Trump ve Netanyahu arasındaki anlaşmazlık üzerine bahse girmenin yararsızlığı

Aynı durum iki ülke arasındaki ilişki için geçerli değil

Donald Trump ve Binyamin Netanyahu 4 Şubat'ta Beyaz Saray'ın girişinde gazetecilere poz verirken (Reuters)
Donald Trump ve Binyamin Netanyahu 4 Şubat'ta Beyaz Saray'ın girişinde gazetecilere poz verirken (Reuters)
TT

Trump ve Netanyahu arasındaki anlaşmazlık üzerine bahse girmenin yararsızlığı

Donald Trump ve Binyamin Netanyahu 4 Şubat'ta Beyaz Saray'ın girişinde gazetecilere poz verirken (Reuters)
Donald Trump ve Binyamin Netanyahu 4 Şubat'ta Beyaz Saray'ın girişinde gazetecilere poz verirken (Reuters)

Macid Kayali

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Binyamin Netanyahu başkanlığındaki İsrail hükümeti arasında yaşanan gerilimin Filistinliler lehine bir sonuç doğuracağına bahis oynamanın hiçbir yararı yok. Zira İsrail-ABD ilişkilerinde ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun, bazı ABD yönetimlerinin İsrail'in Washington’ın Ortadoğu politikalarını kolaylaştırmadığını ve sorumsuzca davranarak ABD'nin çıkarlarının istikrarını ve hatta kendi güvenliğini tehdit ettiğini düşünmeleri neticesinde bu tür gerilimler defalarca kez yaşandı.

Tarihi bağlam

Cumhuriyetçi Başkan Dwight Eisenhower (1953-1961) döneminde ABD, 1956'da İsrail, İngiltere ve Fransa'nın Mısır'a karşı ortak saldırısının ardından İsrail'i Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi'nden çekilmeye zorladı. Demokrat Başkan Jimmy Carter (1977-1981) döneminde, dönemin İsrail Başbakanı Menachem Begin'e Sina Yarımadası’ndan çekilmesi ve Mısır'la yapılan Camp David Anlaşması (1978) çerçevesinde burada inşa edilen yerleşim birimlerinin yıkılması için baskı yapıldı.

Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush döneminde (1989-1993) bu durum iki kez tekrarlandı. Bunlardan birincisi, ABD'nin Irak ordusunu Kuveyt'ten çıkarmak için müdahil olduğu Körfez Savaşı (1991) sırasında İsrail'i kenara çekilmeye zorlamasıydı. Bu da bölgede istikrarı korumak için artık kendisine ihtiyaç olmadığı anlamına geliyordu. İkincisi ise İsrail'in eski başbakanlarından İzak Şamir’e, buna karşı çıkma olmasına rağmen Madrid Barış Konferansı'na (1991) katılmaya zorlamak için kredi garantilerini (10 milyar dolar) keserek baskı yapmasıydı.

Demokrat başkanlar Barack Obama ve Joe Biden döneminde İsrail ve ABD arasındaki ilişkiler, kişisel ve siyasi nedenlerle gerginliğe ve yabancılaşmaya sahne oldu. Netanyahu, ikisi Obama (2011 ve 2015) ve üçüncüsü Biden (2024) döneminde olmak üzere üç kez konuşma yaptığı ABD Kongresi'ne onlarla olan anlaşmazlıklarını taşımaya cesaret etse de bu durum, iki ülke arasındaki yakın ilişkiyi ve ABD'nin İsrail'e verdiği sınırsız desteği etkilemedi. Netanyahu, Bill Clinton döneminde de (1996) bir konuşma yaptı ama bu uzlaşmacı bir konuşmaydı.

Obama ve Netanyahu arasındaki anlaşmazlıklar, yerleşim birimleri sorunları, Filistinlilerle barış müzakereleri ve 2015 yılında İran'la imzalanan nükleer anlaşma üzerinde daha yoğundu. Biden döneminde ise anlaşmazlık iç meselelere dayanıyordu. Biden yönetimi, Netanyahu ve aşırı sağcı, milliyetçi ve dinci hükümetinin İsrail'in doğasını liberal, demokratik bir devletten (Yahudi vatandaşları için) Yahudi, dinci ve milliyetçi bir devlete dönüştürülmesi ve Batı değerlerinden (demokrasi, liberalizm ve modernite) koparılması girişimine karşı çıktı. Buna karşın aynı Biden yönetimi İsrail'e siyasi, askeri ve mali açıdan, özellikle de Gazze Şeridi'nde Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırım savaşına verdiği destekle, önceki başkanlardan çok daha fazlasını verdi.

İsrail'in Trump yönetimiyle anlaşmazlık yaşadığı meselelerin başında, ABD'nin İran'ı diplomasi ve ekonomik baskı yoluyla nükleer programından vazgeçmeye ikna etme ve İsrail'in İran’ı hedef alacak herhangi bir girişimini engelleme politikası geliyor.

Trump döneminde İsrail

Şimdi ise Netanyahu ve hükümetinin, aralarındaki yakın dostluğa, İsrail'in Trump'ın Beyaz Saray’a dönüşüne duyduğu coşkuya ve önceki döneminde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Washington'daki ofisini kapatarak, mülteci sorununu yok saymak için Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’na (UNRWA) verdiği desteği keserek, Batı Şeria ve Kudüs'teki yerleşim birimlerini yasallaştırarak ve Filistin Yönetimini marjinalleştirerek İsrail'i daha büyük bir destek vermesine rağmen hem Trump hem de yönetimiyle bir sorunu var gibi görünüyor.

Trump'ın ikinci başkanlık dönemindeki politikaları, İsrail hükümetini memnun etmekten uzak bir şekilde, Ortadoğu da dahil olmak üzere dünyadaki pek çok meseleyi çözebileceğini kanıtlamaya odaklandı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan çevirdiği analize göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'yı meşrulaştırması bunun en açık bir örneğiydi. Gazze'de tutulan ABD-İsrail çifte vatandaşı esir asker Edan Alexander'ın dolaylı da olsa Hamas ile müzakere ederek ve Gazze'deki Filistinlilere gıda yardımı girişini kolaylaştırılarak serbest bırakılmasını sağladı. Yemen’deki Husilerle de uluslararası ticarete karşı eylemlerini durdurmaları için müzakerelere giden ABD, ayrıca Türkiye'nin bölgedeki konumunun güçlendirilmesini destekledi.

fghyjukı
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Joe Biden'ı Tel Aviv'de karşılarken, 18 Ekim 2023 (Reuters)

Ancak İsrail'in Trump yönetimiyle anlaşmazlık yaşadığı meselelerin başında, ABD'nin İran'ı diplomasi ve ekonomik baskı yoluyla nükleer programından vazgeçmeye ikna etme ve İsrail'in İran’ı hedef alacak herhangi bir girişimini engelleme politikası geliyor. İkincisi, ABD askeri cephaneliğinin en iyi ve en önemli parçalarıyla Suudi Arabistan'a askeri destek sağlaması, üçüncüsü ise ABD yönetiminin Ortadoğu'da izlediği politikaları, Trump’ın bölgeye yaptığı son ziyaret sırasında programının dışında kalan İsrail ile normalleşme süreciyle ilişkilendirmemesi.

Burada İsrail gazetesi Haaretz'in bir başyazısında Trump'ın hamlelerini ‘sadece tarihi bir jeopolitik hamle değil, aynı zamanda Netanyahu'ya ve onun felaket yüklü politikasına atılmış büyük bir tokat’ olarak değerlendirdiğini belirtmeliyiz. (Editör kadrosu – 15 Mayıs 2025)

İsrail’de tüm bu politikaları ABD'nin İsrail ile ilişkilerinde bir değişimin işareti olarak gören analistler var. Amos Yadlin ve Udi Aventtal'a göre İsrail, ABD ile ilişkilerini sağlamlaştıran, bölgedeki entegrasyonunu ve ortaklıklarını güçlendiren siyasi adımlarla, İran'a karşı denge unsuru oluşturan modernize edilmiş bir bölgesel düzen çerçevesinde sahadaki başarılarını stratejik kazanımlara dönüştürmek için kritik bir noktada bulunuyor. İki isim aynı zamanda İsrail'in liderliğiyle birlikte ulusal güvenliğinin kontrolünü kaybetmekte olduğunu görüyor. Öyle ki, tek büyük müttefiki ABD, Gazze Şeridi'nde ve bölgede çok önemli stratejik operasyonlara girişerek onu şaşırtıyor. Bu da marjinalleşme sürecinin yeni bir zirve noktasını temsil ediyor. İsrail ve ABD arasındaki ilişkilerde yakındaki bir bozulmanın işareti olarak İsrail politikasının Trump'ın Ortadoğu'da ilerletmeye çalıştığı stratejinin gerçekleşmesine katkıda bulunmadığı, aksine bunu engellediği yönündeki görüşü ifade ediyor. (N12 – 17 Mayıs 2025)

Netanyahu'nun bu seferki sorunu Trump'la, yani Obama ve Biden'dan farklı olarak onun karakterindeki bir başkanla karşı karşıya olması.

Netanyahu'nun popülizmi ile Trump'ın popülizmi arasında

Siyasi ve ideolojik bir figür olan Binyamin Netanyahu, İsrail’in başbakanlığı görevini yürüttüğü üç dönemde (1996-1999, 2009-2021 ve 2022'den günümüze) ABD'nin bölgedeki politikalarına en çok karşı çıkan isim olarak kabul edilebilir.

Örneğin, ilk başbakanlığı döneminde Oslo Anlaşmalarının altını oyan Netanyahu, Filistin Yönetimi’nin statüsünü düşürdü ve İşçi Partisi lideri ve eski İsrail başbakanı Şimon Peres tarafından da benimsenen ABD’nin ‘yeni bir Ortadoğu kurma projesini’ baltaladı. İkinci başbakanlığı döneminde tüm çabasını Filistin Yönetimini yok etmeye, Kudüs ve Batı Şeria'da yerleşim birimleri inşasını teşvik etmeye ve 2018' yılında İsrail'i Yahudi halkının ‘ulus devleti’ olarak tanımlayan yasayı çıkararak, 48 Filistinlilerinin (İsrail vatandaşı olan Filistinliler) statüsünü zayıflatmaya odaklandı. Netanyahu’nun üçüncü döneminde ise bir yandan Filistin Yönetimi’ni, FKÖ'yü ve Filistin ulusal hareketini sona erdirmek ve nehirden denize tüm topraklarda Filistinlilere hükmetmek amacıyla Batı Şeria'daki mülteci kamplarını yok etmeye çalışırken, diğer yandan Gazze Şeridi'ni yok ederek yaşanmaz bir yer haline getiren, kuruluşundan bu yana İsrail tarihinin en uzun ve en acımasız savaşı olan soykırımcı ve vahşi bir savaşı sürdürmesine tanık oluyoruz.

cdfvgthy
Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah'ta ABD destekli bir kuruluşun verdiği yardımı  taşıyan yerlerinden edilmiş Filistinliler, 10 Haziran 2025 (AFP)

Netanyahu'nun bu kez sorunu Trump'la, yani Obama ve Biden'dan farklı olarak onun karakterindeki bir başkanla karşı karşıya olması. Bu durum en iyi şekilde İsrailli analist Ben Caspit tarafından ‘Ortadoğu’da parti.. İsrail: Netanyahu bizi köpeklere atıyor.’ başlıklı makalede ifade edilmiş olabilir.

Caspit, makalesinde şöyle diyor:

“Trump bir tür Netanyahu ama daha büyüğü. Netanyahu bir popülist ama Trump tetikleyicileri olan bir popülist. Netanyahu bir manipülatör ama Trump çok daha fazlası. Netanyahu bir madrabaz ama Trump en büyük madrabaz. Netanyahu'nun yanında tufan sayılır mı? Trump, tufanın ta kendisi... Obama, Biden, Clinton gibi diğer başkanlar döneminde bu durum nispeten barış içinde geçebilirdi. Netanyahu yorucu, deli, yalan söyleyen ve onlardan nefret eden biri olsa bile, onu sembolik olarak, çerçeve içinde cezalandırdılar. Ama Trump’la kurallar farklı. Yani, kural yok... Mevcut eğilim felakete yol açıyor. Ne yazık ki, başarısızlık Netanyahu'nun ama felaket bizim.” (Maariv – 13 Mayıs 2025)

Yukarıdakilerin tümüne dayanarak dört gözlemde bulunabiliriz:

1- Herhangi bir ABD başkanı ile herhangi bir İsrail başbakanı arasındaki anlaşmazlık iki ülke arasındaki ilişkiyi etkilemez. Yani ABD'nin İsrail'in güvenliğini ve bölgedeki üstünlüğünü garanti etmesi de dahil olmak üzere, onları birbirine bağlayan sınırsız desteğe zarar vermez.

2- Netanyahu ve Trump arasındaki anlaşmazlık, Trump'ın düşünce ve çalışma tarzına bağlı olarak sınırlı ve resmi düzeyde kalacaktır.

3- İsrail ve ABD arasındaki anlaşmazlıklar, İsrail'in Filistinlilere karşı sömürgeci, ırkçı, dinci ve soykırımcı bir devlet olarak gerçek yüzü ortaya çıktıkça, Batı ile arasında bir tür kopukluktan oluşan tarihi bir anın parçasıdır.

4- ABD ve İsrail arasında şu ya da bu ölçüde anlaşmazlıklar olsa bile, Filistinlilerin ve genel olarak Arap dünyasının sorunu, Filistinlilerin ve Arapların hakları lehine uygun ölçüde yatırım yapılamamasıdır.

*Bu analiz Şarkul Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD–Irak hattında milis gerilimi artıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)
TT

ABD–Irak hattında milis gerilimi artıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)

Bağdat ile Washington arasındaki ilişkiler, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan bir dizi açıklamanın ardından yeni bir gerilim aşamasına girdi. Söz konusu açıklamalarda sert güvenlik uyarıları yapılırken, Irak makamlarının ülke içindeki Amerikan çıkarlarına yönelik saldırıları engelleme kapasitesi doğrudan eleştirildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Irak’taki Amerikan diplomatik tesislerini hedef alan saldırıların sorumlularının tespitine yönelik bilgi sağlayanlara 3 milyon dolara kadar ödül verileceğini açıklamasından bir gün sonra, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği perşembe günü yeni bir uyarı yayımladı. Açıklamada, “İran’la bağlantılı Iraklı milislerin” başkent merkezinde 24 ila 48 saat içinde saldırı düzenleyebileceği belirtildi.

Büyükelçilik, ABD vatandaşlarına Irak’ı derhâl terk etmeleri çağrısında bulunarak, olası saldırıların Amerikalıları ve ABD ile bağlantılı şirketler, üniversiteler, diplomatik tesisler, enerji altyapısı, oteller ve havalimanları gibi hedefleri kapsayabileceğini ifade etti.

Uyarıdan saatler önce yayımlanan ayrı bir açıklamada ise büyükelçilik, Irak hükümetinin “Irak topraklarında gerçekleşen veya buradan kaynaklanan terör saldırılarını önleyemediğini” belirtti. Bu ifade, Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği, Erbil’deki Başkonsolosluk ve başkentteki diplomatik destek merkezine yönelik tekrarlanan saldırılara atıf olarak değerlendirildi.

Haşdi Şabi mensupları, 2 Nisan 2026’da Musul’un batısındaki Telafer kasabasında karargâhlarını hedef alan hava saldırısında hayatını kaybedenleri uğurluyor (AFP)

Açıklamada ayrıca, silahlı gruplara mensup bazı unsurların “Irak hükümetinde görevli olduklarını gösteren kimlik belgeleri taşıyabileceği” ifade edilerek, bazı saldırganların kurumsal bağlantıları ya da resmî bir koruma altında olabileceğine ima yapıldı. Ancak bu konuda ayrıntı verilmedi.

Yaklaşık dört saat sonra büyükelçilik, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın saldırıların faillerine ilişkin bilgi sağlayanlara 3 milyon dolara kadar ödül verileceğini duyuran açıklamasını yeniden paylaştı.

Bu gelişmeler, Irak Ortak Operasyonlar Komutanlığı ile ABD tarafı arasında, Irak’ın bölgesel askeri çatışmanın dışında tutulmasına yönelik varılan mutabakatın üzerinden bir haftadan kısa süre geçmesinin ardından geldi. Anlaşmada, Irak topraklarının, hava sahasının ve kara sularının ülkenin ya da komşu devletlerin güvenliğini tehdit edecek şekilde kullanılmaması vurgulanmıştı.

Sahada tırmanış

Siyasi ve güvenlik gerilimine paralel olarak, Enbar ve Ninova vilayetlerinde silahlı gruplara ait hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlendi.

Yerel kaynaklara göre, Enbar vilayetinin batısındaki Hadise kentinde 57. Tugay’a bağlı aşiret güçlerinin karargâhı ABD tarafından bombalandı. Saldırının bilançosuna ilişkin henüz resmî bir açıklama yapılmadı.

Ninova’da ise Haşdi Şabi, perşembe günü yaptığı açıklamada, Musul’un güneyindeki Kayyara nahiyesinde 58. Tugay’a bağlı 38. Alay karargâhının hava saldırısına uğradığını, ancak can kaybı yaşanmadığını bildirdi.

Haşdi Şabi’nin açıklamasına göre saldırı saat 11.30’da gerçekleşti ve aynı vilayetteki başka bir hedefin vurulmasından 24 saatten kısa süre sonra düzenlendi. Kurum, aynı gün sabah saatlerinde de 14. Tugay’a bağlı 4. Alay’ın bulunduğu noktanın hedef alındığını ve bu saldırıda da can kaybı yaşanmadığını duyurmuştu.

df
Haşdi Şabi üyeleri, 2 Nisan 2026’da Musul’un batısındaki Telafer kasabasında karargâhlarına düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybedenleri uğurluyor (AFP)

Kısa süre içinde aynı bölgedeki hedeflere yönelik tekrarlanan saldırılar, sahadaki askeri tırmanışın genişlediğini gösterirken, ABD’nin Bağdat’a yönelik uyarılarıyla birlikte Irak’taki güvenlik tablosunun daha hassas bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

Siyasi tepkiler

Hükümete katılan Şii, Sünni ve Kürt güçleri bir araya getiren “Devlet Yönetimi Koalisyonu” ise yayımladığı açıklamada, “her ne gerekçeyle olursa olsun ülke egemenliğinin ihlalini” reddettiğini belirtti. Koalisyon, Irak topraklarının herhangi bir ülkeye yönelik saldırıların çıkış noktası olarak kullanılmasına karşı olduğunu yineledi.

Açıklamada ayrıca, çeşitli vilayetlerde devlet kurumlarını, diplomatik misyonları ve hayati tesisleri hedef alan saldırılar kınanırken, hükümetin ve yargının güvenliği sağlama ve istikrarı yeniden tesis etme yönündeki adımlarına destek verildiği ifade edildi.

Bağdat üzerindeki baskı artıyor

Gözlemciler, hava saldırıları ile ABD’nin sert uyarılarının eş zamanlı gelmesinin, Irak hükümeti üzerindeki baskıyı artırabileceği görüşünde. Özellikle silahlı grupların faaliyetleri ve Irak topraklarından kaynaklanan saldırılar konusunda Bağdat’ın daha net bir tutum alması yönünde çağrılar artıyor.

Adının açıklanmasını istemeyen eski bir Irak hükümet danışmanı, ABD Büyükelçiliği’nin uyarısının “Bağdat’ın silahlı gruplara karşı kararlı adımlar atma kapasitesine yönelik güvenin azaldığını gösterdiğini” söyledi.

Aynı kaynak, ABD politikasının “Irak hükümetine manevra alanı tanımaktan, doğrudan baskı uygulayarak net bir pozisyon almaya zorlamaya evrildiğini” ifade etti.

Washington’un, Bağdat’ın izlediği denge politikasını artık yeterli görmediğini belirten kaynak, Irak topraklarından kaynaklanan saldırıların sürmesi hâlinde bunun “hükümet üzerindeki siyasi ve güvenlik baskılarının daha da artmasına yol açabileceği” uyarısında bulundu.


Hürmüz kuşatmasına karşı Irak’a Tanf Kapısı ile yeni bir enerji hattı açıldı

Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)
Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)
TT

Hürmüz kuşatmasına karşı Irak’a Tanf Kapısı ile yeni bir enerji hattı açıldı

Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)
Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)

Bölgesel enerji rotalarında stratejik bir dönüşüme işaret eden adım kapsamında, Bağdat yönetimi ham petrolü Suriye üzerinden kara yoluyla ihraç etmeye resmen başladı. Geleneksel deniz ticaret yollarında yaşanan aksaklıkları aşmayı hedefleyen bu gelişme, Şam tarafından ülkenin yeniden “geçiş pusulası” ve küresel enerji için hayati bir platforma dönüşü olarak değerlendirildi. Bölgedeki jeopolitik dalgalanmalar, iki ülke arasında kara entegrasyonuna dayalı yeni bir ekonomik gerçekliği beraberinde getiriyor.

Irak’tan çıkan ilk fuel-oil tanker konvoyları, Tanf–Velid sınır kapısından geçerek Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Banyas Rafinerisi’ne doğru yola çıktı. Böylece iki ülke arasında ekonomik iş birliğinde yeni bir dönemin fiilen başladığı ifade ediliyor. Suriye Arap Haber Ajansı (SANA), 299 tankerlik sevkiyatın daha sonra ihracat amacıyla yükleneceğini bildirdi.

febfeb
Iraklı tankerler Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)

Tanf sınır kapısı, 2015 yılında DEAŞ’ın kontrolüne geçmesinin ardından kapatılmıştı. 2016’da ABD destekli güçler bölgede bir askeri üs kurmuştu. Geçtiğimiz ay Suriye güçlerinin kontrolü ele almasıyla birlikte sınır kapısının yeniden açılmasının önü açıldı.

“Geçiş pusulası”

İlk tanker konvoylarının Suriye topraklarına girişinin ardından, Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, X platformundaki açıklamasında, “Suriye-Irak sınırından Banyas’taki deniz terminallerine uzanan hatla Suriye yeniden küresel enerji için stratejik bir geçiş ve ihracat platformu haline geliyor” ifadelerini kullandı. Beşir, bu adımın “ulusal çıkarları güçlendirdiğini ve Arap ekonomik entegrasyonunu ileri taşıdığını” belirtti.

Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi de söz konusu gelişmenin iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğini güçlendiren önemli bir adım olduğunu, ticaret ve enerji hatlarının canlandırılmasının önünü açtığını açıkladı. Kurum, işlemlerin hızlı ve verimli şekilde yürütülmesi için tüm hazırlıkların tamamlandığını duyurdu.

dsvd
Irak’a ait tankerler Suriye topraklarına giriş yapmak üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)

Aynı kapsamda, İdare heyeti Yaarubiye–Rabia sınır kapısında incelemelerde bulunarak Mayıs başında faaliyete geçirilmesi için hazırlıkları değerlendirdi. Ayrıca Semalka–Fişhabur kapısının da sisteme dahil edilmesi için çalışmalar sürerken, Bukemal–Kaim kapısında yolcu geçişlerinin yeniden başladığı bildirildi.

Irak tarafında Velid ilçe yetkilisi Mücahid Mirdi ed-Duleymi, sınır kapısında deneme açılışının yapıldığını ve petrol tankerlerinin girişine başlandığını açıkladı. Duleymi, hâlihazırda 150’den fazla tankerin geçiş için beklediğini, günlük geçiş sayısının en az 500 tankere ulaşmasının hedeflendiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin de Suriye-Irak enerji iş birliğini desteklediği belirtiliyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada Suriye’nin, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz nedeniyle yaşanan enerji sorununa çözüm olabileceğini ve ülkede boru hattı projelerinin geliştirilebileceğini ifade etti.

“Suriye hayati bir seçenek”

Bölgedeki çatışmaların şiddetlenmesi ve ABD-İsrail ile İran arasında artan gerilim, dünya enerji arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda doğrudan tehdit oluşturuyor.

Ekonomist Dr. Fadi Ayyaş, Irak’ın büyük bir petrol üreticisi olarak ihracatını sürdürebilmek için Suriye’yi “hayati ve mevcut bir seçenek” olarak gördüğünü belirtti. Ayyaş’a göre, hedef günlük 500 ila 700 tanker seviyesine ulaşmak.

Ancak güvenlik riskleri dikkat çekiyor. Bölgedeki çatışmalar nedeniyle sınır hattı zaman zaman insansız hava araçları ve topçu atışlarıyla hedef alınıyor. Bu durum, sevkiyatın sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri doğuruyor.

 dsvds
Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi Başkanlığı heyetinin Irak sınırındaki Yaarubiye Sınır Kapısı’na gerçekleştirdiği inceleme ziyareti (İdare)

Ayyaş, sürecin devamlılığının ekonomik ihtiyaçlar ile sahadaki güvenlik riskleri arasında kurulacak dengeye bağlı olduğunu vurguladı. Ayrıca uzun vadede Irak-Suriye petrol boru hattının yeniden devreye alınmasının daha güvenli ve düşük maliyetli bir seçenek olacağını ifade etti.

Irak’ın, sevkiyat zorlukları nedeniyle petrol üretimini yaklaşık yüzde 80 azaltarak günlük 800 bin varile düşürdüğü kaydediliyor.

Risklere rağmen sevkiyat

Tüm risklere rağmen tanker konvoylarının yola çıkması, tarafların süreci sürdürme kararlılığını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre operasyonun başarısı büyük ölçüde iki ülkenin güvenlik güçlerinin güzergâhı ne ölçüde koruyabileceğine bağlı olacak.

Ekonomik tahminlere göre, Irak petrolünün Suriye üzerinden taşınması, Şam yönetimine yıllık 150 ila 200 milyon dolar arasında transit gelir sağlayabilir. Buna ek olarak liman, depolama ve lojistik hizmetlerden de önemli gelir elde edilmesi bekleniyor.

Günlük 600-700 tankerlik hareketliliğin, yakıt tüketimi, bakım ve yol ücretleri üzerinden yerel ekonomiyi canlandıracağı ifade ediliyor. Ayrıca Suriye’nin, anlaşmalar kapsamında daha uygun fiyatlarla petrol veya türevlerine erişim imkânı elde edebileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, tüm bu ekonomik kazanımların nihai olarak sevkiyat hacmi ve sınır hattındaki güvenlik istikrarına bağlı olacağını vurguluyor.


Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn bugün yaptığı açıklamada, Lübnan’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü korumaya yönelik alınan kararları uygulama kararlılığını vurguladı.

Avn, Hollanda Başbakanı Rob Jetten ile gerçekleştirdiği görüşmede, ‘Lübnan-Hollanda ilişkilerini tüm alanlarda güçlendirme ve geliştirme arzusunu’ dile getirdi.

Jetten de Avn’ın tırmanışı durdurmak ve Lübnan devletinin tüm topraklar üzerindeki otoritesini tesis etmek için açıkladığı müzakere girişimini desteklediklerini belirterek, ‘Lübnan ordusunun ulusal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için Hollanda’nın destek sağlamaya hazır olduğunu’ ifade etti.

Jetten ayrıca, Hollanda’nın zor koşullar altında bulunan Lübnan ve halkının yanında olduğunu vurguladı ve ‘memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan Lübnanlılara yardım sağlamak için desteğe hazır olduklarını’ belirtti.

Lübnan Bakanlar Kurulu, 2 Mart’ta olağanüstü toplanarak, Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetlerini yasadışı ilan etmiş ve hareketin faaliyetlerini yalnızca siyasi alanla sınırlamıştı.