere yönelik saldırılarının ardından, müzakere sürecine katılan tüm tarafların duygusal yüküyle ilişkilendirdiğini” söyledi. Rus uzmanlar ise Trump'un Rusya'ya yeni yaptırımlar uygulama tehdidinin “müzakere taktiğinin bir parçası” olduğunu belirttiler.
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Dmitriy Peskov, Kremlin, "Trump'ın Rus silahlı kuvvetlerinin Ukrayna'daki askeri-endüstriyel kompleks tesislerine yönelik saldırılarının ardından yaptığı açıklamaları, müzakere sürecindeki tüm katılımcıların yaşadığı duygusal yüke bağlıyor" dedi. Rus uzmanlar ise Trump'ın Rusya'ya yeni yaptırımlar uygulama tehdidinin "bir müzakere taktiğinin parçası" olduğunu söyledi.
Kremlin sözcüsü ayrıca ülkesinin Ukrayna'da çözüm vizyonunu içeren bir "mutabakat zaptı" hazırlamaya devam ettiğini doğruladı. Moskova'daki resmi medya kuruluşları da Rus ve Ukrayna taraflarının müzakere sürecini ilerletmek için "perde arkasında" çalışmaya devam ettiğini bildirdi. Şarku’l Avsat’ın ulaştığı kaynaklar, İstanbul'da yeni bir müzakere turunun düzenlenmesi olasılığını dışlamıyor.
Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5288156-washington-l%C3%BCbnan%E2%80%99da-i%CC%87srail%E2%80%99-elini-mi-ba%C4%9Fl%C4%B1yor
Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti arasındaki görüş ayrılıkları artık Washington’ın İsrail yerine İran’ın yanında yer aldığı ya da Tahran’a Lübnan’ın geleceğini belirleme hakkı tanıdığı şeklindeki basit bir çerçeveye sığmıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, daha karmaşık bir denkleme işaret etti. Buna göre Lübnan-İsrail hattındaki süreç, İran ile imzalanan mutabakat zaptından resmî olarak ayrı tutulurken, Lübnan’ın geleceğinin de kendi hükümeti tarafından belirlenmesi öngörülüyor. Ancak İran’ın Hizbullah’a verdiği destek, ABD ile İran arasındaki görüşmelerin gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek. Bu çerçevede Washington, ateşkesi tehlikeye atabilecek İsrail operasyonlarını sınırlandırmaya çalışırken, aynı zamanda müttefiklerinin tutumundan İran’ı sorumlu tutmayı hedefliyor. Ancak ABD, Hizbullah’ın saldırılarını yeniden başlatması durumunda Tahran’a yönelik nasıl bir yaptırım uygulanacağı konusunda açık bir taahhütte bulunmuyor. Bu durum İsrail’deki kaygıları ortadan kaldırmasa da niteliğini değiştiriyor. Endişe artık ABD’nin İsrail’den uzaklaşması değil, İsrail’in askerî hareket alanının Trump yönetiminin bölgesel ve iç siyasi önceliklerine tabi kılınması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor.
Endişe gerçek
Rubio, Washington’ın Lübnan’la doğrudan, ülkenin meşru hükümeti üzerinden muhatap olacağını belirterek, Lübnan’ın ‘egemen bir devlet’ olduğunu ve ülkenin geleceğinin Lübnan halkı tarafından, kendi hükümeti aracılığıyla belirleneceğini söyledi. Bununla birlikte Rubio, Lübnan’a ilişkin ‘İran boyutunun’ da bulunduğunu vurgulayarak, bunun Tahran’ın Hizbullah’a verdiği destek ve örgüt üzerindeki etkisiyle bağlantılı olduğunu ifade etti. Rubio, bu konunun ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerde ele alınacağını kaydetti. Rubio ayrıca, İran destekli grupların füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğü bir ortamda bölgedeki çatışmaların tamamen sona erdirilmesinin mümkün olmadığını söyledi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bölge ülkelerini kapsayan gezisi kapsamında Abu Dabi’ye varışının hemen ardından (AP)
Bu açıklamalar, Washington’ın İran’ı sorumlu tutmaya yönelik resmî bir mekanizma ilan ettiği anlamına gelmiyor. Ancak tartışmanın çerçevesini değiştirerek, Lübnan’ı doğrudan Tahran’ın kontrol ettiği bir dosya olarak görmek yerine, Hizbullah’ın faaliyetlerini İran’ın sorumluluğu kapsamında değerlendirip daha geniş kapsamlı anlaşmanın bir unsuru olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, İsrail’in yeni kurulan çatışmayı önleme koordinasyon mekanizmasına ilişkin kaygılarına da kısmen yanıt niteliği taşıyor. ABD, İran ve Lübnan’ın yanı sıra çeşitli arabulucuların yer aldığı, ancak İsrail’in dahil edilmediği bu yapının Tahran’a Lübnan üzerinde karar verici bir aktör olarak meşruiyet kazandırabileceği yönündeki endişeler, İsrail tarafında dile getiriliyordu.
Bununla birlikte, iki sürecin siyasi açıdan birbirinden ayrılması, sahadaki fiilî bağlantıyı ortadan kaldırmıyor. İran, Hizbullah üzerinden etkide bulunma kapasitesini korurken; Washington da anlaşmayı tehlikeye atabilecek askerî operasyonları engellemek amacıyla İsrail üzerinde baskı kurabiliyor. Trump, Lübnan’daki konutların hedef alınmasını eleştirerek, Hizbullah mensubu bir kişinin takip edilmesinin tüm bir binanın yıkılmasını haklı göstermeyeceğini söyledi. Trump ayrıca Netanyahu’ya daha ‘sorumlu’ davranması çağrısında bulundu. Öte yandan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) da gerilimin düşürülmesi, tarafların sahada taktik düzeyde ayrıştırılması ve çatışmaların durdurulmasına yönelik mutabakatın uygulanmasının doğrulanması yönündeki çalışmalarını sürdürüyor.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’nin Bürgenstock kentinde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Katar Başbakanı Muhammed Abdurrahman bin Casim Al Sani ile birlikte (AFP)
Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, İsrail’in duyduğu endişenin ‘gerçek ve anlaşılabilir’ olduğunu söyledi. Katulis’e göre Netanyahu, anlaşmanın ardından İsrail’in zayıf bir görüntü verdiği yönündeki iç eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Ayrıca, Hizbullah’ın yeniden İsrail’i tehdit edebilecek kapasite kazanmasından duyulan kaygı da sürüyor. Katulis, en geç ekim ayı sonunda yapılması öngörülen İsrail seçimlerinin yaklaşmasının, geri çekilme ya da ordunun hareket serbestisine ilişkin her türlü tavizi siyasi açıdan daha hassas hale getirdiğini belirtti.
Öte yandan Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) araştırmacısı David Daoud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada daha ileri bir değerlendirmede bulundu. Daoud, Trump yönetiminin tutumundaki değişimin gerçek olduğunu savunarak, Trump’ın ara seçimler öncesinde savaşı sonlandırmak istediğini öne sürdü. Daoud’a göre Trump, kasım ayında Cumhuriyetçilerin seçim kaybı yaşaması durumunda iç politika gündeminin sekteye uğramasından endişe ediyor. Bu nedenle yönetim, bölgesel gerilimleri azaltmaya öncelik veriyor. Daoud, İran’ın ABD ile yaşanan çatışmanın sona erdirilmesini Lübnan’daki savaşın durdurulmasına bağladığını, bunun da İsrail’in faaliyetlerinin sınırlandırılması yönündeki taleplerin tekrarlanmasına yol açtığını savundu. Daoud’a göre süreç, İsrail’in dizginlenmesi çağrıları, ardından Washington’ın baskısı sonucu İsrail operasyonlarının azaltılması ve sonrasında yeniden tırmanan gerilimlerden oluşan döngüsel bir yapıya dönüşebilir. Bununla birlikte, Rubio’nun açıklamaları bu değerlendirmeyi tamamen doğrulamaktan ziyade kısmen revize ediyor. Rubio, Lübnan’ın geleceğinin Tahran’la yapılacak bir pazarlığın parçası olmasını reddederken, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunun ABD ile İran arasındaki müzakerelerde ele alınacak konulardan biri olduğunu kabul ediyor.
Dış politika konusunda anlaşmazlık
Washington’daki bölünme yalnızca İsrail’in güvenliği etrafında değil, aynı zamanda ‘Önce Amerika’ sloganının ne anlama geldiği konusunda da şekilleniyor. Trump ve yardımcısı JD Vance, mevcut anlaşmayı popüler olmayan bir savaştan çıkış yolu ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte enerji fiyatlarının düşmesini sağlayacak bir adım olarak sunuyor. Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanat, yönetimin İran’a yaptırımlarda gevşeme sağladığını, ancak füze programı ve silahlı gruplar üzerindeki etkisi gibi konularda yeterli kısıtlamalar getirmediğini savunuyor.
Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, İsrail’in çatışmayı önleme mekanizmasının dışında bırakılmasını ‘büyük bir hata’ olarak nitelendirdi. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker ise İsrail’in Hizbullah’a karşı operasyonlarının sınırlandırılmasının elde edilen askerî kazanımları zayıflattığını söyledi. Senatör Bill Cassidy de anlaşmayı, onlarca yılın en kötü dış politika hatalarından biri olarak değerlendirdi. Trump ise Cumhuriyetçi eleştirmenlere sert yanıt vererek onları ‘aptallar’ olarak nitelendirdi ve petrol fiyatlarındaki düşüş ile piyasaların yükselişini politikalarının başarısı olarak gösterdi.
Demokratlar ise İsrail’e koşulsuz destek hattında değil. Eleştirileri daha çok Kongre yetkisinin devre dışı bırakılması, anlaşmanın belirsizliği, savaşın maliyeti ve yaptırımların kaldırılmasına ilişkin herhangi bir mutabakatın yasama denetimine tabi olması gerektiği noktasında yoğunlaşıyor. Bu tablo, bir yanda İsrail’e daha güçlü güvenlik garantileri isteyen şahin Cumhuriyetçileri, diğer yanda ise savaşın sonlandırılmasını ve Kongre’nin rolünün yeniden güçlendirilmesini savunan Demokratlar ile müdahaleci olmayan Cumhuriyetçileri aynı denklemde buluşturuyor.
Koşulları iyileştirmek için tehlikeyi abartmak
Bununla birlikte İsrail’in duyduğu endişe, aynı zamanda belirgin bir müzakere boyutu da taşıyor. ‘İran’ın güçlenmesi’ yönündeki uyarıların öne çıkarılması, Netanyahu’nun Kongre’deki müttefiklerini harekete geçirmesine, ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri elde etmesine ve İsrail’in güç kullanımını meşrulaştıran tehdit tanımını genişletmesine imkân sağlıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda olası bir geri çekilmenin, Lübnan ordusunun konuşlanması ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanmasını da içeriyor. Ayrıca Netanyahu’nun iç politikadaki tepkileri, Washington ile güvenlik kısıtlamaları üzerinden bir çatışma görüntüsüne dönüştürerek dış politikaya taşımasına da olanak tanıyor.
Axios’un aktardığına göre, Netanyahu’ya yakın isimlerden Ron Dermer’in acil şekilde devreye alınması, Tel Aviv’in bu değişimi nihai bir kopuş olarak görmediğini; bunun yerine ilişkiler içinde kuralları yeniden şekillendirmeye çalıştığını gösteriyor. ABD’li yetkililer ise Washington’ın yer aldığı çatışmayı önleme mekanizmasının, iki taraf arasındaki yoğun koordinasyon sayesinde İsrail’in güvenlik kaygılarını da sürece taşıyacağını belirtiyor. Reuters’a konuşan İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun ABD’nin silah sevkiyatlarını yavaşlatması gibi ani bir değişiklik beklemediğini, Trump’ın bazı açıklamalarının ise daha çok yaklaşan ara seçimler öncesi Amerikan seçmenine yönelik olduğunu ifade ediyor.
Genel tabloya göre Rubio’nun açıklamaları İsrail’in kaygılarını ortadan kaldırmıyor, ancak ‘Washington’un Lübnan’ı İran’a bıraktığı’ yönündeki basit anlatıyı da geçersiz kılıyor. Böylece ilişkiler fiilen bir yeniden ayarlama sürecine giriyor: İsrail hâlâ temel bir müttefik olarak kalırken, askerî hareket alanı artık sınırsız bir ‘çek’ niteliğinde değil. İran ise Lübnan’ın geleceğini tek başına belirleyen bir aktör haline gelmiyor; ancak Hizbullah üzerinden yürüttüğü faaliyetler nedeniyle daha ağır siyasi ve müzakereci bir sorumluluk çerçevesine dahil ediliyor.
Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit ettihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5288034-trump-i%CC%87ran-h%C3%BCrm%C3%BCz%E2%80%99de-ge%C3%A7i%C5%9F-%C3%BCcreti-uygularsa-m%C3%BCzakereleri-bitirmekle-tehdit-etti
Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti
Fotoğraf: Reuters
ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın ABD’ye Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden herhangi bir geçiş ücreti alınmadığını belirtti. Trump, “Eğer bu bilgi yanlış çıkarsa, müzakereler derhal sona erer” dedi.
Bu arada Pakistan, ABD ile İran arasındaki teknik görüşmelerin gelecek hafta yeniden başlayacağını duyurdu. Açıklama, Washington ile Tahran arasında İran’ın nükleer tesislerinin denetlenmesi konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğü bir dönemde geldi.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi de Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ajans müfettişlerinin İran’daki nükleer tesisleri ziyaret edeceğini doğruladı.
Trump, dün yaptığı açıklamada İran’ın süresiz nükleer denetimleri kabul ettiğini söylemişti. Ancak Tahran, müzakerelerde böyle bir taviz verdiğini reddetti. Bu durum, taraflar arasında varılan kırılgan anlaşmanın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırdı.
Grossi: İran’daki nükleer tesislerin denetimi ‘kaçınılmaz olarak gerçekleşecek’https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5288030-grossi-i%CC%87ran%E2%80%99daki-n%C3%BCkleer-tesislerin-denetimi-%E2%80%98ka%C3%A7%C4%B1n%C4%B1lmaz-olarak-ger%C3%A7ekle%C5%9Fecek%E2%80%99
Grossi: İran’daki nükleer tesislerin denetimi ‘kaçınılmaz olarak gerçekleşecek’
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi (DPA)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi bugün yaptığı açıklamada, UAEA müfettişlerinin ABD ile İran arasında varılan geçici anlaşma kapsamında İran’daki nükleer tesisleri ziyaret edeceğini söyledi. Bu açıklama, denetimlerin kapsamı ve zamanlaması konusunda Washington ile Tahran arasında süren tartışmalara rağmen denetimlerin yeniden başlayacağına ilişkin UAEA’dan şimdiye kadar gelen en güçlü işaret olarak değerlendirildi.
İran’ın nükleer programı ile zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunu doğrulamakla görevli başlıca kurum olan UAEA’nın tutumu, ABD ile İran’ın geçen hafta savaşı sona erdirmek ve 60 günlük bir müzakere süreci başlatmak amacıyla vardığı mutabakatın uygulanmasında kritik önem taşıyor.
Grossi, Japonya’daki Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde düzenlediği basın toplantısında, “İki ülkenin liderleri tarafından imzalanmış bir mutabakat zaptı bulunuyor” dedi. Söz konusu anlaşmanın, ‘nükleer malzemeler ve nükleer tesislerle ilgili faaliyetlerin tamamen UAEA’nın denetimine tabi olacağını açıkça öngördüğünü’ belirtti.
Denetimlerin gerçekleştirileceğini vurgulayan Grossi, “Açık olan şu ki denetimler yapmamız gerekecek. Bunun iki gün sonra mı, bir hafta sonra mı yoksa on gün sonra mı gerçekleşeceği önemli olmakla birlikte esas mesele değil. Söyleyebileceğim şey, bunun gerçekleşeceğidir” ifadelerini kullandı.
Grossi, ABD ile İran arasında denetimlerin geleceğine ilişkin ortaya çıkan görüş ayrılıklarını ise ‘söz düellosu’ olarak nitelendirdi. Bu değerlendirme, iki tarafın dün İran’daki nükleer tesislerin UAEA müfettişlerine açılıp açılmayacağı konusunda birbirleriyle çelişen açıklamalar yapmasının ardından geldi.
Washington ile Tahran arasındaki görüş ayrılığı, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın uzun süreli ve ‘en üst düzeyde’ denetimleri kabul ettiğini söylemesine karşılık, İran Dışişleri Bakanlığı’nın zarar gören nükleer tesislerde yeni denetimlerin şu aşamada gündemde olmadığını açıklamasıyla belirginleşmişti.
Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Grossi, UAEA’nın İran’da denetim faaliyetlerini ‘fiilen’ gerçekleştireceğini belirterek, Tahran ile yürütülen görüşmelerin şu aşamada sürecin uygulama boyutuna odaklandığını söyledi.
Grossi, “Yakın zamanda takvim, prosedürler ve denetimlerin gerçekleştirileceği yerler dahil olmak üzere mekanizmaları ve operasyonel ayrıntıları netleştirmek için çalışacağız” dedi.
ABD ile İran, geçen hafta savaşı sona erdirmeye yönelik genel ilkeleri içeren 14 maddelik bir mutabakat zaptı imzalamıştı. Söz konusu belge, başta İran’ın nükleer programı, uluslararası denetim mekanizmaları ve yaptırımlar olmak üzere ihtilaflı konulara ilişkin daha kapsamlı uzlaşıların sağlanması amacıyla 60 gün sürecek müzakerelerin önünü açmıştı.
Tahran yönetimi, Bürgenstock görüşmelerinin ardından gerçekleştirilen teknik temaslar sonucunda, İslamabad mutabakatının uygulanması için dört çalışma grubu oluşturulduğunu açıkladı. Bu grupların; yaptırımların kaldırılması, nükleer dosya, yeniden imar ve ekonomik kalkınma ile uygulamanın denetlenmesi başlıklarında faaliyet göstereceği ve Yüksek Müzakere Komitesi’nin gözetiminde çalışacağı bildirildi.
Grossi’nin açıklamaları, UAEA’nın Haziran 2025’te İran ile İsrail arasında yaşanan ve 12 gün süren savaşın ardından İran’daki ana uranyum zenginleştirme tesislerine erişim sağlayamaması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Söz konusu tesislerin, İran’ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarını barındırdığı değerlendiriliyor.
Tahran yönetimi savaş sonrasında UAEA müfettişlerinin bazı nükleer tesisleri ziyaret etmesine izin vermişti. Bu kapsamda Buşehr Nükleer Santrali de denetime açılırken, İran’ın nükleer programının en hassas unsurları arasında görülen uranyum zenginleştirme tesislerine erişim ise engellenmişti.
Uydudan çekilen bir fotoğraf, geçtiğimiz haziran ayında ABD’nin düzenlediği hava saldırılarının ardından Natanz uranyum zenginleştirme tesisinde oluşan çukurları gösteriyor. (Reuters)
UAEA, söz konusu tesislere erişim sağlanamamasının, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunun doğrulanmasını ve zenginleştirme faaliyetlerinde kullanılan santrifüj zincirlerinin denetlenmesini engellediğini belirtiyor.
UAEA’nın ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi alanındaki uzmanların değerlendirmelerine göre İran, teorik olarak askerî bir program yürütme kararı alması halinde yaklaşık 10 nükleer silah üretimine yetecek miktarda yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyuma sahip bulunuyor. Ancak Tahran yönetimi, nükleer programının yalnızca barışçıl amaçlar taşıdığı yönündeki tutumunu sürdürüyor.
İran ayrıca, nükleer silaha sahip olmayan ülkeler arasında uranyumu yüzde 60 saflık oranına kadar zenginleştiren tek ülke konumunda bulunuyor. Bu oran silah yapımında kullanılan seviyenin altında kalsa da geleneksel sivil nükleer programların ihtiyaçlarının oldukça üzerinde kabul ediliyor.
Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşmanın temel unsurlarından biri de İran’ın uranyum stoklarındaki zenginleştirme seviyesinin mevcut yüksek oranlardan aşağı çekilmesini öngörüyor. Bu nedenle UAEA müfettişlerinin yeniden sahaya dönmesi, söz konusu taahhüdün uygulanıp uygulanmadığının doğrulanması açısından kritik önem taşıyor.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi ise Grossi’nin açıklamalarına yanıt vererek, saldırıya uğrayan tesislere veya nükleer malzemelere erişim izni verilmesine yönelik herhangi bir planın şu aşamada bulunmadığını söyledi.
Garibabadi, İsviçre’de gerçekleştirilen görüşmeler sırasında Grossi ile herhangi bir toplantı yapılmadığını, bunun Grossi’nin talebine rağmen gerçekleşmediğini söyledi. Garibabadi, zarar gören nükleer tesislere ve nükleer malzemelere erişim konusunun ancak nihai anlaşma çerçevesinde ve karşı tarafın tüm yaptırımların kaldırılmasına yönelik somut adımlar atmasının ardından ele alınacağını belirtti.
Tahran’ın, ‘önce uygula, sonra oldu bittiye getir’ yaklaşımını medya üzerinden dayatmaya yönelik girişimleri kabul etmeyeceğini vurgulayan Garibabadi, kamuoyuna yönelik açıklamalarla müzakere sürecine yön verilmesine karşı çıktı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de dün yaptığı açıklamada, UAEA müfettişlerinin ABD ve İsrail saldırılarında hedef alınan nükleer tesisleri denetlemek üzere davet edilmediğini, bu tür ziyaretlere izin verilmesine yönelik herhangi bir planın bulunmadığını söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump ise İran’ın bu tutumuna tepki göstererek, Tahran’ın denetim planlarının bulunmadığı yönündeki açıklamalarının ‘yanlış’ olduğunu ifade etti. Trump, UAEA müfettişlerinin ‘uygun zamanda’ İran’da sahada görev yapacağını belirtti.
Bekayi’nin açıklamaları, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın İsviçre’deki görüşmeler sırasında İran’ın UAEA müfettişlerinin ülkeye geri dönmesine izin vermeyi kabul ettiğini söylemesinin ardından gelmişti.
Taraflar arasındaki bu görüş ayrılığı, İran’ın uranyum zenginleştirme seviyesinin düşürülmesi karşılığında petrol ihracatına yönelik yaptırımlarda bazı muafiyetler öngören geçici anlaşmanın ilk maddelerinin uygulanmaya başlandığı bir dönemde yaşanıyor. Anlaşma ayrıca taraflara daha kapsamlı bir uzlaşıya varabilmeleri için iki aylık müzakere süresi tanıyor.
Bununla birlikte, mutabakat zaptının sağladığı ateşkes ortamı erken sınamalarla karşı karşıya bulunuyor. Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimlerin sürmesi ve Hizbullah ile İsrail arasında Lübnan’da yeniden şiddet olaylarının yaşanması, bölgede kırılganlığın devam ettiğine işaret ediyor. Ancak bu gelişmeler şu ana kadar geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmedi.
Grossi’nin açıklamaları, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Körfez turuna çıktığı döneme denk geldi. Rubio, turunun ilk durağı olan Abu Dabi’de, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile kapalı bir görüşme ve çalışma yemeği gerçekleştirdi. Rubio’nun daha sonra Kuveyt ve Bahreyn’e geçerek, ABD-İran mutabakatının uygulanması ve bunun bölgesel yansımaları konusunda ülke liderleriyle görüşmeler yapması bekleniyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة