7 Ekim'in üzerinden iki yıl geçerken Ortadoğu kaos ve değişim arasında

İsrail, bölgedeki temel askeri güç olarak öne çıktı

Görsel: Nesma Moharam
Görsel: Nesma Moharam
TT

7 Ekim'in üzerinden iki yıl geçerken Ortadoğu kaos ve değişim arasında

Görsel: Nesma Moharam
Görsel: Nesma Moharam

Paul Salem

7 Ekim 2023 saldırılarının ardından patlak veren geniş çaplı bölgesel çatışmanın ikinci yıldönümüne geldiğimiz bugün, çok sayıda krizin Ortadoğu'yu nasıl değiştirdiğini ve önümüzdeki aylarda bölgenin gidişatının nasıl etkileyebileceğini değerlendirmemiz gerekiyor.

Ortadoğu’daki çatışmalar, İsrail ile Hamas arasında Gazze Şeridi’nde patlak veren savaşla başladı, ancak kısa sürede bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendiren bir dönüm noktasına dönüştü. Bu durum bölgenin başlıca aktörleri olan İsrail, İran, Türkiye, Körfez ülkeleri ve ABD'yi, Ortadoğu'nun yeni bir entegrasyon ve istikrar dönemine mi gireceğini yoksa daha fazla çatışma ve parçalanmaya mı doğru gittiğini belirleyecek stratejik kararlar almaya itti.

Bu kritik dönüm noktasında, yeni bölgesel düzeni şekillendirecek önemli sorular gündeme geliyor. İsrail, benzeri görülmemiş askeri üstünlüğünü kullanarak bölgesel normalleşme, entegrasyon ve komşularıyla siyasi uzlaşmayı sağlayabilecek mi? İran, doğrudan müdahale yaklaşımını yeniden gözden geçirip daha istikrarlı bir güvenlik ve diplomatik yaklaşım arayışına girecek mi? ABD ve Körfez ülkeleri, tepki vermekle yetinmek yerine, nüfuzlarını istikrarı sağlamak için kullanmayı başarabilecek mi? Lübnan ve Suriye'de devletin yeniden inşası için sınırlı fırsatlar, bölgesel bir canlanma faktörüne dönüşebilir mi, yoksa yeni bir bölgesel gerginlik dalgasının ortasında yok olup gidecek mi?

Kazananlar ve kaybedenler

İsrail, bölgenin önde gelen askeri gücü olarak açıkça öne çıktı. Operasyonları sadece Gazze’de değil, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran topraklarında da olayları şekillendirdi. Önceki caydırıcılık varsayımlarının çökmesinin sonuçlarından korkmadan İran tesislerini hedef alma yeteneğini gösterdi ve böylece bölgedeki askeri dengeyi yeniden şekillendirdi.

İsrail, yeni hakim güç konumundan, bölgesel düzenin geleceğini şekillendirmede en büyük role sahip. Sahadaki kazanımlarını, Ortadoğu'ya kalıcı entegrasyonunu güvence altına alan bir bölgesel güvenlik çerçevesi oluşturmak için kullanabilir.

Buna karşın İran en büyük kaybeden oldu. Tahran'ın her zaman gurur duyduğu ve yıllardır İsrail ile kırılgan bir dengeyi koruyan ‘direniş ekseni’ parçalandı. Bu durum İran'ı Suriye'den çekilmeye zorladı ve Hizbullah'ın Lübnan'daki etkisi önemli ölçüde azalırken, Tahran kendi topraklarına yönelik doğrudan saldırıları bile engelleyemedi.

Öte yandan Türkiye, sessizce etkisini güçlendirmeye devam etti. Türkiye'nin desteğini alan ve Suriye cumhurbaşkanlığına ulaşan Ahmed eş-Şara'nın yükselişi, Ankara'ya Şam'da yeni bir etki kaynağı sağladı ve bölgesel varlığının bir kısmını da geri kazandı. Körfez ülkeleri ise kısa bir süre öncesine kadar doğrudan çatışmayı önlemeyi başarmışlardı, ancak geçen hafta İsrail'in Katar'a düzenlediği saldırı, onları gerilimin merkezine yerleştirdi ve çatışmanın daha da derinleşmesine neden olabilir.

Eski düzen ortadan kalkarken yenisi henüz doğmadı

Bir yandan İsrail, diğer yandan İran ve müttefikleri arasındaki güç dengesi üzerine kurulu, onlarca yıldır süren bölgesel düzen çöktü. Ancak, henüz yeni bir düzen ortaya çıkmadı.

İsrail’in güç perspektifi

İsrail, yeni hakim güç konumundan, bölgesel düzenin geleceğini şekillendirmede en büyük role sahip. Yerinde elde ettiği kazanımları, Ortadoğu'ya kalıcı entegrasyonunu güvence altına alan bir bölgesel güvenlik çerçevesine doğru sıçrama tahtası olarak kullanabilir. Bunun için Gazze'deki savaşın sona erdirilmesi, Suudi Arabistan ile normalleşmenin hızlandırılması, Filistinlilere inandırıcı bir siyasi ufuk sunulması ve Suriye, Lübnan ve diğer Arap ve Müslüman ülkelerle uzlaşı kapısının açılması gerekiyor.

İran'ın izleyebileceği alternatif bir yol var. Bu yol, sınırlarını korumasına ve bölgedeki konumunu yeniden kazanmasına yardımcı olacak. Arap komşularıyla diplomasi, hala bir seçenek olarak durmaktadır.

Ancak Netanyahu'nun şu an izlediği yol bu yaklaşımdan çok uzak görünüyor. Netanyahu, Katar’ın başkenti Doha'da Hamas’ın müzakere heyetini hedef alarak savaşı sona erdirmek için diplomatik girişimleri engellemeye çalıştı. Tüm bunlar arasında Gazze'deki savaş üçüncü yılına girdi. Katar'a yapılan saldırı, ABD Başkanı Donald Trump'ın sahneye güçlü bir şekilde geri dönmesine ve Gazze'deki savaşı sona erdirmek için Trump planını başlatmasına neden olmuş gibi görünüyor. Bununla birlikte Katar'a güvenlik garantisi veren Trump, açıkça “İsrail'in Batı Şeria'yı ilhak etmesine izin vermeyeceğim” dedi.

Hamas anlaşmanın bazı ayrıntılarını hala müzakere ettiği için Trump'ın planı nihayetinde başarısız olabilir, ancak plan devam ederse Trump, İsrail'i savaşı sona erdirmeye, Batı Şeria'yı ilhak etme planlarını ertelemeye ve Suudi Arabistan ile olası bir anlaşmanın önünü açmaya zorlamış olacak. Plan başarısız olursa, savaş üçüncü yılına girerken bölgede birkaç hafta önce hakim olan gerginlik hali yeniden ortaya çıkacak.

hyuj
Görsel: Nesma Moharam

Aslında, eylül ayı başlarında Katar'a yapılan saldırı ve Türkiye ile gerginliğin artması, bölgede geniş çaplı bir gerginlik artışı olasılığını işaret ediyordu. İsrail'in Lübnan ve Suriye'deki ‘zaferleri’ bile askeri açıdan kesin sonuç vermedi. Netanyahu, sahadaki başarılarını yeni bölgesel güvenlik mimarisine dönüştürmek yerine, ABD'nin etkili bir baskı uygulamaması nedeniyle, İsrail ve bölgeyi açık bir çatışma döngüsünde tutma riskini göze alıyor gibi görünüyor.

İran'ın rolü

Tahran, hesaplarını yeniden gözden geçirmek için kritik bir kavşakta bulunuyor. Milisleri ‘cepheye’ itme ve Arap devletlerinin iç işlerine müdahale etme stratejisi, büyük bir başarısızlık olarak sonuçlandı. İran şu anda etkili bir caydırıcılıktan yoksun, zayıf müttefiklere sahip ve etkisi azalan bir konumda bulunuyor.

Tüm bu aksiliklere rağmen Tahran henüz radikal bir stratejik gözden geçirme yapmadı. İran rejimi, saldırılardan sağ kurtulan vekillerini desteklemeye devam ediyor ve nükleer programı konusunda önceki tutumunu sürdürüyor. Bu çıkmaz durum, İsrail'in daha da gerilimi artırmasına kapı açarak, İran'ı daha fazla izolasyona maruz bırakması ve zayıflatması nedeniyle gerçek bir tehlike yaratıyor.

Ancak İran'ın izleyebileceği alternatif bir yol var. Bu yol, sınırlarını korumasına ve bölgedeki konumunu yeniden kazanmasına yardımcı olabilir. Komşusu olan Arap ülkeleriyle diplomasi, halen masasındaki bir seçenek olarak duruyor. İran, milis yaklaşımından vazgeçip Filistin sorunu da dahil olmak üzere devam eden çatışmalara müzakere yoluyla çözüm arayabilir. Ayrıca, rejimin güvenliğini ve halkın çıkarlarını artıracak ve Tahran'a bölgesel istikrara katkıda bulunmak için gerçek bir fırsat verecek güvenlik çerçeveleri, ekonomik koridorlar ve enerji tedarik ağları gibi bölgesel kamu mallarının oluşturulmasına odaklanabilir.

Stratejik satranç tahtası ise hala istikrarsızlığını koruyor. Her bir ülkede yaşanan gelişmeler, istikrarı teşvik edecek ya da yeni krizlere yol açacak şekilde değişiyor. 

Körfez ülkeleri ve sınırlı etkileri

Körfez ülkeleri daha istikrarlı ve entegre bir bölgesel sisteme doğru ilerliyor, ancak mevcut askeri dengede sınırlı rol oynamaya devam ediyorlar. Suudi Arabistan'ın İsrail ile normalleşme teklifi, en güçlü diplomatik kozu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu teklif, Arap-İsrail ilişkilerinde dönüştürücü bir etki yaratabilir, ancak Netanyahu liderliğindeki sert sağ koalisyonun tutumunu değiştirmeyi henüz başaramadı. Öte yandan Körfez'in tekrar tekrar başlattığı girişimler, İran'ın bölgesel tutumunu henüz değiştiremedi.

Washington’un rolü: Tepki ile stratejik vizyon arasında

İkinci döneminin yarısını geride bırakan ABD Başkanı Donald Trump, Körfez ülkeleriyle, ABD'nin arabulucu ve ana yararlanıcısı olduğu istikrarlı ve entegre bir bölgesel düzen kurma hedefini paylaşıyor. Seçimden göreve başlama törenine kadar Trump, Netanyahu'ya Gazze ve Lübnan'da ateşkes kabul etmesi için önemli baskı uyguladı. Buna rağmen Washington kısa sürede reaktif bir tutuma geri döndü ve büyük ölçüde İsrail'in kararlarıyla yönetilen krizlerle başa çıkmakla yetindi.

Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, Katar'a yapılan saldırı Trump'ı yeniden ön plana çıkardı. Trump, iddialı hedefleri arasında Suudi Arabistan, Suriye ve Lübnan ile Abraham (İbrahim) Anlaşmaları'nı tamamlamak, İran'ın nükleer programı sorununa kalıcı bir çözüm bulmak ve Suudi Arabistan'ı tatmin edecek ve aynı zamanda İsrail'in güvenliğini garanti altına alacak şekilde Filistin sorununu çözmek olduğunu açıkladı. Trump’ın son girişimi hedeflerini gerçekleştirmede başarılı olursa, bu karmaşık bölgesel krizin çözümünde bir sonraki aşamayı oluşturabilir ve hatta dış politika mirasını belirleyebilir.

Bölgesel sahalar sürekli değişiyor

Stratejik satranç tahtası istikrarsızlığını korusa da her bir ülkede yaşanan gelişmeler, istikrarı teşvik edecek ya da yeni krizleri tetikleyecek şekilde değişiyor.

Lübnan ve devletin yeniden ayağa kalkması

Lübnan, devletin yeniden doğuşuna dair en umut verici hikayelerden birini sunuyor. On yıllar süren felç ve çöküş döneminin ardından, Beyrut'un devlet kurumları yavaş yavaş yeniden ayağa kalkıyor, Hizbullah'ın nüfuzu zayıflıyor ve İran'ın etkisi hızla azalıyor.

7 Ekim saldırılarının üzerinden iki yıl geçti, Ortadoğu kritik bir dönüm noktasında, eski düzen çöktü, ancak yerine henüz yeni bir düzen gelmedi.

Lübnan, güçlü uluslararası destek sayesinde egemenliğini yeniden tesis etmek, çökmekte olan mali ve bankacılık sistemini reform etmek ve bir zamanlar onu bölgenin parlayan merkezi haline getiren çoğulculuk ve refah modelini yeniden canlandırmak için nadir bir fırsata sahip. Ancak, özellikle Hizbullah'ın ilerlemeyi engelleme kabiliyeti ve İsrail'in ateşkes taahhütlerini yerine getirmedeki yavaşlığı göz önüne alındığında, iyileşme süreci halen kırılgan seyretse de devletin güçlendirilmesi ve kurumlarının sağlamlaştırılması yönünde bir genel eğilim söz konusu.

Suriye ve kırılgan geçiş süreci

Diğer taraftan Suriye'deki geçiş süreci de aynı derecede belirsiz görünüyor. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Suriye'yi Arap dünyasına yeniden entegre etmeyi amaçlayan kapsayıcı bir devlet kurma sözü verdi. Ancak, hükümetinin Alevi nüfusun yoğun olduğu kıyı bölgesi ve Dürzi azınlığın yaşadığı Süveyda ilindeki muhalefete şiddetle karşılık vermesi, bu yaklaşımın güvenilirliği konusunda soru işaretleri yarattı. Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile müzakerelerin çıkmaza girmesi de Suriye toplumunun farklı bileşenleri arasındaki güven eksikliğini yansıtıyor.

Bunun yanında Şara, toplumun tüm kesimlerini kapsayan ve on yıllar süren tecrit ve savaşın ardından bölgedeki ve uluslararası sahnedeki konumunu yeniden kazanmayı amaçlayan, yaşayabilir bir Suriye devleti inşa etme vizyonunu sürdürmeye devam ediyor. Bu yolda geniş bölgesel ve uluslararası destek görüyor. Lübnan örneğinde olduğu gibi, işleyen bir devlet ve gelişen bir ekonominin kurulması sadece Suriyelilerin beklentilerini ve acil ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayıp, aynı zamanda tüm bölgede istikrarın temellerinin atılmasına da katkıda bulunabilir.

Yeni bir bölgesel düzen mi, yoksa tam bir kaos mu ortaya çıkacak?

7 Ekim saldırılarının üzerinden iki yıl geçti, Ortadoğu kritik bir dönüm noktasında, eski düzen çöktü, ancak yerine henüz yeni bir düzen gelmedi. İsrail benzeri görülmemiş bir askeri güce sahip, İran savunma pozisyonunda, Körfez ülkeleri ve ABD istikrar için bir çerçeve arıyor ve Beyrut'tan Şam'a kadar yerel arenalarda dalga dalga ayaklanmalar ve kargaşalar yaşanıyor.

Politika yapıcılar bir sonraki şoku beklemek yerine bu fırsatı değerlendirmelidir. Cesur bir bölgesel strateji oluşturmak için gerçek fırsat var.

Burada “Tüm bu dönüşümler, güvenlik, diplomasi ve ekonomik entegrasyona dayalı yeni bir bölgesel yapı oluşturmak için mi kullanılacak, yoksa bölge, savaşların çemberini genişleten ve istikrarsızlığı derinleştiren yeni bir çatışma dönemine mi girecek?” sorusu ortaya çıkıyor.

Ortadoğu şu an hem tehlike hem de fırsat barındıran bir dönüm noktasında. Bölgedeki aktörler ve ABD için mevcut çatışmaların gidişatını kalıcı istikrara doğru çevirmek ve herkese refah getirebilecek bir bölgesel sistem kurma konusunda fırsatlar hala var. Ya bu yol benimsenir ya da bölge, bir sonraki patlama bölgenin haritasını yeniden çizene kadar krizden krize sürüklenmeye devam eder.

Politika yapıcıların bir sonraki şoku beklemek yerine bu fırsatı değerlendirmeleri gerekiyor. Gazze'deki ateşkes müzakereleri, İsrail-Filistin sorununun çözümü, Arap ülkeleri ile İsrail ilişkilerinin normalleşmesi ve İran ile diplomatik anlaşma ile daha geniş bir güvenlik ve ekonomi çerçevesinin oluşturulmasını birbirine bağlayan cesur bir bölgesel strateji geliştirme fırsatı bulunuyor. Ancak bu fırsat hızla uzaklaşıyor. Eğer derhal harekete geçilmezse daha fazla hayatın ve yılların boşa gittiği ağır bir bedel ödenir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Bisiklet dünyasının en tartışmalı ismini canlandıracak oyuncu belirlendi

Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)
Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)
TT

Bisiklet dünyasının en tartışmalı ismini canlandıracak oyuncu belirlendi

Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)
Lance Armstrong, unvanları elinden alınmadan önce 1999-2005'te 7 Fransa Bisiklet Turu kazanarak rekor kırmıştı (AFP)

Gözden düşmüş bisikletçi Lance Armstrong'un hayatı yeni bir filme konu oluyor. 

Konsey'in (Conclave) yönetmeni Edward Berger ve Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni'nin (Springsteen: Deliver Me From Nowhere) prodüktörü Scott Stuber'in imzalarını taşıyacak yapımın senaryosuysa Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar'la (King Richard) bilinen Zach Baylin'e emanet edildi. 

Artık 54 yaşına gelen Amerikalı bisikletçiyi, Austin Butler'ın canlandıracağı açıklandı. 

Baz Luhrmann'ın 2022 tarihli filmi Elvis'le yıldızı parlayan 34 yaşındaki aktör; Motorcular (The Bikeriders), Masters of the Air, Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki (Dune: Part Two) ve Ölüler Ölmez (The Dead Don't Die) gibi yapımlarla da tanınıyor.

Austin Butler son olarak Darren Aronofsky'nin çektiği Suçüstü'yle (Caught Stealing) hayranlarıyla buluşmuştu. 

29 Ağustos'ta vizyona giren filmin başrolündeki oyuncuya Regina King, Zoë Kravitz, Matt Smith, Liev Schreiber ve Vincent D'Onofrio gibi yıldız isimler eşlik etmişti. 1998'de geçen filmde eski bir beyzbol oyuncusu, kendini New York'un yeraltı suç dünyasında buluyor.

Butler'ın önünde de pek çok iş var. 1980'lerin kült dizisi Miami Vice'ın yeni beyazperde uyarlamasında Sonny lakaplı James Crockett'i canlandıracak. 

1995'te vizyona giren Büyük Hesaplaşma'nın (Heat) yine Michael Mann tarafından çekilecek devam filminde ve Luca Guadagnino'nun yeni Amerikan Sapığı (American Psycho) uyarlamasında da rol alacak. 

2012'de ABD Dopingle Mücadele Ajansı'nın yaptığı soruşturma, Armstrong'u "sporda şimdiye kadar görülmüş en sofistike, profesyonel ve başarılı doping programının" düzenleyicisi ilan etmişti. Armstrong'un Ağustos 1998 sonrasındaki tüm unvanları elinden alınmıştı.

Yıllarca süren söylentiler, suçlamalar ve inkarların ardından Armstrong, 2013'te Oprah Winfrey'e verdiği bir röportaj sırasında doping yaptığını itiraf etmişti.

Bunların ardından 7 Fransa Bisiklet Turu (Tour de France) şampiyonluğu elinden alınmış ve bisiklet sporundan ömür boyu men edilmişti. 

Eski takım arkadaşı Floyd Landis'in de aralarında bulunduğu ihbarcıların ifadelerine dayanılarak hazırlanan 100 milyon dolarlık federal suçlamanın ardından Armstrong, ABD hükümetine 5 milyon dolar ödemişti.

1996'da testis kanseri teşhisi konan Armstrong, kanser araştırmalarına sağladığı destekle de biliniyor. 

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, Deadline, Variety