Avrupalı sanatçıların Ayasofya algısı

Ayasofya’nın yapılış tarihi siyasi dönüşümlere tanık oldu

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash
TT

Avrupalı sanatçıların Ayasofya algısı

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash

Michael Yakushev

Ayasofya Kilisesi, Bizans’ın en yüksek tepesinde, Boğaz'a nazır Roma İmparatoru Büyük Konstantin'in imparatorluğunun yeni başkenti olarak ‘yeni’ Roma'yı, yani Konstantinopolis'i kurduğu yerde inşa edilmiştir. Ayasofya Bizans İmparatorluğu (537-1204), Latin İmparatorluğu Konstantinopolis Latin İmparatorluğu (1204-1261), Bizans İmparatorluğu (1261-1453), Osmanlı İmparatorluğu (1453-1922) ve Türkiye Cumhuriyeti (1923-günümüz) dönemleri olmak üzere birkaç dönemden geçti, geçiyor.

Avrupa'dan gelen Hıristiyan hacıların ‘Kutsal Toprakları’ ziyaretleri sayesinde, Konstantinopolis'i (bugünkü adıyla İstanbul) anlatan günlükler ortaya çıktı. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında Konstantinopolis'i ele geçirerek, yüzyıllar süren Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinin yeni bir dönemini başlattı ve kelime manası ‘kutsal/ilahi bilgelik’ anlamına gelen Ayasofya Kilisesi’ni, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’ne dönüştürdü. Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğu'nun baş camisi haline geldi ve tüm Hıristiyanlar ile Yahudilerin camiye girmesi yasaklandı. Böylece, Hıristiyan dünyasının temsilcileri Ayasofya'ya ulaşamaz hale geldi.

Dönüşümlerin öyküsü

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinden sonra içine giren ilk Avrupalı Fransız Guillaume Grillo oldu. Rüşvet karşılığında 1672 yılında Ayasofya Camii’ne giren Grillo, 1680 yılında Ayasofya'nın içinden ve dışından görünümlerin çizimlerini ve açıklamalarını içeren bir kitap yayınladı ve kitabını Fransa Kralı XIV. Louis'e hediye etti. İsveç Kralı XII. Karl, 1711 yılında askeri mühendis Cornelius Loos'tan Ayasofya'yı tasvir eden çizimleri alan ikinci Avrupalı hükümdar oldu.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tüm mozaikler örtülmüş ve böylece Ayasofya tamamen klasik bir cami görünümüne kavuştu.

Mihrap önündeki lüks hünkâr mahfili (mahfil-i hümayun), mermer işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olan minber ve üst katında süslü namaz odası penceresi caminin doğal özellikleri gibi görünse de Hıristiyanlara göre uygunsuz değil. Burası hem Müslümanlar hem de için kutsal bir yer. Ancak her iki dinin de takipçileri evrensel dinler olan Hıristiyanlık ve İslam'a inanırken nasıl farklı algılara sahip olabiliyorlar.

Fossati, iç tasarımda Venedik'teki San Marco Katedrali'nden esinlenerek Bizans renk sistemini yeniden canlandırdı.

Ayasofya Camii 1840’lı yıllarda bakımsız kaldı. Sadrazam Koca Mustafa Reşid Paşa, Sultan Abdülmecid'e Rus diplomatik misyonundan (İtalyan asıllı İsviçre vatandaşı) mimar Gaspare Fossati’yi ve Rus İmparatorluk Sanat Akademisi’nin bir üyesini tanıttı. Sultan Abdülmecid, Fossati’yi 1847-1849 yıllarda gerçekleştirilen Ayasofya'nın restorasyon çalışmalarını yönetmesi için davet etti.

Duvarların, kemerlerin, tonozların ve sütunların İslam Medeniyeti-Moritanya tarzı renklerine alternatif olarak, Fossati iç tasarımda Venedik'teki San Marco Katedrali'nden esinlenen Bizans renk sistemini yeniden kullandı. Fossati ayrıca, hünkâr mahfilinin ve pencerelerin kaldırılmasını sağlarken yerine, Bizans imparatorunun metatoriumundan daha güzel olan muhteşem bir sultan mahfili inşa etti. Bu metatorium, 1204'teki Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Venedikliler tarafından kiliseden alınmış ve Venedik'teki San Marco Bazilikası'na hükümdarları için yerleştirilmişti.

Sultan Abdülmecid, Ayasofya Camii'nin iç kısmına İslami tarzda süslemeler eklemeye karar verdi ve bunun için hat sanatçısı Kazasker Mustafa İzzet Efendi'yi çağırdı. Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Ayasofya'da asılı sekiz büyük levhanın hattatıdır. Bu büyük levhalar, 1651 yılında caminin merkezi avlusunun çevresine yerleştirilen hattat Teknecizâde İbrahim Efendi'nin eski tabloları yerine asıldı.

İlk hat sanatçısı

Türk tarihi, kubbenin altında altınla çizilmiş ve Nur Suresinden ayetler içeren bu muhteşem sanat eserini Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye atfeder. Gaspare Fossati ise İmparatorluk Sanat Akademisi'ne yazdığı bir mektupta, kubbenin restorasyonu sırasında, bilinmeyen bir Osmanlı hattatına ait olan Kur’an-ı Kerim’den ayetleri keşfeden kişinin kendisi olduğunu belirtmiştir.

Fossati, mektubundan şunları yazmıştır:

“Ayasofya'daki çalışmalarım hedefine doğru ilerliyor ve kısa sürede kubbenin tamamını ortaya çıkararak Sultan'a İsa ikonasını kaplayan Arapça hatları gösterebilmeyi umuyorum. Bu hatlar 10,8 metre çapında bir daire içine yerleştirilmiş ve en yaşlı Türkler bile bu hattın yeşil zemin üzerinde altın renginde parladığını gördüklerinde çok seviniyorlar. Hat, daha önce beyaz kireçtaşı zeminde bulunan siyah bir hatla kaplıydı ve altın renginde mozaikle kaplı kubbeden tamamen farklıydı."

Fossati, cami duvarlarından sıva ile birlikte parçalanıp düşen Bizans mozaiklerini ortaya çıkardı. Ancak camideki çalışanlar, duvarları sopalarla kırarak elde ettikleri parlak mozaikleri satarak karlı bir işe dönüştürdüler. Fossati, St. Petersburg’daki İmparatorluk Sanat Akademisi'ne gönderdiği gönderdiği raporlarında bunu yazdı.

Londra'da yayınlanan albüm

Gaspare Fossati, mozaik resimlerini keşfetme ve restore etme çalışmalarından ötürü İmparatorluk Sanat Akademisi'nin fahri üyesi unvanını aldı. Fossati, 1852 yılında Londra'da, ‘Sultan Abdülmecid'in emriyle yakın zamanda restore edilen Konstantinopolis'teki Ayasofya’ başlıklı bir litografi albümü yayınladı.

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinden sonra içine giren ilk Avrupalı Fransız Guillaume Grillo oldu. Rüşvet karşılığında 1672 yılında Ayasofya Camii’ne giren Grillo, bu konuyla ilgili bir kitap yayınladı.

Fossati, hattat Teknecizâde İbrahim Efendi'nin orijinal kare levhalarını resmeden ilk sanatçı oldu. Bu levhalar, restorasyon sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Allah, Muhammed, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin hatlarını yazdığı levhalarıyla değiştirildi. Arapça yazılar sağdan sola doğru yazıldığından, Fossati'nin suluboya resimleri, 1651 yılında Teknecizâde İbrahim Efendi'nin çizdiği eski levhaların montajında montajcıların yaptığı bir hatayı da ortaya koydu. Bu hata, yeni levhaların (çapı 7,5 metre) düzeniyle ilgiliydi. Halife Ömer'in adını taşıyan levhanın arkasına Hz. Osman’ın adının yazılı olduğu levha yerine Hz. Ali’nin adı yazılı levha asılmıştır. Bu nedenle hata, Hasan ve Hüseyin'in adlarının yazılı levhaların yerleştirilmesinde de devam etmiştir.

Fransız ressam Philippe Chaperon’un 1893 yılında çizdiği ve Ayasofya'nın koridorları’ adını taşıyan tablosunda, bu hatanın düzeltildiği açıkça görülüyor.

Maltalı ressam Amadeo Preziosi'nin 1878 yılında çizdiği ‘Ayasofya Camii sütunları arasında mülteciler’ adlı suluboya tablosu da, 1878 yılına gelindiğinde bu hatanın düzeltildiğini gösteriyor. Ayasofya’nın imamlarının, atalarının iki yüzyıl boyunca sürdürdüğü bu hatayı telafi etmek için sultana ne tür argümanlar sundukları bilinmiyor.

Geleneksel çizimlerden uzaklaşılması

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında sanatçılar, Ayasofya'nın geleneksel resimlerinden uzaklaşmaya ve çizimler için yeni açılar seçmeye başladılar. Bununla birlikte, 1882'de Ayasofya'ya geldiğinde bu çelişkinin absürtlüğünü ifade edebilen tek kişi Rus ressam Vasily Polenov oldu. Polenov, ön planda merkezi avlunun iç dekorasyonunu değil, eski Hıristiyan, Müslüman ve pagan dünyasında Ayasofya Kilisesi (The Church of the Divine Wisdom) olarak bilinen eski tapınağın sütunlarını ön plana çıkardı.

Tablosuna bakanları Osmanlı gerçekliğinden Bizans dönemine taşıyor gibi görünen Polenov’un tablosunda Bizans sembolizmine ait eski unsurlar yeniden hayat buluyor. Sütunlar arasındaki metal eşiklere asılı avizeler nedeniyle, duvarın arkasından Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin çizdiği sekiz devasa deri levhadan biri kasvetli bir şekilde beliriyor. Bu garip, karanlık nesnenin görünümüne özellikle odaklanıyor.

Ressam Polenov, siyah ay tutulması sırasında parlak güneşi örtmeye çalışan hilalin ortaya çıkışını yeniden canlandıran bir film yönetmeni gibi davranmış görünüyor.

Polenov, Ayasofya’da İslam dinine ait özelliklerin yabancı olduğunu bu şekilde ifade ettikten sonra bir yandan bu özelliklerin Bizans mimarisinin şaheserleri olan Hıristiyan sanatının harikası içinde yer almasının uygun olmadığını, diğer yandan ise Konstantinopolis'in Sofya'sının (kutsalının), Hristiyanlıktan İslamiyete geçiş sonrası kalktığını ve ‘kutsal’ unvanını kaybettiğini vurguluyor.

Polenov’a göre Ayasofya’nın sofyasında ifade edilen kutsallık, Hristiyanlıktan İslamiyete geçiş sonrası bu unvanı kaybetti ve böylece kutsallığı da ortadan kalktı.

Ayasofya Polenov için uzun zaman önce, Osmanlı hanedanlarının, sultanların ve halifelerin çabalarıyla basitçe ‘sofya’ya dönüştürülmüştür. Bu durumu ‘Konstantinopolis'teki Sofya Tapınağı'nın Korosu’ adlı tablosuna da yansıtmıştır.

Ressam için en önemlisi ise bir zamanlar dünyanın en büyük tapınaklarından daha görkemli, daha güzel ve daha şanlı olan ‘İsa'nın (ilahi) Bilgeliği’ kilisesinin kaderini göstermekti. Çünkü ona göre bu kilise, “Peygamber İsa” camisine dönüştürülmüştü.

Ayasofya'nın kaderi, birçok açıdan Osmanlıların devşirme kapsamında Hıristiyan ailelerinden aldıkları çocukların kaderine benziyor. Bu çocuklar, sultanlara, hanlara ve halifelere hizmet etmeye devam etmek amacıyla sarayın iç avlusundaki Enderun'da eğitim görmek üzere İslam dinini kabul etmeye zorlandılar.

Kaçınılmaz kader

Bizanslıların Ortodoks inancına ‘ihanet’ etmeleri ve ve 1438-1439 yıllarında Roma Papasına gitmeleri nedeniyle, Ortodoks Hıristiyanlar, ölmekte olan imparatorluklarının başkentini yağmalamaya izin verdikleri ve bununla birlikte ana ruhani merkezleri olan ‘Kutsal/İlahi Bilgelik’ kilisesini de teslim ettikleri için bunun bedelini devşirme olarak ödediler.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü, 1922-1923 yıllarında son padişahın ülkeden kaçmasına neden oldu ve bu durum Türk Cumhuriyeti'nde dinin rolünü etkiledi. Bakımsız ve kötü durumda olan Ayasofya Camii'nin yeniden büyük çaplı onarımlara ihtiyacı vardı.

Ayasofya'ya sanatını adayan son ünlü ressamlar arasında Rus sanatçı Vladimir Petrov da vardı. Petrov, 1920'lerin sonlarından 1931 yılındaki büyük onarım çalışmaları nedeniyle caminin kapatılmasına kadar Ayasofya'nın içini resmetti.

Son olarak 2020 yılında Ayasofya yeniden cami olarak açıldı ve Hz. İsa’nın Ferisiler ve Hirodes yanlılarına söylediği “Öyleyse Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya verin” sözleri teyit edildi.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
TT

Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)

Antoine el Hac

Küresel ekonomiyi tehdit eden riskler artık yalnızca büyümenin yavaşlaması, fiyatların yükselmesi veya borçların birikmesiyle sınırlı değil. Asıl tehlike, bu krizlerin birbirini beslemesinde yatıyor. Bunların en önemlisi olan borç krizi ise uluslararası çatışmaların arttığı, ittifakların değiştiği, enerji, kaynaklar ve sermaye üzerindeki rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, borç krizi savaşlarla başlamıyor. Ancak savaşlar bu süreci hızlandırabiliyor. Krizin kökleri, yıllar boyunca artan borçlanmaya, finansman maliyetlerinin yükselmesine ve kamu yükümlülüklerinin büyümesine dayanıyor. Mevcut dönemi daha tehlikeli kılan ise ülkelerin krizlerin sonuçlarıyla mücadele etmek için borçlanmaya ihtiyaç duyması, buna karşılık aynı şokların borçlanma maliyetlerini artırarak geri ödeme kapasitelerini zayıflatması.

Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)
Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)

Borçlar ve ekonomik egemenlik

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin iç ve dış borçlarının toplamı 2025 yılında yaklaşık 35 trilyon dolara ulaştı. Aynı dönemde faiz yükü de kaygı verici seviyelere yükseldi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'na (UNDP) göre ortalama bir gelişmekte olan ülke, kamu gelirlerinin yaklaşık yüzde 9,5'ini faiz ödemelerine ayırıyor. Bu, son 25 yılın en yüksek oranı.

Ancak sorun yalnızca borcun büyüklüğünden ibaret değil. Borcun çevrilme maliyeti ve yeniden finansman koşulları da büyük önem taşıyor. Faiz oranlarının düşük olduğu dönemlerde borçlanan ülkeler, bugün daha ağır koşullarda yeni borç yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik kamu gelirleri, artan yükümlülükleri karşılayacak hızda büyümüyor. Uzun vadede borcunu ödeme kapasitesine sahip bir ülke bile borçlarını yenileyememesi veya yeniden yapılandıramaması durumunda ciddi bir likidite krizi yaşayabiliyor.

Finansman ihtiyacının ülkelerin dış politika tercihlerini etkileyen bir unsura dönüşmesiyle birlikte, mesele jeopolitik bir boyut kazanıyor. Finansal seçenekler daraldıkça alacaklılarla, uluslararası kuruluşlarla ve kredi ya da yatırım sağlayabilecek ülkelerle ilişkiler daha fazla önem kazanıyor. Böylece borçlar yalnızca mali bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; özellikle dış finansman kaynakları sınırlı olan ülkelerin siyasi ve ekonomik hareket alanını daraltan bir faktöre dönüşebiliyor. Buna karşılık mali açıdan güçlü ülkelerin siyasi nüfuzu da artıyor.

Mali açıdan yeterli güce sahip olmayan ülkelerin, özellikle gerilimli bölgelerde bulunmaları veya çatışmalara sahne olmaları hâlinde ciddi risklerle karşı karşıya kaldıkları açık. Özel sektör alacaklılarıyla borçların yeniden yapılandırılması yıllar sürebiliyor. Bu durum belirsizlik dönemini uzatırken, yatırımların ve ekonomik büyümenin yeniden canlanmasını da geciktiriyor.

Enerji, savaşlar ve silahlanma yarışı

Finansman krizlerinin küresel ekonominin can damarı olan enerji piyasalarındaki dalgalanmalarla aynı dönemde gerçekleşmesi riskleri katlıyor. Enerji fiyatlarında yaşanan kalıcı artışlar üretim, ulaşım ve gıda maliyetlerini yükseltiyor. Enerji ithalatçısı ülkeler ise daha yüksek dış ödeme faturaları, para birimleri üzerindeki baskı ve ilave finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalıyor.

Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)

Merkez bankaları ise son derece zor bir denklemle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele etmek için faiz oranlarını yüksek tutmaları durumunda hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının borçlanma maliyetleri artıyor. Faizleri hızlı biçimde düşürmeleri hâlinde ise arz ve talep arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan yeni enflasyon baskılarıyla karşılaşabiliyorlar. Bunun yanı sıra para birimlerinin değer kaybetmesi riski de ortaya çıkıyor.

Böylece herhangi bir jeopolitik şok, enerji piyasalarından para politikasına, oradan da tahvil piyasalarına ve kamu bütçelerine yayılıyor.

Bu finansal açmaz yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı değil. Büyük ekonomilerin artan finansman ihtiyaçları ve savunma harcamalarındaki yükseliş, hükümetleri küresel tasarruf kaynakları için rekabete itiyor. Örneğin, savaşın sürdüğü Ukrayna'nın kamu borcu 212 milyar doları aşarken, rakibi Rusya'nın borcu 491 milyar doların üzerine çıkıyor. Avrupa Savunma Ajansı verilerine göre Avrupa Birliği'nin 27 üyesi 2026 yılında yaklaşık 454 milyar avro, yani gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2,4'ü oranında savunma harcaması yapacak.

Bunlara, özellikle yapay zekâ alanında faaliyet gösteren büyük teknoloji şirketlerinin veri merkezleri ve dijital altyapıya yönelik dev yatırımlarını finanse etmek için borç piyasalarına yönelmesi de eklenirse, daha küçük ve kırılgan borçlular açısından finansman maliyetleri yükselebilir.

Böylece stratejik gücü artırmanın araçları olarak görülen silahlanma yarışı ve teknolojik yatırımlar, kalkınma, temel kamu hizmetleri ve altyapı için finansmana ihtiyaç duyan ülkelerin mali hareket alanını daraltabilir.

Uluslararası reformlar uygulama sınavında

Uluslararası toplumun bu sorunlarla mücadeleye sıfırdan başlamadığını belirtmek gerekir. İspanya'nın Sevilla kentinde 2025 yılında düzenlenen Dördüncü Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı, borç yönetiminin iyileştirilmesini ve borçlu ülkelerin şoklarla mücadele kapasitesinin artırılmasını amaçlayan girişimlere ivme kazandırdı.

Bu girişimler arasında doğal afetler veya krizler sırasında borç ödemelerinin askıya alınması, borçların kalkınma finansmanı karşılığında takas edilmesi ve borçların yeniden yapılandırılmasının kolaylaştırılması bulunuyor.

Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)
Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)

İklim kaynaklı, askerî ve finansal risklerin iç içe geçtiği bir dünyada bu araçlar büyük önem taşıyor. Borç ödemelerinin askıya alınması, olağanüstü bir şoktan etkilenen ülkelere kaynaklarını borç servisine harcamak yerine acil ihtiyaçlara yönlendirme fırsatı sağlayabilir. Borç takası uygulamaları ise mali yükün hafifletilmesini, yenilenebilir enerji yatırımları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve altyapının modernleştirilmesi gibi kalkınma projelerinin finansmanına bağlayabilir.

Ancak bu girişimlerin etkili olabilmesi, ne kadar hızlı uygulandıklarına ve alacaklıların sürece katılmaya ne ölçüde istekli olduklarına bağlı. Ağır baskı altındaki ülkeler, reformların somut mekanizmalara dönüşmesi için yıllarca bekleyemez. Bu nedenle kalkınma bankalarının sağladığı uygun koşullu finansmanın genişletilmesi, mali garantilerin güçlendirilmesi ve krizlere hızlı müdahale mekanizmalarının oluşturulması gerekiyor.

Bu çerçevede Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Eylül 2026'da yoksul ülkelerde borç sürdürülebilirliğinin değerlendirilmesine ilişkin reformları onayladı. Reformlar, ülke içi ve uzun vadeli risk analizlerinin iyileştirilmesini de kapsıyor. Revize edilen çerçevenin 2027'nin ikinci yarısında uygulanmaya başlanması bekleniyor.

Tasarruf politikaları krizden çıkış stratejisi değil

Hükümetler bütçe açığını kontrol altına almak amacıyla harcamaları kısmaya yönelebilir. Ancak tasarruf politikaları tek başına borç sürdürülebilirliğini garanti etmiyor. Altyapı, eğitim ve sağlık yatırımlarının azaltılması kısa vadede mali baskıyı hafifletebilir; ancak uzun vadede verimliliği, ekonomik büyümeyi ve gelecekteki kamu gelirlerini zayıflatır. Kamu hizmetlerinin gerilemesi ve istihdam olanaklarının daralması da toplumsal gerilimleri artırabilir ve artık seçimlerin bile sona erdiremediği siyasi istikrarsızlığı derinleştirebilir.

Dolayısıyla mali disiplin ile üretken yatırımların bir arada yürütülmesi, iç ve dış borç yönetiminin iyileştirilmesi, döviz kuru dalgalanmalarından ve ülkeleri sürekli borçlanma döngüsünde tutabilecek yeniden finansman risklerinden kaynaklanan tehlikelerin azaltılması gerekiyor. Arjantin bunun açık örneklerinden biri. Uluslararası düzeyde ise en kırılgan ülkelerin yeniden borç batağına sürüklenmeden kalkınmayı finanse edebilmeleri sağlanmalı.

Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)
Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak küresel borç krizini, uluslararası çıkarlar haritasını yeniden şekillendiren jeopolitik dönüşümlerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre savaşlar enerji maliyetlerini yükseltiyor, stratejik rekabet askerî harcamaları artırıyor, yüksek faiz oranları mali seçenekleri daraltıyor; hükümetler ve şirketler ise finansman kaynakları için giderek daha fazla rekabet ediyor.

Asıl tehlike tek bir ülkenin borçlarını ödeyemez hâle gelmesi değil; çok sayıda ülkede finansman krizlerinin aynı anda yaşanması ve mali baskıların bir kalkınma ve istikrar krizine dönüşmesi. Borç servisinin maliyeti yatırımları engelleyecek seviyelere ulaştığında mesele bütçelerin ve rakamların ötesine geçiyor. Bu durum, küresel ekonomik sistemin büyük güçlerin çıkarları ile daha az zengin ülkelerin büyüme, istikrar ve barış içinde yaşama hakkı arasında denge kurabilme kapasitesini sınayan bir teste dönüşüyor.


Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
TT

Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü ulusal güvenlik ekibiyle gerçekleştirdiği toplantının ardından geniş çaplı savaşın yeniden başlatılması konusunda “yakında” karar vereceğini açıklayarak, İran'la yaşanan gerilimi yeniden askerî tırmanma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktı. Ülkenin geri kalanını da yok etmeyi tercih etmediğini ancak bunu yapmak zorunda kalabileceğini söyleyen Trump, olası saldırıları İran'ın nükleer programının yeniden kapasite kazanmasının engellenmesi şartına bağladı.

Trump'ın açıklamaları, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinin ardından yapıldı. Seçim sonuçları, başkanın karar alacağı siyasi ortamı değiştirse de elindeki güç araçlarını ortadan kaldırmadı.

Tahran, seçim sonuçlarını kendi zaferi olarak sunmaya çalışırken, Amerikan seçmeninin başkanın partisini cezalandırması ABD'nin askerî açıdan yenilgiye uğradığı anlamına gelmiyor. Ancak bu sonuç Trump'ı daha zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İç politikada kendisini zayıflatan bir çatışmayı, rakibi karşısında geri adım atmış görünmeden nasıl sona erdirebilir?

Şarku'l Avsat’a konuşan uzmanlar, seçim sonuçlarının çatışmayı birbirine zıt iki yönde etkileyebileceğini değerlendiriyor. Buna göre sonuçlar, yıpranmış iki taraf arasında bir uzlaşma için fırsat yaratabileceği gibi, İran'ın zafer ilan etmesini önlemek isteyen Trump'ı gerilimi daha fazla artımaya da yöneltebilir.

Üç seçenek

Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).
Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).

Axios'un haberine göre Trump üç seçeneği değerlendiriyor: Yeni saldırılar düzenlemek, İran yönetimini ekonomik açıdan daha fazla sıkıştırmayı sürdürmek veya önemli Amerikan tavizlerini içeren bir anlaşmaya ulaşmak.

Ancak bu seçeneklerin hepsi aynı sorunda düğümleniyor: İran'a zarar verme kapasitesine sahip olmak, Beyaz Saray'ın istediği siyasi sonucu elde etmeyi garanti etmiyor.

Yeni saldırılar İran'ın askerî kapasitesine daha fazla zarar verebilir ancak yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetini tek başına belirleyemez veya Tahran'ın müfettişlerle iş birliği yapmasını garanti altına alamaz.

Ekonomik ablukanın sürdürülmesi baskıyı devam ettirebilir, ancak İran'ın misilleme riskini ve deniz ulaşımındaki aksama ihtimalini de uzatır. Bir anlaşmaya varılması ise her iki tarafın da kendi kamuoylarına kabul ettirebileceği adımlar atmasını gerektiriyor. Zira taraflar hem taleplerinin hem de söylemlerinin dozunu yükseltmiş durumda.

Axios, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) büyük çaplı askerî operasyonların yeniden başlatılması ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürdüğünü ancak henüz yeni bir talimat almadığını bildiriyor.

Üçüncü bir uçak gemisi grubunun bölgeye ulaşması da ilave işaret olabilir. Ancak Singapur'u ziyaret eden USS Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye kasım ayının ortasından önce ulaşması beklenmiyor. Bu durum askerî hazırlığın göstergesi olmakla birlikte, saldırının kesin tarihi veya gerçekleşmesi için zorunlu bir koşul anlamına gelmiyor.

Ortadoğu Forumu araştırmacısı Michael Rubin, askerî operasyonların devam etmesini bekliyor. Şarku'l Avsat’a konuşan Rubin, Trump'ın aldığı herhangi bir karara bağlı kalacağına inanmanın “aptallık” olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte, İran'ın zafer kazanmış gibi görünmesi hâlinde Trump'ın siyasi mirasının son derece olumsuz etkileneceğini ve bu nedenle saldırganlığını artıracağını değerlendiriyor.

Rubin, Trump'ın yeniden seçimlere katılmak zorunda olmadığını belirterek, Kongre'nin başkanın hamlelerini yasa dışı bulması durumunda bile fiilen ne yapabileceğini sorguluyor.

Rubin'in değerlendirmesi önemli bir motivasyona işaret ediyor: Seçim yenilgisi, başkanı iç siyasete çekilmek yerine kaybını telafi edecek bir dış politika başarısı aramaya yöneltebilir. Ancak bu, Trump'ın davranışlarına ilişkin bir öngörüden ibaret; kararın kesinleştiğini gösteren bir kanıt değil.

Felce uğratmayan kısıtlamalar

Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)

Seçim sonuçları başkanı otomatik olarak yetkisiz veya etkisiz bir konuma getirmiyor. Ayrıca yeni seçilen Kongre, sonuçların açıklanmasıyla birlikte yetkilerini hemen devralmıyor. Yeni Kongre'nin görev süresi 3 Ocak'ta başlayacak. Dolayısıyla seçim yenilgisinin doğrudan siyasi etkisi ile yeni çoğunluğun denetim ve yasama araçlarını kullanmaya başlaması arasında bir zaman farkı bulunuyor.

Bununla birlikte Kongre'nin rolünü yalnızca sözlü itirazlarla sınırlamak doğru değil. Kongre; bütçe ödenekleri, denetim ve hesap verebilirlik mekanizmaları ile askerî güç kullanımına ilişkin yasama yetkilerine sahip. Ancak bu araçların bağlayıcı kısıtlamalara dönüşmesi için siyasi uzlaşma ve belirli prosedürlerin tamamlanması gerekiyor. Ayrıca başkanlık vetosuyla da karşılaşılabilir.

Bu nedenle seçim sonuçları tek başına yeni bir saldırıyı engellemiyor ancak uzun süreli bir askerî operasyonun finansmanını sağlamayı ve buna siyasi destek oluşturmayı zorlaştırabilir.

Trump üzerindeki en yakın kısıtlamalardan biri de siyasi nitelik taşıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance, seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin değerlendirmesinde savaşın kamuoyunda yeterli desteğe sahip olmamasının göz ardı edilmesine dikkat çekmişti.

Yeni bir gerilim artışı enerji maliyetlerini yükseltir veya kayıpları büyütürse, Cumhuriyetçi Parti içindeki ayrışmayı derinleştirebilir ve yönetimin diğer önceliklerini hayata geçirme kapasitesini zayıflatabilir.

Bu nedenle Trump'ın savunulabilir bir sonuç olarak sunabileceği hedefleri belirlemesi gerekiyor. Bunlar doğrulanabilir nükleer kısıtlamalar, deniz ulaşımının yeniden güvence altına alınması veya daha iyi şartlarda savaşın sona erdirilmesi olabilir.

Aksi hâlde yalnızca daha fazla yıkıma odaklanılması, seçimlerden önce de gündeme gelen temel soruyu yeniden ortaya çıkarabilir: Askerî kazanımlar nasıl kalıcı bir siyasi uzlaşmaya dönüştürülebilir?

Müzakere penceresi

Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)
Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka, bu tablonun daha önce de yaşandığını belirterek, Trump'ın çatışmayı sona erdirme konusunda defalarca başarısız olduğunu ve zaferin nasıl tanımlanacağına henüz karar vermediğini söylüyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan Vatanka, Trump'ın yarın ABD adına zafer ilan ederek savaşı sona erdirebileceğini, ancak “İran'ın da söyleyecek sözü olduğunu” belirtiyor. Ona göre belirsizliğin temel kaynağı da bu.

Bununla birlikte Vatanka, seçim sonuçlarının diplomasiye kapı aralayabileceği görüşünde. Trump siyasi açıdan zayıflamış durumda, Demokratlar savaşın yönetimi konusunda kendisine hesap soracak ve İran da ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu nedenle Vatanka, “Her iki tarafın da siyasi anlaşmaya varmak için geçerli nedenleri bulunuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Tahran'ın Katar aracılığıyla Washington'a nükleer programına ilişkin bir öneri iletmesi ve müzakereler öncesinde kendi taleplerinin karşılanmasında ısrar etmesi, diplomatik hareketliliği destekleyen gelişmeler arasında yer alıyor. Bu bilgi Reuters tarafından aktarıldı.

Axios'a göre arabulucular, iki aşamalı bir düzenlemeyi ele alıyor. Buna göre ilk aşamada ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş fonların serbest bırakılması karşılığında müfettişlerin saldırıya uğrayan tesislere erişimine izin verilmesi, ardından Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve nükleer müzakerelerin başlatılması öngörülüyor.

Ancak bu, üzerinde çalışılan öneri niteliğinde; henüz sonuçlandırılmış bir anlaşma değil.

Burada Trump'ın seçim yenilgisi ile İran'ın zaferi arasındaki fark ortaya çıkıyor. Seçim sonuçları Tahran'a propaganda açısından kullanabileceği bir zemin sağlıyor ancak ablukayı kaldırmıyor veya İran'ın askerî kapasitesini yeniden inşa etmiyor.

Trump'ın siyasi zayıflığının abartılı biçimde öne çıkarılması, Rubin'in öngördüğü gibi daha fazla gerilime yol açabilir. Buna karşılık bu durumun müzakere sürecinde değerlendirilmesi, Vatanka'nın işaret ettiği çıkış yolunu açabilir.

Seçimler, seçeneklerin siyasi maliyetini değiştirdi, ancak Trump'ın hangi yolu seçeceğini ve iki tarafın da yaşadığı yıpranmayı savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya dönüştürüp dönüştüremeyeceğini henüz belirlemedi.


Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
TT

Vance, İran'la müzakerelerin yeniden başlatılması için dolaylı temasları yürütüyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre'de düzenlenen “Luzern Gölü” Zirvesi kapsamında ABD ile İran arasında gerçekleştirilen üst düzey görüşmelerin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in, yeni bir ateşkes anlaşmasına varılması ve müzakerelerin yeniden başlatılması amacıyla son iki hafta içinde İran'la yürütülen dolaylı görüşmelere bizzat katıldığı ortaya çıktı. Axios haber sitesi, söz konusu temaslar hakkında bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberinde bu bilgiyi aktardı.

Vance'in rolü, Washington'un savaştan çıkış arayışını yansıtıyor

Şarku’l Avsat’ın Axios'tan aktardığına göre Vance'in görüşmelere yoğun biçimde katılması, ABD'yi savaştan çıkarma sorumluluğunu üstlendiğini gösteriyor. Vance, savaşın Cumhuriyetçilerin bu haftaki seçimlerde aldığı ağır yenilgiden sorumlu olduğunu düşünüyor. Vance'in sürece dahil olması, dolaylı müzakerelerin son turunu ABD yönetimi içindeki en üst düzeyde yürütülen temaslar hâline getiriyor.

ABD'li yetkililer ve bölgesel kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump'ın şu aşamada diplomatik girişimlere ilerleme fırsatı vermeye hazır olduğunu ve herhangi bir anlaşmaya varılmasının mümkün olup olmadığını görmek istediğini belirtti.

Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla neredeyse her gün temas

Görüşmeler hakkında doğrudan bilgi sahibi kaynaklar Axios'a, Vance'in İran'la yürütülen müzakereleri ele almak üzere Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve diğer arabulucularla neredeyse her gün temas kurduğunu belirtti.

ABD'nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Trump'ın danışmanı ve damadı Jared Kushner de bu diplomatik girişimlerde yer alıyor.

Kaynaklar, Vance'in Katarlı ve Pakistanlı arabulucularla birlikte önümüzdeki günlerde ABD ile İran arasında uzmanlar düzeyinde teknik bir toplantı düzenlenmesi ihtimalini görüştüğünü, ancak söz konusu toplantının henüz gerçekleştirilmediğini belirtti.

Vance, daha önce savaşa karşı çıkmış ve diplomatik çözümü savunmuştu

Vance, şubat ayının sonunda savaş başlamadan önce Trump'ın yakın çevresinde savaşa en fazla şüpheyle yaklaşan isimlerden biriydi. Vance, bunun yerine diplomatik bir çözüm bulunması çağrısında bulunmuştu.

Vance, nisan ayında İslamabad'da düzenlenen İran konulu zirvede ABD müzakere heyetine başkanlık etmiş, haziran ayında ise ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptıyla sonuçlanan görüşmelere bizzat katılmıştı.

Ardından İsviçre'de İran'la gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerde ABD heyetine başkanlık etti. Görüşmeler, İran'ın Birleşmiş Milletler müfettişlerini nükleer tesislerini ziyaret etmeye davet etme taahhüdüyle sonuçlanmıştı.

Ancak İran Devrim Muhafızları kısa süre sonra gemilere yönelik saldırılarına yeniden başladı ve bu gelişme mutabakat zaptının çökmesine yol açtı.

Vance'ten İranlı yetkiliye müzakerelerin yeniden başlatılması mesajı

Axios'un haberine göre en dikkat çekici gelişme yaklaşık iki hafta önce yaşandı. Vance, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye bir mesaj göndererek, doğrudan müzakerelerin yeniden başlatılmasını önerdi.

Habere göre İranlı yetkililer, Vance'in mesajının müzakerelerin yeniden başlaması yönünde olumlu bir ivme oluşmasına katkı sağladığını ifade etti.

Arabuluculukta yavaş ilerleme, anlaşma ihtimaline ilişkin işaretler

Axios'a göre arabuluculuk girişimlerinde yer alan kaynaklar, görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ancak bu ilerlemenin oldukça yavaş olduğunu ifade etti.

Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, dün akşam yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Son iki hafta boyunca, durumu kontrol altına almak ve gerilimi düşürmek için gerçekten çözüm bulma niyetinde olan ABD yönetimindeki yetkililerle birlikte çalıştık. Onların ve Tahran'daki sağduyulu isimlerin katkıları sayesinde durumun kontrolden çıkmasını önlemeyi başardık.”

Katar Başbakanı ayrıca, ara seçimlerin ardından da Trump yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü, ancak yönetimin başka meselelerle de ilgilenmesi nedeniyle temasların önceki günlerdeki yoğunlukta devam etmediğini belirtti.