Uluslararası standartların çöküşü ve yasal çerçevelerden kanunsuzluğa geçiş

Mali, Burkina Faso ve Nijer, UCM’den derhal çekileceklerini açıkladı

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
TT

Uluslararası standartların çöküşü ve yasal çerçevelerden kanunsuzluğa geçiş

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)

Sergey Eledinov

Mali, Burkina Faso ve Nijer'den oluşan Sahel İttifakı (SSA), 22 Eylül 2025 tarihinde ortak bir bildiri yayınlayarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (UCM) kuran Roma Statüsü'nden çekilme kararını duyurdu.

Bildiride UCM’nin ‘emperyalizmin elinde yeni bir sömürgeci baskı aracı ve seçici adaletin küresel bir modeli’ haline geldiği ve ‘kanıtlanmış savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve saldırganlık eylemlerini kovuşturmada başarısız olduğu’ belirtilerek net gerekçeler sunuldu.

Birçok basın kuruluşu, bu hamleyi uluslararası toplumdaki ‘asi çocukların’ yeni bir eylemi olarak nitelendirdi. Mali, Burkina Faso ve Nijer Rusya ile ortak bir şekilde Batı karşıtı bir politika izlerken uluslararası kurumlar ve ittifakların sistemini istikrarsızlaştırmayı hedefliyorlar.

Ancak bu kararın önemi Sahel bölgesinin çok ötesine uzanıyor. Karar, uluslararası adalet sistemindeki derin yapısal çatlağı somutlaştırmakta ve sistemin aşınması ve bozulmasını işaret ediyor. Yasal yorumlama tekelinin kaybından kaynaklanan küresel adaletin ‘işletim sisteminin’ çöküşü, açık bir sistemik başarısızlığı ortaya çıkardı. Uluslararası hukuk standartları artık evrensel olarak görülmüyor ve uluslararası hukuku sağlayan kurumların meşruiyeti tartışma konusu haline gelirken sürekli olarak aşınıyor.

UCM’ye kalan sorunlu miras

UCM, başta soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar olmak üzere en ağır suçların sorumlularını yargılamak üzere kuruldu. 1945 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Şartı uyarınca kurulan Uluslararası Adalet Divanı, yalnızca devletler arasındaki uyuşmazlıklarda yargı yetkisine sahiptir.

Küresel yargı yetkisine sahip kalıcı bir organ kurulması fikri, BMGK tarafından kurulan özel mahkemelerle ilgili deneyimlere dayanıyordu. Bu mahkemeler arasında 1993 yılında kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve 1994 yılında kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi sayılabilir.

Ancak UCM, kurulmasından önce öncüllerini rahatsız eden; seçici kovuşturma, siyasi baskıya yatkınlık, bürokrasi ve mağdurlar dahil olmak üzere yerel topluluklarla zayıf iletişim gibi sorunları miras aldı.

Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İran ve Türkiye gibi Batı demokratik modeli dışındaki birçok ülke bu tüzüğe karşı çıktı. Bu ülkelerin gerekçeleri, egemenliklerine yönelik tehdit ve mahkemenin siyasallaşma olasılığı konusundaki endişelerine dayanıyordu.

Böylece seçicilik, mahkemenin ayrılmaz bir özelliği haline geldi. Adalet mekanizmaları ‘onaylanmış’ suçlamalarla sınırlıydı. Örneğin Sırplar ve Hutular ‘toplu suçlular’ olarak gösterilirken, Hırvatlar ve Boşnaklar çok daha az oranda yargılandı. Öte yandan Hutulara karşı toplu katliamlar ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki mültecilerin öldürülmesi dahil olmak üzere Tutsilerin suçları büyük ölçüde görmezden gelindi.

Başlangıçta mutlak iyiliği ve kötülüğü ayırt etmek için bir forum olarak tasarlanan ve ‘galip gelenlerin mahkemesi’ olarak bilinen Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi’nin mirası, günümüzde yaygın olarak ‘galip gelenlerin adaleti’ olarak anılan bir yapıya dönüşmüştü. Uluslararası hukuk, suçlu bulunanlara seçici bir şekilde uygulandığında, siyasi manevralar için bir araç haline geldi.

UCM, modern uluslararası kurumlardan; kararları ve eylemleri için sorumluluk almayı sistematik olarak reddetmek gibi başka bir sorunlu özelliği de miras aldı.

Roma Statüsü’nün ilkeleri ve evrenselliğinin sınırları

Roma'da 17 Temmuz 1998'de düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansında 120 ülke, UCM’yi kuran Roma Statüsü’nü kabul etmek için oy kullandı. Roma Statüsü, ‘en ciddi suçların cezasız kalmayacağının garantisi’ olarak tasarlandı.

Temel ilkeleri, tamamlayıcılık ilkesi, sınırlı yargı yetkisi, bireysel cezai sorumluluk, suçlar için zamanaşımı olmaması, kişisel cezaların uygulanması, yargının bağımsızlığı, sınırlamalarına rağmen evrensellik, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının güvence altına alınması.

fgthy
Nijer’in başkenti Niamey’de SSA üyesi ülkelerin devlet ve hükümet Başkanları, 6 Temmuz 2024 (Reuters)

Roma Statüsü'nün uluslararası niteliği başından beri imzacı devletlerle sınırlıydı. Bu sınırlama, önceki mirasın bir uzantısı olarak değil, daha çok Mahkeme'nin kuruluşundan bu yana şikâyet ettiği bir ‘kurumsal çocukluk hastalığı’ olarak görülmeli.

Çin, Hindistan, BAE, İran ve Türkiye gibi Batı demokratik modeli dışındaki birçok ülke Roma Statüsü’ne karşı çıktı. Bunun nedenleri arasında egemenliklerine yönelik tehditler, mahkemenin siyasallaşma olasılığı, iç çatışmalara veya askeri operasyonlara dahil olmanın getireceği riskler ve bölgesel statülerini koruma arzusu sayılabilir.

Rusya, ABD ve İsrail gibi ülkeler Roma Statüsü’nüimzalamış, ancak onaylamaktan kaçınmış, böylece UCM’nin yargı yetkisini tanımamışlardır.

Ancak UCM, Roma Statüsü'nün 60 ülke tarafından 1 Temmuz 2002 tarihinde onaylanmasından sonra Hollanda'nın Lahey kentindeki merkezinde resmi olarak çalışmalarına başladı.

UCM yargıçlar, aşağıdaki kriterler temelinde seçildi:

- Yüksek mesleki nitelikler.

- Çeşitli hukuk sistemlerinin temsil edilmesi.

- Coğrafi denge.

- Cinsiyet eşitliği.

Üye devletlerin katkılarıyla finanse edilen UCM’nin 2025 yılı bütçesi yaklaşık 195 milyon euro olarak açıklandı.

Siyasi aktör olarak UCM

UCM’nin faaliyetlerinde, kurulduğu günden bu yana birbiriyle ilişkili iki eğilim olduğu görüldü. Bunlardan birincisi UCM, artık kanunların tarafsız bir şekilde uygulanması için tarafsız bir yargı aracı değil, uluslararası ilişkilerde giderek daha etkili bir rol üstlenerek fiilen siyasi bir aktör haline gelmiştir. İkinci olarak ise Afrika kıtası, 2025 yılına kadar soruşturmalarının yaklaşık yüzde 65'inin bu kıtada yoğunlaşmasından dolayı UCM’nin başlıca faaliyet alanı haline geldi. Öyle ki UCM tarafından hazırlanan 54 iddianamenin 47'si Afrika vatandaşlarını ilgilendiriyordu.

“Fildişi Sahili'nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, 2011 seçimlerinin ardından çıkan çatışmalardan sonra insanlığa karşı suç işlemekle yargılanmak üzere Lahey'e nakledilen ilk devlet başkanı oldu.

Her vaka benzersiz olsa da toplu olarak ele alındığında daha geniş bir düşüş tablosu ortaya çıkıyor. ‘Galip gelenin adaleti’, zayıf devletlere karşı seçici soruşturmaların yapıldığı ‘koruyucu adalet’ özelliklerini taşımaya başladı.

Afrika, UCM için bir ‘deneme alanı’ ve ‘mezarlık’ oldu

2009 yılında mahkeme, Darfur'da soykırım suçu işlediği gerekçesiyle Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hakkında tutuklama emri çıkardı. Amaç Hartum rejimine baskı uygulamaktı, ancak sonuç tam tersi oldu, çünkü bu hamle Afrika Birliği içindeki diyaloğu felç etti. 2015 yılında Güney Afrika da dahil olmak üzere birçok ülke, UCM’nin yargı yetkisini onaylamış olmalarına rağmen tutuklama emirlerini uygulamayı reddetti.

UCM, 2010 yılında, Kenya’da seçimlerin ardından yaşanan şiddet olayları nedeniyle dönemin Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta ve Başkan Yardımcısı William Ruto aleyhine dava açtı. Ancak UCM, tarafsız bir hakem olarak hareket etmek yerine iç siyasi çatışmalara karışarak güvenilirliğini zedeledi. Dava, delil yetersizliği nedeniyle sona ererken, Kenyatta bu suçlamaları kampanyasında kendisini ‘Lahey komplosunun kurbanı’ olarak gösterme amacıyla kullandı.

dcfvgt
Niamey'de Mali, Nijer ve Burkina Faso'nun Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu'ndan (ECOWAS) çekilmesini kutlayanlar, 28 Ocak 2025 (AFP)

UCM, 2011 yılında NATO'nun Libya'daki müdahalesi sırasında, Muammer Kaddafi ve oğlu Seyfulislam için tutuklama emri çıkarttı. Bu hamlenin zamanlaması, NATO’nun politikalarıyla yakın bir uyum içinde olduğundan Libya liderliğinin meşruiyetini zayıflattı.

Fildişi Sahili'ndeki durum: Gbagbo ve Mahkeme

Fildişi Sahili'nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, 2011 seçimlerinin ardından çıkan çatışmalardan sonra insanlığa karşı suç işlemekle yargılanmak üzere Lahey'e nakledilen ilk devlet başkanı oldu.

Bu davanın karmaşıklığı başından beri belliydi. Gbagbo, Abidjan'daki silahlı çatışmalar sırasında BM barış gücü helikopterlerinin başkanlık sarayına düzenlediği saldırının ardından Fransız özel kuvvetleri tarafından tutuklandı. Ardından, yeni Cumhurbaşkanı Alassane Ouattara’ya sadık yetkililer tarafından UCM’ye teslim edildi.

Gbagbo’nun davası 2016 yılında başladı. UCM 2019 yılında, delil yetersizliği nedeniyle onu tamamen beraat ettirdi. Bu karar, 2021 yılında Temyiz Mahkemesi tarafından onandı. Gbagbo daha sonra siyasi bir figür olarak ülkesine döndü, ancak Fransa'ya yakın olan Ouattara'nın en önde gelen muhalifi olarak statüsü fiilen azaldı.

Bu dava, UCM’nin nasıl kullanıldığını ortaya koymuştu. Gbagbo hakkında tutuklama emri çıkaran UCM, Ouattara'nın destekçilerinin işlediği şiddeti büyük ölçüde görmezden gelmiş ve bu da yeni rejime uluslararası meşruiyet kazandırmıştı. Ouattara, geçtiğimiz ağustos ayında anayasa başkanların görev süresini iki dönemle sınırlasa da dördüncü bir başkanlık dönemi için aday olacağını açıklamıştı.

Afrika'nın UCM’ye karşı tepkileri

Afrika toplulukları arasında yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açan UCM, önyargılı ve çifte standartlı olmakla suçlanarak ‘Afrikalılar üzerinde beyaz adamın mahkemesi’ lakabını aldı. 2016 yılına gelindiğinde, Afrika Birliği (AfB) içinde ‘Afrika'nın çıkışı’ olarak bilinen UCM’nin yargı yetkisi alanından toplu olarak çekilme kararı ciddi olarak değerlendirilmeye başlandı.

“UCM’nin Afrika'da yaşadığı tekrarlanan başarısızlıklar, küresel yankı uyandıracak davaların aranmasına neden oldu.

Yetki alanını genişletmeye çalıştıkça endişeleri artıran UCM, bu yıl, sosyal medyada dolaşan videoları ‘psikolojik terör’, ‘kişisel onurun ihlali’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ gibi suçlar olarak sınıflandırarak bir emsal oluşturmaya çalıştı. Bu materyallerin çoğunun hükümet yanlısı güçlerin eylemlerini belgelemesi dikkati çekti.

Hissene Habre davası ve sorumluluğun başkalarına yüklenmesi

UCM, sorumluluğu üstlenecek bölgesel veya ulusal mahkemelerin kurulmasını teşvik ederek, Afrika’daki bazı yüksek profilli davalarından uzak durmaya çalıştı.

Eski Çad Devlet Başkanı Hissene Habre'nin davasında, AfB’nin desteğiyle Senegal'deki Olağanüstü Afrika Mahkemeleri, onu tek başına yargılama görevini üstlendi. Habre’nin hakkındaki suçlamalar, resmi olarak UCM’nin yargı yetkisi dışında kalıyordu. Çünkü bu suçlar, 1982 ile 1990 yılları arasında, mahkeme kurulmadan önce işlenmişti.

Ancak, davada birçok suçlama o dönemde uluslararası hukukta suç olarak kabul edilmeyen eylemlerle ilgili olduğundan, ‘kanun olmadan suç olmaz’ (nullum crimen sine lege) ilkesi açıkça ihlal edildi. Afrikalı gözlemcilere göre bu daha çok devrik bir lideri cezalandırmak için kullanılan bir araç gibi görünüyordu, oysa Habre'nin siyasi rakibi Devlet Başkanı İdris Debi'ye atfedilen suçlar görmezden gelinerek, hukuk ve siyaset arasındaki bir uzlaşı temelinde seçici bir adalet uygulandığı ortaya çıktı.

Duruşmanın meşruiyeti, uluslararası standartlara uygunluğu ve bağımsız denetim eksikliği ile ilgili sorular, duruşmanın güvenilirliğini daha da zedeledi.

Uluslararası adaletin siyasileştirilmesi ve UCM’nin sınırları

UCM’nin Afrika'da tekrar tekrar yaşadığı başarısızlıklar, mahkemeyi küresel yankı uyandıran davalar aramaya itti. UCM, 2021 ile 2025 yılları arasında etkili devlet liderlerine karşı davalar açtı. Bu davalar arasında 2021 yılında, dönemin Filipinler Cumhurbaşkanı Rodrigo Duterte hakkında, ‘uyuşturucuyla mücadele’ kapsamında gerçekleştirilen yargısız infazlar hakkında başlatılan soruşturma, 2023 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, işgal altındaki topraklardan Ukraynalı çocukları sınır dışı ettiği gerekçesiyle savaş suçu işlediği gerekçesiyle çıkarılan tutuklama emri ve 2025 yılında UCM Başsavcısı Kerim Han’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında Gazze'de yürütülen askeri operasyonlar sırasında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediği gerekçesiyle tutuklama emri çıkarılmasını talebi yer alıyor.

Bu davalar, UCM’nin son derece hassas siyasi meselelere giderek daha fazla müdahil olduğunu ortaya koyarken tarafsızlığı ve yargı yetkisinin sınırları hakkında derin soru işaretleri ortaya çıkarıyor. Bu davaların çeşitli bağlamlara rağmen, evrensel yargı yetkisi ve hesap verebilirlik mekanizmaları gibi araçların siyasi çatışmalarda kullanılan araçlara dönüşmesi gibi ortak özellikleri var. UCM’nin kararları artık esasen uygulanmasının zayıf veya hiç olmaması muhtemel siyasi sinyaller olarak ele alınıyor.

Uluslararası hukuk kurumları siyasi bir cepheye dönüştüğünde, hukukun kendisi jeopolitik hesaplamalara tabi hale gelir ve bağlayıcı bir küresel standart olmaktan çıkar.

Bu durum, UCM’nin zayıflıklarını ve sınırlamalarını ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda bir hukuk kurumu olarak yetersizliğini de yansıtıyor. Macaristan ve Moğolistan hükümetlerinin tepkileri de bunu doğrulayarak, UCM’yi devletleri resmen çekilmeyi düşünmeye veya kararlarını tekrar tekrar görmezden gelmeye sevk eden ‘yüksek riskli bir oyun’ olarak nitelendirdi.

Bölgesel ve ulusal alternatifler ve uluslararası hukukun aşınması

Bu dinamikler, uluslararası hukukun giderek aşınmasına, küresel hukuk çerçevesinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına katkıda bulundu. Ancak uluslararası arenada, yargısal bir otorite olarak ‘ulusal alanlara’ giderek artan bir geri dönüş yaşanıyor.

SSA üyesi ülkeler, UCM’den çekileceklerini duyururken, egemenliği koruyan ve ulusal değerlere dayanan alternatif adalet mekanizmaları kurmayı planladıklarını açıkladılar. Halihazırda Sahel Ceza Mahkemesi de bu yaklaşımı somutlaştırmak için kuruldu.

hyuj
Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) 66. Olağan Oturumu'nda, Nijerya Devlet Başkanı Abdourahmane Tchiani için ayrılmış boş koltuk, 15 Aralık 2024 (AFP)

Bu anlamda, UCM’den çekilme, devletlerin onlarca yıl boyunca kendilerini uluslararası hukukun eşit tarafları değil, yalnızca özneleri olarak gördükleri bir dönemden sonra kendi adalet kavramlarını formüle etme hakkının yeniden teyidi anlamına geliyor.

Uluslararası hukuk kurumları siyasi bir cepheye dönüştüğünde, hukukun kendisi jeopolitik hesaplamalara tabi hale gelir, kapsamlı bir küresel standart ortaya çıkar ve adaletin güç dengesi tarafından belirlendiği ulusal ve bölgesel siyaset arenasına geri döner.

Bu aşınma sadece UCM ile sınırlı kalmayıp uluslararası kurumlara olan güveni tehdit ederek domino etkisi yaratıyor. Kamuoyunun ikisi de Lahey’de bulunan UCM ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) arasındaki farkı ayırt edememesi, kafa karışıklığını daha da artırıyor.

Nürnberg'den Lahey'e kadar, küresel adalet projesi hayata geçirilemezken üstüne üstlük sahte bir hukuki cephe yaratıldı ve bu da uluslararası hukukun gerçekte var olmadığını ortaya çıkardı.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.