Uluslararası standartların çöküşü ve yasal çerçevelerden kanunsuzluğa geçiş

Mali, Burkina Faso ve Nijer, UCM’den derhal çekileceklerini açıkladı

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
TT

Uluslararası standartların çöküşü ve yasal çerçevelerden kanunsuzluğa geçiş

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)

Sergey Eledinov

Mali, Burkina Faso ve Nijer'den oluşan Sahel İttifakı (SSA), 22 Eylül 2025 tarihinde ortak bir bildiri yayınlayarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (UCM) kuran Roma Statüsü'nden çekilme kararını duyurdu.

Bildiride UCM’nin ‘emperyalizmin elinde yeni bir sömürgeci baskı aracı ve seçici adaletin küresel bir modeli’ haline geldiği ve ‘kanıtlanmış savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve saldırganlık eylemlerini kovuşturmada başarısız olduğu’ belirtilerek net gerekçeler sunuldu.

Birçok basın kuruluşu, bu hamleyi uluslararası toplumdaki ‘asi çocukların’ yeni bir eylemi olarak nitelendirdi. Mali, Burkina Faso ve Nijer Rusya ile ortak bir şekilde Batı karşıtı bir politika izlerken uluslararası kurumlar ve ittifakların sistemini istikrarsızlaştırmayı hedefliyorlar.

Ancak bu kararın önemi Sahel bölgesinin çok ötesine uzanıyor. Karar, uluslararası adalet sistemindeki derin yapısal çatlağı somutlaştırmakta ve sistemin aşınması ve bozulmasını işaret ediyor. Yasal yorumlama tekelinin kaybından kaynaklanan küresel adaletin ‘işletim sisteminin’ çöküşü, açık bir sistemik başarısızlığı ortaya çıkardı. Uluslararası hukuk standartları artık evrensel olarak görülmüyor ve uluslararası hukuku sağlayan kurumların meşruiyeti tartışma konusu haline gelirken sürekli olarak aşınıyor.

UCM’ye kalan sorunlu miras

UCM, başta soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar olmak üzere en ağır suçların sorumlularını yargılamak üzere kuruldu. 1945 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Şartı uyarınca kurulan Uluslararası Adalet Divanı, yalnızca devletler arasındaki uyuşmazlıklarda yargı yetkisine sahiptir.

Küresel yargı yetkisine sahip kalıcı bir organ kurulması fikri, BMGK tarafından kurulan özel mahkemelerle ilgili deneyimlere dayanıyordu. Bu mahkemeler arasında 1993 yılında kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve 1994 yılında kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi sayılabilir.

Ancak UCM, kurulmasından önce öncüllerini rahatsız eden; seçici kovuşturma, siyasi baskıya yatkınlık, bürokrasi ve mağdurlar dahil olmak üzere yerel topluluklarla zayıf iletişim gibi sorunları miras aldı.

Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İran ve Türkiye gibi Batı demokratik modeli dışındaki birçok ülke bu tüzüğe karşı çıktı. Bu ülkelerin gerekçeleri, egemenliklerine yönelik tehdit ve mahkemenin siyasallaşma olasılığı konusundaki endişelerine dayanıyordu.

Böylece seçicilik, mahkemenin ayrılmaz bir özelliği haline geldi. Adalet mekanizmaları ‘onaylanmış’ suçlamalarla sınırlıydı. Örneğin Sırplar ve Hutular ‘toplu suçlular’ olarak gösterilirken, Hırvatlar ve Boşnaklar çok daha az oranda yargılandı. Öte yandan Hutulara karşı toplu katliamlar ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki mültecilerin öldürülmesi dahil olmak üzere Tutsilerin suçları büyük ölçüde görmezden gelindi.

Başlangıçta mutlak iyiliği ve kötülüğü ayırt etmek için bir forum olarak tasarlanan ve ‘galip gelenlerin mahkemesi’ olarak bilinen Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi’nin mirası, günümüzde yaygın olarak ‘galip gelenlerin adaleti’ olarak anılan bir yapıya dönüşmüştü. Uluslararası hukuk, suçlu bulunanlara seçici bir şekilde uygulandığında, siyasi manevralar için bir araç haline geldi.

UCM, modern uluslararası kurumlardan; kararları ve eylemleri için sorumluluk almayı sistematik olarak reddetmek gibi başka bir sorunlu özelliği de miras aldı.

Roma Statüsü’nün ilkeleri ve evrenselliğinin sınırları

Roma'da 17 Temmuz 1998'de düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansında 120 ülke, UCM’yi kuran Roma Statüsü’nü kabul etmek için oy kullandı. Roma Statüsü, ‘en ciddi suçların cezasız kalmayacağının garantisi’ olarak tasarlandı.

Temel ilkeleri, tamamlayıcılık ilkesi, sınırlı yargı yetkisi, bireysel cezai sorumluluk, suçlar için zamanaşımı olmaması, kişisel cezaların uygulanması, yargının bağımsızlığı, sınırlamalarına rağmen evrensellik, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının güvence altına alınması.

fgthy
Nijer’in başkenti Niamey’de SSA üyesi ülkelerin devlet ve hükümet Başkanları, 6 Temmuz 2024 (Reuters)

Roma Statüsü'nün uluslararası niteliği başından beri imzacı devletlerle sınırlıydı. Bu sınırlama, önceki mirasın bir uzantısı olarak değil, daha çok Mahkeme'nin kuruluşundan bu yana şikâyet ettiği bir ‘kurumsal çocukluk hastalığı’ olarak görülmeli.

Çin, Hindistan, BAE, İran ve Türkiye gibi Batı demokratik modeli dışındaki birçok ülke Roma Statüsü’ne karşı çıktı. Bunun nedenleri arasında egemenliklerine yönelik tehditler, mahkemenin siyasallaşma olasılığı, iç çatışmalara veya askeri operasyonlara dahil olmanın getireceği riskler ve bölgesel statülerini koruma arzusu sayılabilir.

Rusya, ABD ve İsrail gibi ülkeler Roma Statüsü’nüimzalamış, ancak onaylamaktan kaçınmış, böylece UCM’nin yargı yetkisini tanımamışlardır.

Ancak UCM, Roma Statüsü'nün 60 ülke tarafından 1 Temmuz 2002 tarihinde onaylanmasından sonra Hollanda'nın Lahey kentindeki merkezinde resmi olarak çalışmalarına başladı.

UCM yargıçlar, aşağıdaki kriterler temelinde seçildi:

- Yüksek mesleki nitelikler.

- Çeşitli hukuk sistemlerinin temsil edilmesi.

- Coğrafi denge.

- Cinsiyet eşitliği.

Üye devletlerin katkılarıyla finanse edilen UCM’nin 2025 yılı bütçesi yaklaşık 195 milyon euro olarak açıklandı.

Siyasi aktör olarak UCM

UCM’nin faaliyetlerinde, kurulduğu günden bu yana birbiriyle ilişkili iki eğilim olduğu görüldü. Bunlardan birincisi UCM, artık kanunların tarafsız bir şekilde uygulanması için tarafsız bir yargı aracı değil, uluslararası ilişkilerde giderek daha etkili bir rol üstlenerek fiilen siyasi bir aktör haline gelmiştir. İkinci olarak ise Afrika kıtası, 2025 yılına kadar soruşturmalarının yaklaşık yüzde 65'inin bu kıtada yoğunlaşmasından dolayı UCM’nin başlıca faaliyet alanı haline geldi. Öyle ki UCM tarafından hazırlanan 54 iddianamenin 47'si Afrika vatandaşlarını ilgilendiriyordu.

“Fildişi Sahili'nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, 2011 seçimlerinin ardından çıkan çatışmalardan sonra insanlığa karşı suç işlemekle yargılanmak üzere Lahey'e nakledilen ilk devlet başkanı oldu.

Her vaka benzersiz olsa da toplu olarak ele alındığında daha geniş bir düşüş tablosu ortaya çıkıyor. ‘Galip gelenin adaleti’, zayıf devletlere karşı seçici soruşturmaların yapıldığı ‘koruyucu adalet’ özelliklerini taşımaya başladı.

Afrika, UCM için bir ‘deneme alanı’ ve ‘mezarlık’ oldu

2009 yılında mahkeme, Darfur'da soykırım suçu işlediği gerekçesiyle Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hakkında tutuklama emri çıkardı. Amaç Hartum rejimine baskı uygulamaktı, ancak sonuç tam tersi oldu, çünkü bu hamle Afrika Birliği içindeki diyaloğu felç etti. 2015 yılında Güney Afrika da dahil olmak üzere birçok ülke, UCM’nin yargı yetkisini onaylamış olmalarına rağmen tutuklama emirlerini uygulamayı reddetti.

UCM, 2010 yılında, Kenya’da seçimlerin ardından yaşanan şiddet olayları nedeniyle dönemin Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta ve Başkan Yardımcısı William Ruto aleyhine dava açtı. Ancak UCM, tarafsız bir hakem olarak hareket etmek yerine iç siyasi çatışmalara karışarak güvenilirliğini zedeledi. Dava, delil yetersizliği nedeniyle sona ererken, Kenyatta bu suçlamaları kampanyasında kendisini ‘Lahey komplosunun kurbanı’ olarak gösterme amacıyla kullandı.

dcfvgt
Niamey'de Mali, Nijer ve Burkina Faso'nun Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu'ndan (ECOWAS) çekilmesini kutlayanlar, 28 Ocak 2025 (AFP)

UCM, 2011 yılında NATO'nun Libya'daki müdahalesi sırasında, Muammer Kaddafi ve oğlu Seyfulislam için tutuklama emri çıkarttı. Bu hamlenin zamanlaması, NATO’nun politikalarıyla yakın bir uyum içinde olduğundan Libya liderliğinin meşruiyetini zayıflattı.

Fildişi Sahili'ndeki durum: Gbagbo ve Mahkeme

Fildişi Sahili'nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, 2011 seçimlerinin ardından çıkan çatışmalardan sonra insanlığa karşı suç işlemekle yargılanmak üzere Lahey'e nakledilen ilk devlet başkanı oldu.

Bu davanın karmaşıklığı başından beri belliydi. Gbagbo, Abidjan'daki silahlı çatışmalar sırasında BM barış gücü helikopterlerinin başkanlık sarayına düzenlediği saldırının ardından Fransız özel kuvvetleri tarafından tutuklandı. Ardından, yeni Cumhurbaşkanı Alassane Ouattara’ya sadık yetkililer tarafından UCM’ye teslim edildi.

Gbagbo’nun davası 2016 yılında başladı. UCM 2019 yılında, delil yetersizliği nedeniyle onu tamamen beraat ettirdi. Bu karar, 2021 yılında Temyiz Mahkemesi tarafından onandı. Gbagbo daha sonra siyasi bir figür olarak ülkesine döndü, ancak Fransa'ya yakın olan Ouattara'nın en önde gelen muhalifi olarak statüsü fiilen azaldı.

Bu dava, UCM’nin nasıl kullanıldığını ortaya koymuştu. Gbagbo hakkında tutuklama emri çıkaran UCM, Ouattara'nın destekçilerinin işlediği şiddeti büyük ölçüde görmezden gelmiş ve bu da yeni rejime uluslararası meşruiyet kazandırmıştı. Ouattara, geçtiğimiz ağustos ayında anayasa başkanların görev süresini iki dönemle sınırlasa da dördüncü bir başkanlık dönemi için aday olacağını açıklamıştı.

Afrika'nın UCM’ye karşı tepkileri

Afrika toplulukları arasında yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açan UCM, önyargılı ve çifte standartlı olmakla suçlanarak ‘Afrikalılar üzerinde beyaz adamın mahkemesi’ lakabını aldı. 2016 yılına gelindiğinde, Afrika Birliği (AfB) içinde ‘Afrika'nın çıkışı’ olarak bilinen UCM’nin yargı yetkisi alanından toplu olarak çekilme kararı ciddi olarak değerlendirilmeye başlandı.

“UCM’nin Afrika'da yaşadığı tekrarlanan başarısızlıklar, küresel yankı uyandıracak davaların aranmasına neden oldu.

Yetki alanını genişletmeye çalıştıkça endişeleri artıran UCM, bu yıl, sosyal medyada dolaşan videoları ‘psikolojik terör’, ‘kişisel onurun ihlali’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ gibi suçlar olarak sınıflandırarak bir emsal oluşturmaya çalıştı. Bu materyallerin çoğunun hükümet yanlısı güçlerin eylemlerini belgelemesi dikkati çekti.

Hissene Habre davası ve sorumluluğun başkalarına yüklenmesi

UCM, sorumluluğu üstlenecek bölgesel veya ulusal mahkemelerin kurulmasını teşvik ederek, Afrika’daki bazı yüksek profilli davalarından uzak durmaya çalıştı.

Eski Çad Devlet Başkanı Hissene Habre'nin davasında, AfB’nin desteğiyle Senegal'deki Olağanüstü Afrika Mahkemeleri, onu tek başına yargılama görevini üstlendi. Habre’nin hakkındaki suçlamalar, resmi olarak UCM’nin yargı yetkisi dışında kalıyordu. Çünkü bu suçlar, 1982 ile 1990 yılları arasında, mahkeme kurulmadan önce işlenmişti.

Ancak, davada birçok suçlama o dönemde uluslararası hukukta suç olarak kabul edilmeyen eylemlerle ilgili olduğundan, ‘kanun olmadan suç olmaz’ (nullum crimen sine lege) ilkesi açıkça ihlal edildi. Afrikalı gözlemcilere göre bu daha çok devrik bir lideri cezalandırmak için kullanılan bir araç gibi görünüyordu, oysa Habre'nin siyasi rakibi Devlet Başkanı İdris Debi'ye atfedilen suçlar görmezden gelinerek, hukuk ve siyaset arasındaki bir uzlaşı temelinde seçici bir adalet uygulandığı ortaya çıktı.

Duruşmanın meşruiyeti, uluslararası standartlara uygunluğu ve bağımsız denetim eksikliği ile ilgili sorular, duruşmanın güvenilirliğini daha da zedeledi.

Uluslararası adaletin siyasileştirilmesi ve UCM’nin sınırları

UCM’nin Afrika'da tekrar tekrar yaşadığı başarısızlıklar, mahkemeyi küresel yankı uyandıran davalar aramaya itti. UCM, 2021 ile 2025 yılları arasında etkili devlet liderlerine karşı davalar açtı. Bu davalar arasında 2021 yılında, dönemin Filipinler Cumhurbaşkanı Rodrigo Duterte hakkında, ‘uyuşturucuyla mücadele’ kapsamında gerçekleştirilen yargısız infazlar hakkında başlatılan soruşturma, 2023 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, işgal altındaki topraklardan Ukraynalı çocukları sınır dışı ettiği gerekçesiyle savaş suçu işlediği gerekçesiyle çıkarılan tutuklama emri ve 2025 yılında UCM Başsavcısı Kerim Han’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında Gazze'de yürütülen askeri operasyonlar sırasında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediği gerekçesiyle tutuklama emri çıkarılmasını talebi yer alıyor.

Bu davalar, UCM’nin son derece hassas siyasi meselelere giderek daha fazla müdahil olduğunu ortaya koyarken tarafsızlığı ve yargı yetkisinin sınırları hakkında derin soru işaretleri ortaya çıkarıyor. Bu davaların çeşitli bağlamlara rağmen, evrensel yargı yetkisi ve hesap verebilirlik mekanizmaları gibi araçların siyasi çatışmalarda kullanılan araçlara dönüşmesi gibi ortak özellikleri var. UCM’nin kararları artık esasen uygulanmasının zayıf veya hiç olmaması muhtemel siyasi sinyaller olarak ele alınıyor.

Uluslararası hukuk kurumları siyasi bir cepheye dönüştüğünde, hukukun kendisi jeopolitik hesaplamalara tabi hale gelir ve bağlayıcı bir küresel standart olmaktan çıkar.

Bu durum, UCM’nin zayıflıklarını ve sınırlamalarını ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda bir hukuk kurumu olarak yetersizliğini de yansıtıyor. Macaristan ve Moğolistan hükümetlerinin tepkileri de bunu doğrulayarak, UCM’yi devletleri resmen çekilmeyi düşünmeye veya kararlarını tekrar tekrar görmezden gelmeye sevk eden ‘yüksek riskli bir oyun’ olarak nitelendirdi.

Bölgesel ve ulusal alternatifler ve uluslararası hukukun aşınması

Bu dinamikler, uluslararası hukukun giderek aşınmasına, küresel hukuk çerçevesinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına katkıda bulundu. Ancak uluslararası arenada, yargısal bir otorite olarak ‘ulusal alanlara’ giderek artan bir geri dönüş yaşanıyor.

SSA üyesi ülkeler, UCM’den çekileceklerini duyururken, egemenliği koruyan ve ulusal değerlere dayanan alternatif adalet mekanizmaları kurmayı planladıklarını açıkladılar. Halihazırda Sahel Ceza Mahkemesi de bu yaklaşımı somutlaştırmak için kuruldu.

hyuj
Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) 66. Olağan Oturumu'nda, Nijerya Devlet Başkanı Abdourahmane Tchiani için ayrılmış boş koltuk, 15 Aralık 2024 (AFP)

Bu anlamda, UCM’den çekilme, devletlerin onlarca yıl boyunca kendilerini uluslararası hukukun eşit tarafları değil, yalnızca özneleri olarak gördükleri bir dönemden sonra kendi adalet kavramlarını formüle etme hakkının yeniden teyidi anlamına geliyor.

Uluslararası hukuk kurumları siyasi bir cepheye dönüştüğünde, hukukun kendisi jeopolitik hesaplamalara tabi hale gelir, kapsamlı bir küresel standart ortaya çıkar ve adaletin güç dengesi tarafından belirlendiği ulusal ve bölgesel siyaset arenasına geri döner.

Bu aşınma sadece UCM ile sınırlı kalmayıp uluslararası kurumlara olan güveni tehdit ederek domino etkisi yaratıyor. Kamuoyunun ikisi de Lahey’de bulunan UCM ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) arasındaki farkı ayırt edememesi, kafa karışıklığını daha da artırıyor.

Nürnberg'den Lahey'e kadar, küresel adalet projesi hayata geçirilemezken üstüne üstlük sahte bir hukuki cephe yaratıldı ve bu da uluslararası hukukun gerçekte var olmadığını ortaya çıkardı.



İran Yargı Erki Başkanı: Washington’la müzakerelere güven yok

İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, ülkenin orta kesimindeki Arak kentinde Merkezi (Markazi) Eyaleti yargıçlarına hitap ederken (IRNA)
İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, ülkenin orta kesimindeki Arak kentinde Merkezi (Markazi) Eyaleti yargıçlarına hitap ederken (IRNA)
TT

İran Yargı Erki Başkanı: Washington’la müzakerelere güven yok

İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, ülkenin orta kesimindeki Arak kentinde Merkezi (Markazi) Eyaleti yargıçlarına hitap ederken (IRNA)
İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, ülkenin orta kesimindeki Arak kentinde Merkezi (Markazi) Eyaleti yargıçlarına hitap ederken (IRNA)

İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, bugün (pazar) yaptığı açıklamada, ABD’nin müzakereleri “aldatma, hile ve zaman kazanma aracı” olarak kullanmayı hedeflemesi halinde bunun bir “yanılsama” olacağını söyledi. Ejei, “Müzakerelere dair hiçbir umut ve güven yoktur” dedi.

Washington ile Tahran arasında ilk tur görüşmeler cuma günü Umman’da yapılmış, taraflar görüşmeleri “olumlu” olarak nitelemiş ve yakın zamanda sürdürme niyetlerini açıklamıştı.

Söz konusu görüşmeler, İran’da rejim karşıtı geniş çaplı protesto dalgasının zirveye ulaşmasından yaklaşık bir ay sonra gerçekleşti. Protestolar sırasında yürütülen ve insan hakları örgütlerinin “benzeri görülmemiş” olarak nitelediği güvenlik operasyonlarında binlerce kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, başlangıçta protestoların bastırılması nedeniyle Tahran’a karşı askeri seçenekleri gündeme getirmiş, hatta göstericilere “yardım yolda” mesajı vermişti. Ancak Trump’ın son günlerdeki söylemi, İran’ın nükleer programını dizginlemeye odaklandı. Bu çerçevede ABD, başını “USS Abraham Lincoln” uçak gemisinin çektiği bir deniz görev grubunu bölgeye sevk etti. İran yönetimi ise Trump’ın İran’a saldırı tehditlerini hayata geçirme ihtimalinden ciddi endişe duyuyor. Tahran, olası bir saldırı halinde bölgedeki ABD üslerini hedef alacağı ve Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısında bulundu.

Yargı Erki Başkanı, müzakere çağrısı yapan taraflara dair “ne umut ne de güven” olduğunu vurgulayarak, ABD’ye bu yolda güvenilemeyeceğini söyledi. Mevcut diyalog çağrılarının, “şiddeti kışkırtan ve sabotajcıları silahlandıran aynı taraflardan” geldiğini ifade etti.

dfwfde
Gösterici kalabalıkları, geçen 8 Ocak’ta başkent Tahran’ın batısındaki bazı yolları kapattı (AP)

Yargı erkinin resmi ajansı Mizan’ın aktardığına göre Ejei, pazar günü yaptığı konuşmada İran’ın hiçbir zaman savaş isteyen taraf olmadığını, ancak her türlü saldırgana karşı tüm gücüyle duracağını belirtti. Bazı ülkelerin geçmişte İran’ın yanında yer alırken, “İslam Cumhuriyeti’nin sonunun geldiğini düşündüklerini” de sözlerine ekledi.

Ejei, geçen yıl haziran ayında yaşanan ve 12 gün süren savaşa atıfta bulunarak, müzakereler sürerken savaşı başlatan tarafların, İran’ın “direncini” gördükten sonra ateşkes talep etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

“İsyan eylemlerini kim başlattı? Provokatörleri kim silahlandırdı?” diye soran Ejei, “Onları silahlandıranlar bugün ‘gelin müzakere edelim’ diyenlerin ta kendileridir” ifadelerini kullandı.

Orta İran’daki Arak kentinde yargı yetkililerine hitap eden Ejei, “aldatılmış bireyler” ile “asıl unsurların” hesabının ayrı olduğunu belirterek, davaların “yargı usullerine uygun ve her vakanın niteliğine göre” ele alınacağını söyledi.

Son protestolardaki şiddetin benzeri görülmemiş boyutlara ulaştığını savunan Ejei, “sokaklarda ve geçiş noktalarında en vahşi suçları işleyenlerin sıradan vatandaşlar değil; ABD ve Siyonist rejim unsurları tarafından eğitilmiş, kalpsiz teröristler olduğunu” ileri sürdü.

Buna karşılık “aldatılmış unsurların” varlığını kabul eden Ejei, bunların “teröristler ve ayaklanmaların ana unsurlarından ayrı değerlendirileceğini” ve suçlamalarının “her birinin koşullarına göre” inceleneceğini söyledi.

ABD merkezli insan hakları örgütü Hrana, protestolar sırasında çoğu gösterici olmak üzere 6 bin 971 kişinin öldüğünü ve 51 binden fazla kişinin gözaltına alındığını belgelediğini açıkladı.

Ejei ayrıca, protestolar sırasında reform çağrısı yapan ve baskıların araştırılması için ulusal bir gerçekleri araştırma komisyonu kurulmasını isteyen bazı iç aktörleri ve kişileri de eleştirdi.

Velayet-i Fakih’in yanında durmamanın, savaş sırasında Saddam Hüseyin’e sığınanların ve bugün suçlu Siyonistlere yaslananların akıbetiyle sonuçlanacağını savunan Ejei, “Bir zamanlar devrimle birlikte olan, bugün ise bildiri yayımlayan bu kişiler acınacak ve sefil insanlardır” dedi.


İsrail kabinesi, Batı Şeria topraklarının ilhakını genişletme kararlarını onayladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

İsrail kabinesi, Batı Şeria topraklarının ilhakını genişletme kararlarını onayladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Ynet haber sitesi bugün, İsrail kabinesinin Batı Şeria’daki arazi tescili ve mülkiyet prosedürlerinde temel değişiklikleri onayladığını bildirdi. Yeni düzenlemeler, Filistinlilere ait bazı evlerin yıkılmasına izin veriyor.

Yedioth Ahronoth’un internet sitesi Ynet, yeni kararların İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria’nın A Bölgesi’nde Filistinlilere ait binaları yıkmasına izin vereceğini ve Batı Şeria genelinde yerleşim faaliyetlerinin önemli ölçüde genişlemesine yol açacağını doğruladı.

zsdcfgt
Batı Şeria’daki İsrail askerleri (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Ynet’ten aktardığına göre İsrail kabinesinin aldığı kararlar, Oslo Barış Anlaşmaları kapsamında ilk asker çekilme dalgasında İsrail ordusunun çekilmediği tek şehir olan El Halil’de İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik geçici bir adım olması amaçlanan 1997 El Halil Protokolü’nün ilkelerine aykırı.


Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe