Tarihsel anlatı ve kriz ticareti arasında mezhepçilik

İnananın kalbi ile eleştirel bakış açısı arasındaki çarpışma

Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
TT

Tarihsel anlatı ve kriz ticareti arasında mezhepçilik

Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)

Abdullah Alrebh

Din, çoğu insan topluluğunun kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Bazı toplumlarda ve ülkelerde dinin siyasi ve sosyal sahnedeki rolü azalsa da kimlik ve topluluğun içinde ve dışında kimlerin yer alacağına karar verme konusunda hâlen önemli bir rol oynuyor. Bunun en açık örneklerinden biri Katolik Kilisesi ve Papa II. John Paul'un (1920-2005), doğduğu ülke Polonya'da komünist rejimin yıkılmasında oynadığı roldür. Sembolleşen “Korkmayın! Açın, Mesih'e kapıları ardına kadar açın! sözü onun papalığının ayırt edici sloganı haline geldi ve halen cesaret, inanç ve Tanrı'ya ve insanlığa açılımın sembolü olarak yankılanmaya devam ediyor.

Birçok kişi dinin kamusal alandaki etkisi hakkında konuşurken, doğru ve yanlış ya da doğru ve bozuk ikilemine odaklanarak hata yapıyor. Bir din sistemini başka bir sistemin araçlarıyla yargılamak, ele alınan sistemin otomatik olarak mahkum edilmesine yol açar. Gayb ve gaybi konular söz konusu olduğunda durup akıl yürütmeyi bırakma, inananlar tarafından dokunulmaz kabul edilen konulardır. Ancak topluluğun dışından gelen araştırmacılar için bu konuların herhangi bir kutsallığı bulunmuyor.

Felsefi olarak Kant'ın da belirttiği gibi inanç, gerçeği yorumlayan ön yargıları oluşturan bir sistemdir. İnançlı kişi, gerçekliği kendi bilgi filtrelerinden geçirerek görür.

İlk olarak dikkate alınması gereken nokta, herhangi bir grubun dini meseleleri ele alan literatürün üç ana dayanağı inanç (akide), fıkıh ve tarihtir. Her birinin, diğer ikisinden farklı olan kendi yolu ve paradigması vardır. Yani, fıkıh ve fıkhın temelleri kitaplarındaki bilgi paradigması, akide ve tarih kitaplarının dayandığı bilgi paradigmalarından farklıdır. Dolayısıyla, akide, fıkıh ve tarihin bilgi kaynaklarının bağlamı, her birini kendi başına bir konu haline getirecek şekilde farklılık gösterir. Üçü arasındaki bütünleşme (integration) ise bir dini grubu diğerlerinden ayıran bu bütünleşmeye dayalı olarak kendi anlatısını inşa eden grubun kimliğini oluşturur. Bunlar aynı büyük sisteme (İslam, Hristiyanlık vb.) ait gruplar olsa bile.

İdeolojik yönü

İnanç, inanan kişinin inandığı ilahın özü ve ilahi gücü açısından algılamasında ortaya çıkan entelektüel ve manevi (teolojik) bir meseledir. İnanç, peygamberler, kutsal metinler ve manevi mekanları kapsar ve bireyin düşüncesini şekillendiren, onun soyut gerçeklik ve maddi evrenle ilişkisini belirleyen bir bilgi ve varoluş çerçevesi oluşturur. Felsefi olarak, Kant'ın da belirttiği gibi inanç, inananın gerçekliği bilişsel filtrelerinden gördüğü gibi, gerçeğin yorumlandığı önyargıları şekillendiren bir sistemdir. Dini açıdan inanç, inancın özünü temsil eder. İslam'da, Kuran ve Sünnet'e dayanan tek tanrı inancı, ruhani olarak Mekke ve Medine'deki kutsal mekanlarla bağlantılı olan Tanrı algısının temelini oluşturur. Hristiyanlıkta ise İncil versiyonlarına dayanan Teslis benzer bir rol oynar.

u7ı8o9
Papa II. Johannes Paul (ortada), Petrus Meydanı'nda Türk aşırılıkçı Mehmet Ali Ağca tarafından vurularak ağır yaralanmadan birkaç saniye önce inanları kutsarken, 13 Mayıs 1981 (AFP)

Tarihte inançlar, iç araçlarıyla inanç sistemini yargılayan reform hareketlerinin dalgalarına maruz kaldı. Mezhepler içinde dini topluluğun kanını, topluluğun gerçeklik ve evrenle ilişkisini ve diğer topluluklarla iletişimini yöneten fikirlerin yeni bir algısıyla (veya ihmal edilmiş bir algıyı yeniden canlandırarak) yenilemeye çalışan mezhepler yahut hareketler ortaya çıktı. Bunu, Vatikan Papası ve kardinallerin Hristiyanlığın dini yorumlarını tekelleştirmesine karşı çıkan Protestan hareketinde görebiliriz. Protestanlık, inanan kişi ile Tanrısı arasındaki ilişkinin bireyselliğini savundu. Siyonist hareket ise Yahudilerin bir devlet kurmasını yasaklayan yaygın Yahudi inancına karşı çıkarak, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını savundu. İslam dini açısından da her mezhep, ana inançtan ayrılan bir grubun entelektüel ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkmıştır.

Dini tarih, geçmişi yorumlayarak varoluşa anlam kazandıran bir hermenötik sistem (yorumlama teorisi ve metodolojisi) olarak görülebilir. Hegel gibi tarihi, ruhun gelişiminin bir ifadesi olarak görenler de var.

Fıkhi (şer’i) yönü

Fıkıh veya dini şeriat, inanan kişinin, inandığı ilahı memnun edecek ve onu, inancının müjdelediği sonsuz ahiret hayatının mutluluğuna ulaştıracak olduğuna inandığı bir dizi uygulamadır. Felsefi olarak fıkıh, bireyin davranışını, eylemi manevi amaçla ilişkilendiren bir bilgi sistemi içinde düzenleyen ve terbiye eden ahlaki ve pratik bir çerçeve olarak kabul edilir ve insan iradesini, Aristoteles'in ‘amaç’ kavramında olduğu gibi, en yüksek ideale ulaşmaya yönlendirir. Helal ve haramları ve namaz, oruç, kurban gibi sorgusuz sualsiz itaatle yerine getirilen ibadetlerin yanı sıra, ticari işlemler ve evlilik gibi sosyal ilişkileri düzenleyen kuralları da içerir. Bu da birey ile topluluk arasındaki dengeyi yansıtır. Tarihsel olarak fıkıh, toplumların oluşumunda merkezi rol oynamıştır. Hac veya ayin gibi ibadetler, toplu olarak gerçekleştirilen uygulamalar olarak toplumsal kimliği ve sosyal uyumu güçlendirmiş, topluluğun gücünü, uyumunu ve varlığına yönelik herhangi tehdide karşı bir araya gelme hazırlığını yansıtmıştır. Bu ibadetler, sembolik uygulamalar olarak, bireyin dini topluluğa aidiyetini gösterir ve kutsallık ve manevi disiplin duygusunu güçlendirir. Daha da önemlisi, topluluk için fedakarlık yapmaya hazır olma, kutsal savaş, şehitlik ve cennetteki sonsuz mutluluk karşılığında askeri zafer veya yenilginin dünyevi sonucuna bakılmaksızın canını feda etme fikridir.

Tarihsel (anlatı) yönü

Dini tarih, geçmişi yorumlayarak varoluşa anlam kazandıran bir hermenötik sistem olarak görülebilir. Hegel gibi tarihi, ruhun gelişiminin bir ifadesi olarak görenler de var. Dini alanda tarih, inancı ve onun başlıca figürlerini benimseyen ve hala benimsemeye devam eden topluluğun anlatı kabı olarak merkezi bir rol oynadı. Tarih, inananları inançlarının köklerine bağlayan bir çerçeve oluşturur, ancak benimsenen anlatılarda tarihi kişiliklerin sıralamasının farklı olması nedeniyle tek bir din içinde mezhepsel bölünmeler yaratır. Tarih, yüceltilen ve şeytanlaştırılan kişileri, dinin doğru yorumunun mirasından alınacakları ve yıkıcı ve sapkın oldukları için reddedilmesi gereken yorumları belirler.

Dinde tarihsel anlatının iki boyutu vardır. Bunlardan birincisi, İslam'da Hz. Muhammed'in peygamberliği veya Hristiyanlıkta Mesih'in dirilişi gibi dini bir gereklilik olarak kabul edilir. İkincisi ise Şii ve Sünni mezheplerinde Ali ibn Ebu Talib'in konumu veya Sünni mezhebinde tüm sahabelerin adaleti ile Şii mezhebinde ayrımcılık gibi tartışmalı konulardır. Aynı durum Petrus'un Katoliklikte ve Protestanlıkta rolünün yorumlanmasında da geçerlidir. Bu tarihi anlaşmazlıklar İslam'da peygamberin halefliği veya Hristiyanlıkta büyük bölünme gibi derin ayrılıklara yol açmış, bu da inançları (Şii mezhebinde imamlık ve Sünni mezhebinde halifelik gibi) ve uygulamaları (Hristiyanların farklı ayin ritüelleri gibi) etkilemiştir. Böylece dini tarih, mezheplerin kimliğini oluşturur ve anlatılar aracılığıyla aidiyetlerini güçlendirir, ancak olayların yorumlanması ve şahsiyetlerin önemi konusunda anlaşmazlıklara da zemin hazırlar.

Akide ve fıkıh konularındaki anlaşmazlıklar, ne kadar derin olursa olsun, mezhepçiliğin fitilini ateşlemez, bunun asıl sebebi tarihi anlaşmazlıklardır.

Sorunun kaynağı

Bu üç yönü incelediğimizde, tarihsel yönün köşe taşı olduğunu ve mezhepsel sorunları gündeme getirdiğini görürüz. Akide neredeyse sabittir ve ancak içeriden bir reform devrimi yapılırsa sorgulanabilir. Bu durumda reformcu, klasik dini liderlik şartlarını yerine getirmeli, ancak o zaman reformist fikirlerini ortaya koymaya cesaret edebilir. Böyle bir durumda da bu fikirler, dini metinlerin meşruiyetine ihtiyaç duyar. Yani kutsal metinlerin yorumu olmalı, uydurma sözler olmamalı. Fıkıh yönü ise aynı genel din adı altında (İslam, Hristiyanlık vb.) birleşen diğer gruplardan farklılık gösterebilen cemaatin uygulamalarıyla ilgilidir. Yani akide ve fıkıh cemaatin iç meselesidir ve cemaate bu konularda hesap sorulamaz. Bu konular, çoğu zaman, o cemaatten olmayanlar için bir anlam ifade etmez.

dfghyju
Fransız-Amerikan Irk Entegrasyonu Destek Komitesi tarafından Fransa'ya davet edilen ABD’li din adamı ve vatandaşlık hakları hareketi lideri Martin Luther King, Paris'teki Spor Sarayı'nda bir konuşma yaparken, 28 Mart 1966 (AFP)

Tarih, bir topluluğun mevcut varlığını temellendiren anlatıdır. Topluluğa çağdaş varlığının kelime dağarcığını sağlayan bilgi hazinesidir. Bir kişiyi yüceltmek veya küçük düşürmek, karşıt anlatıda tam tersi bir kavrayışla karşılanabilir. Bu da diğer toplulukların öfkesini uyandırır. Martin Luther (1383-1546) gibi bir şahsiyet, Protestanlar tarafından, Hıristiyan inancını dini rütbelilerin (klerus) hiyerarşik otoritesinden arındırmaya katkıda bulunan bir reformcu olduğu için büyük saygı ve hürmetle karşılanır. Buna karşın Katolikler onu kilise sistemini yıkmaya çalışan bir kafir ve yıkıcı olarak görürler. Bu, Protestan kiliselerinin bağımsızlığını ve her kilisenin Katolik kiliselerinin katı geleneklerine kıyasla daha fazla özgürlük marjına sahip olmasını da açıklıyor.

Burada kastedilen anlatı, akide ve şeriat meselesinin ötesine geçerek, cemaatin ‘onuruna’ kadar uzanıyor. Bu onurun temelinde saygın kişiliklerinin, onları farklı gören ‘öteki’ tarafından maruz kaldığı aşağılanmadan ayrılması yer alıyor. ‘Öteki’, bu şahıs veya şahısları sıradan bireyler veya hatta dinin düşmanları olarak gören bir anlatıyı benimsiyor. Bu anlaşmazlık, mezhepsel tartışmaları ateşleyen kıvılcımdır ve bu tartışmaların yakıtı, farklı olanın akidesi ve fıkhi görüşlerinin bıraktığı mirastır.

Akide ve fıkıh konularındaki anlaşmazlıklar, ne kadar derin olursa olsun, mezhepçiliğin fitilini ateşlemez, bunun asıl sebebi tarihi anlaşmazlıklardır. Aynı dine mensup olanlar anlaşmazlıklarını derinlemesine incelediklerinde, bunların belirli bir şahsiyetle ilgili anlaşmazlıklardan çok daha derin olduğunu görürler. Onlar, ilahın ne olduğu, vahyin nasıl gerçekleştiği, bazı metinlerin kutsal olup olmadığı ve bazı ibadetlerin ayrıntıları konusunda farklı görüşlere sahiptir. Bunun yanında, bu konular -ki bunların merkezi öneme sahip olması gerekir- cemaatin öfkesini hiç uyandırmamalı. Buna karşın bir azizin, sahabenin veya imamın itibarını zedelemek, aynı cemaatin üyeleri arasında tartışma ve şiddetin fitilini ateşler.

Kutuplaşma genellikle sınıf temelinde (ırk, etnik köken, mezhep) olur. Çünkü bu şekilde sınıflandırma yapmak ve halkı alt kimliklere bağlı kalmanın adaletsizliğe karşı bir sığınak olduğu konusunda ikna etmek daha kolaydır.

Bağnazlığın kemirdiği toplumları incelersek, bunların o kadar dindar olmadığını, hatta bağnazlık bayrağını taşıyanların çoğunun bireysel olarak dindar bir yaşam sürmediklerini görürüz. Buna, 1970’li ve 80’li yıllarda Lübnan'da yaşanan iç savaşı ve 1990’lı yıllarda Balkanlar'da yaşanan savaşı örnek gösterebiliriz.

Dini cemaatlerin -liderleri ve üyeleri- kendi ülkelerindeki ortaklarıyla olan akide ve şeriat farklılıklarının farkında oldukları, kendi inançlarının geçerliliğinin diğerlerinin inançlarının geçersizliğine inanmayı gerektirdiğini bildikleri ve diğerlerinin uyguladığı ibadetleri, insanı ebedi mutluluğa ulaştıran kutsal bir olgu olarak görmedikleri kesin. Bu konu o kadar kesin ki, insanlar üzerinde ciddi olarak düşünmeden onunla yaşıyorlar, ancak fark, her cemaatin kendisi ve diğerleriyle ilişkisi hakkında benimsediği anlatıda yatıyor.

Mezhepçilikte kriz ticareti ve siyasi yatırımlar

Haçlı seferleri, İslam fetihleri, Fatımiler döneminde Mısır'ın Sünnileşmesi, Sünni olan İran'ın Şiileşmesi, Büyük Britanya'nın Protestanlığa dönüşmesi ve diğer önemli tarihi olaylar, galip gelenlerin kimliği ve mağlup olanların mağduriyeti üzerine gölge düşürmektedir. Bu anlatılar, galip gelen mezhebin mensuplarının zafer coşkusunu ve mağlup olan mezhebin mensuplarının yenilgisini ve hayal kırıklığını pekiştirir. Zafer ve yenilgi yüzyıllar önce gerçekleşmiş bir çatışmada yaşanmış olsa da bu tarihi olayı hatırlamak, mezhebin bugünkü durumunun o çatışmanın sonucu olduğuna dair toplumsal bir farkındalık yaratır! Buna göre galip olanın vazgeçilmemesi gereken haklara dayalı ayrıcalıkları varken, mağlup olanın ise zamanın geçmesiyle ortadan kalkmayan intikam duygusuna dayalı mağduriyeti vardır.

Ayrıcalık ve mazlumluk ikilemi, toplumlardaki mezhepsel bölünmeyi anlamanın anahtarıdır. Ekonomik ve sosyal sorunların çözümü için siyasi eylem gerekir ve kaynakların zayıf olduğu yahut yolsuzluğun yaygın olduğu ülkelerde ekonomik kaynaklar adil dağılım için yetersiz kalır. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde iş bulmak kolay değildir ve doğrudan devlet politikasına bağlıdır. İnsana yakışır yaşam sağlayan bir işe sahip olmak, bireyin ve ailenin sosyal istikrarında doğrudan rol oynar. Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik ve sosyal istikrar, devletin kaynak dağıtımı ve vatandaşların istihdamı konusundaki politikasına doğrudan bağlıdır. İşte sorun da burada başlıyor.

Politikacılar, sosyal bileşenlerin sadakatini sağlamak için kutuplaşmaya ihtiyaç duyarlar. Kutuplaşma genellikle sınıfsal (ırk, etnik köken, mezhep) temelinde gerçekleşir, çünkü bu şekilde sınıflandırma yapmak ve halkı, yazılı yasalara uymak suretiyle ulusal kimliğe bağlı kalmanın getireceği haksızlıklardan kaçınmak için alt kimliklere bağlı kalmanın gerekliliğine ikna etmek daha kolaydır. Bu yüzden siyasi sahneyi yönlendiren liderler oyunun kurallarını iyi bilirler ve bu oyunda onların sesi, aklı başında ve vatanseverlerin sesinden daha yüksek çıkıyor.

Kesinlikle mezhepsel söylemler, inanç ve fıkıh kitaplarından alıntılanan doğru ve yanlış ya da özgünlük ve yenilik ikilemine dayalı olmaz. Politikacı, halkının duygularını okşayan bir şekilde tartışmak ister.

Lübnan ve Irak’ı alt kimliklerin kutuplaşmasının canlı örnekleri olarak ele alalım. Her iki ülkede de anayasa sivil olmasına rağmen, siyasi süreç tamamen mezhepsel paylaşıma dayanıyor. Vatandaşlar, oy kullanmaya giderken egemen makamların mezhepsel kotalara göre dağıldığını bildikleri için bilinçli veya bilinçsiz olarak, bu makamın ‘kendilerinin’ ve diğer makamın ise ‘onların’ olduğunu anlarlar. Bu yadsınamaz gerçek, kişisel dindarlık düzeylerinden bağımsız olarak, halkın genelinde mezhepsel ayrımı pekiştirir.

Bu ülkelerde mezhepsel paylaştırma bir gerçeklik olduğundan, mesele siyasi görevlerin dağıtımıyla sınırlı kalmayıp daha ciddi konulara da uzanacaktır. Bunların başında, servetin ulusal değil, bölgesel olarak dağıtılması meselesi geliyor. Örneğin petrol, gaz ve limanlar gibi daha güçlü kaynaklara sahip bölgelere daha büyük bütçe ayrılması talebi. Çoğu zaman bu talepler, o bölgelerin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan kesim tarafından benimsenir. Elbette bu taleplerin bayrağını, o kesime (mezhebe) mensup politikacılar taşır.

dfgthyuı
Lübnan’ın başkenti Beyrut'un güney banliyösünde, ‘Gazze Şeridi'ne destek savaşı’ sırasında öldürülen Hizbullah üyesinin cenaze töreninden, 20 Aralık 2023 (Reuters)

Mesele, bazılarının düşündüğü kadar kolay değil. Talep, sadece bu kaynağın ‘kendi bölgelerinde’ bulunduğu ve gelirinin ‘kendilerinin’ değil ‘onların’ olması gerektiği gerekçesiyle sunulmamalı.

Elbette bu mezhepsel söylemler, akide ve fıkıh kitaplarından alıntılanan doğru ve yanlış ya da özgünlük ve yenilik ikilemine dayalı olmaz. Politikacı, halkının duygularını okşayan bir tartışma yürütmek ister. Bunun için, kendi grubu ile diğer grup veya gruplar arasındaki ilişkilerin tarihçesinden daha iyi bir konu bulamaz.

Topluluk içinde ‘biz ve onlar’ ve diğerleriyle karşılaştığımızda ‘biz ve siz’ diyalogu burada başlar. Bileşenler arasındaki ilişkinin tarihi ve kim kimi sömürdü ya da kim kime hizmet etti ve kim kimi korudu sorularıyla başlayan bu tür tartışmalar hiçbir taraf için kabul edilebilir bir sonuçla bitmez. Aksine, ayrıcalık ve mağduriyet sloganlarını pekiştirir. Bu da nüfus büyüklüğü ve her bileşen içindeki bireysel farklılıklar gözetilmeksizin, vatanın ‘temel bileşeni’ konumunu tekelleştirmek isteyen tarafın anlatısına dayanan hak talebinin argüman temelini oluşturur.

Bu söylem, bireyin egemen bir ulusun vatandaşı değil, grubun üyesi olduğu fikrini pekiştiren bir sistem yaratır. Tüm bunlar, kendilerini bileşenin (mezhebin) temsilcileri olarak ilan eden siyasi liderlerin pazarladığı tarihsel anlatıya dayanır. Öte yandan diğer mezheplerdeki muadilleri de aynısını yapar. Bu da söz konusu liderler arasında sosyal bileşenleri temsil etme konusunda üstü kapalı bir anlaşma olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

“Doktrinel ve fıkhî meseleleri kendi içinde gizlemeye çalışan mezhepçi söylem, ele alınması gereken tehlikeli bir konudur ve pazarlamaya çalıştığı tarihî anlatıların farkında olunmalıdır.

Mezhepçi söylem, inançsal ve fıkhî başlıkları kendi içinde gizlemeye çalışmaktadır. Bu, dikkat edilmesi gereken tehlikeli bir durumdur ve bu söylemin pazara sunmak istediği tarihsel anlatılara karşı bilinçli olunması gerekir.

Sonra ne olacak?

Yukarıdakilerden birincisi, zaferin ayrıcalığı veya yenilgiden intikam alma, ikincisi, diğer topluluklardan gelen bekaya yönelik tehditten topluluğunu koruma fikrine dayanan mezhepsel oyunun kuralları açıkça ortaya çıkıyor. Bu iki noktaya dayanarak, ‘kriz tüccarları’ olarak nitelendirilen mezhep temsilcileri tarafından yürütülen kriz ticareti gelişiyor. Onlar tüccar oldukları için ana sermayeleri, yani halkın bileşenleri arasında sürekli devam etmesi gereken mezhep çatışması krizlerinden kar elde etmeyi amaçlıyorlar.

Hikaye, mezhepsel gerginliğin pratik gerekçeleriyle burada tamamlanıyor. Eski ve yeni tarih, ben ve öteki ikilemine dayanan farklı anlatılara yol açan olaylarla doludur. Bu anlatılar, dini değil, mezhepsel bir siyasi kisve altında kaynaklar üzerinde hakimiyet kurmak için gerekçe oluşturur. Din, akide ve fıkıhtan oluşur ve bunlar dinin düşmanlarına karşı vahşeti meşrulaştırmak için kullanılabilir. Bu çatışmalardan yarar sağlayanlar yalnızca politikacılardır ve halkın geneline onları birbirlerinden korudukları izlenimini satarlar.

Mezhepçi söylem, akide ve fıkhi temaları gizlemeye çalışan tehlikeli bir konu olmakla birlikte dikkat edilmesi ve pazarlama amaçlı tarihsel anlatılara karşı bilinçli olarak ele alınması gerekir. Mesele, tarihi silmeye veya düzeltmeye çalışmak değil, mesele konunun geçmişte kalmış olduğunu ve başkalarını yargılamak için hatırlatılmaması gerektiğini anlamaktır. Eğer anlaşmazlıklar, geçmişte meydana gelen olayların anlatıldığı tarihten kaynaklanıyorsa, bunların sosyal sözleşme içindeki ilişkiler üzerinde fiili bir etki yaratmadan, tartışmaya açık bir bilgi olarak doğal yerlerine konulması gerekir. Dolayısıyla tarihsel figürlerin yüceltilmesi veya reddedilmesi, bireyin toplumsal sözleşmeye ve devlet hukukuna bağlılığına dayanması gereken toplumsal kabul için bir koşul olarak aranmamalıdır. Çözüm, geçmişi temize çıkararak veya reddederek "içinde yaşamak" değil, onu “aşmaktır”.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.