İran’ın ikinci Rehberi, birinci Pehlevi deneyiminden ders çıkardı mı?

Tahran daha öncede şiddetli saldırılara uğramıştı

İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tahran’da düzenlenen İslam Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaptığı konuşmanın ardından medya mensuplarına hitap etmek üzere kürsüye çıkıyor, 28 Haziran 2024 (AFP)
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tahran’da düzenlenen İslam Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaptığı konuşmanın ardından medya mensuplarına hitap etmek üzere kürsüye çıkıyor, 28 Haziran 2024 (AFP)
TT

İran’ın ikinci Rehberi, birinci Pehlevi deneyiminden ders çıkardı mı?

İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tahran’da düzenlenen İslam Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaptığı konuşmanın ardından medya mensuplarına hitap etmek üzere kürsüye çıkıyor, 28 Haziran 2024 (AFP)
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tahran’da düzenlenen İslam Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaptığı konuşmanın ardından medya mensuplarına hitap etmek üzere kürsüye çıkıyor, 28 Haziran 2024 (AFP)

Sami Mubayyed

Başkent Tahran bugün İsrail ordusu tarafından acımasızca bombalanıyor. Bu şehir ilk kez bu tür şiddetli saldırılara maruz kalmıyor. Modern tarihinde daha önce de bombalanmıştı, ancak koşullar ve nedenler farklıydı. İran'daki tüm yaşlılar, 1941 yılının o kavurucu yazını hatırlar. O zamanlar çocuk olanlar, İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası ile ilişkilerini kesmeyi reddeden Şah Rıza'yı caydırmak için İngiltere ve Sovyetler Birliği'nin askeri müdahalesine tanık olmuşlardı.

Şah Rıza, bu müdahaleden iki yıl önce İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde İran'ın tarafsızlığını ilan etti ve Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi uluslararası çatışmaların ülkesine sıçramasını istemedi. Ülkesi, çatışan tüm Avrupa ülkeleriyle, özellikle de fabrikaların ve demiryollarının yönetiminde uzmanlarına büyük ölçüde güvendiği Almanya ile sağlam ticari ilişkilere sahipti.

İngiltere, Adolf Hitler’in yönettiği Nazi Almanyası ile olan ilişkilerinden dolayı İran’a öfkelendi ve Şah’tan ülkedeki bin Alman uzmanı sınır dışı etmesini istedi, ancak o bunu yapmadı. İngiltere ilk uyarısını 19 Temmuz'da, ikincisini ise 17 Ağustos'ta yaptı. Fakat İran bu uyarıları da görmezden geldi. Bunun üzerine 25 Ağustos'ta İngiliz kuvvetleri Irak'tan İran'a girdi ve İran'ın başkentini bombaladı, Sovyet ordusu ise Tebriz ve İran’ın diğer şehirlerini bombaladı.

İran ordusu hızla çöktü ve Şah Rıza, tahtını 16 Eylül 1941'de Batı'nın talepleri karşısında daha uysal olacağına söz veren oğlu Muhammed Rıza Pehlevi'ye devretmek zorunda kaldı. Rıza Pehlevi, 1979'da İslam Devrimi onu devirene kadar sözünü tam olarak yerine getirdi. Babası Şah Rıza önce Mauritius adasına, ardından Güney Afrika'ya sürgün edildi ve 26 Temmuz 1946'da vefat etti. Oğlu ise 27 Temmuz 1980'de sürgün olduğu Mısır'da vefat etti ve Kahire'de toprağa verildi.

İran ile İsrail arasında 13 Haziran'da başlayan son çatışmayla Rıza Pehlevi'nin torunu, Taht-ı Tavus'un meşru varisi ve Ali Hamaney'in rejiminin düşmesi halinde İran'ın başına geçmesi beklenen şahı Rıza Pehlevi'nin adı yeniden gündeme geldi.

Şah Rıza mavi kan değildi. Ne Avrupa ne de dünyadaki hanedanlarla boy ölçüşebilirdi. Bu yüzden kendisi ve ardından gelen çocukları için özel bir hanedan kurdu ve ona ‘Pehlevi’ adını verdi. Bu, onun ailesinin adı değil, eski bir Farsça kelimeydi.

Birinci Şah Rıza

Rıza Han, 1789-1925 yılları arasında İran'ı yöneten Kaçar Hanedanlığı döneminde küçük bir subaydı. Sertliği ve soğukkanlılığıyla tanınırdı, ancak eğitimli değildi, daha çok bir dağ adamı gibiydi. Babasının (o da bir subaydı) aşırı yoksulluğundan kurtulup, İran'ı birçok alanda dünyaya açan büyük bir hanedanlık kurdu, ancak bu hanedanlık, Humeyni’nin İslam devrimi ile yıkıldı.

ı8ı
ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin İsviçre'de çekilmiş bir fotoğrafı, 18 Şubat 1975

İngiltere, 1919 anlaşmasıyla İran'da geniş siyasi haklar elde etti. Aynı zamanda 20 Şubat 1921'de Rıza Han'ın Şah Ahmed'e karşı yaptığı askeri darbenin arkasındaki ana itici güç olduğu düşünülüyor. Hukukçu Seyyid Ziyaeddin Tabatabai ile iş birliği yaparak onu başbakan olarak atadı, kendisi ise savunma bakanı olarak atanmadan önce genelkurmay başkanlığı görevini üstlendi. Ülkeyi perde arkasından yöneten Rıza Han, iki yıl sonra Şah'ı Avrupa'ya sürgüne gönderdi ve İran için istediği siyasi sistemi düşünmeye başladı. Rıza Han, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk'e hayrandı ve İran'ı bir cumhuriyete dönüştürmeyi ve onun ilk cumhurbaşkanı olmayı ciddi olarak düşünüyordu. Ancak dini kurumlar İslam dininin cumhuriyetleri tanımadığını ve uzun tarihinde sadece monarşi veya halifeliği tanıdığını söyleyerek bu eğilime karşı çıktı. İran parlamentosu 1925 yılının ekim ayında Kaçar Hanedanlığını düşürdü ve aynı yılın sonunda Şah Rıza ülkenin yöneticisi olarak ilan edildi ve 25 Nisan 1926'da taç giydi.

Şah döneminde eğitim yaygınlaştı ve devlet okulları uzak bölgelere yayıldı, Fransa'dan eğitim müfredatı getirildi ve bu müfredata Fars milliyetçiliği fikirleri aşılandı.

Reformcu Şah

Yeni Şah, İran'ı gelişmiş bir ülkeye dönüştürmek istiyordu. Bu amaçla yargı, eğitim ve askeri kurumlarda iddialı bir reform programı başlattı. Alman disiplinine ve Alman sanayisine hayran olan Şah, Alman üniversitelerinde eğitim görmüş danışmanlarla çevresini donattı. Emniyet Teşkilatı’nı Savunma Bakanlığı'ndan alıp Savaş Bakanlığı'na bağladı. Hava Kuvvetlerini kurdu, donanmayı örnek bir şekilde geliştirdi ve subaylarını Fransız, İngiliz ve Alman askeri enstitülerinde uzmanlık eğitimleri almaları için bu ülkelere gönderdi. 1941 yılına gelindiğinde, Savunma Bakanlığı'nın genel bütçeden aldığı pay yüzde 30'a ulaşmış, zorunlu askerlik süresi iki yıla çıkarılmış ve ordu 1925'te 40 bin kişilik bir güce sahipken, 1940'ta 120 bini aşan bir güç olmuştu. Suçluları cezalandırmak, muhalifleri tutuklamak ve vergileri tahsil etmek için orduyu kullandı. Demir yumruk yönetimiyle tanınan Şah, kendisine destekleyenler de dahil olmak üzere tüm siyasi partileri yasakladı ve özel gazeteleri kapattı.

Şah döneminde eğitim yaygınlaştı ve devlet okulları uzak bölgelere yayıldı, Fransa'dan eğitim müfredatı getirildi ve bu müfredata Fars milliyetçiliği fikirleri aşılandı. Şah rejimi 1941 yılında devrilmeden önce, devlete ait 2 bin 300 ilkokulda okuyan erkek öğrenci sayısı 280 bine ulaşmıştı, 28 bin öğrenci de ortaokullarda eğitimlerine devam ediyordu. Politeknik Enstitüsü'nü kuran Şah, 1936 yılında Tahran Üniversitesi’nin kapılarını erkek ve kız öğrencilere açtı ve üniversite tıp, mühendislik, hukuk ve tarım bilimleri alanlarında uluslararası geçerliliği olan bilimsel diplomalar vermeye başladı.

Şah, bakanların ve subayların eşlerine başörtüsü yasağı getirdi. Bazen polisler, Şah'ın kararını reddeden kadınların başörtülerini zorla çıkarmak için müdahale ediyordu.

Kadınların özgürlüğü

Şah Rıza, İranlı kadınların eğitimli ve toplumda aktif olmasını istiyordu. Eğitimlerinin yanı sıra, kadınların devlet memuru olmasına, kafelere, restoranlara, otellere ve sinemalara girmesine izin verdi. En ünlü ve en cesur kararı, 1936 yılında Kum ve Meşhed'deki dini otoritelere karşı gelerek çadoru (İran'da kadınlar tarafından giyilen bir çarşaf) yasaklamasıydı. Bir molla (din adamı) camide oturma eylemi yaptı. Bunun üzerine Şah, caminin basılması talimatı verdi. Şah Rıza takvimler 8 Ocak 1936'yı gösterdiğinde başı açık haldeki eşi ve kızlarıyla birlikte Tahran'da öğretmen okulunun açılışına katıldı.

Ayrıca İranlılara tek tip ve batılı kıyafetler giymelerini zorunlu kılan Şah, Avrupa'da giyilen kıyafetleri giyerlerse zamanla Avrupalılar gibi bir düşünce tarzına ve kişiliğe bürüneceklerini ve elbette giyim tarzı açısından da Avrupalılara benzeyeceklerini söyledi. 1927'de erkeklere ‘Pehlevi şapkası’ takmaları zorunluluğu getirildi. İki yıl sonra da mollalar ve medrese öğrencileri dışındaki herkese batı tarzı resmi şapkayı takmalarını zorunlu kıldı. Şah, 1935 yılında ülkesinin adını Pers yerine ‘İran’ olarak değiştirdi. Çünkü yeni ismin ilerleme ve refahı çağrıştırdığını, eski ismin ise tarihe ve geçmişe bağlılığı çağrıştırdığını, geleceğe atıfta bulunmadığını düşünüyordu.

sdfgrt
Tahran'daki parlamento binası önünde düzenlenen bir protesto gösterisine katılan İranlı kadınlar, 11 Nisan 1999 (AFP)

Şah’ın tüm bu reformları onu muhaliflerinin doğrudan hedefi haline getirdi. Bir yandan anayasacılar ve laikler, diğer yanda dindarlar ve radikaller olmak üzere muhaliflerinin sayısı çoktu. Bunların arasında elbette İslam devrimini yöneten (ve birinci Rehber olan) Ruhullah Humeyni de vardı. Humeyni, Şah ve oğlundan intikam almak için 1979'da Fransa'daki sürgünden döndü. Arkadaşı Ali Hamaney'e Şah Rıza’dan ya da 1941’deki İngiltere-Sovyetler Birliği işgalinden bahsedip bahsetmediğini bilmiyoruz, çünkü İran’ın mevcut Dini Lideri (Rehber) Hamaney o zamanlar henüz iki yaşındaydı. Fakat babası Cevad Hamaney, bu olayları çok iyi biliyordu, çünkü onları yakından yaşamıştı ve 1986'da vefat etmeden önce oğluna da anlatmış olduğundan eminim. Şimdi sorulması gereken soru şu: Ali Hamaney, 1941 deneyiminden ders çıkardı mı?

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Kim Jong Un, Şi’ye gönderdiği mesajda Çin ile ilişkileri derinleştirme sözü verdi

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)
TT

Kim Jong Un, Şi’ye gönderdiği mesajda Çin ile ilişkileri derinleştirme sözü verdi

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, bugün Çin ile ilişkileri güçlendirmeye devam edeceklerini belirterek, son dönemde Pyongyang’da Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile gerçekleştirdiği zirveyi “tarihi bir vesile” olarak nitelendirdi.

Şarku’l Avsat’ın Kuzey Kore resmi Merkezi Haber Ajansı’ndan (KCNA) aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 105. yıldönümü dolayısıyla Şi Cinping’e bir kutlama mesajı gönderdi ve Pekin ile ilişkilerin geliştirilmesinin Pyongyang için “sabit bir politika” olduğunu vurguladı.

Kim mesajında, “Tarihe ve sağlam temellere dayanan Kore–Çin dostluk ilişkilerinin, sosyalizmi temel alan yapısıyla birlikte sürekli geliştirilmesi, partimizin ve hükümetimizin değişmez tutumudur” ifadelerini kullandı.

Pyongyang’daki son zirvenin iki ülke arasındaki dostluk ve yoldaşlık güvenini derinleştiren “tarihi bir fırsat” olduğunu belirten Kim, iki liderin geleneksel ikili ilişkileri daha da ilerletme konusundaki “sarsılmaz iradelerini” yeniden teyit ettiğini söyledi.

Kim ayrıca, Kuzey Kore’nin Çin ile “dostluk ve iş birliği ilişkilerini” geliştirmeye hazır olduğunu ve bu ilişkilerin iki halkın “ortak serveti” olduğunu ifade etti.

Söz konusu mesaj, Şi Cinping’in nadir gerçekleşen Pyongyang ziyaretinden haftalar sonra geldi. Ziyaret sırasında iki lider, Kuzey Kore’nin Rusya ile giderek güçlenen askeri ilişkileri de dahil olmak üzere ikili bağların daha da güçlendirilmesi konusunda mutabakata varmıştı.


Trump, ara seçimler öncesi ilk Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nin düzenleneceğini açıkladı

Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)
Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)
TT

Trump, ara seçimler öncesi ilk Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nin düzenleneceğini açıkladı

Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)
Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin tarihinde ilk kez ara seçimler öncesinde ulusal kongre düzenleyeceğini açıkladı. Söz konusu adımın, seçmen katılımını artırmayı ve partinin Kongre’deki kontrolünü sürdürmesini hedeflediği belirtildi.

Trump, kongrenin 9-10 Eylül tarihlerinde Dallas kentinde gerçekleştirileceğini duyurdu.

ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler geleneksel olarak başkanlık seçim kampanyaları sırasında büyük ulusal kongreler düzenlerken, Trump’ın önerdiği bu yeni uygulama, ara seçim sürecinde seçmenlerin Temsilciler Meclisi ve Senato yarışlarına odaklanmasını amaçlıyor.

Demokratların Kongre’nin herhangi bir kanadında çoğunluğu elde etmesi durumunda, Trump’ın yasama gündemini engelleyebilecekleri ve görev süresinin son iki yılında yönetimi hakkında soruşturmalar başlatabilecekleri ifade ediliyor.


Lübnan-İsrail anlaşması için “iyimser, kötümser, makul ve tehlikeli” olmak üzere 4 senaryo

Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)
Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)
TT

Lübnan-İsrail anlaşması için “iyimser, kötümser, makul ve tehlikeli” olmak üzere 4 senaryo

Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)
Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)

Emel Şehade

ABD, Lübnan cephesinde yatıştırma anlaşmasını duyurmayı henüz bitirmişti ki İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Beyrut-Tel Aviv çerçeve anlaşmasının kuzey cephesindeki gerilimi yumuşatacağını bekleyen İsrailliler arasında hemen kaygıya yol açan tehditler savurdu.

Katz ve ondan önce İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, İran'ın İsrail'e saldırısının her an beklenir hale geldiğine dair güvenlik değerlendirmeleri olduğunu öne sürdü. Bu değerlendirmeler, Binyamin Netanyahu hükümetinin acil ve hızlı bir toplantı yapmaya itti. Toplantıda çeşitli kararlar alındı, düzenlemelere gidildi. Bunların başında farklı bölgelerde savaş kaynaklı olağanüstü halin bir buçuk ay daha uzatılması geliyordu.

Toplantıya katılanlara göre bu karar, yetkililere vatandaşları güvenli alanlardan uzaklaşmaktan alıkoymak ya da toplanma yasakları ve her ne kadar bu kurumların büyük çoğunluğu yaz tatiline girmiş olsa da eğitim kurumlarına yönelik kısıtlamalar uygulamak dahil her türlü acil tedbiri alma yetkisi tanıdı.

Katz bu kez önceki basın toplantılarından ve açıklamalarından farklı olarak kameralardan uzaktı. Az sayıda muhabire yayını yasak gizli bilgiler aktardı. Bununla birlikte bazı muhabirler aracılığıyla İsrail'in her türlü İran saldırısına hazır olduğunu söyleyerek "Yarın İran'la savaşta olabiliriz. İsrail'e füze fırlatırlarsa güçlü biçimde karşılık vereceğiz” mesajı verdi.

Katz tehditlerini şu sözlerle sürdürdü:

"İran'ın İsrail'e ateş açmasını kabul edeceğimiz bir denklem yok. Bunu ABD’lilere de açıkça ilettik. İsrail ordusu buna hazır ve teyakkuz halinde. Hedefler belirlenmiş. Başkan Donald Trump'ın yürüttüğü sürecin önünü tıkamak istemiyoruz. Ancak ne Lübnan'da ne de İran'da kendimizi savunmada taviz vermeyiz.”

Lübnan'daki sahadaki tabloya ve İsrail ordusunun planladıklarına bakıldığında ise İsrail'in Trump'ın bölgede barışı ve neredeyse üç yılını doldurmak üzere olan savaşı sona erdirme sürecini açıkça engellediği görülüyor.

‘Dahiye karşılığında kuzey kasabaları’ denkleminin yeniden tehdit olarak öne sürülmesi, İsrail'deki çeşitli kesimler için başlı başına bir engel niteliği taşıyor. Hatta, önümüzdeki seçim kampanyasına hazırlanan Likud Partisi içinde bile bu politikaya karşı çıkan sesler artmaya başladı. Netanyahu, partisi içinde önceki dönemlerde karşılaşmadığı bir muhalefetle karşı karşıya. Bununla birlikte birden fazla kamuoyu araştırmacısının aktardığına göre genel anketler, Netanyahu'nun Lübnan'a yönelik tehditlerinin ardından Likud Partisi’ne desteğin arttığını gösteriyor.

Lübnan ‘bataklığına’ dair uyarılara karşın Katz, "İsrail bataklığa gitmiyor. Herhangi bir sorunun bedeli bizim tarafımızdan değil, karşı tarafça ödenir. Zorluklar var ve sürtüşmeler olacak" dedi.

Öte yandan ABD Ordusu Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) General Brad Cooper ile görüşen Katz, İsrail'in Lübnan'daki güvenlik kuşağından, Suriye'den ya da Gazze'den çekilmeyi düşünmediğini vurguladı.

Pek çok kesim Lübnan'daki gerilimin tırmandığını düşünüyor. Bu kesimlere göre tablonun 7 Ekim 2023 öncesine dönmesi artık mümkün değil. İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde konuşlu askerlere yeni talimatlar verdiğinin ortaya çıkması da bu değerlendirmeyi destekler nitelikte. Bu talimatlara göre askerler, bulundukları konuma yaklaşan ve güvenlikleri için tehdit olarak nitelendirdikleri herkese derhal ateş açma yetkisine sahip.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Lübnan'da uzun süre kalma kararlılığı çerçevesinde İsrail askeri komuta kademesinin ‘hayır’ listesi genişledi. Buna göre ‘Hizbullah'ın silahsızlandırılması değil, zayıflatılması sağlanmadan güvenlik kuşağından çekilmeye ‘hayır’, Lübnan ordusu ve hükümeti anlaşmanın uygulandığını kanıtlamadan deneme bölgelerinin ikinci aşamasına geçilmesine ‘hayır’, bu aşamada Lübnan’ın güney sakinlerinin evlerine dönüşüne izin verilmesine ‘hayır’, İran ve Hizbullah'tan beklenen güvenlik tırmanması gözetilerek bölgede konuşlu asker sayısının azaltılmasına ‘hayır’, anlaşmada orduyu uygulamaya zorlayana bağlayıcı bir takvim bulunmadığından elverişli koşullar şekillenene kadar deneme bölgelerinden henüz çekilmeye ‘hayır’.

Tüm bu ‘beş hayır’ın karşısında, anlaşmanın ihlalinin sorumluluğunu Lübnan hükümetine ve Lübnan ordusunun görevini anlaşma çerçevesinde yerine getirmemesine yüklemeyi de kapsayan güvenlik tavsiyeleri karar alıcılara sunuldu. Tüm bunlar Lübnan cephesini tırmanan bir konumda tutuyor. Hatta bazı güvenlik isimleri, İsrail'in ateşkes ihlali saydığı durumlar için Lübnan devletini de kapsayan pratik bir uygulama formülü oluşturulmasının zorunlu olduğunu savunuyor.

Geniş çaplı karşılık

İsrail ordusunda Gazze Tümeni muharebe direktörü dahil çeşitli görevler üstlenmiş Yedek Albay Oren Salmon, karar alıcılara küçük de olsa her ihlale belirli bir uygulama çerçevesiyle karşılık verilmesini tavsiye etti. Salmon, "Yerel değil geniş çaplı karşılık verilmeli ve saldırıyı gerçekleştirenlere ağır bedel ödetilmeli" dedi.

Salmon, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Lübnan anlaşmasının iyi niyetle ve ortak çıkarları ilerletmek amacıyla yapıldığı açıkça belirtilmeli. Ancak ihlaller yaşanırsa İsrail'in Litani Nehri’ni kendi hattı olarak ilan ettiği ve buradan başlatılacak her türlü müzakereye anında ateşle ya da tehdit oluşturan her unsura karşılık verileceği stratejik bir fırsat yaratılmalı. En önemlisi ise Lübnan hükümetinin anlaşmanın ihlalinden sorumlu tutulması. Çünkü Lübnan, ihlal edilen anlaşmanın tarafı.”

İsrail hava savunma sisteminin eski komutanı Yedek Tuğgeneral Ilan Biton ise "Lübnan'daki çözüm yalnızca Hizbullah'la sınırlı değil. Dolayısıyla İsrail hem operasyonlarını sürdürmeli hem de Lübnan devleti üzerindeki baskısını artırmalı" görüşünü paylaştı.

Biton şöyle devam etti:

"Lübnan anlaşmayı imzaladı. Bu da bugün bu anlaşmayı uygulamakla yükümlü olduğu anlamına geliyor. Çoğumuz ‘Sonunda Hizbullah'ın tüm silahları sökülebilecek mi?’ diye soruyor. Elbette bu olasılık çok düşük. Bu yüzden silahsızlandırmaya ulaşmak istiyorsak İsrail ordusunun aktif biçimde çalışması ve Lübnan'ı bu sürece dahil etmesi şart. Bu son derece önemli."

Öne sürülen senaryolar

Savunma sisteminin eski başkanı Zvika Hayimovich dört senaryo ortaya koydu. Bunların ilki iyimser olan senaryo. Buna göre ‘ilkeler anlaşması kalıcı hale gelir, Lübnan hükümeti ve ordusu görevlerini başarıyla yerine getirir ve makul bir süre içinde (birkaç ay ya da yıl) Hizbullah'ı silahsızlandırırsa bu da İsrail ordusunun uluslararası sınırlara çekilmesini beraberinde getirir.’

Hayimovich kötümser senaryoyu ise ‘sahadaki gelişmeler kalıcı sürtüşmeye yol açar. Zaman boyutu her türlü Lübnan girişimini sekteye uğratan bir etken haline gelir; belirlenen alanlardaki deneme projesi sürünerek ilerler ve ivme kazanamaz’ şeklinde tanımladı.

Hayimovich üçüncü senaryoyu ‘makul senaryo’ olarak nitelenirdi ve ‘İsrail ve Lübnan hükümetleri kalıcı bir anlaşmaya doğru ilerler ve güvenlik bölgesini koruyarak güney Lübnan'da Hizbullah'a karşı koordineli operasyonlarda işbirliği yapar. İsrail'in çekilmesi, operasyonel bir zorunluluktan ya da sahadaki yeni bir gerçeklikten değil, yalnızca uluslararası baskı adımıyla gerçekleşir’ şeklinde tanımladı.

Son olarak ‘tehlikeli senaryoyu’ ise ‘durum, İran gözetimindeki Hizbullah nedeniyle bozulur ve Lübnan'ı şiddetli bir çatışmaya, hatta iç savaşa sürükler; bu durum devleti İsrail'in güvenliğini doğrudan etkileyen bir kargaşanın içine çeker’ diye özetledi.

Hayimovich’e göre ilkeler anlaşmasının hangi yönde gelişeceğini öngörmek için henüz çok erken olsa da İsrail, değişimleri kavrayıp tespit edebilmek için süreci yakından izlemeli, kontrolü kaybetmekten kaçınmalı ve Lübnan hükümetiyle fırsatı en iyi biçimde değerlendirmelidir.

Bağımsız kararlar için bir fırsat

Birden fazla İsrailli yetkilinin İran ve Lübnan'a yönelik tehditlerine karşın güvenlik servisleri, ABD'ye bağımlılıktan ortaklığa geçiş ve ‘Amerikan askeri yardımı çağına son verme’ olarak nitelendirdikleri dönemi kapatmayı hedef olarak önlerine koymuş durumda. Askeri hedef ise Lübnan'ın işgalinin sürdürülmesi ve güvenlik kuşağının korunmasının yanı sıra Tel Aviv'in Orta Doğu ülkeleri karşısında ‘saldırı ve savunmada askeri denge’ sağlama çabası ve bu, Donald Trump ABD başkanlığında kaldığı sürece elde tutulması arzu edilen bir kazanım.

Mavi ve beyaz renkleri İsrail'de yerel sanayi için kullanılan ve İsrail bayrağının renklerini yansıtan bir kavramdır. Yisrael Katz'ın sunduğu ve talimatlarını verdiği bu plan, İsrail genelinde farklı türde cephane üretim hatları gibi yerel üretim kapasitesini artırmayı hedefliyor ve bu hatlar giderek yükselen bir üretim kapasitesiyle çalışıyor.

Planı hayata geçirmek üzere uzman bir ekibin başına Savunma Bakanlığı Genel Müdürü Yedek Tuğgeneral Amir Baram getirildi. Baram, gelecekte Genelkurmay Başkanlığı için adı geçen önemli isimlerden biri. Baram, ilişkiler çerçevesini yeniden tanımlama hedefiyle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun ekibi ve İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yakın koordinasyon içinde çalışacak.

Planı bilen güvenlik çevrelerine göre bu adımın, daha yüksek yerel üretim maliyetlerini karşılanması gerekiyor ve dolayısıyla İsrail’in güvenlik bütçesi üzerinde etkisi olması bekleniyor. Bununla birlikte uzun vadede bu adım, İsrail'e daha geniş bir operasyonel serbestlik tanıyacak. Zira yerli üretim, ABD'nin silah kullanımına getirdiği siyasi kısıtlamaları aşmanın önünü açıyor.

Güvenlik yetkilileri, oluşmakta olan politikaya göre İsrail'in çeşitli silah sistemleri ve mühimmat ile henüz kamuoyuna açıklanmamış ya da daha önce gündemde yer almayan işbirlikleri de dahil olmak üzere teknolojik kapasitelerin satın alınmasını talep etmeyi planladığını belirtti.

Sonuç olarak İsrail, bu plan çerçevesinde bir güvenlik yetkilisinin ifadesiyle bölgedeki ülkelerle ‘dengeyi kırma’ ve çeşitli bölge orduları ve devletleri karşısında göreli askeri üstünlüğü güvence altına alma hedefine ulaşmayı bekliyor.