İsrail, İran'a saldırmaya hem hazır hem de tereddütlü

Tel Aviv'deki araştırmalar, Tahran'ın yüzlerce füzeyle vereceği karşılığın Netanyahu hükümetine pahalıya mal olacağını öngörüyor

İsrailliler, 2024'te İsrail topraklarını hedef alan bir İran füzesinden saklanıyor (Reuters)
İsrailliler, 2024'te İsrail topraklarını hedef alan bir İran füzesinden saklanıyor (Reuters)
TT

İsrail, İran'a saldırmaya hem hazır hem de tereddütlü

İsrailliler, 2024'te İsrail topraklarını hedef alan bir İran füzesinden saklanıyor (Reuters)
İsrailliler, 2024'te İsrail topraklarını hedef alan bir İran füzesinden saklanıyor (Reuters)

Emel Şehade

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, önceden uyarmadan İran’a yakında bir saldırı düzenleme olasılığına karşı iç cephenin, savunma sistemlerinin ve hava kuvvetlerinin hazır olup olmadığını görüşmek üzere bir dizi bakan, güvenlik görevlisi ve askeri personelle bir dizi kapalı ve gizli güvenlik toplantısı ve istişareleri gerçekleştirdiğinin ifşa edilmesi, güvenlikçileri, siyasetçileri ve analistleri telaşlandırdı. Zira ABD Başkanı Donald Trump'ın böyle bir eylemden kaçınma taleplerine rağmen bu fikrin İsrail’in baş gündem maddesi olduğunu gösterdi.

İsrail araştırmalarının ortaya koyduğuna göre, saldırının bu sefer İran karşılığını veya “kâbusunu” gerçeğe dönüştürmesi bekleniyor. Bu sefer İsrail, her biri en az 700 kilogram patlayıcı taşıyan, geniş bir alanı yerle bir edebilecek ve ayrıca sakinlerinin hayatını tehlikeye atabilecek binlerce füzenin saldırısına uğrayacaktır.

Bu araştırmalar sıkı bir gizlilik altında yürütüldü, ancak bunlara dahil olan kaynaklar araştırmaların son derece tehlikeli senaryolara dair öngörüleri yansıttığını söyledi. Toplantılara katılanların, görüşmelerin kaydedilmesi ve ayrıntıların sızdırılması korkusuyla cep telefonlarını sokmaları yasaklandı. Çeşitli bakanlıkların ve güvenlik kurumlarının da katıldığı toplantılarda, düzenlenmesi halinde İran'ın saldırıya vereceği karşılık ile ilgili çeşitli senaryolara hazırlanma yollarının tartışıldığı ortaya çıktı.

Bu sızıntı, Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Mossad Direktörü David Barnea'nın Washington'da bulunduğu bir zamana denk geldi. İki isim, Trump yönetimine, İran ile netleşmeye başlayan anlaşmanın İsrail'in taleplerini karşılamadığı ve Tahran'ın nükleer üretime geri dönmemesini sağlamadığı mesajını iletmek için Washington’da bulunuyorlardı. Bilgi sahibi kaynaklara göre, İranlılar ile İsrail'in beklentilerine aykırı bir nükleer anlaşmaya varılırsa, İsrail'in bunu kabul etmek zorunda olmadığını ve bunun bir saldırı düzenlemesini engellemeyeceğini açıkladılar.

scdfghyj
İsrail'in savunma sistemi 2024'te bir İran füzesini engellemeye çalışıyor (Reuters)

Medyada Netanyahu hükümetine karşı geniş çaplı bir kampanya yürüten İsrailli siyasi işler analisti Ben Caspit, bu araştırmalar ile ilgili olarak, İsrail'in İran'a saldırması durumunda, bunun bilinmeyen bir süre devam edecek bir savaşın patlak vermesine, ardından ilk günlerde ekonomik tesislerin tamamen durmasına, sonra da olağanüstü hal altında faaliyete geri dönmelerine yol açacağı yorumunda bulundu.

Tahminlere göre böyle bir durumda sayısı 10 bini aşan tüm genel barınaklar derhal açılmalı, sakinlerin tahliye edileceği yerlerin hazırlanması, hastanelerin genişletilmesi ve İç Cephe Komutanlığı’nın özel olarak hazırlanması dahil olmak üzere çeşitli ihtiyaçlar için altyapı hazırlanmalı.

Çılgın bir adım

İsrail’in araştırmaları, sızıntının arkasında tam olarak kimin olduğu, sızıntının gerçekten hazır ve hazırlıklı olmak için mi yoksa bir yandan Tahran'a, diğer yandan Washington'a İsrail’in koşullarını yerine getiren ve İran'ın nükleer bir devlet olmasını engelleyen bir anlaşmaya varmaları için bir baskı aracı mı olduğu konusunda, politikacıların ve güvenlik görevlilerinin kafasını karıştırdı.

 Washington'a varmadan önce Dermer ve Barnea, Roma'da ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile görüştüler. Ulusal güvenlik analisti Ronen Bergman, çeşitli kaynaklardan, üçlünün İsrail'in anlaşmayı reddetmesi ve İran'a saldırı hazırlıkları da dahil olmak üzere konuyu her yönden görüştüğünü aktardı.

Bergman'a göre, ister doğrudan saldırılar, ister gizli saldırılar ve hatta örtülü tehditler yoluyla olsun, İsrail'in İran'a yönelik herhangi bir doğrudan saldırısı, Washington ile Tahran arasında netleştirilen anlaşmayı bozacaktır.

Bergman, herhangi bir denetim ve denge mekanizmasından yoksun olan Netanyahu hükümetinin atacağı çılgın bir adım konusunda uyardı. Zira bilhassa mevcut İsrail kabinesi, ilk kez, İsrail'in savaş alanı haritasının sağlam bir analizini sunacak veya İran'a olası bir saldırı ile ilişkili riskleri doğru bir şekilde nasıl haritalandıracağını gösterecek askeri veya güvenlik geçmişine sahip birisini içermiyor.

Netanyahu ne istiyor?

Ulusal güvenlik analisti Ronen Bergman'a göre, “Trump yönetimi İran ile müzakere etmeye çalışırken, Netanyahu Tahran'ın temel uranyum zenginleştirme tesislerine saldırarak görüşmeleri rayından çıkarmakla tehdit ediyor.”

Netanyahu, İran'ın şu anda kırılgan bir durumda olduğu ve bunun da kendisine yönelik saldırıyı kolaylaştıracağı düşüncesini öne çıkarmaya çalışıyor. Ancak Trump, görüşmeler başarısız olursa askeri bir operasyon ile tehdit ederek, Tahran'ın şu anki zayıflığının uranyum zenginleştirme programını sona erdirecek müzakereler için önemli bir an olduğuna inanıyor.

Bergman, Trump'ın, Netanyahu'nun İran'a yönelik herhangi bir saldırıyı haklı çıkarmasını zorlaştıracak sürekli bir müzakere ortamı yaratmaya çalıştığını düşünüyor ve ekliyor: “ABD'nin bakış açısından, asıl mesele, Trump'ın Netanyahu'ya görüşmelerinde saldırıya karşı olduğunu söylemesine rağmen İsrail'in İran'a saldırı hazırlıklarını sürdürmesidir.”

“Trump yönetimi içinde İsrail'e karşı büyüyen bir öfke var, çünkü İran'a saldırı hazırlığında olmak bile bölgedeki gerginliği artırıyor ve müzakerelere zarar veriyor” diye sözlerini sürdürdü.

Tarihi bir fırsat

Eski İsrail askeri istihbarat şefi Tamir Hayman da, Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin bir atılım gerçekleştirmek olmasına rağmen İran'a karşı bir savaşa dair belirtilerin arttığını söyledi.

İsrail için mevcut aşamadaki anlaşma, anlaşmazlıkları çözmek yerine ertelediği için çok sorunlu bir senaryo. Hayman, Ortadoğu'da geçici olanın kalıcı hale geldiğini belirterek, “İran açısından bu harika bir şey çünkü Avrupa ülkelerini, Tahran'ın önceki anlaşmayı ihlal etmesi nedeniyle kendilerine verilen yetkiyi 18 Ekim'e kadar kullanmamaya ikna ederse, tehlike bölgesinin dışında kalacaktır ve böylece hem bir askeri saldırının önüne geçmiş hem de etkili bir anlaşmayı engellemiş olacaktır” dedi.

Hayman, İsrail'in askeri bir saldırının yanı sıra sahip olduğu seçenekleri şu şekilde özetledi:

- Kontrol altına alma:

İran rejimini devirmek için ekonomik bir çaba sarf etmek yani ne bir askeri saldırı düzenlemek ne de bir anlaşma yapmak ki bu Trump'ın da geçmişte desteklediği bir yaklaşım. Bu görüşe göre, Tahran'a yönelik ekonomik baskı yasaldır çünkü Tahran'ın nihayetinde rejimin çöküşüne yol açacak aktif bir nükleer programı var.

- Sınırlı bir İsrail saldırısı:

Saldırıdan amaç, nükleer projenin en önemli aşamasını ciddi şekilde hasara uğratarak, yani parçalanabilir malzeme üretimini dondurarak İran'ın nükleer bomba üretme kapasitesini birkaç yıl geciktirmektir. Bu aşama son derece karmaşıktır ve dış saldırılara karşı hassastır, ancak bir reaktörden farklı olarak, yüzlerce ve binlerce mikro santrifüjün bulunduğu devasa alanlarda yeraltında gerçekleştirilebilir.

İran'ın iki ana zenginleştirme tesisi bulunuyor: Kum yakınlarındaki Fordow ve Natanz. Ek olarak, başka küçük deneme sahaları da bulunuyor. Bu iki tesisin yok edilmesi, parçalanabilir malzeme üretimini engelleyecektir. Teknik ve operasyonel komplikasyonlara rağmen, sınırlı bir İsrail saldırısı onları yok edebilir veya uzun bir süreliğine etkisiz hale getirebilir.

fghj
Bir kadın İsrail askeri, 2024'te aralarındaki tansiyon yüksek iken İran tarafından fırlatılan bir balistik füzeyi inceliyor (Reuters)

Buradaki sorun, bu iki tesisin bomba üretim zincirindeki rollerini neredeyse tamamlamış olmaları, zira altıdan fazla nükleer bomba için yeterli miktarda yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum zaten üretilmiş durumda.

- Büyük ölçekli bir İsrail saldırısı:

Büyük ölçekli bir saldırının amacı, İran ordusunun güç ve kapasitesini yok etmenin yanı sıra İsrail'e yönelik bilinen tüm nükleer tehditleri yok etmek ve böylece ilk saldırıyı takip edebilecek savaşa daha hazırlıklı olmaktır. Yani, zenginleştirme alanlarını hedef alacak saldırının yanı sıra, uranyum madenleri, uranyumu gaza dönüştürme tesisleri, zenginleştirme tesisleri, araştırma ve deney laboratuvarları ve hatta projeyle ilişkili diğer askeri endüstriyel tesisler de dahil olmak üzere nükleer silah üretimiyle ilişkili tüm tesisleri kapsayacak biçimde düzinelerce ek hedefe saldırı düzenlemektir.

Şarku’l Avsat Indpendent Arabia’dan aktardığı analize göre Hayman'ın sunduğu seçenekler göz önüne alındığında, uranyum zenginleştirme İran'ın merkezi nükleer projesidir ve bağımsız bir İsrail saldırısı iyi bir seçenek, ancak Tahran'ı yeni bir nükleer strateji benimsemeye ve nükleer silah geliştirmeye doğru ilerlemeye itebileceği için tercih edilmiyor.

İran'ın mevcut stratejisinin amacı, güçlü bir konumda iken caydırıcılık elde etmek olabilir ve ülkenin nükleer eşiğe ulaşması caydırıcılık sağlayacaktır, fakat, bu İsrail'i caydırmak için yeterli olmazsa ve yine de saldırırsa, Hayman'a göre bu, İran’ın anlayışını revize etmesine yol açacaktır ve bu da Tel Aviv'in çıkarına olmayacaktır.

Seçici olmayan bir karşılığın riskleri

İsrail kaynakları, Trump'ın şu anda kendine özel bir anlaşma sağlama konusunda İran'ın zenginleştirilmiş uranyuma sahip olmasına izin verecek kadar hevesli olmasından korkuyor. Öte yandan, güvenlik ve askeri uzmanlar, İsrail İran'a Amerikan izni, koordinasyonu veya yardımı olmadan saldırsa bile, Washington'un onu takip edecek İran saldırısına karşı İsrail'i koruyacağına inanıyor.

Ancak, çeşitli kaynaklar İsrail'in tek başına İran'a saldırı düzenleyemeyeceği konusunda uyarıyor. Sadece bu değil, eğer Tahran karşılık vermeye karar verirse, Netanyahu hükümeti onu püskürtmek için sadece ABD'ye değil, bölgede geniş bir koalisyona ihtiyaç duyacaktır.

Saldırıya gelince, İsraillilere göre İran buna karşılık verebilecek kapasitededir. Veriler, 2024'teki karşılıklı saldırı turunun ardından İranlıların yaklaşık 2 bin balistik füzeye ve kat kat daha fazla sayıda insansız hava aracı ve seyir füzesine sahip olduğunu gösteriyor. Bu, İsrail'in “gerçeğe dönüşen bir kâbus” olarak tanımladığı karşılık verme senaryosunda hedeflerde seçici olunmayacağı anlamına geliyor, yani yalnızca askeri ve stratejik bölgeler değil, aynı zamanda meskun mahaller de hedef alınacak. Elbette, İsrail'in böyle bir karşılığı engellemek için yeterli sayıda Arrow füzesine ve benzer füzelere sahip olup olmadığı veya Amerikan THAAD sisteminin yeterli olup olmayacağı belirsiz.

Bu raporlar ve veriler ışığında, İsrail içinde İran'a karşı bir saldırı düzenleme konusunda anlaşmazlık sürüyor, nedeni de saldırının yalnızca sakinlerin hayatı ve altyapı için oluşturabileceği tehlike değil, aynı zamanda yol açacağı ekonomik yıkım.

İsrailli istatistik merkezlerinden alınan resmi veriler, Gazze savaşının tek başına İsrail'e günlük 1,2 milyon dolara mal olduğunu gösteriyor. Yemen'den atılan her balistik füzeye tek bir Arrow füzesiyle karşılık vermenin maliyeti ise 3,5 milyon dolara ulaşıyor.

Bu veriler göz önüne alındığında, ekonomistler ve güvenlik uzmanları, İsrail'in İran'a saldırması durumunda gerçek bir çöküş riski olduğu konusunda uyarıyorlar, zira bu durumda patlak verecek çatışmadan önümüzdeki yıllar içinde çıkmak zor olacaktır.

İsrail Genelkurmay Başkanı'nın eski danışmanı (emekli) General Ram Aminach'a göre, geçen yıl tek bir gecede gerçekleştirilen İran füze saldırısına karşı savunmanın maliyeti yaklaşık 2 milyar dolara ulaştı.



Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet


NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
TT

NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)

Antoine el-Hac

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) 1949 yılında kurulmasının temel amacı, Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunmayı sağlamaktı. Bu çerçevede, ittifaka üye herhangi bir ülkeye yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılıyordu. Dönemin ABD Başkanı Harry Truman da savaş sonrası yorgun düşen Avrupa’da Amerikan varlığını kalıcı hale getirerek güvenliği sağlamak ve stratejik bir boşluk oluşmasını önlemek istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin ve beraberindeki sosyalist bloğun dağılmasıyla Soğuk Savaş sona erdi. Bu gelişme NATO’yu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. İttifak, Avrupa dışındaki bölgelerde de operasyonlar yürütmeye başladı. Bu kapsamda Balkanlar’da Bosna ve Kosova savaşlarında rol aldı, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’da görev üstlendi. Ayrıca Afrika Boynuzu açıklarında korsanlıkla mücadeleye yönelik deniz operasyonları gerçekleştirdi; istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele alanlarında iş birliğini artırdı.

NATO, görev alanını genişleterek üye olmayan ülkelerle de iş birliği geliştirdi. Tehdit tanımını siber güvenlik, hibrit savaş yöntemleri ve enerji güvenliği gibi başlıkları kapsayacak şekilde güncelledi. Son dönemde Çin’in oluşturduğu tehdit de bu çerçevede değerlendirilmeye başlandı.

Sonuç olarak NATO, Avrupa merkezli bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ABD’nin öncülüğünde daha geniş ve küresel bir güvenlik rolü üstlendi. Bununla birlikte ittifak, günümüzde de Avrupa içindeki tehditlere karşı caydırıcılığını sürdürmeye devam ediyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan NATO, son yıllarda stratejik nedenlerle ilgi alanını Hint-Pasifik bölgesine doğru genişletti. Bu yönelimin başlıca nedenleri arasında küresel güvenliğin giderek daha fazla birbirine bağlı hale gelmesi, siber tehditlerin artması, tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesinin önemi ve gelişmiş teknolojilerin coğrafi sınırların etkisini azaltması yer alıyor.

Çin’in yükselişi

Bu yönelimin bir diğer nedeni de Çin’in yükselişinin, küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir meydan okuma olarak görülmesidir. Bu nedenle kuruluşta 12 üyeden oluşan, bugün ise 32 üyeye ulaşan NATO ülkeleri, özellikle küresel ekonomi açısından kritik öneme sahip Hint-Pasifik bölgesindeki ticaret yollarını korumaya önem veriyor. Bu çerçevede Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı öne çıkıyor. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi’ni birbirine bağlayan bu geçit, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin yıllık olarak geçtiği en önemli deniz yollarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi büyük Asya ekonomilerine petrol ve enerji taşınmasında ana arter işlevi görüyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

NATO üyesi ülkeler, çeşitli temel nedenlerden ötürü Çin konusunda ‘stratejik kaygı’ duyuyor. Bu kaygıların başında, Çin’in özellikle füze sistemleri, uzay teknolojileri ve siber kapasite gibi alanlarda ordusunu hızla geliştirmesi geliyor. Bu durumun, küresel güç dengesini değiştirdiği değerlendiriliyor.

İkinci önemli unsur ise Çin’in ekonomik yükselişi. Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi gibi projeler aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi etkisini genişletiyor. Bu süreç, NATO’nun etki alanına yakın ülkelerde Çin’e yönelik bağımlılık oluşturabileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Endişeleri artıran bir diğer gelişme de Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Özellikle Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı saldırının ardından bu ilişkinin derinleşmesi, Batı’ya karşı iki büyük gücün koordinasyon içinde hareket edebileceği değerlendirmelerine yol açıyor.

Öte yandan, yapay zekâ, iletişim ağları ve yarı iletkenler gibi alanlarda küresel ölçekte dolaylı bir rekabet sürüyor. NATO, teknolojik üstünlüğün güvenliğin temel unsurlarından biri olduğu görüşünü benimsiyor.

Bu çerçevede NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ortaklık ve iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar; ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve siyasi koordinasyonu kapsıyor. Ancak ittifakın Hint-Pasifik bölgesine üyelik genişlemesi planlamadığı, bunun yerine kalıcı askeri varlıktan ziyade esnek ortaklık modellerine odaklandığı ifade ediliyor.

Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)

Sonuç olarak NATO’nun bu geniş coğrafyada artan angajmanı, ittifakın bölgesel bir yapıdan küresel ölçekte etkili bir güvenlik aktörüne dönüştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte NATO, Avrupa dışına resmi olarak genişlemekten ziyade, mevcut ortaklıklarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi tercih ediyor.

Uzun soluklu bir tehdit

NATO’nun Çin’i, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi doğrudan bir düşman olarak değil, ‘uzun soluklu bir tehdit’ olarak gördüğü belirtiliyor. Bu yaklaşımın, Pekin’in küresel ölçekte nüfuzunu artırma çabalarının yakından izlenmesi gerekliliğine dayandığı ifade ediliyor.

Haziran 2021’de Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde liderler, ‘Çin’in ilan ettiği hedefleri ve giderek daha iddialı hale gelen politikalarının, kurallara dayalı uluslararası düzen açısından sistematik zorluklar oluşturduğu ve ittifakın güvenliğiyle bağlantılı alanları etkilediği’ değerlendirmesinde uzlaştı. Liderler ayrıca, Pekin’in yükselişine karşı çok boyutlu ve kararlı bir ortak yanıt geliştirme taahhüdünde bulundu. Bu açıklamalara sert tepki veren Çin hükümeti ise ‘başkaları için sistematik bir tehdit oluşturduğu’ iddialarını reddederek, kendisine yönelik benzer adımlar karşısında sessiz kalmayacağını bildirdi.

Öte yandan birçok Batılı ülke, Çin’i, küresel tedarik zincirleri ve geleceğin kritik teknolojileri üzerinde uzun vadeli hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçluyor. Pekin’in doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla yenilikçi şirketler üzerinde kontrol sağlamayı hedeflediği, ayrıca devlet destekli siber faaliyetler aracılığıyla ticari veriler ve fikri mülkiyetin geniş çapta ele geçirildiği iddia ediliyor.

Bununla birlikte Batı’da giderek güçlenen görüş, Çin’in güçlü bir rakip olduğu yönünde. Mevcut durumda doğrudan askerî bir tehdit olarak görülmese de ülkenin zamanla daha demokratik bir yapıya evrileceği ya da liberal uluslararası düzene uyum sağlayacağı yönündeki beklentilerin büyük ölçüde ortadan kalktığı değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre uzun vadede Batılı demokrasiler, geniş inovasyon kapasitesi, teknolojik ilerleme hızı, artan askerî gücü ve küresel ticaret ile yatırımlardaki etkisi nedeniyle Çin’i Rusya’dan daha büyük bir stratejik rakip olarak görüyor.

Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)

Atlantik kısıtlamaları

NATO’nun Çin’e karşı geliştirmeye çalıştığı stratejiler, çeşitli engellerle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin başında, ittifak içinde kararların oy birliğiyle alınması geliyor. Bu durum, her üye ülkeye fiili bir ‘veto hakkı’ tanırken, karar alma süreçlerinin yavaşlamasına ve çoğu zaman etkisi sınırlı uzlaşmalarla sonuçlanmasına yol açıyor. Nitekim son dönemde bazı NATO ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda Amerikan güçlerine destek verilmesi yönündeki talebini, bu çatışmanın kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendirmediği gerekçesiyle reddettiği görüldü.

Başka bir ifadeyle NATO, ulusların üzerinde bir yapı değil; her üye devlet kendi askerî güçleri üzerinde tam egemenliğini koruyor. Bu nedenle askerî operasyonlara katılım gönüllülük esasına dayanıyor. Bu durum, ortak planlama ve eşgüdümlü uygulamayı zorlaştırırken, askerî kapasitesi diğer tüm NATO ülkelerinin toplamından daha yüksek olan ABD’nin çoğu zaman en büyük yükü üstlenmesine neden oluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, ittifakın coğrafi sınırları dışındaki operasyonlarda bu durum daha belirgin hale geliyor.

Buna ilave olarak üye ülkeler arasında öncelik farklılıkları da bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeniden canlanabileceği endişesiyle Rusya’nın caydırılmasına odaklanırken; bazı diğer üyeler terörle mücadeleye veya Küresel Güney’de istikrarın sağlanmasına öncelik veriyor.

Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)

Bu çerçevede, ittifakın temel dayanağı olan birlikteliğin korunması giderek zorlaşıyor. Oy birliği zorunluluğu, ulusal egemenlik hassasiyetleri, çıkar farklılıkları ve askerî harcamaların artırılması konusundaki anlaşmazlıklar bu zorluğu derinleştiriyor. Washington uzun süredir müttefiklerinden savunma bütçelerini yükseltmelerini talep ederken, başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’den bağımsız bir stratejik çizgi izlemeyi ve Avrupa savunma kapasitesini güçlendirmeyi müzakere ediyor.

Bu tablo karşısında, karar alma süreçleri görece yavaş ilerleyen NATO, hızlı hareket eden Çin gibi bir güçle nasıl rekabet edebilir?

Bu durumun, Washington’un NATO içindeki diğer üyelere yönelik mesafeli tutumunun ve zaman zaman ittifakın geleceğini sorgulayan açıklamalarının arkasındaki nedenlerden biri olup olmadığı da tartışılıyor.