İki devletli çözüm için İsrail'in engelleri nasıl aşılabilir?

Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi konulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans, Filistin devletinin sembolik olarak tanınmasının ötesine geçerek somut ve pratik öneriler ortaya koydu

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İki devletli çözüm için İsrail'in engelleri nasıl aşılabilir?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

Egemen bir Filistin devleti kurma hayali, son on yılların en önemli jeopolitik dönüşümünü yaşıyor. 22 Eylül'de New York'ta düzenlenen Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi konulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans, sadece bilinen tutumların tekrarlanması için bir diplomatik etkinlik değil, Filistin devletinin uluslararası arenada daha fazla ülke tarafından tanınmasına hız veren ve çatışmanın sınırlarını benzeri görülmemiş bir şekilde yeniden çizen bir dönüm noktası oldu.

Filistin çeşitli ülkeler tarafından tanındıkça, mevcut durumun temelleri giderek daha kırılgan hale geliyor. Bugün, 156 ülke Filistin devletini tanıyor ve bu sayı önemli sembolik ve stratejik anlamlar taşıyor. Bu sayı yakında İsrail'i tanıyan 164 ülkeyi geçecek gibi görünüyor ve Filistin'i tanımakta tereddüt eden ülkeleri, tarafsızlık arayan ülkeler olarak değil, gün geçtikçe büyüyen uluslararası fikir birliğine katılmayı reddeden taraflar olarak giderek daha fazla tecride itecek.

Bu dinamik, marjinal aktörler tarafından değil, derin tarihi nüfuza sahip önemli güçler tarafından yönlendiriliyor. Bu bağlamda, Fransa ve Birleşik Krallık'ın Filistin devletini tanıma kararı, önemi küçümsenemeyecek bir adım olarak öne çıkıyor. Bu iki ülke, tanıma listesine eklenen iki bayrak olmaktan ziyade Sykes-Picot Anlaşması ile modern Ortadoğu'nun şekillenmesine katkıda bulunmuş ve İsrail’in kurulmasına zemin hazırlayan Balfour Deklarasyonu'nun da arkasındaki güçlerdi. Dolayısıyla, bugün Filistin devletini tanımaları, derin bir tarihi düzeltmedir.

Bu gelişme aynı zamanda 1947 yılında yayınlanan ve Filistin'in bir Yahudi ve bir Arap olmak üzere iki devlete bölünmesini öngören Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nun 181 sayılı kararının asıl hedefine ulaşılması yolunda atılan ilk pratik adımdır.

Daha spesifik olarak bu son durum BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) beş daimi üyesinden dördünün yani Çin, Rusya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın artık Filistin'i tanıdığı anlamına geliyor. Geri sadece ABD kalıyor. ABD, henüz bu adımı atmamış tek daimî üye olmaya devam ediyor. Artık Filistin devletinin küresel olarak tanınıp tanınmayacağı değil, Washington’ın bu artan uluslararası ivmeye ne kadar süre direneceği sorusu gündemde.

Kırılmalar: ABD’nin siyasi tablosundaki değişimler

Bu uluslararası baskı, kısa bir süre öncesine kadar ABD’de düşünülemez olan dikkate değer bir değişimle eş zamanlı olarak yaşanıyor. Uzun süredir büyük ölçüde İsrail yanlısı bir söylemin esiri olan Amerikan kamuoyu, şu anda somut bir değişim geçiriyor. Özellikle gençler arasında yapılan son anketler, İsrail politikasına verilen desteğin azaldığını ve Filistinlilerin adalet ve kendi kaderini tayin etme mücadelesine duyulan sempatiyi belirgin bir şekilde arttığını gösteriyor. Gazze’deki savaşın ağır insani bedeli, bu değişimin itici gücü olurken Filistin meselesini dış politikanın kenarından kamuoyu tartışmalarının merkezine taşıdı.

Daha önce doğal kabul edilen İsrail yanlısı destek önemli ölçüde azalıyor.

Daha da çarpıcı olanı, bu değişimin yankıları, uzun süredir aşılmaz bir kale gibi görünen ABD Kongresi'nin koridorlarında da yankılanmaya başladı. ABD Kongresi’ni 15 üyesi, daha önce eşi ya da benzeri görülmemiş bir hareketle, İsrail'in devam eden askeri saldırganlığını gerekçe göstererek, ABD'nin İsrail'e silah transferini durdurması çağrısında bulundu. Bu grup hala azınlıkta olsa da, ortaya çıkışı bile ABD yasama kurumunda hakim olan geleneksel bağlamdan radikal bir kayma olduğunu gösteriyor.

dfgthy
BM Genel Kurulu üyeleri, ABD’nin New York kentindeki BM genel merkezinde Filistin meselesi ve iki devletli çözümün uygulanması konusunda oylama yaptılar, 12 Eylül 2025 (Reuters)

Bu, daha önce kesin olarak kabul edilen İsrail'e yönelik iki partili desteğin önemli ölçüde azalmaya başladığının açık bir göstergesidir. Dahası, Filistinliler için ciddi bir siyasi umut bulunmadığı halde İsrail'in askeri operasyonlarını sürdürmesi, Washington’daki karar alıcılar için giderek artan bir yük haline geliyor. ABD’deki bu iç bölünme, uluslararası toplumun daha etkili ve etkili bir şekilde harekete geçmesi için önemli bir fırsat penceresi açıyor.

Görüşten pratiğe: Macron'un üç aşamalı önerisi

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi konulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans, Filistin devletinin sembolik olarak tanınmasının ötesine geçerek somut ve pratik öneriler ortaya koydu Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, konferanstan çıkan New York Deklarasyonu'ndan yararlanarak ayrıntılı üç aşamalı bir program sundu. Öneri, belirgin bir zaman çizelgesinden yoksun olması nedeniyle önemli bir zayıflık sergilese de genel ve belirsiz beklentilerin ötesine geçen yapılandırılmış bir çerçeve sundu.

Öneri, her iki taraf için olmak üzere İsrail’in bekasına yönelik tehditlere karşı garantiler ve Filistin’in sınırlarının izlenmesi ve iç güvenliğin sağlanması için uluslararası bir misyonun konuşlandırılması gibi Avrupa tarafından sunulan güvenlik garantileri öngörüyor.

Birinci Aşama: ‘Kısa vadeli’ siyasi ve diplomatik savunma

İlk aşama, taraflar arasında acilen itidal sağlanmasına ve güvenin tesis edilmesine odaklanıyor. Bu aşama, temel talepleri içermektedir. Bunların başında, Batı Şeria’da İsrail’in yerleşim yerlerini genişletmesinin derhal durdurulması gelmektedir. Avrupa Birliği (AB), coğrafi olarak yan yana bir Filistin devletinin yaşayabilirliğini sağlamak için bu talebin hayati önem taşıdığını düşünüyor. Bunun yanı sıra Filistin Yönetimi’nden kışkırtma ve şiddet eylemleriyle mücadele etmek için somut adımlar atması isteniyor. Filistin Yönetimi’nin bu rolü yerine getirebilmesi için Macron, bağımsız bir devleti yönetmek için gerekli kapasiteyi oluşturmada hayati bir adım olan Filistin yönetim kurumlarını güçlendirmek için Avrupa'nın mali ve siyasi desteğini artıracağına söz verdi. Bu aşama, Abraham Anlaşmaları kapsamında İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ülkeler de dahil olmak üzere bölgesel güçlerin, barış sürecini ilerletmek için nüfuzlarını kullanmalarını da içeriyor.

İkinci aşama: “Orta vadeli” siyasi sürecin yeniden başlatılması

Bu aşama, organize bir çerçeve içinde ve uluslararası gözetim altında müzakerelerin yeniden başlamasını gerektirir, ancak temel bir fark vardır: bu müzakereler uluslararası hukuka dayalı olmalıdır. Müzakereler, öncelikle ‘barış karşılığında toprak’ ilkesini teyit eden ve iki devletli çözümü destekleyen BMGK 242, 338 ve 1515 sayılı kararları olmak üzere, açık ve uzun süredir üzerinde anlaşmaya varılmış referans şartlarına dayanmalı.

dfrgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’daki Cenin Mülteci Kampı’na İsrail hava saldırısı düzenlendikten sonra bir adam hasar gören binanın önünde duruyor, 6 Eylül 2024 (AFP)

Bu bağlamda, işgal altındaki topraklardan kapsamlı bir çekilme ve Filistinli mülteci sorununa adil bir çözüm karşılığında İsrail ile Arap dünyası arasında tam normalleşme öneren 2002 tarihli Arap Barış Girişimi de yer alıyor.

Üçüncü aşama: “Uzun vadeli” uluslararası destek sistemi

Anlaşmanın imzalanmasının bir son değil, bir başlangıç olduğunu kabul eden bu son aşama, anlaşmanın hükümlerinin uygulanmasını sağlamak için güçlü bir uluslararası çerçeve oluşturulmasını öngörüyor. Bu bağlamda Macron, anlaşmaya uyumu izlemekle görevli, ABD, Avrupa Birliği (AB) ve bir dizi Arap ülkesinden oluşan bir ‘uluslararası temas grubu’ kurulmasını önerdi.

Daha da önemlisi öneri, her iki taraf için olmak üzere İsrail’in bekasına yönelik tehditlere karşı garantiler ve Filistin’in sınırlarının izlenmesi ve iç güvenliğin sağlanması için uluslararası bir misyonun konuşlandırılması gibi Avrupa tarafından sunulan güvenlik garantileri öngörüyor. Plan ayrıca, arzu edilen devletin kurulduğu ilk günden itibaren Filistin ekonomisinin sürdürülebilirliğini sağlamak için büyük ölçekli bir uluslararası yatırım programının başlatılmasını da içeriyor.

Gazze'de devam eden katliamlar ve Batı Şeria'da yerleşim yerlerinin hızla genişlemesi, bu ülkelerin desteklediğini iddia ettiği devletin kurulma olasılığını fiilen zayıflatıyor.

Filistin reformları ve BM'nin harekete geçmesi çağrısı

Devlet olmanın diplomatik tanınmadan daha fazlasını gerektirdiğini kabul eden Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, konferans sırasında kapsamlı bir reform gündemi olduğunu açıkladı. İki yıl içinde mali sistemi ve eğitim müfredatını BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) standartlarına uyumlu hale getirmek de dahil olmak üzere, yönetişimi, şeffaflığı ve hukukun üstünlüğünü güçlendirme sözü veren Abbas’ın önemli taahhütleri arasında, çok tartışma yaratan önceki sistemlerin yerine, uluslararası olarak denetlenen tek bir sosyal refah sisteminin kurulması yer aldı. Ayrıca, savaşın sona ermesinden sonraki bir yıl içinde başkanlık ve parlamento seçimleri düzenlemeyi ve yönetimden devlet kurulumuna geçişi yönetmek için üç ay içinde geçici bir anayasa taslağı hazırlama taahhüdünde bulunan Abbas, tüm tarafların Filistin Yönetimi programına ve uluslararası haklara bağlılıklarını vurguladı.

Filistin Yönetimi içindeki bu ivme, kararlı uluslararası eylemlerle desteklenmeli. Filistin'e üye olmayan gözlemci statüsü veren BM Genel Kurulu, bu siyasi yolu güçlendirecek somut adımlar atılması için baskı yapmaya devam etmekten sorumlu.

Ancak asıl sınav BMGK’da. BMGK’nın açıklamaların ötesine geçen ve 1967 sınırlarına dayalı iki devletli bir çözümün gerçekleştirilmesini taahhüt eden açık hükümlerinin yer aldığı güncellenmiş bir barış çerçevesi benimsemesi büyük önem taşıyor. Ayrıca, kapsamlı bir bölgesel güvenlik sisteminin kurulması ve uzun süredir önerilen ancak hiçbir zaman uygulanmayan uluslararası barış konferansının toplanması çağrısı da bu çerçeveye dahil edilmeli.

sdfrgt
BM’deki iki devletli çözüm konulu konferansa katılanlar hatıra fotoğrafı çektirdi, 28 Temmuz 2025 (AFP)

BMGK üyeleri, açıklamaların ötesine geçerek somut sonuçlar elde etmeli. Diğer çatışma bölgelerinde olduğu gibi, yerleşim yerlerinin genişletilmesinde rol oynayan İsrailli yetkililerin ve kuruluşların yaptırım listelerine eklenmesini öngören bir süreç başlatılması gerekiyor. Bu süreç, Petrol Karşılığı Gıda Programı benzeri sıkı bir izleme mekanizmasının kurulmasını da içerebilir. Bu mekanizma kapsamında, İsrail'in doğal gaz ihracatından elde ettiği gelirler, Gazze'nin yeniden inşası ve mağdurlara tazminat ödenmesi için ayrılan BM denetimindeki bir emanet hesabına yatırılması gerekiyor. ABD’nin bu tür önerilere itiraz etme olasılığı, bu önerilerin sunulmasının önünde bir engel olmamalı. Aksine, bu durum, uluslararası toplumun iki devletli çözüme bağlılık konusundaki ciddiyetinin bir testi olarak görülmeli.

Acil görev: Katliamı durdurmak

Ancak, sahadaki durum değişmediği sürece bu diplomatik girişimlerin hiçbiri başarıya ulaşmaz. Gazze'de devam eden katliamlar ve Batı Şeria'da yerleşim yerlerinin hızla genişlemesi, bu ülkelerin desteklediğini iddia ettiği devletin kurulma olasılığını fiilen zayıflatıyor. Uluslararası toplumun acil ve ahlaki görevi, İsrail'in savaş makinesini gecikmeden durdurmak için kararlı adımlar atmaktır.

Bunun için sözlü kınamaların ötesine geçilerek somut adımlar atılması gerekiyor. Bu bağlamda, silah ambargosu uygulamak en önemli öncelik. Devletler, bireysel ve toplu olarak, İsrail'e silah sevkiyatını durdurmalı ve silah taşıyan gemilerin ve uçakların limanlarına ulaşmasını veya hava sahalarını geçmesini engellemek dahil olmak üzere pratik önlemler almalı.

Filistin devletinin kurulmasına giden yol, bir nesildir hiç olmadığı kadar net. Bu yolun ana hatları, artan uluslararası tanınma, ayrıntılı planlar ve reformlara yönelik ciddi taahhütlerle belirlendi.

‘Meşru müdafaa’ bahanesiyle İsrail'e silah tedarik etmeye devam edenler, bu sınırların çok ötesine geçen bir kampanyaya fiilen katılıyorlar. İsrail yönetimi, Gazze'yi sakinlerinden boşaltma ve Batı Şeria'da apartheid sistemine benzeyen kalıcı bir gerçeklik kurma niyetini açıkça dile getirdi. Bu gidişatın devam etmesine izin vermek, iki devletli çözümü kesin olarak gömmek anlamına gelir.

Uluslararası toplum aynı zamanda İsrail’in yerleşim birimlerinin genişlemesine, özellikle de Doğu Kudüs'teki E-1 yerleşim projesine karşı net bir kırmızı çizgi çekmeli. Aksi takdirde Batı Şeria'yı bölerek Doğu Kudüs ile coğrafi bağlantısını kesecek olan bu durum, bir Filistin devletinin kurulmasını pratik olarak imkansız hale getirecek.

Bu süreci kolaylaştırmak için BM Genel Kurulu, üye devletlerin kendileri için en uygun olanları seçebilecekleri bazı hedefli tedbirler belirleyen bir karar kabul edebilir. Bu önlemler arasında şunlar yer alabilir:

Ekonomik yaptırımlar: Yasadışı yerleşim yerlerinde üretilen mallara ticaret kısıtlamaları ve yasaklar getirilmesi.

Mali yaptırımlar: Yerleşim faaliyetlerini finanse eden Hapoalim ve Leumi gibi bankaların varlıklarının dondurulması ve para cezaları uygulanması.

Sektörel yaptırımlar: İsrail'in büyük silah üreticilerini ve yerleşim yerlerini destekleyen şirketlere yaptırım uygulanması.

Kültürel yaptırımlar: İsrail uluslararası hukuka uymaya başlayana kadar, uluslararası spor ve kültür etkinliklerine katılımının askıya alınması.

BM Genel Kurulu tarafından alınacak herhangi bir kararın, BM’nin zaten kırılgan olan mali durumunu olumsuz etkileyebilecek bir karşı tepkiyle karşılaşacağına şüphe yok. Bu yüzden üye devletler, örgütün bütçesindeki olası açığı telafi etmek için alternatif mekanizmalar geliştirerek bu sorunu çözmek için birlikte çalışmalı.

Filistin devletinin kurulmasına giden yol, bir nesildir hiç olmadığı kadar net. Bu yol, artan uluslararası tanınma, ayrıntılı planlar ve reformlara yönelik ciddi taahhütlerle şekilleniyor. Ancak bu yol, kan ve betonla, gözlerimizin önünde, her an siliniyor. Artık uluslararası toplumun, açıklamalarının sadece sözde kalmayıp eyleme dönüşen bir taahhüt olduğunu kanıtlama sorumluluğu tamamen kendisine ait. İki devletli çözüm bugün son nefesini veriyor ve ancak kararlı ve acil bir müdahaleyle kurtarılabilir.



Mısır Dışişleri Bakanı: ABD-İran savaşında herhangi bir tırmanışın daha yıkıcı olmasından endişe duyuyoruz

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
TT

Mısır Dışişleri Bakanı: ABD-İran savaşında herhangi bir tırmanışın daha yıkıcı olmasından endişe duyuyoruz

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, ABD ile İran arasındaki savaşta yaşanabilecek yeni bir tırmanışın daha büyük yıkıma ve ciddi sonuçlara yol açmasından “son derece endişeli” olduğunu belirtti.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre bugün Bahreyn'in başkenti Manama'da Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından düzenlenen Güvenlik Diyaloğu Zirvesi'nde konuşan Abdülati, “Bir sonraki çatışma turu daha tehlikeli ve daha yıkıcı olacak, hiçbir sonuç getirmeyecek. Geçmişten ders çıkarmalıyız” ifadelerini kullandı.

Haziran ayında varılan geçici anlaşma, İran'la yaşanan savaşta kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını veya Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının normale dönmesini mümkün kılmadı. O tarihten bu yana İran, Washington'un İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldırması karşılığında Tahran'ın yedi gün içinde aksayan deniz geçişini yeniden açmasını önerdi.

Yeni bir anlaşmaya varılması amacıyla Katar arabuluculuk heyeti dün yeniden Tahran'a döndü. Ancak taraflar, önce nükleer müzakerelerin mi yoksa ablukanın ve petrol yaptırımlarının hafifletilmesinin mi gündeme alınması gerektiği konusunda hâlâ anlaşmazlık yaşıyor.


Irak İstihbaratı siyasi rekabet sınavıyla karşı karşıya

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
TT

Irak İstihbaratı siyasi rekabet sınavıyla karşı karşıya

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri’nin görevden alınması ve Başbakan Ali ez-Zeydi’nin kurumun yönetimini bizzat üstlenmesi, ülkenin en önemli güvenlik kurumlarından birindeki görev değişikliğinin ötesinde anlamlar taşıyor. Bu gelişme, hassas makamların siyasi güçler arasında nasıl paylaştırıldığı ve bu güçlerin güvenlik kurumları üzerindeki nüfuzunun sınırları konusunda yeni soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

Ez-Zeydi, eş-Şatri’yi görevden alma kararından üç gün sonra, perşembe akşamı ülkenin en hassas makamlarından birinin yönetimini devraldı. Aralık 2024’te dönemin Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani tarafından Raid Cuhî’nin yerine atanan eş-Şatri, yaklaşık bir buçuk yıl görevde kaldı.

Hükümet, görevden alma kararını egemenliğin pekiştirilmesi ve bölgesel tehditlerle mücadele kapsamında atılmış bir adım olarak nitelendirdi. Ancak söz konusu tehditlerin niteliği veya ez-Zeydi’nin teşkilatın yönetimini ne kadar süreyle üstleneceği konusunda ayrıntı vermedi.

Bu adım, güvenlik kurumunun yönetiminde istisnai bir uygulama olarak değerlendirilirken, aynı zamanda kurum başkanının değiştirilmesinin ötesine geçen siyasi boyutlar taşıyor.

Ez-Zeydi, istihbarat teşkilatının “bütün Iraklılara ait” olduğunu ve partizan, mezhepsel ya da hizipsel paylaşımın dışında tutulması gerektiğini belirtti. Ancak yeni bir başkan atamak yerine görevi bizzat üstlenmesi, makamı iktidar ortakları arasında yürürlükte olduğu varsayılan yazılı olmayan siyasi paylaşım düzeninin dışında bırakıyor.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Mayıs 2026'da Bağdat'taki parlamento binasında hükümetine güvenoyu verilmesi için yapılan oylama sırasında. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Mayıs 2026'da Bağdat'taki parlamento binasında hükümetine güvenoyu verilmesi için yapılan oylama sırasında. (Reuters)

Güvenlik yapılanması

Siyasi kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, makamların paylaşımına ilişkin mutabakatlar çerçevesinde istihbarat teşkilatı başkanlığının Sünni Arapların kontenjanına ayrıldığını, ancak bu düzenlemenin henüz Sünni bir ismin göreve getirilmesiyle sonuçlanmadığını belirtti.

Kaynaklara göre ez-Zeydi’nin teşkilatın başına geçmesi, bölgesel gerilimin arttığı bir dönemde yeni istihbarat başkanlığını siyasi çekişmelerden korumayı amaçlıyor olabilir. Kaynaklar, başbakanın güvenlik yapılanmasını yeniden düzenleme planlarının teşkilatın belirli siyasi güçlerin kontrolüne geçmesini zorlaştırdığını ifade etti.

2003'ten bu yana teşkilatın yönetiminde, eski subay Muhammed Abdullah eş-Şevvani'nin kısa süreli görev dönemi dışında, Şii partilerle bağlantılı isimler yer aldı. Buna karşılık Sünni yetkililer, operasyonlardan sorumlu başkan yardımcılığı gibi teşkilatın önemli kademelerinde görev yaptı. Söz konusu makam, İran yanlısı silahlı grupların kışkırtma kampanyalarına da hedef olmuştu.

Bağdat'ın Mansur bölgesindeki teşkilat merkezinin çevresi, Mart 2026'da insansız hava aracıyla (İHA) düzenlenen hava saldırısına maruz kaldı. Saldırıda bir istihbarat subayı hayatını kaybederken, merkezde maddi hasar meydana geldi.

Resmî olmayan güvenlik raporlarında, saldırının İran ile ABD arasındaki bölgesel gerilim nedeniyle yasa dışı faaliyet gösteren silahlı gruplar tarafından gerçekleştirildiği öne sürüldü.

Adının açıklanmasını istemeyen Sünni bir siyasetçi, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Irak'taki mevcut mezhepsel ve etnik güç paylaşımı düzenine göre istihbarat teşkilatının Sünni Arapların kontenjanında bulunduğunu söyledi.

Söz konusu siyasetçi, bu kesimin özellikle hassas ve güvenlikle ilgili makamlarda güç paylaşımı sistemi nedeniyle sık sık haksızlığa uğradığını belirterek, Sünnilerin bu tür görevlerde temsil edilmemesinin, vatandaşlık ve geçmişin mirasını aşma söylemiyle siyasi uygulamalar arasındaki uçurumu ortaya koyduğunu ifade etti.

Ancak aynı siyasetçi, eş-Şatri'nin görevden alınmasıyla ez-Zeydi'nin teşkilatın yönetimini üstlenmesini birbirinden ayrı değerlendirdi. Başbakanın mevcut aşamada teşkilatı yönetmesinin, makam üzerindeki anlaşmazlığın siyasi güçler arasında yeni bir rekabet alanına dönüşmesini önleyebileceğini belirtti. Görev için adaylık sürecinin başlatılmasının, siyasi çekişmelerin yoğunluğu nedeniyle uzlaşmayı zorlaştırabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Irak'ın eski Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 21 Mart 2026'da Bağdat'ta eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile görüşürken. (AFP)
Irak'ın eski Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 21 Mart 2026'da Bağdat'ta eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile görüşürken. (AFP)

İstihbarat teşkilatı: Merkezî yönetim ile siyasi paylaşım arasında

2003'ten bu yana Irak İstihbarat Teşkilatı, devlet kurumlarının inşasına damgasını vuran mesleki ve siyasi çıkarların iç içe geçmesinden bağımsız kalamadı. Güvenlik kurumları, sivil kurumlardan farklı bir yapıya sahip olmalarına rağmen, üst düzey görevler çoğu zaman siyasi güçler arasında pazarlık ve rekabet konusu oldu.

Siyaset araştırmacısı Abbas Abbud, 2003 sonrasında Irak devletinin kurumsal yapısında idari ve siyasi alanların iç içe geçtiğini, bunun da kurumların rolünü sınırlandırarak bağımsızlıklarını zayıflattığını ifade etti.

Abbud, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu iç içe geçişin idari görevlerden hassas güvenlik kurumlarına kadar uzanan bir siyasi nüfuz mücadelesine yol açtığını söyledi. Başbakanın teşkilatı siyasi paylaşım düzeninin dışında tutma yönündeki açıklamalarına rağmen, istihbarat kurumunun da bu rekabetin bir parçası hâline geldiğini vurguladı.

Burada öne çıkan soru, ez-Zeydi'nin teşkilatın yönetimini üstlenmesini siyasi liderlikle güvenlik kurumları arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemeye yönelik bir adıma dönüştürüp dönüştüremeyeceği.

Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Ofisi'nin kurulması ve yönetiminin eski İçişleri Bakanı Korgeneral Abdülemir eş-Şemmari'ye verilmesi, güvenlik yapılanmasının denetimini başbakanın liderliğinde merkezileştirmeye yönelik açıklanmış bir eğilimi yansıtıyor.

Ancak denetimin merkezîleştirilmesi, atama ve hesap verebilirlik konusunda açık kurallar oluşturulmadığı ve yetki sınırları belirlenmediği sürece kurumların mesleki bağımsızlığını güçlendireceği anlamına gelmiyor.

Müstansıriye Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Talib Muhammed Kerim, Irak'ın bölgesel ve uluslararası çatışmalardan korunabilmesi için stratejik gelişmeleri okuyabilen, çatışmaların yönünü ve bunların güvenlik, egemenlik ve ekonomik çıkarlar üzerindeki etkilerini öngörebilen bir istihbarat teşkilatına ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Kerim, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu hedefin gerçekleştirilmesi için teşkilatın siyasi çekişmelerden bağımsız bir mesleki yapıya kavuşması, güvenlik, diplomasi ve ekonomi kurumlarıyla koordinasyon içinde çalışması ve kurumu siyasi güçlerin hesaplarına göre değil, ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetecek yetki ve vizyona sahip bir liderlik tarafından yönetilmesi gerektiğini vurguladı.


Putin, savaşı sona erdirmek için Burhan’a yardım teklif etti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
TT

Putin, savaşı sona erdirmek için Burhan’a yardım teklif etti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan’daki savaşın sona erdirilmesi ve dışarıdan dayatmalar olmaksızın barışın tesis edilmesi için ülkesinin yardıma hazır olduğunu açıkladı. Putin, Moskova’da düzenlenen 3. Rusya-Afrika Zirvesi kapsamında Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile gerçekleştirdiği görüşmede, iki ülke arasındaki ekonomik ve teknik iş birliğini geliştirmeye yönelik bir yol haritası sundu.

Putin, ülkesinin çatışmaların durdurulmasını ve siyasi bir çözüme ulaşılmasını desteklediğini vurgulayarak, savaşın insani ve ekonomik sonuçlarına dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre önerilen yol haritası, ticaret, sanayi, teknoloji ve lojistik alanlarında iş birliğini kapsıyor.

Burhan ise Rusya ile stratejik ortaklık kurulması çağrısında bulunarak Kızıldeniz kıyısında, Rusya’ya ait akaryakıt ve buğday depolarının da yer alacağı serbest ekonomik bölge oluşturulmasını önerdi. Sudan hükümetinin, demokratik bir sivil geçiş sürecinin ve özgür seçimlerin önünü açacak, “tamamen Sudan’a özgü” bir barış sürecine bağlı olduğunu vurguladı.

Öte yandan Sudan Dışişleri Bakanı Muhyiddin Salim, Ukraynalı askerlerin Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) saflarında savaştığını ve birliklerine insansız hava araçlarının (İHA) kullanımı konusunda eğitim verdiğini öne sürdü. Hartum yönetiminin Ukraynalı, Kolombiyalı ve diğer yabancı uyruklu kişilerin savaşa katılımına ilişkin kanıtlara sahip olduğunu belirten Salim, geçen yıl ABD yönetimine Ukrayna üzerinden Sudan’a Amerikan silahlarının ulaştırıldığını gösteren belgeler sunduğunu açıkladı.