Philip Habib ile Tom Barrack arasında ışıltısını yitiren Lübnan

Amerikalılar Lübnanlı taraflar arasındaki diyalogu ve çatışmayı yönetmeye hazır değil

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack Beyrut'ta ile bir araya geldi, 7 Temmuz 2025 (AFP)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack Beyrut'ta ile bir araya geldi, 7 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Philip Habib ile Tom Barrack arasında ışıltısını yitiren Lübnan

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack Beyrut'ta ile bir araya geldi, 7 Temmuz 2025 (AFP)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack Beyrut'ta ile bir araya geldi, 7 Temmuz 2025 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın iki hafta içinde Beyrut'a yaptığı ikinci ziyaretten çıkan başlıca sonuç, Lübnan'ın ABD'nin Ortadoğu gündeminde öncelikli bir yer tutmadığıdır. Her zamanki gibi kendi büyüklüğünü ve rolünü gereğinden fazla abartan Lübnan hükümetinin ve halkının anlamadığı ya da Lübnan'ın artık dünyadaki hiçbir ülke için bölgesel çıkarları dışında bir önemi kalmadığını kabul etmek istemediği bir gerçek bu.

Bu durum, öncelikle Lübnan siyasetinde ve tarafların davranışlarında ve konumlarında belirleyici faktörlerin, temelde tarafların iktidar ve nüfuz haritasındaki imajlarını ve konumlarını iyileştirme becerileriyle bağlantılı iç faktörler olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, söz konusu taraflar için Lübnan'ın gerçek konumu, değişen koşullardaki rolü ve dış dünyanın Lübnan'a olan ilgisi kadar, dış baskılar ve önceliklerin kendi imajlarını ve konumlarını etkilememesi, Lübnan'ın çevresinde olup bitenlerden etkilenmemesi daha önemli.

Yani, siyasi kadro öncelikle kendi sorunlarıyla meşgul olduğu ve bölgedeki gelişmelere göre Lübnan'ın önceliklerini belirleyen bir dış politika söylemi oluşturmak için gerekli unsurlara sahip olmadığı sürece, Lübnan'da güvenilir bir dış politika söz konusu olamaz.

ABD, Fransa'nın Lübnan çamuruna batıp, Lübnan siyasetinin labirentlerinde kaybolduğunu gördükten sonra bunu anlamış olabilir. Lübnan siyaseti, elçilerin ve temsilcilerin ziyaretlerinin sonunda, lezzetli ‘mezeler’ ve ‘Doğu'nun büyüsünden’ yoksun olmayan bir halkla ilişkiler kampanyasına dönüşüyor.

Lübnanlı politikacılar, Lübnan'ın uzun zamandır kaybetmeye başladığı köklü siyasi geleneklere ihtiyaç duyan bu zor görevi yerine getiremiyorlarsa, ABD Başkanı Donald Trump döneminde bile, doğaçlama yapmakla suçlanan ABD yönetimi, durumu gözden geçirmeye ve düzeltmeye hazır olduğu da bir gerçek. Çünkü ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu Özel Temsilci Yardımcısı Morgan Ortagus’un görevine aşırı ciddiyetle yaklaştığını ve Lübnan'ı bölgedeki Amerikan politikasının merkeziymiş gibi gördüğünü fark ettikten sonra Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack’ı Lübnan dosyasını takip etmekle görevlendirdi. Bu dosya için özel bir temsilci atanmasına gerek yoktu. Hatta yönetim, Lübnan dosyasının Suriye dosyasına eklendiği ve bölgedeki diğer dosyalara, özellikle de Suriye dosyasına göre fazla çaba harcanmasını gerektirmediği için Suriye temsilcisinin Lübnan dosyasını takip etmesinin daha uygun olduğunu düşündü.

Beşşar Esed'in Tahran’daki yeni İslam rejimiyle ittifakı giderek derinleşiyordu, özellikle de İran, Esed'ın ezeli düşmanı Saddam Hüseyin'in Irak'ıyla savaşırken

2025'teki Lübnan, artık 1982'deki Lübnan değil. O zamanlar Şam'da iktidarda olan Hafız Esed, Soğuk Savaş'ın oluşturduğu dengelerden yararlanarak Suriye'yi demir yumrukla yönetmiş ve bölgede önemli bir siyasi aktör haline gelmişti. Amerikalılar onu devirmenin nelere mal olabileceğini hesaplarken, Sovyetler Birliği onun iktidarda kalmasından yararlanıyordu.

Bu iki dönem arasındaki tek ortak nokta, 1982'de ABD’nin Lübnan kökenli Özel Temsilcisi Philip Habib ve 2025'te Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack’ın görevde olması olabilir. Bunun dışında, zamanın geçmesi, kişilerin ve politikaların değişmesiyle birlikte, bu iki dönem arasındaki farklar o kadar büyük ki, aralarında tam bir kopukluk var.

Amerikalılar, 1982 yılında Esed'in Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) Lübnan'dan çıkarılmasıyla ilgili anlaşmayı engellememesini istiyordu. Esed ise bu ‘yükün’ Suriye'ye değil, bunu üstlenmeye hazır uzak bir Arap ülkesine taşınması şartıyla Lübnan'daki ‘zayıf noktayı’ ortadan kaldırmak istiyordu. Bu yüzden Esed, ABD’nin şartlarını kabul etmekte hiç vakit kaybetmedi. Ancak daha sonra Amerikanlara sırtını dönerek, 1983 yılında Beyrut'ta Amerikan deniz piyadelerinin ve Fransız kuvvetlerinin karargahını bombalayarak, İran'ın ve belki de Sovyetler Birliği’nin desteğiyle bir darbe gerçekleştirdi.

thyuı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Şam'da Suriye ile Katar-ABD-Türkiye enerji koalisyonu arasındaki anlaşmanın imza törenine katıldılar, 29 Mayıs 2025 (AFP)

Hafız Esed'in Tahran'daki yeni İslamcı rejimle ittifakı özellikle de İran, Esed'in her ne kadar her ikisi de Baas ideolojisini paylaşıyor olsalar da ezeli düşmanı olan Saddam Hüseyin'in Irak’ıyla savaş halindeyken giderek derinleşiyordu.

Şimdi, dört yılı aşkın bir süre İran’ın ekseninde kaldıktan sonra yeni bir Suriye ile karşı karşıyayız.

Dolayısıyla Lübnan, Yaser Arafat ve savaşçılarının 1982'de Beyrut'tan ve ardından 1983'te Trablus'tan son kez ayrılmasından itibaren Suriye-İran eksenine kademeli olarak girmeye başladı. Şimdi akıllarda “Suriye, 2024 yılının sonlarında Beşşar Esed rejiminin düşüşüyle İran ekseninden çıktığında Lübnan yeniden nasıl bir konumda olacak?” sorusu var.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Barrack’ın açıklamalarındaki abartılı ifadeler bir yana, Washington'ın Suriye gündeminin dışında Lübnan'la ilgilenmediği açıkça ortada.

ABD’nin Trump'tan başlayıp Barrack'la sona eren genel tutumlarından Washington’ın önceliğinin Suriye olduğu açıkça anlaşılıyor. Trump, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’ya hayranlığını dile getirmiş ve ABD tarafından Suriye’ye uygulanan yaptırımları kaldırarak, Suriye'ye kendini yeniden inşa etme fırsatı verme kararı almıştı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu hamle, ABD’nin bölgedeki yeni planının bir parçası olarak gerçekleşirken, şu anda Hamas ile İsrail arasında ateşkes sağlanması noktasına gelindi. Bu konu, Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Beyaz Saray'daki görüşmelerinin ana gündem maddesi. İsrailli kaynaklardan sızdırılan bilgilere göre Trump, Tel Aviv'e Gazze'deki savaşın sona erdirilmesi karşılığında Suriye ile İsrail arasında bir anlaşma imzalanması için ABD'nin ödeme yapacağını teklif ediyor. Ancak bu anlaşmanın perspektifleri ve sınırları ne olursa olsun, ABD'nin tutumu, ABD'nin masasındaki bölgesel dosyaların birbiriyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Yeniden Lübnan'a geri dönecek olursak, Lübnanlıların pazartesi günü ABD’li Özel Temsilci Barrack'ın Beyrut'a gelerek Hizbullah'ın silahları, Suriye ile sınırların belirlenmesi ve ekonomik reformlar konusunda ABD'nin hazırladığı belgeye Lübnan'ın cevabını almak üzere geldiği gün yaşadıkları nefes kesici saatler, Barrack'ın Baabda Sarayı'nda (Lübnan Devlet Başkanı'nın resmi konutu) yaptığı açıklamada, Hizbullah'ın silahlarının tamamen Lübnan'ın iç meselesi olduğunu ve Lübnan'ın bölgede ufukta beliren fırsatı değerlendirmesi gerektiğini, aksi takdirde ‘geri kalmışlar’ arasında yer alacağını söylemesi üzerine kısa sürede sona erdi. Hizbullah da bu acil ve belki de son çağrının dışında tutulmadı, çünkü Hizbullah'ın bir geleceğe ihtiyacı olduğu düşünülüyor.

fg
Beyrut’un güney banliyösünde Hizbullah'ın Aşure Günü törenleri sırasında ‘Silahları bırakmayacağız’ yazılı bir pankart taşıyan bir kişi, 6 Temmuz 2025 (AFP)

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Barrack’ın açıklamalarındaki abartılı ifadeler bir yana, Washington'ın Suriye gündeminin dışında Lübnan'la ilgilenmediği açıkça ortada. Nasıl ki 1982'de Yaser Arafat'ın Beyrut'tan ayrılmasının ardından Suriye'nin Lübnan'daki gündemini bozmaması hedeflendiyse, şimdi de Hizbullah’ın Suriye'deki gündemi ve orada başarılı olup olmayacağına bakılmaksızın Lübnan'ın ‘rahatsız edilmemesi’ hedefleniyor. Bu da Hizbullah'ın İsrail üzerindeki tehdidinin azalması ve hatta ortadan kalkmasının ardından gerçekleşti. Lübnan, Washington'dan İsrail'in Hizbullah kadrolarına yönelik suikastlarını durdurması ve Hizbullah'ın yıpranmış yeteneklerini yeniden inşa etmek için kullandığı iddia edilen mevzileri bombalamayı bırakması için garanti verilmesini istiyor.

Burada Tahran, müzakerelere başlamak için ABD'nin bir daha İran topraklarını bombalamayacağına dair garanti talep ettiği sürece, Hizbullah'ın İsrail-İran çatışmasından sonra kendini nasıl gördüğünü analiz etmenin bir anlamı yok. Trump dün İran ile müzakerelerin yeniden başlaması için bir tarih belirlendiğini söylediği için Tahran bu garantiyi almış gibi görünse de Lübnan, ABD'nin Lübnan Troykası’na, özellikle de Hizbullah adına Barrack ile görüşen Meclis Başkanı Nebih Berri'ye yaptığı tüm övgülere rağmen, henüz böyle bir garanti almamış gibi görünüyor.

Yenilen tarafların, güçlerinin büyüklüğünü ve meydana gelen değişikliklerle başa çıkma yeteneklerini kabul edilebilir sınırların ötesinde abartmaları

Ancak, Berri ile Barrack arasındaki ‘dostluk’ ilişkisini bir kenara bırakırsak, Barrack'ın geçtiğimiz kasım ayında Washington'ın ateşkesin garantörü olmadığını ilk kez teyit etmesi, İsrail'in Lübnan'daki hedeflerini sürdürmesi ve Hizbullah'ın Barrack'ın dediği gibi bir gelecek görmesi ve yeni düzenlemeler yapılana kadar mevcut durumun devam edeceği anlamına geliyor. Aynı şekilde, Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Samir Caca ile yan tartışmaya giren Başbakan Nevvaf Selam da kendisiyle ilişkileri pek iyi görünmeyen Berri ve Cumhurbaşkanı Avn adına konuştu.

Ancak Lübnan’ın bu olağan detaylarının ötesinde, Hizbullah'ın teslim etmesi istenen silahları, özellikle de hassas füzeleri teslim etmeyi kabul ettiği yönündeki sızıntılar, Berri-Barrack görüşmesinin içeriği hakkında soru işaretleri yaratıyor. Barrack'ın tanımıyla deneyimli bir politikacı olan Berri, Hizbullah adına, silahların devletin elinde toplanmasını savunan Cumhurbaşkanı Avn’ı atlatarak Amerikalılarla doğrudan bir iletişim hattı açmış olabilir mi? Eğer öyleyse, Hizbullah'ın elindeki İran yapımı hassas füzelere ne olacak? İran bunların teslim edilmesini kabul edecek mi ve kime teslim edecek?

7ı8
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve ABD’nin Özel Temsilcisi Tom Barrack, Lübnan'ın Baabda kentindeki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda bir araya geldiler, 7 Temmuz 2025 (AFP)

Bu sorular elbette açık uçlu sorular, ancak kesin olan bir şey var ki o da Amerikalıların Lübnanlılar arasındaki diyalogu veya çatışmayı yönetmeye hazır olmadıklarıdır. Onlar için önemli olan, Lübnan'ın, ‘komşuları’ Suriye ve İsrail için bir rahatsızlık kaynağı olmaması. Eğer Lübnan bu gruba katılırsa, ona ‘hoş geldin’ denir.

Bu durum Lübnan'ın ötesine geçebilecek bir siyasi gerileme reçetesidir, çünkü ilgili tarafların bölgedeki değişikliklere ayak uydurma ve müzakere koşullarını iyileştirme kabiliyetleri gerektiğinden daha zayıf görünüyor. Buna karşın yenilgiye uğramış taraflar, güçlerinin büyüklüğünü ve meydana gelen değişikliklerle başa çıkma kapasitelerini kabul edilebilir sınırların ötesinde abartıyor. Fakat en nihayetinde, uzlaşmalar masada yapılır. Kim bilir, belki de Pakistan ve İsrail tarafından Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilen Trump, Lübnan, Suriye ve hatta İran tarafından da aday gösterilir!

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Emin Halife Fahime’nin ölümü: Lockerbie davasının giyotininden kurtulan Libyalının hikâyesi

Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)
Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)
TT

Emin Halife Fahime’nin ölümü: Lockerbie davasının giyotininden kurtulan Libyalının hikâyesi

Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)
Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)

25 Ağustos 2026’da Başkent Trablus’un sakin bir köşesinde, Libya vatandaşı Emin Halife Fahime’nin yaklaşık 70 yıllık hayatı sessizce sona erdi.

Fahime’nin ölümüyle, Doğu ile Batı arasındaki diplomatik ve istihbarat mücadelesinin tarihindeki en gizemli ve çarpıcı sayfalardan biri resmen kapandı. Böylece 1988 yılında Frankfurt’tan Londra üzerinden New York’a gitmekte olan Pan Am’ın 103 sefer sayılı uçağının İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde havaya uçurulmasıyla başlayan ve onlarca yıl boyunca uluslararası siyasetin seyrini değiştiren davanın canlı tanıklarından biri de hayata veda etti.

Havayollarında sıradan bir çalışan olarak başladığı meslek hayatının ardından yaklaşık on yıl boyunca Fahime’nin adı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi koridorlarında yankılandı. Fotoğrafı, 20. yüzyılın en korkunç hava terörü eylemlerinden biri olarak nitelendirilen saldırının “ikinci sanığı” sıfatıyla dönemin dünya televizyonlarında ve gazetelerinde geniş yer buldu.

Fahime, günlük yaşamının Malta’daki ayrıntılarının neredeyse bir ülkeyi sarsacak uluslararası bir suçlamanın temelini oluşturduğu benzersiz bir hukuk ve siyaset mücadelesinin istemeden de olsa merkezinde yer aldı. Hollanda’daki tarihi Camp Zeist Mahkemesi’nde kurşun geçirmez cam bölmenin arkasında İskoç adaletinin kendisi için söylediği “beraat” kararını bizzat duydu. Böylece ülkesine, siyasetin yıllarca kendisine veremediği bir beraat belgesiyle döndü.

cfrb
Libyalı vatandaş Emin Halife Fahime (Wikipedia)

Ölümü, uluslararası yaptırımların ve ağır ambargonun damgasını vurduğu dönemin acı hatıralarını yeniden gündeme getirdi. Fahime, kendisini yutmaya ramak kalan siyasi fırtınanın tam ortasında yaşayan, ancak hayatının son dönemini siyasetin gürültüsünden uzakta ve büyük ölçüde inzivada geçiren bir adam olarak tarihe geçti.

Unutulan başlangıçlar: Trablus’tan Luqa Havalimanı’na

Emin Halife Fahime, 1956 yılında Libya’nın başkenti Trablus’un çevresindeki Suk el-Cuma bölgesinde dünyaya geldi. Meslek hayatında ilerleyerek Libya Arap Havayolları’nda çalışmaya başladı. 1980’lerin ortalarında Malta’daki Luqa Havalimanı’nda şirketin istasyon müdürü, harekât ve sevkiyat sorumlusu olarak görevlendirildi.

scvfbg
Emin Halife Fahime, Libya’nın Trablus kentindeki Suk el-Cuma Camii’nde cuma namazının ardından (2 Şubat 2001) (Getty)

Genç çalışan açısından bu görev, Akdeniz’in ortasında rutin bir havalimanı işi gibi görünüyordu. Ancak söz konusu görev, dönemin Libya rejimi ile ABD ve Batılı müttefikleri arasında Akdeniz’in iki yakasında yürütülen yoğun istihbarat mücadelesiyle kesişti.

gtrbgtn
İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde bombalı saldırıya uğrayan ABD uçağının ardından oluşan yıkımdan bir görüntü (Arşiv – Şarku’l Avsat)

Fahime o sırada, bu Akdeniz havalimanında kargo belgelerine attığı imzaların ve vardiya çizelgelerinin, yıllar sonra Washington ve Londra’daki üst düzey soruşturmacılar tarafından hazırlanan uluslararası iddianamenin temel unsurlarına dönüşeceğini bilmiyordu.

Uçağın düşürüldüğü gece ve başlayan uluslararası fırtına

21 Aralık 1988’de Pan Am’a ait Boeing 747 tipi 103 sefer sayılı uçak, Frankfurt’tan New York’a giderken İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde infilak etti. Saldırıda 270 kişi hayatını kaybetti.

dfvfdbf
Uçağın İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düşmesinin ardından çekilen görüntü (AFP)

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile İskoç polisinin üç yıl süren kapsamlı ortak soruşturmasının ardından, Kasım 1991’de iki Libyalı resmen suçlandı: Abdülbasit el-Makrahi ve Emin Halife Fahime.

Dönemin Batılı soruşturmacıları, Fahime’nin Malta Havalimanı’ndaki görevinden ve bağlantılarından yararlanarak, içinde kayıt cihazına gizlenmiş zaman ayarlı bomba bulunan kahverengi bir Samsonite valizin geçirilmesini kolaylaştırdığını ileri sürdü. İddiaya göre bomba, Libya Havayolları’na ait bir uçakla Malta’dan Frankfurt’a, oradan da facianın yaşandığı Pan Am uçağına ulaştırılmıştı.

Tarihi teslim ve tarafsız ülkede yargılama

Trablus başlangıçta vatandaşlarını teslim etmeyi reddetti. Bunun sonucunda Libya, 1992’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından uygulamaya konulan ağır uluslararası yaptırımlar ve hava ile ekonomik ambargo altına girdi.

sdvedfv
Lockerbie saldırısının sanığı Emin Halife Fahime (ortada), Lockerbie saldırısı davasında beraat etmesinden bir gün sonra, 1 Şubat 2001’de Libya’nın başkenti Trablus’a gelişinde kendisini kahraman gibi karşılayan kalabalığa el sallıyor (Getty)

Libya, yaklaşık on yıl boyunca ağır bir izolasyon ve ekonomik felç yaşadı. Ancak Arap ve Afrika ülkelerinin yürüttüğü yoğun diplomatik çabalar sonucunda hukuki ve tarihi açıdan benzersiz bir uzlaşma formülü ortaya çıktı.

Bu kapsamda Libya, 1999 yılında iki sanığı, İskoçya’ya bağlı özel bir mahkemede yargılanmak üzere teslim etmeyi kabul etti. Duruşmalar, Hollanda’da Utrecht yakınlarında bulunan eski bir ABD askeri üssü olan Camp Zeist’te, tarafsız topraklarda ve İskoç ceza hukuku çerçevesinde gerçekleştirildi.

“Camp Zeist” şoku: Tarihi beraat ve dönüş

31 Ocak 2001’de dünya, milyonlarca insanın beklediği kararın açıklanmasını nefesini tutarak izledi. İskoç yargıçlar, Fahime’nin suçlandığı tüm suçlardan kesin olarak beraat etmesine karar verirken, ortağı Abdülbasit el-Makrahi’yi ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ayrıca Fahime’nin kurşun geçirmez cam bölmenin arkasından derhal serbest bırakılmasına hükmetti.

fdv
Uçağın bombalanması davasının başlıca sanığı, Libya vatandaşı Abdülbasit el-Makrahi (Arşiv – AFP)

Yargıçlar, Fahime’nin beraat kararını delillerin yetersizliğine ve tanık anlatımlarındaki önemli boşluklara dayandırdı. Özellikle Maltalı giyim tüccarı Tony Gauci’nin ifadelerinde ciddi çelişkiler bulunduğuna dikkat çekildi. Savunma ayrıca, bombalı valizin gönderildiği sırada Fahime’nin Malta’da bulunmadığını, iş seyahati nedeniyle İsveç’te olduğunu ortaya koydu.

Son nefesine kadar gönüllü inziva

Beraatinin ardından doğrudan Libya’ya dönen Fahime, Trablus’ta hem resmi makamlar hem de halk tarafından kahraman gibi karşılandı. Libya’daki çevreler açısından o, Batı’daki bir mahkemenin bizzat verdiği kararla Libya devletine yöneltilen Amerikan anlatısının bütünüyle sorgulanabileceğini gösteren canlı bir kanıt olarak görülüyordu.

sddfvf
Emin Halife Fahime (ortada), Libya’nın Trablus kentindeki Suk el-Cuma Camii’nde cuma namazının ardından cemaatle selamlaşıyor (2 Şubat 2001) (Getty)

Ancak yıllarca süren korku, belirsizlik ve tutukluluğun yorduğu Fahime, kesin biçimde kamuoyundan ve siyasetten uzaklaşmayı tercih etti. Hayatının geri kalanını Trablus’ta ailesinin yanında sıradan bir vatandaş olarak geçirdi ve o dönemin sırlarını anlatabilecek röportajlar vermeyi reddetti.

Ölümünün açıklanması ve resmi olarak taziye mesajlarının yayımlanmasıyla Fahime, Libya ile Batı arasındaki sancılı mücadelenin bir bölümünü de beraberinde götürdü.


Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
TT

Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).

Suudi Arabistan, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Suriye Arap Cumhuriyeti'nin askeri kurumlarına entegre edilmesini memnuniyetle karşıladığını ve bu adımın Suriye'de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacağını açıkladı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından bügün(Çarşamba) yapılan açıklamada, Krallığın, "Suriye hükümetinin Suriye halkının birlik ve kalkınma yolculuğunu sürdürme yönündeki beklentilerini gerçekleştirmek amacıyla attığı adımlara desteğini yinelediği" belirtildi. Açıklamada ayrıca Suriye ve halkı için güvenlik, barış ve refah temennisinde bulunuldu.

SDG lideri Mazlum Abdi, salı günü yaptığı açıklamada, SDG ile Kürtlerin öncülüğündeki Özerk Yönetim ve buna bağlı askeri ve sivil oluşumların feshedildiğini ve Suriye devletinin kurumlarına entegre edileceğini duyurmuştu. Abdi'nin açıklaması, Şam'da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından gelmişti.

Söz konusu açıklama, Suriye makamları ile Kürtler arasında aylar süren müzakerelerin ardından geldi. Müzakerelerin yanı sıra taraflar arasında askeri çatışmalar da yaşanmıştı. Daha sonra varılan anlaşmayla, Özerk Yönetim'in kurumları ile SDG güçlerinin kademeli olarak Suriye devletinin kurumlarına entegre edilmesi kararlaştırılmıştı.

 


Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
TT

Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)

Suriye'nin eski Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anılarında para ve iktidar ilişkilerine ilişkin en dikkat çekici anlatımlardan biri, dönemin Suriye devlet rezervinin, kitapta yer alan bilgilere göre 12 milyar dolar tutarında olmasına rağmen devlet kurumlarının adına değil, eski Devlet Başkanı Hafız Esad'ın şahsi adına kayıtlı olduğu yönünde.

Haddam'ın kaleme aldığı, Al Majalla (Mecelle) Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi tarafından yayına hazırlanan ve Suudi Araştırma ve Medya Grubu'na (SRMG) bağlı Raf Yayınevi tarafından eylül ayı başında yayımlanacak anılarında şu ifadeler yer alıyor:

“Hiç kimsenin, bu büyüklükteki bir meblağın devlet başkanının şahsi adına yatırılmasını düşünmesi mümkün değildi. Bu, onun değil, Suriye devletinin parasıydı.”

Haddam'ın anlatımına göre mesele bununla sınırlı kalmadı ve yurtdışında Esad'ın adına açılmış hesaptan bir miktar paranın çekildiğini bildiren belgenin cumhurbaşkanına ulaşmasıyla bir iç krize dönüştü.

grthyju
Kitabın kapağı

Hafız Esad duruma şaşırarak bankadan para transfer talimatının kendisine gönderilmesini istedi. Birkaç gün sonra talimatın bir kopyası ulaştı. İmzanın incelenmesi üzerine belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Bankaya, 65 milyon doların hangi hesaba aktarıldığı sorulduğunda, paranın dönemin Başbakanı Mahmud Zubi'ye ait bir hesaba gönderildiği belirlendi.

Haddam, Hafız Esad'ın öfkelendiğini ve güvenlik teşkilatlarından birinin başkanından Zubi'yi çağırmasını ve parayı geri vermemesi halinde idam edileceği konusunda kendisini uyarmasını istediğini anlatıyor. Para da bunun üzerine bankaya geri yatırıldı.

Anılarda bu olay, Zubi'nin siyasi kariyeri ve görev süresiyle bağlantılı olarak ele alınıyor. Zubi, Kasım 1987'den Mart 2000'e kadar başbakanlık görevinde kalmış ve 1918'de kurulan Suriye devletinden bu yana en uzun süre görev yapan başbakan olmuştu.

cs
Hafız Esad ve yanında merhum Başbakan Mahmud Zubi (AFP)

Haddam, Zubi hakkında sert bir portre çizerek onun sadece yolsuzluğun kolaylaştırılmasına değil, bizzat uygulanmasına da sürüklendiğini belirtiyor. Zubi'nin, güven ilişkilerini Basil Esad ve Muhammed Mahluf'un çevresine kadar genişlettiğini anlatan Haddam, kendisinin ise 1989'dan itibaren Hafız Esad'ın önünde yolsuzluk dosyalarını gündeme getirdiğini söylüyor. Ancak Esad'ın buna, “Bu bilgileri nereden getiriyorsun? Gerçek, söylediğinden farklı” şeklinde yanıt verdiğini aktarıyor.

Haddam, Zubi'nin sonunu da içeriden anlatıyor. Mayıs 2000'in ortalarında, ölüm belirtilerinin belirginleştiği Hafız Esad, iktidardaki Baas Partisi liderliğinin bazı üyelerini evine çağırdı ve onlara, “Mahmud Zubi bana ihanet etti. Onu soruşturun ve hesap sorun” dedi. Ancak suçlamanın ne olduğunu açıklamadı.

Zubi partiden ihraç edildi ve hakkında soruşturma açılmasına karar verildi. Karar kendisine bildirildiğinde, “Ben ne yaptım?” diye tekrarlamaya başladı. Ardından Haddam'a, “Beni soruşturmaya çağırırlarsa intihar ederim” dedi.

24 Mayıs 2000'de Şam Emniyet Müdürü, iki subayla birlikte Zubi'yi soruşturmaya götürmek üzere evine geldi. Zubi, evinin ikinci katına çıktı ve başına ateş ederek intihar etti.

Haddam, sahtecilik olayı ve devlet rezervine ilişkin bilgiyi intiharın ardından “kısa süre içinde” öğrendiğini yazıyor.

Anılarda Zubi dönemine ilişkin başka dosyalara da yer veriliyor. Bunların başında, 1990'ların başında Airbus uçaklarının satın alınmasına ilişkin sözleşme geliyor.

Haddam'ın aktardığına göre başbakanın başkanlığında bir komite kuruldu. Ancak Ulaştırma Bakanı, Fransız şirketiyle komisyon almak amacıyla temasa geçmesinin ardından komiteden çıkarıldı. Hükümet, belgelenmiş itirazlara rağmen sözleşmeyi onayladı. Bunun, Zubi'nin hükümet üyelerine cumhurbaşkanının sözleşmeye onay verdiği izlenimini vermesinin ardından gerçekleştiği belirtiliyor.

dbrfgb
Hafız Esad ve solunda Abdülhalim Haddam, 1999 (Getty)

Haddam, Zubi'nin intiharından birkaç gün sonra Başbakan Yardımcısı Selim Yasin ile Ulaştırma Bakanı Müfid Abdülkerim'in gözaltına alınmasını ise dikkat çekici bir çelişki olarak kaydediyor. Söz konusu iki isim, Airbus sözleşmesine itiraz etmişti. Haddam'a göre, haksız yere gözaltına alınan Yasin ve Abdülkerim, 15'er yıl hapis cezasına ve uçakların değerini aşan bir para cezasına çarptırıldı.

Haddam aynı bağlamda, dönemin Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin, cumhurbaşkanının onayıyla görevlendirdiği uzmanların hazırladığı bir ekonomik reform çalışmasından da söz ediyor. Üç milyon dolara mal olan çalışmayı, hükümet ve parti liderliği üyeleri arasında “kendisinden başka hiç kimsenin okumadığını” belirtiyor.

Söz konusu banka belgelerinin bağımsız olarak doğrulanması mümkün olmadı. Dolayısıyla olayla ilgili anlatım, sahibinin sorumluluğunda bulunuyor. Olayın ayrıntıları, Zubi'nin başbakanlığı dönemindeki gelişmeler ve bu döneme eşlik eden yolsuzluk dosyaları, kitabın “Mahmud Zubi'nin intiharı” başlıklı bölümünde yer alıyor.