İki devletli çözüm için İsrail'in engelleri nasıl aşılabilir?

Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi konulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans, Filistin devletinin sembolik olarak tanınmasının ötesine geçerek somut ve pratik öneriler ortaya koydu

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İki devletli çözüm için İsrail'in engelleri nasıl aşılabilir?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

Egemen bir Filistin devleti kurma hayali, son on yılların en önemli jeopolitik dönüşümünü yaşıyor. 22 Eylül'de New York'ta düzenlenen Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi konulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans, sadece bilinen tutumların tekrarlanması için bir diplomatik etkinlik değil, Filistin devletinin uluslararası arenada daha fazla ülke tarafından tanınmasına hız veren ve çatışmanın sınırlarını benzeri görülmemiş bir şekilde yeniden çizen bir dönüm noktası oldu.

Filistin çeşitli ülkeler tarafından tanındıkça, mevcut durumun temelleri giderek daha kırılgan hale geliyor. Bugün, 156 ülke Filistin devletini tanıyor ve bu sayı önemli sembolik ve stratejik anlamlar taşıyor. Bu sayı yakında İsrail'i tanıyan 164 ülkeyi geçecek gibi görünüyor ve Filistin'i tanımakta tereddüt eden ülkeleri, tarafsızlık arayan ülkeler olarak değil, gün geçtikçe büyüyen uluslararası fikir birliğine katılmayı reddeden taraflar olarak giderek daha fazla tecride itecek.

Bu dinamik, marjinal aktörler tarafından değil, derin tarihi nüfuza sahip önemli güçler tarafından yönlendiriliyor. Bu bağlamda, Fransa ve Birleşik Krallık'ın Filistin devletini tanıma kararı, önemi küçümsenemeyecek bir adım olarak öne çıkıyor. Bu iki ülke, tanıma listesine eklenen iki bayrak olmaktan ziyade Sykes-Picot Anlaşması ile modern Ortadoğu'nun şekillenmesine katkıda bulunmuş ve İsrail’in kurulmasına zemin hazırlayan Balfour Deklarasyonu'nun da arkasındaki güçlerdi. Dolayısıyla, bugün Filistin devletini tanımaları, derin bir tarihi düzeltmedir.

Bu gelişme aynı zamanda 1947 yılında yayınlanan ve Filistin'in bir Yahudi ve bir Arap olmak üzere iki devlete bölünmesini öngören Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nun 181 sayılı kararının asıl hedefine ulaşılması yolunda atılan ilk pratik adımdır.

Daha spesifik olarak bu son durum BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) beş daimi üyesinden dördünün yani Çin, Rusya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın artık Filistin'i tanıdığı anlamına geliyor. Geri sadece ABD kalıyor. ABD, henüz bu adımı atmamış tek daimî üye olmaya devam ediyor. Artık Filistin devletinin küresel olarak tanınıp tanınmayacağı değil, Washington’ın bu artan uluslararası ivmeye ne kadar süre direneceği sorusu gündemde.

Kırılmalar: ABD’nin siyasi tablosundaki değişimler

Bu uluslararası baskı, kısa bir süre öncesine kadar ABD’de düşünülemez olan dikkate değer bir değişimle eş zamanlı olarak yaşanıyor. Uzun süredir büyük ölçüde İsrail yanlısı bir söylemin esiri olan Amerikan kamuoyu, şu anda somut bir değişim geçiriyor. Özellikle gençler arasında yapılan son anketler, İsrail politikasına verilen desteğin azaldığını ve Filistinlilerin adalet ve kendi kaderini tayin etme mücadelesine duyulan sempatiyi belirgin bir şekilde arttığını gösteriyor. Gazze’deki savaşın ağır insani bedeli, bu değişimin itici gücü olurken Filistin meselesini dış politikanın kenarından kamuoyu tartışmalarının merkezine taşıdı.

Daha önce doğal kabul edilen İsrail yanlısı destek önemli ölçüde azalıyor.

Daha da çarpıcı olanı, bu değişimin yankıları, uzun süredir aşılmaz bir kale gibi görünen ABD Kongresi'nin koridorlarında da yankılanmaya başladı. ABD Kongresi’ni 15 üyesi, daha önce eşi ya da benzeri görülmemiş bir hareketle, İsrail'in devam eden askeri saldırganlığını gerekçe göstererek, ABD'nin İsrail'e silah transferini durdurması çağrısında bulundu. Bu grup hala azınlıkta olsa da, ortaya çıkışı bile ABD yasama kurumunda hakim olan geleneksel bağlamdan radikal bir kayma olduğunu gösteriyor.

dfgthy
BM Genel Kurulu üyeleri, ABD’nin New York kentindeki BM genel merkezinde Filistin meselesi ve iki devletli çözümün uygulanması konusunda oylama yaptılar, 12 Eylül 2025 (Reuters)

Bu, daha önce kesin olarak kabul edilen İsrail'e yönelik iki partili desteğin önemli ölçüde azalmaya başladığının açık bir göstergesidir. Dahası, Filistinliler için ciddi bir siyasi umut bulunmadığı halde İsrail'in askeri operasyonlarını sürdürmesi, Washington’daki karar alıcılar için giderek artan bir yük haline geliyor. ABD’deki bu iç bölünme, uluslararası toplumun daha etkili ve etkili bir şekilde harekete geçmesi için önemli bir fırsat penceresi açıyor.

Görüşten pratiğe: Macron'un üç aşamalı önerisi

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi konulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans, Filistin devletinin sembolik olarak tanınmasının ötesine geçerek somut ve pratik öneriler ortaya koydu Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, konferanstan çıkan New York Deklarasyonu'ndan yararlanarak ayrıntılı üç aşamalı bir program sundu. Öneri, belirgin bir zaman çizelgesinden yoksun olması nedeniyle önemli bir zayıflık sergilese de genel ve belirsiz beklentilerin ötesine geçen yapılandırılmış bir çerçeve sundu.

Öneri, her iki taraf için olmak üzere İsrail’in bekasına yönelik tehditlere karşı garantiler ve Filistin’in sınırlarının izlenmesi ve iç güvenliğin sağlanması için uluslararası bir misyonun konuşlandırılması gibi Avrupa tarafından sunulan güvenlik garantileri öngörüyor.

Birinci Aşama: ‘Kısa vadeli’ siyasi ve diplomatik savunma

İlk aşama, taraflar arasında acilen itidal sağlanmasına ve güvenin tesis edilmesine odaklanıyor. Bu aşama, temel talepleri içermektedir. Bunların başında, Batı Şeria’da İsrail’in yerleşim yerlerini genişletmesinin derhal durdurulması gelmektedir. Avrupa Birliği (AB), coğrafi olarak yan yana bir Filistin devletinin yaşayabilirliğini sağlamak için bu talebin hayati önem taşıdığını düşünüyor. Bunun yanı sıra Filistin Yönetimi’nden kışkırtma ve şiddet eylemleriyle mücadele etmek için somut adımlar atması isteniyor. Filistin Yönetimi’nin bu rolü yerine getirebilmesi için Macron, bağımsız bir devleti yönetmek için gerekli kapasiteyi oluşturmada hayati bir adım olan Filistin yönetim kurumlarını güçlendirmek için Avrupa'nın mali ve siyasi desteğini artıracağına söz verdi. Bu aşama, Abraham Anlaşmaları kapsamında İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ülkeler de dahil olmak üzere bölgesel güçlerin, barış sürecini ilerletmek için nüfuzlarını kullanmalarını da içeriyor.

İkinci aşama: “Orta vadeli” siyasi sürecin yeniden başlatılması

Bu aşama, organize bir çerçeve içinde ve uluslararası gözetim altında müzakerelerin yeniden başlamasını gerektirir, ancak temel bir fark vardır: bu müzakereler uluslararası hukuka dayalı olmalıdır. Müzakereler, öncelikle ‘barış karşılığında toprak’ ilkesini teyit eden ve iki devletli çözümü destekleyen BMGK 242, 338 ve 1515 sayılı kararları olmak üzere, açık ve uzun süredir üzerinde anlaşmaya varılmış referans şartlarına dayanmalı.

dfrgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’daki Cenin Mülteci Kampı’na İsrail hava saldırısı düzenlendikten sonra bir adam hasar gören binanın önünde duruyor, 6 Eylül 2024 (AFP)

Bu bağlamda, işgal altındaki topraklardan kapsamlı bir çekilme ve Filistinli mülteci sorununa adil bir çözüm karşılığında İsrail ile Arap dünyası arasında tam normalleşme öneren 2002 tarihli Arap Barış Girişimi de yer alıyor.

Üçüncü aşama: “Uzun vadeli” uluslararası destek sistemi

Anlaşmanın imzalanmasının bir son değil, bir başlangıç olduğunu kabul eden bu son aşama, anlaşmanın hükümlerinin uygulanmasını sağlamak için güçlü bir uluslararası çerçeve oluşturulmasını öngörüyor. Bu bağlamda Macron, anlaşmaya uyumu izlemekle görevli, ABD, Avrupa Birliği (AB) ve bir dizi Arap ülkesinden oluşan bir ‘uluslararası temas grubu’ kurulmasını önerdi.

Daha da önemlisi öneri, her iki taraf için olmak üzere İsrail’in bekasına yönelik tehditlere karşı garantiler ve Filistin’in sınırlarının izlenmesi ve iç güvenliğin sağlanması için uluslararası bir misyonun konuşlandırılması gibi Avrupa tarafından sunulan güvenlik garantileri öngörüyor. Plan ayrıca, arzu edilen devletin kurulduğu ilk günden itibaren Filistin ekonomisinin sürdürülebilirliğini sağlamak için büyük ölçekli bir uluslararası yatırım programının başlatılmasını da içeriyor.

Gazze'de devam eden katliamlar ve Batı Şeria'da yerleşim yerlerinin hızla genişlemesi, bu ülkelerin desteklediğini iddia ettiği devletin kurulma olasılığını fiilen zayıflatıyor.

Filistin reformları ve BM'nin harekete geçmesi çağrısı

Devlet olmanın diplomatik tanınmadan daha fazlasını gerektirdiğini kabul eden Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, konferans sırasında kapsamlı bir reform gündemi olduğunu açıkladı. İki yıl içinde mali sistemi ve eğitim müfredatını BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) standartlarına uyumlu hale getirmek de dahil olmak üzere, yönetişimi, şeffaflığı ve hukukun üstünlüğünü güçlendirme sözü veren Abbas’ın önemli taahhütleri arasında, çok tartışma yaratan önceki sistemlerin yerine, uluslararası olarak denetlenen tek bir sosyal refah sisteminin kurulması yer aldı. Ayrıca, savaşın sona ermesinden sonraki bir yıl içinde başkanlık ve parlamento seçimleri düzenlemeyi ve yönetimden devlet kurulumuna geçişi yönetmek için üç ay içinde geçici bir anayasa taslağı hazırlama taahhüdünde bulunan Abbas, tüm tarafların Filistin Yönetimi programına ve uluslararası haklara bağlılıklarını vurguladı.

Filistin Yönetimi içindeki bu ivme, kararlı uluslararası eylemlerle desteklenmeli. Filistin'e üye olmayan gözlemci statüsü veren BM Genel Kurulu, bu siyasi yolu güçlendirecek somut adımlar atılması için baskı yapmaya devam etmekten sorumlu.

Ancak asıl sınav BMGK’da. BMGK’nın açıklamaların ötesine geçen ve 1967 sınırlarına dayalı iki devletli bir çözümün gerçekleştirilmesini taahhüt eden açık hükümlerinin yer aldığı güncellenmiş bir barış çerçevesi benimsemesi büyük önem taşıyor. Ayrıca, kapsamlı bir bölgesel güvenlik sisteminin kurulması ve uzun süredir önerilen ancak hiçbir zaman uygulanmayan uluslararası barış konferansının toplanması çağrısı da bu çerçeveye dahil edilmeli.

sdfrgt
BM’deki iki devletli çözüm konulu konferansa katılanlar hatıra fotoğrafı çektirdi, 28 Temmuz 2025 (AFP)

BMGK üyeleri, açıklamaların ötesine geçerek somut sonuçlar elde etmeli. Diğer çatışma bölgelerinde olduğu gibi, yerleşim yerlerinin genişletilmesinde rol oynayan İsrailli yetkililerin ve kuruluşların yaptırım listelerine eklenmesini öngören bir süreç başlatılması gerekiyor. Bu süreç, Petrol Karşılığı Gıda Programı benzeri sıkı bir izleme mekanizmasının kurulmasını da içerebilir. Bu mekanizma kapsamında, İsrail'in doğal gaz ihracatından elde ettiği gelirler, Gazze'nin yeniden inşası ve mağdurlara tazminat ödenmesi için ayrılan BM denetimindeki bir emanet hesabına yatırılması gerekiyor. ABD’nin bu tür önerilere itiraz etme olasılığı, bu önerilerin sunulmasının önünde bir engel olmamalı. Aksine, bu durum, uluslararası toplumun iki devletli çözüme bağlılık konusundaki ciddiyetinin bir testi olarak görülmeli.

Acil görev: Katliamı durdurmak

Ancak, sahadaki durum değişmediği sürece bu diplomatik girişimlerin hiçbiri başarıya ulaşmaz. Gazze'de devam eden katliamlar ve Batı Şeria'da yerleşim yerlerinin hızla genişlemesi, bu ülkelerin desteklediğini iddia ettiği devletin kurulma olasılığını fiilen zayıflatıyor. Uluslararası toplumun acil ve ahlaki görevi, İsrail'in savaş makinesini gecikmeden durdurmak için kararlı adımlar atmaktır.

Bunun için sözlü kınamaların ötesine geçilerek somut adımlar atılması gerekiyor. Bu bağlamda, silah ambargosu uygulamak en önemli öncelik. Devletler, bireysel ve toplu olarak, İsrail'e silah sevkiyatını durdurmalı ve silah taşıyan gemilerin ve uçakların limanlarına ulaşmasını veya hava sahalarını geçmesini engellemek dahil olmak üzere pratik önlemler almalı.

Filistin devletinin kurulmasına giden yol, bir nesildir hiç olmadığı kadar net. Bu yolun ana hatları, artan uluslararası tanınma, ayrıntılı planlar ve reformlara yönelik ciddi taahhütlerle belirlendi.

‘Meşru müdafaa’ bahanesiyle İsrail'e silah tedarik etmeye devam edenler, bu sınırların çok ötesine geçen bir kampanyaya fiilen katılıyorlar. İsrail yönetimi, Gazze'yi sakinlerinden boşaltma ve Batı Şeria'da apartheid sistemine benzeyen kalıcı bir gerçeklik kurma niyetini açıkça dile getirdi. Bu gidişatın devam etmesine izin vermek, iki devletli çözümü kesin olarak gömmek anlamına gelir.

Uluslararası toplum aynı zamanda İsrail’in yerleşim birimlerinin genişlemesine, özellikle de Doğu Kudüs'teki E-1 yerleşim projesine karşı net bir kırmızı çizgi çekmeli. Aksi takdirde Batı Şeria'yı bölerek Doğu Kudüs ile coğrafi bağlantısını kesecek olan bu durum, bir Filistin devletinin kurulmasını pratik olarak imkansız hale getirecek.

Bu süreci kolaylaştırmak için BM Genel Kurulu, üye devletlerin kendileri için en uygun olanları seçebilecekleri bazı hedefli tedbirler belirleyen bir karar kabul edebilir. Bu önlemler arasında şunlar yer alabilir:

Ekonomik yaptırımlar: Yasadışı yerleşim yerlerinde üretilen mallara ticaret kısıtlamaları ve yasaklar getirilmesi.

Mali yaptırımlar: Yerleşim faaliyetlerini finanse eden Hapoalim ve Leumi gibi bankaların varlıklarının dondurulması ve para cezaları uygulanması.

Sektörel yaptırımlar: İsrail'in büyük silah üreticilerini ve yerleşim yerlerini destekleyen şirketlere yaptırım uygulanması.

Kültürel yaptırımlar: İsrail uluslararası hukuka uymaya başlayana kadar, uluslararası spor ve kültür etkinliklerine katılımının askıya alınması.

BM Genel Kurulu tarafından alınacak herhangi bir kararın, BM’nin zaten kırılgan olan mali durumunu olumsuz etkileyebilecek bir karşı tepkiyle karşılaşacağına şüphe yok. Bu yüzden üye devletler, örgütün bütçesindeki olası açığı telafi etmek için alternatif mekanizmalar geliştirerek bu sorunu çözmek için birlikte çalışmalı.

Filistin devletinin kurulmasına giden yol, bir nesildir hiç olmadığı kadar net. Bu yol, artan uluslararası tanınma, ayrıntılı planlar ve reformlara yönelik ciddi taahhütlerle şekilleniyor. Ancak bu yol, kan ve betonla, gözlerimizin önünde, her an siliniyor. Artık uluslararası toplumun, açıklamalarının sadece sözde kalmayıp eyleme dönüşen bir taahhüt olduğunu kanıtlama sorumluluğu tamamen kendisine ait. İki devletli çözüm bugün son nefesini veriyor ve ancak kararlı ve acil bir müdahaleyle kurtarılabilir.



Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
TT

Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, beraberindeki heyetle birlikte, başbakanlık görevini üstlenmesinden bu yana Avrupa’daki ilk durağı olan Paris’e kısa ancak yoğun temaslarla geçen bir ziyaret gerçekleştirdi. Zeydi’nin Avrupa turundaki ikinci durağı ise Berlin olacak. Elysee Sarayı tarafından dün öğleden sonra yayımlanan ortak bildiri, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Başbakan Ali ez-Zeydi düzeyinde olduğu kadar, iki ülke arasındaki bakanlıklar ve Fransız şirketleri nezdinde de ele alınan konuların geniş yelpazesini ortaya koydu. Görüşmelerde, Irak’taki faaliyetlerini genişletmek isteyen TotalEnergies de yer aldı.

Zeydi, Le Figaro gazetesinde yayımlanan makalesinde, ülkesinin 145 milyar varil olarak tahmin edilen kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada dördüncü sırada bulunduğunu belirtti. Zeydi aynı makalesinde, Irak’ın Fransa ile kurmasını istediği yeni ilişkiler konusundaki vizyonunu da ortaya koyarak, bu ilişkilerde ‘Irak’ın talepler listesiyle gelen veya siyasi şemsiye arayan bir ülke değil, etkin bir ortak’ olmasını istediğini ifade etti. Zeydi’ye göre ziyaret, ‘zamanlaması açısından’ ayrı bir önem taşıyor. Zeydi, ziyaretin, Ortadoğu’da büyük ölçüde belirsizliğin hâkim olduğu, gerilimlerin kontrol altına alınması ve bölgeye yeniden sükûnetin getirilmesi için bölgesel ve uluslararası düzeyde çabalara acil ihtiyaç duyulan bir döneme denk geldiğini belirtti.

Zeydi, ziyaretin öneminin ‘Irak ile Fransa arasındaki ikili ilişkilerin sınırlarını aştığını’ belirterek, bunun Irak’a Avrupa’daki ortaklıklarının ve angajmanının kapsamını genişletme, ayrıca bölgede istikrarın tesis edilmesine yönelik ortak çabalardaki rolünü güçlendirme imkânı sunduğunu kaydetti.

Ortak bildiriye göre ziyaretin temel amacı, ‘Fransa ile Irak arasındaki stratejik ortaklığı ve dostane ilişkileri güçlendirmek’ olarak belirlendi.

gtrhy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün öğleden sonra Elysee Sarayı’nda bir dizi mutabakat zaptı ve anlaşmanın imzalanmasına şahitlik etti. (AFP)

Bildiri, ziyaret sırasında yaşanan tüm gelişmeleri ele alan 20 paragraftan oluşuyor. Anlaşmalar, niyet beyanları ve mutabakatların da yer aldığı bu unsurlar, Fransız Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan ayrı bir açıklamada ayrıntılı şekilde sıralandı. Bunlar arasında Macron ve Zeydi’nin huzurunda imzalanan altı anlaşma da bulunuyor. Bildiride, tarafların Ortadoğu’daki krizlerle nasıl başa çıkılacağı ve bölgede güvenlik ile istikrarın nasıl güçlendirileceği konusunda sahip oldukları ‘ortak vizyona’ yapılan vurgu dikkat çekti. Bu vizyonun ‘ulusal egemenliğe, müdahale etmeme ilkesine, iyi komşuluk ilişkilerine ve toprak bütünlüğüne saygı, uluslararası hukuka riayet ve bölgenin karşı karşıya olduğu ortak kriz ve tehditlerle mücadelede diplomatik çözümlere başvurma’ temelinde şekillendiği belirtildi. Bu ifadeler, ABD ile İran arasında devam eden savaşa ve tarafların bu savaşın sona erdirilmesinin diplomatik çözümlerden geçmesi gerektiğine yönelik görüşlerine işaret ediyor.

Ortak bildiride Macron’un ‘Irak’ın izlediği dengeli dış politikayı’ ve ‘ülkenin bağlar kurma, diyaloğu geliştirme ve bölgesel iş birliğini teşvik etme konusunda üstlendiği rolü’ övmesine yer verilirken, Zeydi de makalesinde Irak’ı bir ‘diyalog platformu’ olarak öne çıkarmaya özen gösterdi. Zeydi, Irak’ın ‘topraklarının komşu ülkelere yönelik tehditlerin düzenleneceği bir üsse veya bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki bir çatışma alanına dönüşmesine izin vermeyeceğini’ belirtti. Zeydi’nin ifadesine göre Irak, ‘gerekli siyasi iradenin ortaya çıkması halinde çatışmanın tarafları arasında doğrudan görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır.’

Güvenlik dosyası, Elysee Sarayı’ndaki görüşmelerde ele alınan en önemli başlıklardan birini oluşturdu. Ortak bildiride, “Fransa’nın Uluslararası Koalisyon bünyesinde oynadığı olumlu rol göz önünde bulundurularak, Fransa Cumhurbaşkanı ile Irak Başbakanı askeri iş birliğini sürdürme ve derinleştirme konusunda mutabık kaldı” denildi. Bu kapsamda, Irak’ın sınırlarını koruma kapasitesinin güçlendirilmesi ve toprakları üzerindeki egemenliğinin desteklenmesi hedefleniyor. Bildiride, söz konusu iş birliğinin iki ülkenin egemenliğine saygı gösteren ikili bir çerçevede yürütüleceği ve Uluslararası Koalisyon’un görevinin sona ermesinin ardından bu çerçevenin ayrıca kararlaştırılacağı ifade edildi.

cvfghcdf
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’yi Elysee Sarayı’nda karşıladı. (AP)

Bu mutabakat, iki ülkenin ilişkilerini 2023 yılında imzalanan ve ‘ikili stratejik ortaklık anlaşması’ temelinde geliştirme arzusunun bir parçasını oluşturuyor. Fransa anlaşmayı halihazırda onaylarken, Irak da ‘yakında onaylama konusunda kararlı’ olduğunu bildirdi. Güvenlik alanının önemi, Irak’ın askeri kapasitesini yeniden inşa etme ve modernize etme çabaları kapsamında Fransız askeri teçhizatı tedarik etmesine yönelik ‘stratejik bir yol haritası’ üzerinde iki tarafın anlaşmaya varmasıyla da ortaya çıktı. Ayrıca Irak Savunma Bakanlığı ile Fransız şirketi Harmattan AI arasında ‘otonom hava savunma sistemleri’ konusunda bir niyet mektubu imzalandı. Paris, bu iki adımı, ‘iki tarafın askeri kapasitenin güçlendirilmesi alanındaki iş birliğini sürdürme ve Irak’a egemenlik görevlerini yerine getirmesi konusunda destek sağlama yönündeki iradesinin teyidi’ olarak değerlendiriyor. Ortak bildirinin bir bölümünde Zeydi’nin, ‘hava hareketliliği, topçu sistemleri, insansız hava araçlarına karşı sistemler (C-UAS) ile hava savunma ve gözetleme sistemleri’ alanlarında Fransız şirketleri ile Irak Savunma Bakanlığı arasındaki görüşmeleri teşvik etme niyetinde olduğu belirtildi.

Tüm bunlar, Irak’ın silah tedarik kaynaklarını çeşitlendirme eğilimine işaret ediyor ve Paris bu amaç doğrultusunda uygun bir kapı olarak öne çıkıyor. Fransa’nın Irak’taki siyasi, diplomatik, kültürel ve sağlık alanlarında çok yönlü varlığını güçlendirmeye çalıştığı doğru olmakla birlikte, ülke özellikle iki ana sektöre önem veriyor: savunma ve enerji.

Savunma sektöründe olduğu gibi enerji alanında da Irak Elektrik Bakanlığı ile TotalEnergies arasında Irak’a sıvılaştırılmış doğal gaz tedarik edilmesine yönelik bir mutabakat zaptı imzalandı. Bu kapsamda Zeydi, Fransız petrol şirketinin Başkanı Patrick Pouyanne’yi kabul etti. Taraflar ayrıca Irak’ın enerji sektöründeki kapasitesinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik bir program konusunda mutabakat zaptı imzaladı. Ancak Fransa’nın Irak’taki petrol ve doğal gaz alanındaki hedefleri bununla sınırlı değil. Ortak bildiride, Irak’ın TotalEnergies ile ‘Irak’ın petrol üretimini artırmayı, enerji verimliliğinin yükseltilmesine katkı sunmayı, enerji alanındaki egemenliğini güçlendirmeyi ve ülkedeki enerji dönüşümünü desteklemeyi’ amaçlayan, ‘geniş ölçekli yatırımlara dayalı’ bir dizi enerji projesi konusunda görüşmelere başlamayı kabul ettiği belirtildi. Dünyanın ciddi bir enerji krizi yaşadığı bir dönemde, büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkeyle böyle bir anlaşmaya varılması Fransa açısından son derece önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor.


Yemen’den Hürmüz’e… Salalah toplantısını engelleyen ne oldu?

Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)
Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)
TT

Yemen’den Hürmüz’e… Salalah toplantısını engelleyen ne oldu?

Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)
Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)

Muhammed Garsan

Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması ve Körfez ülkelerinin tansiyonu düşürme odaklı istişareleriyle eş zamanlı olarak ertelendi. Önerilen mutabakat metinleri ise seyrüsefer yönetimi ve güvenlik garantilerine dair görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya bulunuyor.

Dün yapılması öngörülen görüşmenin henüz başlamadan ertelenmesi, Hürmüz Boğazı’nın yeniden seyrüsefere açılması ve dünyanın en hassas bölgelerinden birinde deniz güvenliğinin sağlanmasına yönelik girişimlerin önündeki karmaşıklığı gözler önüne serdi.

Umman tarafından pazar akşamı yapılan açıklamada toplantının ertelendiği duyuruldu. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, bölgesel uzlaşıyı sağlama kararlılığı doğrultusunda Salalah görüşmelerinin tehir edildiğini belirterek, Maskat’ın bölgede istikrar ve sürdürülebilir iş birliğini hedefleyen diyalog süreçlerini desteklemeye devam edeceğini vurguladı.

Umman Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan müteakip açıklamada ise kararın ‘yapıcı bir diyalog ortamı oluşturma’ amacı taşıdığı ifade edildi; ancak erteleme talebinde bulunan ülke veya anlaşmazlık konularına ilişkin detay verilmedi.

İran resmi haber ajansı IRNA’ya konuşan Dışişleri Bakanlığı Körfez İşleri Genel Müdürü, ertelemenin bölge ülkelerinden gelen talep üzerine Tahran ve Maskat arasındaki koordine ile alındığını bildirdi. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ise Reuters’a yaptığı açıklamada, erteleme talebinin Suudi Arabistan’dan geldiğini öne sürdü. Riyad yönetiminden konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

Salalah’tan önce başlayan yol

Salalah toplantısı müstakil bir girişim olmayıp, Maskat ile Tahran arasında Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferin geleceğine ilişkin aylardır yürütülen müzakere sürecinin bir halkasını oluşturuyordu.

Umman ve İran, geçtiğimiz 25 Ağustos’ta Boğaz üzerinden geçici ve ortak bir seyrüsefer koridoru oluşturulmasını ve ortak bir mayın tarama projesini içeren aşamalı bir çerçeveyi ele aldıklarını duyurmuştu. Plana göre; Körfez’e kıyısı olan bölgesel aktörlerin de katılımıyla, kalıcı bir koridor, seyrüsefer trafiğinin yönetimi, bilgi paylaşımı ile güvenlik ve seyrüsefer hizmetlerinin sunulmasına yönelik nihai düzenlemeler için teknik müzakerelerin sürdürülmesi öngörülüyordu. Bu adımdan önce ise iki taraf arasındaki ikili mutabakatları kademeli olarak daha geniş bir bölgesel ölçeğe taşımak amacıyla, Boğaz’ın yönetimi ve ilgili seyrüsefer hizmetlerini ele alan ortak bir Umman-İran komitesi kurulmuştu.

Ancak Salalah’a giden süreç görüş ayrılıklarına sahne oldu. İranlı bir yetkili, belirlenen tarihten önce yaptığı açıklamada toplantıdan imzalanmış bir anlaşma çıkmasının beklenmediğini ifade ederken; gemi trafiğinin yönetimi, olası harçlar ve seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin garantiler konusunda görüş ayrılıkları öne çıktı.

Öte yandan Bahreyn, toplantıya katılmayacağını resmi olarak açıklayan tek Körfez ülkesi oldu. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilmeden İran ile ortak bir toplantıya girmeyeceğini belirten Manama yönetimi; Hürmüz Boğazı’na ilişkin her türlü düzenlemenin Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne dayanması, ayrımcılık, harç veya izin şartı olmaksızın gemilerin transit geçişini güvence altına alması ve tüm Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguladı.

Böylece Salalah toplantısı, son bölgesel gelişmelerin yarattığı karmaşıklıktan önce de önerilen düzenlemelere ilişkin siyasi ve hukuki görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya bulunuyordu.

Körfez hesapları

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre  Siyaset uzmanı Ali el-Anezi, yaptığı değerlendirmede erteleme kararının Suudi Arabistan ile Umman arasındaki istişareler ışığında alındığını belirtti. El-Anezi, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından doğrudan etkilenmeleri sebebiyle Riyad yönetiminin buradaki düzenlemeleri tüm KİK ülkelerinin ortak çıkarını ilgilendiren bir mesele olarak gördüğünü ifade etti.

El-Anezi, Suudi Arabistan ve KİK ülkelerinin boğazın uluslararası statüsüne ve Deniz Hukuku Sözleşmesi kurallarına tabi olmasına bağlı kaldığını, Hürmüz Boğazı’nın tek bir devletin yönetimi altına girmesini kabul etmediğini kaydetti.

Bu değerlendirmeler, erteleme kararından önce Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan tarafından yapılan açıklamayla paralellik gösteriyor. Körfez güvenliğinin bölge ülkelerinin egemenliğine ve bağımsızlığına saygı duyulması ile içişlerine karışılmaması ilkesine bağlı olduğunu vurgulayan Faysal bin Ferhan, KİK ülkelerinin topraklarının hedef alınmasını veya güvenliklerinin tehdit edilmesini kabul etmeyeceğini ifade etmişti. Faysal bin Ferhan ayrıca, Hürmüz Boğazı ve diğer stratejik su yollarında seyrüsefer özgürlüğü ile ticari gemilerin güvenliğinin sağlanmasının önemine dikkat çekmişti.

Yemen, Hürmüz hattına giriyor

Körfez sularının ötesinden gelen bir diğer etken ise Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını artırması ve Yemen’de birbiri ardına yaşanan askeri gelişmeler oldu.

El-Anezi, Husi geriliminin krize yeni bir boyut kazandırdığını, özellikle Babu’l Mendeb Boğazı üzerinden uluslararası ticaret trafiğini hedef alan tehditlerin endişe alanını Hürmüz’den bir diğer stratejik su yoluna doğru genişlettiğini belirtti.

Toplantı öncesinde var olan görüş ayrılıkları dikkate alındığında, Yemen’deki gerilimin ertelemenin tek sebebi olduğu söylenemez; ancak İran Dışişleri Bakanlığı’nın erteleme talebinin Riyad’dan geldiği yönündeki açıklaması, gerilimin tırmandığı zamanlamayı kararın okunmasında önemli bir unsur haline getiriyor.

Yemen’deki çatışmaların Kızıldeniz’in batı kıyısı ve Babu’l Mendeb yakınlarında hareketlenmesiyle birlikte, bölgenin en kritik iki deniz geçidi eş zamanlı olarak gündeme geldi. Enerji ticareti ve uluslararası seyrüsefer için hayati iki kapı konumunda bulunan bu boğazlarda eş zamanlı yaşanabilecek herhangi bir aksama, etkileri yerel askeri hesapların ötesine geçerek küresel ticareti, yatırımları ve arz güvenliğini doğrudan tehdit ediyor.

Mağdur ülkelerin endişeleri

Omman gazetesinde yayımlanan başyazı, arabuluculuk sürecinin içinde bulunduğu atmosfere dair dikkat çekici bir analiz sunuyor. Yazıda, enerji tesislerine veya ticari gemilere yönelik herhangi bir saldırının yansımalarının yaşandığı bölgeyle sınırlı kalmayarak ticaret, yatırım ve arz güvenliği hesaplarına hızla dahil olduğuna işaret edildi.

Ülkelerin müzakere masasına farklı endişelerle oturduğu, bu kaygıların bir kısmının mevcut savaştan kaynaklandığı, bir kısmının ise yıllar içinde biriktiği belirtilen değerlendirmede, “Sürdürülmesi hedeflenen her mutabakatın, zarar gören ülkelerin endişelerini ciddiyetle ele alması; bu ülkelerin toprak bütünlüğü ve çıkarları bakımından içlerini rahatlatacak taahhütler sunması gerektiği” vurgulandı.

Omman’ın bu analizi, son gelişmeler ışığında ayrı bir anlam taşıyor. Nitekim başyazıda Umman’ın Suudi Arabistan, diğer Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak’taki sivil ve ekonomik tesislere düzenlenen saldırıları kınadığına da dikkat çekildi.

Yazıda ayrıca, müzakerelerin zaman zaman ‘şartlar ve güç dengeleri değiştiğinde taahhütlerin boşa çıkması korkusuyla’ ağırlaştığı kaydedildi. Bu durum, Maskat yönetiminin inşa etmeye çalıştığı düzenlemelerin merkezine güven ve garanti meselelerini yerleştiriyor.

Dosya ayırma testi

Umman’ın yürüttüğü diplomasi, bölgedeki tüm siyasi ve güvenlik krizlerinin çözümünü beklemeden, başta seyrüsefer güvenliği olmak üzere tarafların ortak çıkarları doğrultusunda adımlarla başlama yaklaşımını gözler önüne seriyor.

Buna karşın el-Anezi, ABD ile İran arasındaki gerilimin ve ardından yaşanan gelişmelerin bölgedeki dosyaları birbirine daha bağımlı hale getirdiğini belirtti. El-Anezi; Hürmüz Boğazı’nda yaşananları, Babu’l Mendeb’teki gelişmelerden ve Irak topraklarından Suudi Arabistan’ı hedef alan saldırılardan bağımsız değerlendirmenin güçleştiğini vurguladı.

Körfez-İran diyaloğunun başarısı için daha geniş kapsamlı bir yaklaşım gerektiğini savunan el-Anezi; İran’ın nükleer programından silahlı gruplara verilen desteğe, ticaret yollarının güvenliğinden Körfez ülkelerinin egemenliğine saygı duyulması ve içişlerine karışılmamasına kadar bölgesel endişe kaynaklarının bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ifade etti.

Bu durum, Umman’ın arabuluculuk misyonunun karşı karşıya kaldığı temel ikilemi ortaya koyuyor. Maskat yönetimi yalnızca deniz seyrüsefer güvenliği üzerine bir mutabakat zemini ararken, bölgesel gelişmeler Hürmüz Boğazı’nı Körfez’in genel güvenlik dosyalarıyla bağlamaya zorluyor. Bu tablo ise boğaza ilişkin düzenlemeler üzerinde uzlaşı sağlanmasını daha karmaşık hale getiriyor.


Somali’de dijital tehditler terörle mücadeleyi zorlaştırıyor

Somali Savunma Bakanı, Kuvvetler Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları (Somali Ulusal Haber Ajansı)
Somali Savunma Bakanı, Kuvvetler Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları (Somali Ulusal Haber Ajansı)
TT

Somali’de dijital tehditler terörle mücadeleyi zorlaştırıyor

Somali Savunma Bakanı, Kuvvetler Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları (Somali Ulusal Haber Ajansı)
Somali Savunma Bakanı, Kuvvetler Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları (Somali Ulusal Haber Ajansı)

Somali’de El-Kaide bağlantılı Eş-Şebab terör örgütüyle yürütülen mücadele, askeri operasyonların ötesine geçerek siber alana ve dijital teknoloji boyutuna taşındı. Mogadişu yönetimi, örgütün yapay zekâ ve insansız hava araçları (İHA) gibi ileri teknolojileri kullanmaya başlaması üzerine uluslararası topluma acil destek çağrısında bulundu.

Somali’nin BM Daimî Temsilcisi Abukar Dahir Osman, BMGK’da yaptığı konuşmada terör tehdidinin sürekli evrildiğini vurguladı. Örgütün yapay zekâ yardımıyla propaganda hazırladığını, şifreli haberleşme uygulamaları üzerinden saldırı planladığını ve 10 yıl önce imkânsız olan nitelikte İHA saldırıları gerçekleştirdiğini belirtti.

1991'de Siad Barre rejiminin devrilmesinden sonra merkezi otorite zafiyeti yaşanan ülkede, hükümet güçleri başkent dışındaki kırsal alanlarda hakimiyet sağlamakta zorlanıyor. Afrika Birliği barış gücü misyonunun (AUSSOM/ATMIS) geleceğine ilişkin belirsizlikler ve hükümet birliklerinin geri çekilme riskleri tabloyu ağırlaştırıyor.

Somalili siyasi analist Abdirahman Jama Barre, terörle mücadelenin artık konvansiyonel askeri yöntemlerle sınırlı kalamayacağını, örgütün teknolojik üstünlük arayışına karşı Somali ordusunun siber güvenlik, gelişmiş istihbarat ve teknolojik donanımla desteklenmesi gerektiğini vurgula

Mısır Eski İçişleri Bakan Yardımcısı Tümgeneral Muhammed Nur el-Din, radikal örgütlerin yapay zekâ araçlarını güvenlik ağlarını aşmak için kullandığına dikkat çekerek; güvenlik güçlerinin yalnızca sahada değil, siber uzayda da önleyici stratejiler geliştirmesi ve uluslararası ortaklıkları artırması gerektiğini ifade etti.

Mogadişu yönetimi, uluslararası toplumdan askeri teçhizat desteğinin yanı sıra terörün dijital ayak izlerini silmeye yönelik siber güvenlik kapasitesinin artırılması için teknik yardım talep ediyor.

Aşağı Cuba Bölgesinde devriye gezen Somali Ulusal Ordu Birlikleri (SONNA)
Aşağı Cuba Bölgesinde devriye gezen Somali Ulusal Ordu Birlikleri (SONNA)

Ağustos 2026'da Eş-Şebab’ın ülkenin orta kesimindeki stratejik Teedaan kasabasını şiddetli çatışmaların ardından yeniden ele geçirmesi, sahadaki askeri dengelerin kırılganlığını bir kez daha gözler önüne serdi. Yaşanan bu gelişmeler, terörle mücadelenin yalnızca konvansiyonel yöntemlerle yürütülemeyeceğini ve dijital alana yayılması gerektiğini doğruluyor.

Mısırlı güvenlik uzmanlarına göre Somali Ulusal Güvenliği'nin korunması ve terörün kaynağında kurutulması yalnızca Mogadişu’nun sorumluluğunda olamaz. Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin istikrarı, komşu ülkeler ve uluslararası toplumun ortak stratejik hamlelerine bağlıdır.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Somalili siyasi analistler, uluslararası yardımın konvansiyonel askeri teçhizatın ötesine geçerek siber güvenlik, dijital istihbarat ve kapasite inşasını kapsayan bütüncül bir güvenlik ortaklığına dönüştürülmesi gerektiğini savunuyor.

Terör örgütlerinin sosyal medya platformları üzerinden yürüttüğü sempatizan toplama, propaganda ve radikalleşme faaliyetlerini engellemek adına gençlere yönelik sosyal önleme programlarına ve teknik altyapı yatırımlarına ağırlık verilmesi isteniyor.

Askeri uzmanlar, radikal grupların insansız hava araçları (İHA) ve yapay zekâ entegrasyonuna karşı Somali’nin kendi imkanlarıyla mücadele etmesinin güç olduğuna dikkat çekerek, internet ve siber alanda sürdürülebilir ulusal kapasite geliştirilmesini elzem görüyor.