İran ve ABD: Anlaşmazlığın kökleri ve özü

Velayet-i Fakih ideolojisi

İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)
İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)
TT

İran ve ABD: Anlaşmazlığın kökleri ve özü

İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)
İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)

Enver el-Ansi

İran'ın başlıca nükleer tesisleri Fordo, Natanz ve Isfahan’a yapılan saldırı, Tel Aviv'e yönelik en yüksek Amerikan ve Avrupa desteğini ve onayını temsil etti. İran ile savaşında tamamen İsrail’in tarafında olduğunu gösterdi. 

Tarihsel açıdan, bu durum mevcut çatışmanın ötesinde bir şeyi açığa çıkarıyor; sadece şimdi değil, uzun zamandır Tahran ile nükleer programının ötesinde önemli konulardaki uçurumun genişliği ve anlaşmazlığın derinliği.

İran'ın Batı'ya, özellikle de ABD’ye hiçbir güveni yok. Aynı şekilde, Tahran'ın bu savaşı önleme fırsatını kaçırdığına inanan ABD ve Avrupa da İran’a hiçbir şekilde güvenmiyor. ABD ve Avrupa’dan oluşan Batı, aynı zamanda, İran tamamen teslim olana veya aynı anda hem nükleer ve balistik füze programları yok edilip hem de bölgedeki kolları kesilene kadar zaman kazanmaya çalışan Batı diplomasisinin manevralarına rağmen, Washington'un savaşa katılmasının sadece bir zaman meselesi olduğuna da inanıyordu.

Bu meselenin, anlaşmazlığın özü ve karşılıklı güvenin yokluğunun nedenleri hakkında ayrıntılı bir sunum ve daha derin analiz gerektiren tarihi bir geçmişi var. Bu geçmiş ayrıca, ABD önderliğinde Batı’nın, İsrail kolunu kullanarak, bugün İran'ın sivil amaçlar için bile olsa nükleer programa sahip olmasını reddetmekte ısrar etmesinin nedenini de açıklıyor. Batı’da bu programın birkaç yıl içinde askeri amaçlara yönlendirilebileceği konusunda gerçek bir korku var.

 Rusya, Çin, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerin İsrail'in İran'a karşı savaşını kınadığı ve Tahran'ın “kendini savunma” hakkına sahip olduğunu düşündüğü doğru, lakin bu kınamalar savaşı durdurmayacak veya durumu değiştirmeyecektir. Zira ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi diğer etkili ülkeler, savaşı başlatan İsrail olsa da onun “varlığını savunma” hakkını kullandığını düşünüyorlar.

Batı'da tehlikenin sadece bu olayda değil, zira bu olayla başa çıkılabilir ve sıkı bir şekilde denetlenebilirdi; İran rejiminin, kuruluşundan beri “İslam Devrimi”ni ihraç etme fikri üzerine kurulmuş, kendi deyimleriyle “cihatçı ideolojik proje” olarak doğasında ve İsrail'e karşı varoluşsal bir tehdit oluşturması, her zaman onu bölge haritasından silme sözü vermiş olmasında yattığına inananlar var.

Batı İran'ı nasıl görüyor?

Amerikalı ve Avrupalı ​​yetkililer, İranlıların “tarihlerine ve kadim medeniyetlerine yakışır bir liderliğe sahip olmadıkları, mevcut liderliğin onların özlem ve umutlarını kavrayamadığı, geleceklerinin karşı karşıya olduğu zorluklarla baş edebilecek düzeyde olmadığı” yönündeki inançlarını sık sık yinelemişlerdir. Dini Lider'in, çok etnikli ve çok kültürlü İran halkını kendi “katı İslam yorumuyla” damgalama girişimini sert bir şekilde eleştirmektedirler. Ancak bu yetkililer, “rejim değişikliğiyle ilgilenmediklerini” ve bu konunun “İran halkının kendi meselesi” olduğunu da ısrarla belirtmektedirler. İsrail'in ise Savunma Bakanı Yisrael Katz, Tel Aviv'deki Soroka Hastanesi'ne düzenlenen füze saldırısının ardından İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'e suikast düzenleme niyetinde olduklarını vurguladığında, nasıl rejim değişikliğinden daha fazlasını ifade ettiğini gördük.

Son aylardaki olaylar, İran'ın Ortadoğu'daki kazanımlarının çoğunu İsrail, arkasından ABD ve son olarak Şam'daki dramatik değişim senaryosunun sponsoru olan Türkiye lehine azalttı. Hatta Ukrayna ile askeri, politik ve ekonomik başta olmak üzere birden fazla düzeyde hem iç hem de uluslararası düzeyde maliyetli savaşının ardından, Avrupa'da kendini yeniden konumlandırmak için Trump’ın Washington'da Beyaz Saray'a dönmesini uzun zamandır bekleyen Rusya lehine azalttı.

Batı'da tehlikenin sadece bu olayda değil, ki bu olayla başa çıkılabilir ve sıkı bir şekilde denetlenebilirdi, İran rejiminin “cihatçı ideolojik proje” olarak doğasında yattığına inananlar var

İran için bu çatışmadan önce önemli olan tek husus, İsrail ve Batı ile muhtemel ve neredeyse kesin olan çatışmayı ertelemekti. Ancak, İsrail'in Gazze'deki “acımasız” savaşının, Lübnan'daki Hizbullah'a yönelik kapsamlı saldırısının, Yemen'deki Husilerin elindeki bölgelere yönelik yıkıcı hava saldırılarının, yalnızca Tahran'a giden yolun taşlarını döşemek için tasarlanmış olduğu gerçeğini gözden kaçırmış olabilir. Zira bazılarına göre, bütün bunlara rağmen, komşu ülkelerin ve halklarının güvenliği ve istikrarı pahasına bile olsa, vekillerini İsrail'e saldırmaya teşvik etmeye devam etti. Oysa bu ülkeler birliklerini korumuş olsalardı, İran da dahil olmak üzere bölgesel çevreleri için bir siper görevi görebilirlerdi. Ancak Tahran tam tersini yaptı.

İran,1979'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından bu yana bölge genelinde önemli ölçüde değişen sahnedeki değişikliklere direnmeye çalıştı. Oysa Irak artık “Saddam Hüseyin'in Irakı” değil, Suriye artık Esed rejiminin yönetimi altında değil ve Lübnan hiçbir zaman denklemde bir tehdit oluşturmadı.

Krizin kökleri

Gerçek şu ki, Tahran ve Washington arasında onlarca yıldır birbirlerini anlama konusunda şüphelerle dolu derin bir uçurum var. Özetle, Tahran'daki rejim 1979'dan beri kökleri sağlam bir şekilde devam ediyor ve birbirini takip eden ABD yönetimlerinin manevraları hakkında artık deneyim sahibi ve onlarla başa çıkma konusunda birikmiş tecrübesi olduğuna inanıyor. Bu yönetimlerin başında farklı nesillerden yeni politikacılar yer aldı ve İran seçim döngülerinin bu politikacıların kendisi hakkında aynı uzmanlık ve tecrübeyi edinmelerine izin vermediğini düşünüyor. Ancak bu, ABD gibi büyük demokratik ülkelerin, hükümetlerin değişmesinden etkilenmeyen kurumlar devleti oldukları gerçeğini göz ardı eden Tahran için bir yanılsamadan başka bir şey değil. Bu ülkelerde hükümetlerin yöntemleri değişse bile politikalar “sabit”tir ve dalgalanan borsa göstergelerinden veya artan petrol fiyatlarından vb. etkilenmezler.

Tahran'daki “derin devlet” ile çeşitli ABD yönetimlerinin “pragmatizmi” arasında masa altında görmediğimiz veya bilmediğimiz bir ilişki olabilir. Zira İranlı yetkililer, Washington'un Irak'ı işgaline yardımcı olmak da dahil olmak üzere birden fazla konuda ABD ile iş birliği yapmaya çalıştıklarını itiraf ettiler. Ancak bunların hiçbiri iki taraf arasında güven oluşturmaya yardımcı olmadı.

İran'daki Velayet-i Fakih rejiminin siyasi doktrini, Batı'yı güvenemeyeceği “mutlak kötülük” olarak görüyor. Batı'ya sadece giyim kuşamda değil, her şeyde karşı çıkmaya çalışıyor. Tahran, Batılı ülkelerin vatandaşlığına sahip vatandaşlarını casus ve hain olarak etiketlemekten çekinmiyor. Bazı insan hakları örgütleri tarafından kendisine yöneltilen insan hakları ihlalleri suçlamalarının hepsini reddediyor ve kabul etmiyor. Hatta bu suçlamaları çürütme zahmetine bile girmiyor.

Avrupa ve ABD'de nükleer programla ilgili müzakerelerin başarısız olması durumunda, sonuçlarını ve kapsamını kimsenin tahmin edemeyeceği bir savaş gerektirse bile, İran'ın nükleer bir güç haline gelmesinin, Washington'un bölgedeki müttefiklerinin güvenliğine bir meydan okuma ve tehdit oluşturmasının engellenmesi gerektiği yönünde bir kararlılık vardı.

“Kudüs” ve Büyük Şeytan'a (ABD) karşı bir “direniş projesi” olarak tanımladığı proje için güvenilir istatistiklere göre İran, özellikle manevi seferberlik, nükleer ve füze alanlarında askeri silahlanma projelerine on milyarlarca dolar harcamasının yanı sıra, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve diğer yerlerdeki vekillerine ve dış kollarına cömertçe para harcadı.

Tahran'ın kaybına kanıt göstermek gerekirse, geniş petrol ve maden, tarımsal ve deniz kaynaklarına, muazzam insan potansiyeline sahip olan İran'ın onlarca yıldır kendisine uygulanan abluka, baskı ve yaptırımların ağırlığı altında yaşadığı ve bunların nüfusunun çoğunu oluşturan yoksulları öğüttüğü gerçeği yeterlidir. Bu haliyle, kuzeyde hayallerinden çekinen bir Avrupa ile çalkantılı güneyi, doğusu ve batısı arasında, çevresindeki tüm değişikliklerle büyük bir esneklikle başa çıkan, herkese açık ve aktif komşusu Türkiye ile bir tezat oluşturuyor.

Batı'nın, istihbarat teşkilatları ve medya aygıtıyla, motivasyonları ve hedefleri ne kadar saf olursa olsun, herhangi bir rejimi veya “devrimi” şeytanlaştırabileceği doğru. Ancak, İran Devrimi de dahil olmak üzere bu devrimler, onları kontrol altına almak, içlerini boşaltmak ve onları bir felaketten ibaret hale getirmek için pusuda bekleyenler tarafından kullanılabilecek hatalardan kaçınamazlar mıydı? Zira İran'ın başına gelen tam olarak budur.

Sonuç olarak, savaştan sonra ne olacak?

İsrail ve Batı’nın iddialarına göre, durum tamamen çözülmüş görünmüyor. Hatta belki de daha işin başındalar. Ancak, kısaca söylemek gerekirse, mevcut çatışmanın sonucu, bir yandan İran ile diğer yandan yeni bir Ortadoğu hayal eden İsrail de dahil olmak üzere Batı arasındaki ilişkinin biçimini ve doğasını belirleyecektir. Nükleer proje, füze programı ve bölgesel müdahalelerinin oluşturduğu tüm tehlikeler ortadan kaldırılmadığı sürece, bu yeni Ortadoğu’da İran'ın bir yeri olamaz. Sadece bu da değil, aynı zamanda İran rejiminin doğasında, yapısında ve yönelimlerinde de bir “değişim” yaşanmalı. İran rejimi toplumlarının ve dini gruplarının çeşitliliği ve çokluğunun yanı sıra, umut edilen yeni Ortadoğu çerçevesinde İran'ın Arap komşuları ve diğerleriyle uyumlu bir liberal veya laik demokrasi biçimiyle karakterize edilmeli.

Ancak bu pek olası görünmüyor. İran'ın tüm bu seçenekleri reddetmesi bekleniyor. Hatta Velayet-i Fakih rejimini korumak karşılığında, sonunda nükleer ve füze programlarından vazgeçmeyi veya feda etmeyi, bölgesel rolünü sınırlandırmayı bile kabul edebilir. Bunun sonucunda İran kendisini zayıf, yalnız ve kuşatılmış, iç ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerle boğuşur halde, rejimin devrilmesi ile sonuçlanabilecek ayaklanmalara yol açabilecek bir kaos ortamında bulacaktır.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Bisiklet dünyasının en tartışmalı ismini canlandıracak oyuncu belirlendi

Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)
Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)
TT

Bisiklet dünyasının en tartışmalı ismini canlandıracak oyuncu belirlendi

Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)
Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)

Gözden düşmüş bisikletçi Lance Armstrong'un hayatı yeni bir filme konu oluyor. 

Konsey'in (Conclave) yönetmeni Edward Berger ve Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni'nin (Springsteen: Deliver Me From Nowhere) prodüktörü Scott Stuber'in imzalarını taşıyacak yapımın senaryosuysa Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar'la (King Richard) bilinen Zach Baylin'e emanet edildi. 

Artık 54 yaşına gelen Amerikalı bisikletçiyi, Austin Butler'ın canlandıracağı açıklandı. 

Baz Luhrmann'ın 2022 tarihli filmi Elvis'le yıldızı parlayan 34 yaşındaki aktör; Motorcular (The Bikeriders), Masters of the Air, Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki (Dune: Part Two) ve Ölüler Ölmez (The Dead Don't Die) gibi yapımlarla da tanınıyor.

Austin Butler son olarak Darren Aronofsky'nin çektiği Suçüstü'yle (Caught Stealing) hayranlarıyla buluşmuştu. 

29 Ağustos'ta vizyona giren filmin başrolündeki oyuncuya Regina King, Zoë Kravitz, Matt Smith, Liev Schreiber ve Vincent D'Onofrio gibi yıldız isimler eşlik etmişti. 1998'de geçen filmde eski bir beyzbol oyuncusu, kendini New York'un yeraltı suç dünyasında buluyor.

Butler'ın önünde de pek çok iş var. 1980'lerin kült dizisi Miami Vice'ın yeni beyazperde uyarlamasında Sonny lakaplı James Crockett'i canlandıracak. 

1995'te vizyona giren Büyük Hesaplaşma'nın (Heat) yine Michael Mann tarafından çekilecek devam filminde ve Luca Guadagnino'nun yeni Amerikan Sapığı (American Psycho) uyarlamasında da rol alacak. 

2012'de ABD Dopingle Mücadele Ajansı'nın yaptığı soruşturma, Armstrong'u "sporda şimdiye kadar görülmüş en sofistike, profesyonel ve başarılı doping programının" düzenleyicisi ilan etmişti. Armstrong'un Ağustos 1998 sonrasındaki tüm unvanları elinden alınmıştı.

Yıllarca süren söylentiler, suçlamalar ve inkarların ardından Armstrong, 2013'te Oprah Winfrey'e verdiği bir röportaj sırasında doping yaptığını itiraf etmişti.

Bunların ardından 7 Fransa Bisiklet Turu (Tour de France) şampiyonluğu elinden alınmış ve bisiklet sporundan ömür boyu men edilmişti. 

Eski takım arkadaşı Floyd Landis'in de aralarında bulunduğu ihbarcıların ifadelerine dayanılarak hazırlanan 100 milyon dolarlık federal suçlamanın ardından Armstrong, ABD hükümetine 5 milyon dolar ödemişti.

1996'da testis kanseri teşhisi konan Armstrong, kanser araştırmalarına sağladığı destekle de biliniyor. 

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, Deadline, Variety