Tarihsel anlatı ve kriz ticareti arasında mezhepçilik

İnananın kalbi ile eleştirel bakış açısı arasındaki çarpışma

Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
TT

Tarihsel anlatı ve kriz ticareti arasında mezhepçilik

Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)

Abdullah Alrebh

Din, çoğu insan topluluğunun kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Bazı toplumlarda ve ülkelerde dinin siyasi ve sosyal sahnedeki rolü azalsa da kimlik ve topluluğun içinde ve dışında kimlerin yer alacağına karar verme konusunda hâlen önemli bir rol oynuyor. Bunun en açık örneklerinden biri Katolik Kilisesi ve Papa II. John Paul'un (1920-2005), doğduğu ülke Polonya'da komünist rejimin yıkılmasında oynadığı roldür. Sembolleşen “Korkmayın! Açın, Mesih'e kapıları ardına kadar açın! sözü onun papalığının ayırt edici sloganı haline geldi ve halen cesaret, inanç ve Tanrı'ya ve insanlığa açılımın sembolü olarak yankılanmaya devam ediyor.

Birçok kişi dinin kamusal alandaki etkisi hakkında konuşurken, doğru ve yanlış ya da doğru ve bozuk ikilemine odaklanarak hata yapıyor. Bir din sistemini başka bir sistemin araçlarıyla yargılamak, ele alınan sistemin otomatik olarak mahkum edilmesine yol açar. Gayb ve gaybi konular söz konusu olduğunda durup akıl yürütmeyi bırakma, inananlar tarafından dokunulmaz kabul edilen konulardır. Ancak topluluğun dışından gelen araştırmacılar için bu konuların herhangi bir kutsallığı bulunmuyor.

Felsefi olarak Kant'ın da belirttiği gibi inanç, gerçeği yorumlayan ön yargıları oluşturan bir sistemdir. İnançlı kişi, gerçekliği kendi bilgi filtrelerinden geçirerek görür.

İlk olarak dikkate alınması gereken nokta, herhangi bir grubun dini meseleleri ele alan literatürün üç ana dayanağı inanç (akide), fıkıh ve tarihtir. Her birinin, diğer ikisinden farklı olan kendi yolu ve paradigması vardır. Yani, fıkıh ve fıkhın temelleri kitaplarındaki bilgi paradigması, akide ve tarih kitaplarının dayandığı bilgi paradigmalarından farklıdır. Dolayısıyla, akide, fıkıh ve tarihin bilgi kaynaklarının bağlamı, her birini kendi başına bir konu haline getirecek şekilde farklılık gösterir. Üçü arasındaki bütünleşme (integration) ise bir dini grubu diğerlerinden ayıran bu bütünleşmeye dayalı olarak kendi anlatısını inşa eden grubun kimliğini oluşturur. Bunlar aynı büyük sisteme (İslam, Hristiyanlık vb.) ait gruplar olsa bile.

İdeolojik yönü

İnanç, inanan kişinin inandığı ilahın özü ve ilahi gücü açısından algılamasında ortaya çıkan entelektüel ve manevi (teolojik) bir meseledir. İnanç, peygamberler, kutsal metinler ve manevi mekanları kapsar ve bireyin düşüncesini şekillendiren, onun soyut gerçeklik ve maddi evrenle ilişkisini belirleyen bir bilgi ve varoluş çerçevesi oluşturur. Felsefi olarak, Kant'ın da belirttiği gibi inanç, inananın gerçekliği bilişsel filtrelerinden gördüğü gibi, gerçeğin yorumlandığı önyargıları şekillendiren bir sistemdir. Dini açıdan inanç, inancın özünü temsil eder. İslam'da, Kuran ve Sünnet'e dayanan tek tanrı inancı, ruhani olarak Mekke ve Medine'deki kutsal mekanlarla bağlantılı olan Tanrı algısının temelini oluşturur. Hristiyanlıkta ise İncil versiyonlarına dayanan Teslis benzer bir rol oynar.

u7ı8o9
Papa II. Johannes Paul (ortada), Petrus Meydanı'nda Türk aşırılıkçı Mehmet Ali Ağca tarafından vurularak ağır yaralanmadan birkaç saniye önce inanları kutsarken, 13 Mayıs 1981 (AFP)

Tarihte inançlar, iç araçlarıyla inanç sistemini yargılayan reform hareketlerinin dalgalarına maruz kaldı. Mezhepler içinde dini topluluğun kanını, topluluğun gerçeklik ve evrenle ilişkisini ve diğer topluluklarla iletişimini yöneten fikirlerin yeni bir algısıyla (veya ihmal edilmiş bir algıyı yeniden canlandırarak) yenilemeye çalışan mezhepler yahut hareketler ortaya çıktı. Bunu, Vatikan Papası ve kardinallerin Hristiyanlığın dini yorumlarını tekelleştirmesine karşı çıkan Protestan hareketinde görebiliriz. Protestanlık, inanan kişi ile Tanrısı arasındaki ilişkinin bireyselliğini savundu. Siyonist hareket ise Yahudilerin bir devlet kurmasını yasaklayan yaygın Yahudi inancına karşı çıkarak, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını savundu. İslam dini açısından da her mezhep, ana inançtan ayrılan bir grubun entelektüel ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkmıştır.

Dini tarih, geçmişi yorumlayarak varoluşa anlam kazandıran bir hermenötik sistem (yorumlama teorisi ve metodolojisi) olarak görülebilir. Hegel gibi tarihi, ruhun gelişiminin bir ifadesi olarak görenler de var.

Fıkhi (şer’i) yönü

Fıkıh veya dini şeriat, inanan kişinin, inandığı ilahı memnun edecek ve onu, inancının müjdelediği sonsuz ahiret hayatının mutluluğuna ulaştıracak olduğuna inandığı bir dizi uygulamadır. Felsefi olarak fıkıh, bireyin davranışını, eylemi manevi amaçla ilişkilendiren bir bilgi sistemi içinde düzenleyen ve terbiye eden ahlaki ve pratik bir çerçeve olarak kabul edilir ve insan iradesini, Aristoteles'in ‘amaç’ kavramında olduğu gibi, en yüksek ideale ulaşmaya yönlendirir. Helal ve haramları ve namaz, oruç, kurban gibi sorgusuz sualsiz itaatle yerine getirilen ibadetlerin yanı sıra, ticari işlemler ve evlilik gibi sosyal ilişkileri düzenleyen kuralları da içerir. Bu da birey ile topluluk arasındaki dengeyi yansıtır. Tarihsel olarak fıkıh, toplumların oluşumunda merkezi rol oynamıştır. Hac veya ayin gibi ibadetler, toplu olarak gerçekleştirilen uygulamalar olarak toplumsal kimliği ve sosyal uyumu güçlendirmiş, topluluğun gücünü, uyumunu ve varlığına yönelik herhangi tehdide karşı bir araya gelme hazırlığını yansıtmıştır. Bu ibadetler, sembolik uygulamalar olarak, bireyin dini topluluğa aidiyetini gösterir ve kutsallık ve manevi disiplin duygusunu güçlendirir. Daha da önemlisi, topluluk için fedakarlık yapmaya hazır olma, kutsal savaş, şehitlik ve cennetteki sonsuz mutluluk karşılığında askeri zafer veya yenilginin dünyevi sonucuna bakılmaksızın canını feda etme fikridir.

Tarihsel (anlatı) yönü

Dini tarih, geçmişi yorumlayarak varoluşa anlam kazandıran bir hermenötik sistem olarak görülebilir. Hegel gibi tarihi, ruhun gelişiminin bir ifadesi olarak görenler de var. Dini alanda tarih, inancı ve onun başlıca figürlerini benimseyen ve hala benimsemeye devam eden topluluğun anlatı kabı olarak merkezi bir rol oynadı. Tarih, inananları inançlarının köklerine bağlayan bir çerçeve oluşturur, ancak benimsenen anlatılarda tarihi kişiliklerin sıralamasının farklı olması nedeniyle tek bir din içinde mezhepsel bölünmeler yaratır. Tarih, yüceltilen ve şeytanlaştırılan kişileri, dinin doğru yorumunun mirasından alınacakları ve yıkıcı ve sapkın oldukları için reddedilmesi gereken yorumları belirler.

Dinde tarihsel anlatının iki boyutu vardır. Bunlardan birincisi, İslam'da Hz. Muhammed'in peygamberliği veya Hristiyanlıkta Mesih'in dirilişi gibi dini bir gereklilik olarak kabul edilir. İkincisi ise Şii ve Sünni mezheplerinde Ali ibn Ebu Talib'in konumu veya Sünni mezhebinde tüm sahabelerin adaleti ile Şii mezhebinde ayrımcılık gibi tartışmalı konulardır. Aynı durum Petrus'un Katoliklikte ve Protestanlıkta rolünün yorumlanmasında da geçerlidir. Bu tarihi anlaşmazlıklar İslam'da peygamberin halefliği veya Hristiyanlıkta büyük bölünme gibi derin ayrılıklara yol açmış, bu da inançları (Şii mezhebinde imamlık ve Sünni mezhebinde halifelik gibi) ve uygulamaları (Hristiyanların farklı ayin ritüelleri gibi) etkilemiştir. Böylece dini tarih, mezheplerin kimliğini oluşturur ve anlatılar aracılığıyla aidiyetlerini güçlendirir, ancak olayların yorumlanması ve şahsiyetlerin önemi konusunda anlaşmazlıklara da zemin hazırlar.

Akide ve fıkıh konularındaki anlaşmazlıklar, ne kadar derin olursa olsun, mezhepçiliğin fitilini ateşlemez, bunun asıl sebebi tarihi anlaşmazlıklardır.

Sorunun kaynağı

Bu üç yönü incelediğimizde, tarihsel yönün köşe taşı olduğunu ve mezhepsel sorunları gündeme getirdiğini görürüz. Akide neredeyse sabittir ve ancak içeriden bir reform devrimi yapılırsa sorgulanabilir. Bu durumda reformcu, klasik dini liderlik şartlarını yerine getirmeli, ancak o zaman reformist fikirlerini ortaya koymaya cesaret edebilir. Böyle bir durumda da bu fikirler, dini metinlerin meşruiyetine ihtiyaç duyar. Yani kutsal metinlerin yorumu olmalı, uydurma sözler olmamalı. Fıkıh yönü ise aynı genel din adı altında (İslam, Hristiyanlık vb.) birleşen diğer gruplardan farklılık gösterebilen cemaatin uygulamalarıyla ilgilidir. Yani akide ve fıkıh cemaatin iç meselesidir ve cemaate bu konularda hesap sorulamaz. Bu konular, çoğu zaman, o cemaatten olmayanlar için bir anlam ifade etmez.

dfghyju
Fransız-Amerikan Irk Entegrasyonu Destek Komitesi tarafından Fransa'ya davet edilen ABD’li din adamı ve vatandaşlık hakları hareketi lideri Martin Luther King, Paris'teki Spor Sarayı'nda bir konuşma yaparken, 28 Mart 1966 (AFP)

Tarih, bir topluluğun mevcut varlığını temellendiren anlatıdır. Topluluğa çağdaş varlığının kelime dağarcığını sağlayan bilgi hazinesidir. Bir kişiyi yüceltmek veya küçük düşürmek, karşıt anlatıda tam tersi bir kavrayışla karşılanabilir. Bu da diğer toplulukların öfkesini uyandırır. Martin Luther (1383-1546) gibi bir şahsiyet, Protestanlar tarafından, Hıristiyan inancını dini rütbelilerin (klerus) hiyerarşik otoritesinden arındırmaya katkıda bulunan bir reformcu olduğu için büyük saygı ve hürmetle karşılanır. Buna karşın Katolikler onu kilise sistemini yıkmaya çalışan bir kafir ve yıkıcı olarak görürler. Bu, Protestan kiliselerinin bağımsızlığını ve her kilisenin Katolik kiliselerinin katı geleneklerine kıyasla daha fazla özgürlük marjına sahip olmasını da açıklıyor.

Burada kastedilen anlatı, akide ve şeriat meselesinin ötesine geçerek, cemaatin ‘onuruna’ kadar uzanıyor. Bu onurun temelinde saygın kişiliklerinin, onları farklı gören ‘öteki’ tarafından maruz kaldığı aşağılanmadan ayrılması yer alıyor. ‘Öteki’, bu şahıs veya şahısları sıradan bireyler veya hatta dinin düşmanları olarak gören bir anlatıyı benimsiyor. Bu anlaşmazlık, mezhepsel tartışmaları ateşleyen kıvılcımdır ve bu tartışmaların yakıtı, farklı olanın akidesi ve fıkhi görüşlerinin bıraktığı mirastır.

Akide ve fıkıh konularındaki anlaşmazlıklar, ne kadar derin olursa olsun, mezhepçiliğin fitilini ateşlemez, bunun asıl sebebi tarihi anlaşmazlıklardır. Aynı dine mensup olanlar anlaşmazlıklarını derinlemesine incelediklerinde, bunların belirli bir şahsiyetle ilgili anlaşmazlıklardan çok daha derin olduğunu görürler. Onlar, ilahın ne olduğu, vahyin nasıl gerçekleştiği, bazı metinlerin kutsal olup olmadığı ve bazı ibadetlerin ayrıntıları konusunda farklı görüşlere sahiptir. Bunun yanında, bu konular -ki bunların merkezi öneme sahip olması gerekir- cemaatin öfkesini hiç uyandırmamalı. Buna karşın bir azizin, sahabenin veya imamın itibarını zedelemek, aynı cemaatin üyeleri arasında tartışma ve şiddetin fitilini ateşler.

Kutuplaşma genellikle sınıf temelinde (ırk, etnik köken, mezhep) olur. Çünkü bu şekilde sınıflandırma yapmak ve halkı alt kimliklere bağlı kalmanın adaletsizliğe karşı bir sığınak olduğu konusunda ikna etmek daha kolaydır.

Bağnazlığın kemirdiği toplumları incelersek, bunların o kadar dindar olmadığını, hatta bağnazlık bayrağını taşıyanların çoğunun bireysel olarak dindar bir yaşam sürmediklerini görürüz. Buna, 1970’li ve 80’li yıllarda Lübnan'da yaşanan iç savaşı ve 1990’lı yıllarda Balkanlar'da yaşanan savaşı örnek gösterebiliriz.

Dini cemaatlerin -liderleri ve üyeleri- kendi ülkelerindeki ortaklarıyla olan akide ve şeriat farklılıklarının farkında oldukları, kendi inançlarının geçerliliğinin diğerlerinin inançlarının geçersizliğine inanmayı gerektirdiğini bildikleri ve diğerlerinin uyguladığı ibadetleri, insanı ebedi mutluluğa ulaştıran kutsal bir olgu olarak görmedikleri kesin. Bu konu o kadar kesin ki, insanlar üzerinde ciddi olarak düşünmeden onunla yaşıyorlar, ancak fark, her cemaatin kendisi ve diğerleriyle ilişkisi hakkında benimsediği anlatıda yatıyor.

Mezhepçilikte kriz ticareti ve siyasi yatırımlar

Haçlı seferleri, İslam fetihleri, Fatımiler döneminde Mısır'ın Sünnileşmesi, Sünni olan İran'ın Şiileşmesi, Büyük Britanya'nın Protestanlığa dönüşmesi ve diğer önemli tarihi olaylar, galip gelenlerin kimliği ve mağlup olanların mağduriyeti üzerine gölge düşürmektedir. Bu anlatılar, galip gelen mezhebin mensuplarının zafer coşkusunu ve mağlup olan mezhebin mensuplarının yenilgisini ve hayal kırıklığını pekiştirir. Zafer ve yenilgi yüzyıllar önce gerçekleşmiş bir çatışmada yaşanmış olsa da bu tarihi olayı hatırlamak, mezhebin bugünkü durumunun o çatışmanın sonucu olduğuna dair toplumsal bir farkındalık yaratır! Buna göre galip olanın vazgeçilmemesi gereken haklara dayalı ayrıcalıkları varken, mağlup olanın ise zamanın geçmesiyle ortadan kalkmayan intikam duygusuna dayalı mağduriyeti vardır.

Ayrıcalık ve mazlumluk ikilemi, toplumlardaki mezhepsel bölünmeyi anlamanın anahtarıdır. Ekonomik ve sosyal sorunların çözümü için siyasi eylem gerekir ve kaynakların zayıf olduğu yahut yolsuzluğun yaygın olduğu ülkelerde ekonomik kaynaklar adil dağılım için yetersiz kalır. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde iş bulmak kolay değildir ve doğrudan devlet politikasına bağlıdır. İnsana yakışır yaşam sağlayan bir işe sahip olmak, bireyin ve ailenin sosyal istikrarında doğrudan rol oynar. Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik ve sosyal istikrar, devletin kaynak dağıtımı ve vatandaşların istihdamı konusundaki politikasına doğrudan bağlıdır. İşte sorun da burada başlıyor.

Politikacılar, sosyal bileşenlerin sadakatini sağlamak için kutuplaşmaya ihtiyaç duyarlar. Kutuplaşma genellikle sınıfsal (ırk, etnik köken, mezhep) temelinde gerçekleşir, çünkü bu şekilde sınıflandırma yapmak ve halkı, yazılı yasalara uymak suretiyle ulusal kimliğe bağlı kalmanın getireceği haksızlıklardan kaçınmak için alt kimliklere bağlı kalmanın gerekliliğine ikna etmek daha kolaydır. Bu yüzden siyasi sahneyi yönlendiren liderler oyunun kurallarını iyi bilirler ve bu oyunda onların sesi, aklı başında ve vatanseverlerin sesinden daha yüksek çıkıyor.

Kesinlikle mezhepsel söylemler, inanç ve fıkıh kitaplarından alıntılanan doğru ve yanlış ya da özgünlük ve yenilik ikilemine dayalı olmaz. Politikacı, halkının duygularını okşayan bir şekilde tartışmak ister.

Lübnan ve Irak’ı alt kimliklerin kutuplaşmasının canlı örnekleri olarak ele alalım. Her iki ülkede de anayasa sivil olmasına rağmen, siyasi süreç tamamen mezhepsel paylaşıma dayanıyor. Vatandaşlar, oy kullanmaya giderken egemen makamların mezhepsel kotalara göre dağıldığını bildikleri için bilinçli veya bilinçsiz olarak, bu makamın ‘kendilerinin’ ve diğer makamın ise ‘onların’ olduğunu anlarlar. Bu yadsınamaz gerçek, kişisel dindarlık düzeylerinden bağımsız olarak, halkın genelinde mezhepsel ayrımı pekiştirir.

Bu ülkelerde mezhepsel paylaştırma bir gerçeklik olduğundan, mesele siyasi görevlerin dağıtımıyla sınırlı kalmayıp daha ciddi konulara da uzanacaktır. Bunların başında, servetin ulusal değil, bölgesel olarak dağıtılması meselesi geliyor. Örneğin petrol, gaz ve limanlar gibi daha güçlü kaynaklara sahip bölgelere daha büyük bütçe ayrılması talebi. Çoğu zaman bu talepler, o bölgelerin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan kesim tarafından benimsenir. Elbette bu taleplerin bayrağını, o kesime (mezhebe) mensup politikacılar taşır.

dfgthyuı
Lübnan’ın başkenti Beyrut'un güney banliyösünde, ‘Gazze Şeridi'ne destek savaşı’ sırasında öldürülen Hizbullah üyesinin cenaze töreninden, 20 Aralık 2023 (Reuters)

Mesele, bazılarının düşündüğü kadar kolay değil. Talep, sadece bu kaynağın ‘kendi bölgelerinde’ bulunduğu ve gelirinin ‘kendilerinin’ değil ‘onların’ olması gerektiği gerekçesiyle sunulmamalı.

Elbette bu mezhepsel söylemler, akide ve fıkıh kitaplarından alıntılanan doğru ve yanlış ya da özgünlük ve yenilik ikilemine dayalı olmaz. Politikacı, halkının duygularını okşayan bir tartışma yürütmek ister. Bunun için, kendi grubu ile diğer grup veya gruplar arasındaki ilişkilerin tarihçesinden daha iyi bir konu bulamaz.

Topluluk içinde ‘biz ve onlar’ ve diğerleriyle karşılaştığımızda ‘biz ve siz’ diyalogu burada başlar. Bileşenler arasındaki ilişkinin tarihi ve kim kimi sömürdü ya da kim kime hizmet etti ve kim kimi korudu sorularıyla başlayan bu tür tartışmalar hiçbir taraf için kabul edilebilir bir sonuçla bitmez. Aksine, ayrıcalık ve mağduriyet sloganlarını pekiştirir. Bu da nüfus büyüklüğü ve her bileşen içindeki bireysel farklılıklar gözetilmeksizin, vatanın ‘temel bileşeni’ konumunu tekelleştirmek isteyen tarafın anlatısına dayanan hak talebinin argüman temelini oluşturur.

Bu söylem, bireyin egemen bir ulusun vatandaşı değil, grubun üyesi olduğu fikrini pekiştiren bir sistem yaratır. Tüm bunlar, kendilerini bileşenin (mezhebin) temsilcileri olarak ilan eden siyasi liderlerin pazarladığı tarihsel anlatıya dayanır. Öte yandan diğer mezheplerdeki muadilleri de aynısını yapar. Bu da söz konusu liderler arasında sosyal bileşenleri temsil etme konusunda üstü kapalı bir anlaşma olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

“Doktrinel ve fıkhî meseleleri kendi içinde gizlemeye çalışan mezhepçi söylem, ele alınması gereken tehlikeli bir konudur ve pazarlamaya çalıştığı tarihî anlatıların farkında olunmalıdır.

Mezhepçi söylem, inançsal ve fıkhî başlıkları kendi içinde gizlemeye çalışmaktadır. Bu, dikkat edilmesi gereken tehlikeli bir durumdur ve bu söylemin pazara sunmak istediği tarihsel anlatılara karşı bilinçli olunması gerekir.

Sonra ne olacak?

Yukarıdakilerden birincisi, zaferin ayrıcalığı veya yenilgiden intikam alma, ikincisi, diğer topluluklardan gelen bekaya yönelik tehditten topluluğunu koruma fikrine dayanan mezhepsel oyunun kuralları açıkça ortaya çıkıyor. Bu iki noktaya dayanarak, ‘kriz tüccarları’ olarak nitelendirilen mezhep temsilcileri tarafından yürütülen kriz ticareti gelişiyor. Onlar tüccar oldukları için ana sermayeleri, yani halkın bileşenleri arasında sürekli devam etmesi gereken mezhep çatışması krizlerinden kar elde etmeyi amaçlıyorlar.

Hikaye, mezhepsel gerginliğin pratik gerekçeleriyle burada tamamlanıyor. Eski ve yeni tarih, ben ve öteki ikilemine dayanan farklı anlatılara yol açan olaylarla doludur. Bu anlatılar, dini değil, mezhepsel bir siyasi kisve altında kaynaklar üzerinde hakimiyet kurmak için gerekçe oluşturur. Din, akide ve fıkıhtan oluşur ve bunlar dinin düşmanlarına karşı vahşeti meşrulaştırmak için kullanılabilir. Bu çatışmalardan yarar sağlayanlar yalnızca politikacılardır ve halkın geneline onları birbirlerinden korudukları izlenimini satarlar.

Mezhepçi söylem, akide ve fıkhi temaları gizlemeye çalışan tehlikeli bir konu olmakla birlikte dikkat edilmesi ve pazarlama amaçlı tarihsel anlatılara karşı bilinçli olarak ele alınması gerekir. Mesele, tarihi silmeye veya düzeltmeye çalışmak değil, mesele konunun geçmişte kalmış olduğunu ve başkalarını yargılamak için hatırlatılmaması gerektiğini anlamaktır. Eğer anlaşmazlıklar, geçmişte meydana gelen olayların anlatıldığı tarihten kaynaklanıyorsa, bunların sosyal sözleşme içindeki ilişkiler üzerinde fiili bir etki yaratmadan, tartışmaya açık bir bilgi olarak doğal yerlerine konulması gerekir. Dolayısıyla tarihsel figürlerin yüceltilmesi veya reddedilmesi, bireyin toplumsal sözleşmeye ve devlet hukukuna bağlılığına dayanması gereken toplumsal kabul için bir koşul olarak aranmamalıdır. Çözüm, geçmişi temize çıkararak veya reddederek "içinde yaşamak" değil, onu “aşmaktır”.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.