Moskova ve Şam geçmişi geride bırakıp ilişkilerini yeniden tesis ediyor

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Moskova ve Şam geçmişi geride bırakıp ilişkilerini yeniden tesis ediyor

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Samir İlyas

Rusya ve Suriye’nin Suriye’de Beşşar Esed rejiminin düşüşünün ardından aralarındaki ilişkileri yeni temeller üzerinde kurmaya hazır olduklarına dair sinyaller çoğalıyor. Son aylarda, cesaret verici açıklamalarla sonuçlanan toplantılar ve ziyaretlerin gerçekleşmesiyle birlikte, diplomatik, ekonomik ve askeri alanda dikkate değer hamleler olduğu görüldü.

Bu ayın ortalarında yapılması planlanan Arap ülkeleri-Rusya zirvesinin ertelenmesi haberleriyle eş zamanlı yaşanan bir gelişmede, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, geçen perşembe günü bir televizyon röportajında, ülkesinin Suriye topraklarının birliğini desteklediğini vurguladı. Ayrılıkçılığın son derece ciddi riskleri olduğunun altını çizen Lavrov, bunun Suriye’ye ve bölgeye yansımaları konusunda uyararak “Suriye Kürtlerinin özerklik ve ayrılık girişimleri somut sonuçlara yol açarsa, Kürt sorunu bölgedeki diğer tüm ülkelerde de patlak verebilir ve bu da ciddi riskler doğurur” ifadelerini kullandı.

Lavrov, Şam'da veya ülkenin diğer bölgelerindeki çeşitli etnik-mezhepsel ve siyasi gruplar üzerinde etkili tüm ülkelerin, Suriye'nin birliğinin kendi çıkarlarına olduğunu anlamaları gerektiğini vurguladı.

Rusya’nın Suriye ile ‘koşulsuz dostane ilişkiler’ sürdürdüğünü vurgulayan Lavrov, bu yüzden Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'yı Moskova'ya davet etti. Sovyetler Birliği döneminden bu yana Rusya'nın Suriyeli askeri personele eğitim verdiğini ve Suriye'nin savunma kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunduğunu hatırlatan Rus bakan, ülkesinin ‘Sovyet döneminde başlayanlar da dahil olmak üzere, yeni durumu yansıtacak şekilde gerekli düzenlemelerle’ tüm girişimleri sürdürme konusundaki ilgisini dile getirdi. Lavrov, Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleriyle ilgili olarak “Başkan Vladimir Putin, Suriye yönetimi istemezse Suriye'de kalmayacağımızı defalarca kez vurguladı, ancak (Suriye yönetiminin) bölgedeki bazı ülkelerle birlikte, Suriye'deki varlığımızın devam etmesiyle ilgilendiği görülüyor” yorumunda bulundu. Rusya’nın Suriye'deki askeri üslerinin görevlerinin yeniden tanımlanması gerektiğini belirten Lavrov, “Bunlar arasında, Suriyeliler, komşuları ve diğer birçok ülke için örneğin, insani yardım sevkiyatlarını taşımak için liman ve havalimanında bir insani yardım merkezi kurulması gibi faydalı olacak açık görevler de bulunuyor” şeklinde konuştu.

Rusya, Arap Baharı’nı Batı'nın desteklediği ‘renkli devrimlerin’ bir parçası olarak ele aldı.

Ülkesinin Suriye'nin durumu üzerindeki sorumluluğunu hafifletmeye çalışan Lavrov, Arap Baharı'nın patlak vermesinden sonra Rusya'nın Suriye'ye gelerek Suriyeli yetkililere yardım ettiğini ve ülkedeki durumun istikrara kavuşmasına önemli bir katkıda bulunduğunu söyledi. Rusya, daha önce ABD ve bölgedeki bazı ülkelerin katılımıyla istikrarı yeniden tesis etmek için uluslararası bir karar almıştı. Lavrov, “Bu karar uygulanmış olsaydı, Suriye'de bu duruma gelmezdik” diye vurguladı.

Her iki tarafın da karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde ilişkiler kurmaya istekli olduğuna dair olumlu işaretler olmasına rağmen, Rusya'nın devrime karşı siyasi ve askeri önyargılarını bir kenara bırakması, ne kadar zor olursa olsun, ilişkileri eski haline getirmek için yeterli olmayacak gibi görünüyor. Kremlin, Rusya’nın yeni Suriye'deki rolünü sürdürmek ve sıcak sulardaki askeri üslerini korumak için çaba gösteriyor. Bu aynı zamanda ona dış politikasının stratejik alanlarından birini etkileme olanağı sağlıyor. Ancak Rusya'nın yetenekleri ve nüfuzu, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden bu yana Suriye'nin radikal jeopolitik yeniden konumlanmasını engellemek için yeterli olmayacak gibi görünüyor. Öyle görünüyor ki Suriye, 1960'lı yıllardan bu yana ilk kez Sovyetler Birliği ve daha sonra Rusya'nın izlediği yoldan farklı bir yolda ilerliyor. Bu yıl, Rusya'nın Ortadoğu'daki nüfuzunun azaldığına dair birtakım işaretler var. Bunun nedeni sadece bölgedeki en önemli müttefikinin düşüşü değil, aynı zamanda 7 Ekim 2023 saldırısı ve ardından İran ekseninin çöküşünün ardından yaşanan radikal değişiklikler. Rusya, Suriye'nin geleceğinde önemli bir rol oynamayı istese de bunu gerçekleştiremeyecek durumda olduğu söylenebilir, ama Şam'daki yeni yöneticilerin Moskova ile güçlü ilişkiler kurmaya istekli veya muktedir oldukları kesin olarak söylenemez. Suriyeli yetkililerin yaptıkları ziyaretlerin ve açıklamaların, Washington ve Brüksel'e, baskı yapmak veya yeniden yapılanma, ekonomik iyileşme ve İsrail'i caydırma konusunda yardım etmemeleri halinde başka seçeneklerin de olduğu mesajını vermek için mi yapıldığı da belirsizliğini koruyor.

Müdahaleye giden yol

Rusya, Arap Baharı’nı Batı'nın desteklediği ‘renkli devrimlerin’ bir parçası olarak ele aldı. Ancak Tunus ve Mısır'daki devrimlere sert tepki göstermedi. Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından (BMGK) Libya semalarını uçuşa yasak bölge olarak tanımlayan 1973 sayılı kararı kabul etti. Ancak Suriye devrimine delindiğinde Irak ve Yemen'i kaybettikten sonra Ortadoğu'daki son önemli tarihi müttefikini de kaybetmekten korktu.

Rusya, 2013 yılında Doğu Guta'ya yönelik kimyasal saldırıların ardından Esed rejimini şiddetle savundu ve ona yönelik herhangi bir suçlamada bulunmayı reddetti

Rusya, Esed rejimini devirme girişimini, Batı'nın Moskova’nın Ortadoğu'daki nüfuzunu sınırlamaya yönelik jeopolitik bir manevrası olarak değerlendirdi. Rusya, Esed rejimine koruyucu bir şemsiye sağlamak ve halk muhalefet hareketinin ilk aşamalarında barışçıl gösterilere karşı askeri güç kullanmasını meşrulaştırmak için çalıştı. Aynı zamanda, diyalog ve barışçıl bir çözüm çağrısında bulunmaya devam etti.

2012 ilkbaharında Putin'in üçüncü kez devlet başkanlığına oturma zamanı yaklaşırken, Rusya'nın tutumu daha da katılaştı. Esed'e siyasi, ekonomik ve askeri desteğini artırdı. Rusya, Batı'nın aldatmacasını ve BMGK’nın 1973 sayılı kararı, Libya'ya saldırmak ve Muammer Kaddafi rejimini zorla devirmek için kullanmasını gerekçe göstererek bu katı tutumunu savundu.

Rusya diplomasi, 30 Haziran 2012 tarihinde Cenevre-1 Konferansı bildirgesinin hazırlanmasına ve kabul edilmesine katkıda bulundu. Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın planına dayanan bildiri, Suriye'nin himayesinde tam yetkiye sahip bir ‘geçiş yönetim organının’ kurulmasını, seçimlerin yapılmasını ve bir anayasanın hazırlanmasını öngörüyordu. Rusya, BMGK’da Suriye'deki sorunun çözümü için anahtar rol oynayan bu bildiriyi destekledi, ancak bildiriyi ve uygulanma mekanizmalarını kendi yorumuna göre yorumlayarak Annan ve sonraki BM genel sekreterlerinin bir çözüme ulaşma çabalarını engelledi.

dfvgbh
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova'daki görüşmelerinin ardından düzenledikleri ortak basın toplantısının sonunda tokalaşırken, 31 Temmuz 2025 (AFP)

Rusya, 2013 yılında Doğu Guta'ya yapılan kimyasal silah saldırılarının ardından Suriye rejimini şiddetle savundu ve ona yönelik herhangi bir suçlamada bulunmayı reddetti. Rejimin tüm ihlallerini, yabancı müdahaleyi ve Esed rejiminin düşmesini meşrulaştırmak için sahnelenmiş olaylar olarak göstermeye çalıştı. Dönemin ABD Başkanı Barack Obama yönetimi ile Suriye rejimine yaptırım uygulanmadan Suriye'nin kimyasal silahlarını imha etmek üzere bir anlaşma yaptı.

Askeri alanda başarı, siyasi alanda başarısızlık

Esed rejiminin Suriye topraklarının büyük bölümünü kaybetmesi ve muhaliflerin Şam'ın dış kesimlerine doğru ilerlemesi üzerine, 30 Eylül 2015'te Rusya'nın askeri müdahalesi başladı.

Belirtilen amaç, terör örgütleriyle mücadele etmek ve bunların Rusya'nın iç kesimlerinde saldırı düzenlemesini önlemekti. Rusya Devlet Başkanı Putin, Suriye'deki terör örgütlerinin saflarında 2 binden fazla Rus savaşçı ve Orta Asya ülkelerinden birkaç bin savaşçı olduğunu belirterek, bunların Suriye'de başarılı olmaları halinde Rusya'ya dönebileceklerini vurguladı. Putin, 2 Ekim 2015 tarihinde ordu komutanları ve güvenlik birimleri liderleriyle yaptığı toplantıda Suriye’ye yönelik müdahalenin terörün ülkesine ulaşmasını önlemek için alınan bir ön tedbir olduğunu açıkladı. Esed'den yardım talebi aldıktan sonra Suriye'ye sağlanan askeri desteğin ‘Rusya'nın askeri doktrini ve uluslararası hukuka uygun’ olduğunu vurguladı.

Kremlin’in ve Rusya’nın askeri müdahalesinin Suriye halkını terörizmden kurtarmak ve devlet yapısını korumak için yapıldığı yönündeki propagandasına rağmen Suriyelilerin Rusya'ya karşı duyduğu öfke giderek arttı.

Müdahalenin belirtilen hedeflerinin ötesinde, Rusya terörle mücadele bahanesiyle, Kırım'ı ilhak ettikten sonra kendisine uygulanan tecriti kıracak uluslararası bir koalisyon oluşturmak istedi. Resmi açıklamalara göre Rusya Suriye'de gerçek savaş koşulları altında yüzlerce tür silahı test etti ve geliştirdi. Esed'i korumak karşılığında, Tartus Deniz Üssü’nü 49 yıllığına kiraladı ve bu üssün kapasitesini artırdı. Ayrıca Hmeymim Hava Üssü kurdu ve genişletti, her iki üssü de Rusya'nın Afrika kıtasındaki hareketliliği için önemli lojistik merkezlere dönüştürdü.

cd
Suriye'nin batısındaki Lazkiye ilinde yer alan ve Rusya tarafından kullanılan Hmeymim Hava Üssü’nün girişinde bir kontrol noktasının dışında bir aracın yanında duran Suriyeli muhalif savaşçılar, 29 Aralık 2024 (AFP)

Kısa bir sürede sahada yeni bir gerçeklik dayatmayı başaran Rusya, Halep'teki büyük yıkımın enkazı üzerinde Türkiye ve İran ile Astana sürecini başlatarak Cenevre ve BM tarafından alınan kararlar ve yayınlanan bildirilerden uzak bir siyasi çözümün ayrıntılarını belirledi. Esed rejiminin tüm Suriye toprakları üzerindeki kontrolünü pekiştirmek amacıyla Türkiye ile çeşitli anlaşmalar yaptı ve yerel uzlaşmalara katkıda bulundu, ancak rejim gücünü artırdıktan sonra bu anlaşmalardan geri adım attı. Ardından Astana'daki ortaklarıyla birlikte, dört bölgeyi Gerginliği Azaltma Bölgesi olarak belirledi, ancak bunlardan sadece 2018 sonbaharında sadece İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi olarak kaldı. Guta, Kalamun, güney bölgesi, Humus’un kuzeyi ve Hama'nın güneyindeki savaşçıları Gerginliği Azaltma Bölgesi’ne gitmeyi kabul etmeye zorladıktan sonra, muhalefet savaşçılarının çoğu, rejim güçleri ve İran destekli milislerin saldırıları nedeniyle muhalefetin kontrolündeki bölgenin küçüldüğü İdlib'e gitti.

Rusya, elde ettiği askeri ‘başarılara’ rağmen, Suriye rejimine ve muhalefetine siyasi bir çözüm dayatmazken 2018 yılından bu yana Avrupalıları ve komşu ülkeleri mültecileri geri göndermeleri ve erken toparlanma ve yeniden inşa projelerine başlamaları için ikna etme çabalarında başarısız oldu.

Rusya'nın Suriye muhalefetinin de katılımıyla siyasi bir çözüme ulaşma konusundaki samimiyeti ne olursa olsun, Esed rejimi herhangi bir taahhüt vermekten kaçınmayı bir şekilde başardı. Böylece Suriye Anayasa Komitesi’nin görüşmeleri ve diğer konulardaki müzakereleri sonsuz ayrıntılarla çıkmaza soktu. Rusya’nın ve İran'ın Suriye’deki nüfuzunu kendi lehine dengeleme oyununda ustalaştı. Rusya, rejimi bölgesel olarak yeniden markalaştırma ve ona bir şans daha verme konusunda başarılı olsa da rejimin inatçılığı, İran ile ittifakına bağlılığı ve captagon (uyuşturucu) ihracatına devam etmesi, bu fırsatın da kaçmasına yol açtı ve muhaliflerin başlattığı Saldırganlığı Caydırma Operasyonu’nda rejimi dış destekten mahrum bıraktı.

Ağır miras

Kremlin ve propaganda araçları, askeri müdahalenin Suriyelileri terörizmden kurtarmak ve devletin yapısını korumak için yapıldığını öne sürse de milyonlarca Suriyelinin ülkeyi terk etmek zorunda kalması ve İdlib ile Halep kırsalına kitlesel göçün yaşanması, Suriyelilerin Rusya'ya yönelik öfkesini artırdı.

Şara, birkaç görüşmenin ardından Suriye'nin Rusya'ya olan bağlılığını gösteren bir işaret olarak, Rusya'nın dünyada önemli bir ülke olduğunu ve neredeyse dünyanın en güçlü ikinci ülkesi olarak kabul edildiğini söyledi

Suriyelilerin çoğu, Rusya'nın Suriye’deki rolünü olumsuz olarak değerlendiriyor. Rusya, Esed rejiminin söylemini benimsemekten, sivillere karşı silah kullanmasını meşrulaştırmaya, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün (OPCW) raporlarını sorgulamaya ve sınır ötesi insani yardımı istismar etmeye kadar varan tutumlar sergiledi. Rusya pratikte, askeri müdahale öncesinde dört kez ve sonrasında 14 kez olmak üzere toplam 18 kez veto hakkını kullanarak, BMGK’nın Esed rejimini işlediği suçlardan sorumlu tutma yeteneğini felce uğrattı. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) geçtiğimiz yıl 30 Eylül'de yayınladığı dokuzuncu yıllık raporunda, Suriye'ye askeri müdahalesinin başlangıcından bu yana Rus güçleri tarafından işlenen en önemli ihlalleri belgeledi. Raporda, Rus güçlerinin Suriye’de yüzde 44'ü çocuk ve kadın olmak üzere 6 bin 969 sivilin ölümünden sorumlu olduğu belirtildi. Rapora göre Rusya’nın askeri müdahalesinden sonra Rus güçleri, 224 okul, 209 sağlık tesisi ve 61 pazar dahil olmak üzere hayati öneme sahip sivil merkezlere en az bin 251 saldırı düzenledi.

Ortak zemin

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriyelilerin çoğu, devrimin başlangıcından bu yana Başta Devlet Başkanı Putin olmak üzere Rus yetkililer tarafından yapılan ve Rusya'nın Esed rejimini değil Suriye devletinin yapısını savunduğu vurgulanan açıklamalar karşısında ikna olmuş değil. Saldırganlığı Caydırma Operasyonu’nun hızı, süreci yavaşlatabilecek olan Rusya için kesinlikle bir sürprizdi, ancak Ruslar, rejim ve İranlı müttefiklerinin sahada dayanamayacağına ikna olmuş görünüyordu. Suriye Cumhurbaşkanı Şara, 12 Eylül'de verdiği bir röportajda, Saldırganlığı Caydırma Operasyonu’nu gerçekleştiren güçlerin Hama'ya ulaştıktan sonra Moskova ile müzakere masasına oturduğunu ve her iki tarafın da ‘taahhütlerde’ bulunduğunu ve Humus'a vardıklarında bunları uyguladığını açıkladı. Bu da Rusya’nın Esed'e karşı askeri harekatı yöneten Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ) geç de olsa açık davranmaya başladığının bir işareti olarak görüldü.

Şara, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Humus'a vardığımızda, Ruslar o sırada çatışmalardan uzak durdular, yani bizimle aralarındaki anlaşma gereği, hava saldırıları ya da başka yollarla olsun müdahale etmediler ve askeri sahneden tamamen çekildiler. Biz anlaşmanın bize düşen kısmını yerine getirdik. Onlar da şimdiye kadar kendi taraflarına düşen kısmı yerine getirdiler ve Suriye'nin iç işlerine herhangi bir olumsuz müdahale göstermediler. Aksine, geçtiğimiz dönemlerde olumlu bir etkileşim oldu.”

Birkaç görüşmenin ardından Rusya'nın dünyada önemli bir ülke olduğunu ve neredeyse dünyanın en güçlü ikinci ülkesi olarak kabul edildiğini söyleyen Şara, “Suriye ile Rusya arasında, Suriye'nin 1946'da kurulmasına kadar uzanan yakın bağlar var. Suriye geçmişte Rusya ile çok sayıda bağa sahipti ve biz bu bağları otomatik olarak miras aldık. Bu bağlar, özellikle Suriye'nin Güvenlik Konseyi ile bağlantılı olanlar da dahil olmak üzere çok sayıda ve çeşitli yaptırımlara tabi olduğu için, sakin ve ihtiyatlı bir şekilde korunmalı ve yönetilmelidir. Rusya, BMGK’da daimi üye olup, sesini etkili bir şekilde duyurmalı” şeklinde konuştu. Bu sözler, Suriye'nin Rusya'ya olan bağlılığını gösteren bir işaret olarak görüldü.

ABD'nin hamleleri, Trump yönetiminin Rusya'yı iç siyasi çözüm sürecine dahil etme niyetinde olmadığını, Suriye'nin kuzey ve kuzeydoğusunda Türkiye ile, güney bölgelerinde ise İsrail ile koordinasyon kurmayı tercih ettiğini gösterdi.

Geçmişe dayalı olarak herhangi bir ülkeye karşı düşmanca politikalar benimsenmemesi çağrısında bulunan Şara, “Bu ilişkilerin Suriye'nin egemenliği ve karar verme bağımsızlığı temelinde kurulmasının ve Suriye'nin çıkarlarının öncelikli olmasının önemli olduğunu” vurguladı.

Rus yetkililerin eski rejimden herhangi bir isme bağlı olmadıklarını söyleyen Şara, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinin ‘Rusların çıkarlarına uygun olduğunu ve Suriye ile uzun süredir devam eden tarihi ve stratejik ilişkilere dayandığını’ belirtti. Suriye Cumhurbaşkanı, Halep'in kontrolünü ele geçirdikten sonra Rusya ile ilişkiler ve iletişim kurma kararı alınmasının, ‘Suriye’nin istediği çıkarların elde edilebileceği, ancak öncekinden farklı koşullar altında olacağı ve Şam'a girmemizin Rusya'nın Suriye'den ayrıldığı anlamına gelmediği’ gerçeğine dayandığını açıkladı.

xcvfgb
Rusya Savunma Bakanı Andrey Belousov ile Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra'nın Moskova'da yaptığı görüşmeden bir kare, 31 Temmuz 2025 (AFP)

Her iki tarafın niyetlerini ve pragmatik açıklamalarını sorgulamadan, geçmişi geride bırakma ve ekonomik ve askeri iş birliğini artırma arzuları göz önüne alındığında geçiş dönemi adaleti, şu anda Rusya'da bulunan suçluların iadesi, sözleşmelerin ve tazminatların gözden geçirilmesi gibi birçok konu yakınlaşmaya engel teşkil edebilir. Bunların başında Suriye halkını, ordusu ve paralı askerleri Suriyelilere karşı korkunç ihlallerde bulunan ve acımasız bir rejimi savunan bir ülkeyle normal ilişkilerin yeniden kurulması çağrılarının uygulanabilirliği ve bunun ahlaki yönü konusunda ikna etmek geliyor.

Öte yandan ABD'nin hamleleri, Trump yönetiminin Rusya'yı iç siyasi çözüm sürecine dahil etme niyetinde olmadığını, Suriye'nin kuzey ve kuzeydoğusunda Türkiye ile, güney bölgelerinde ise İsrail ile koordinasyon kurmayı tercih ettiğini gösteriyor. Trump yönetiminin İsrail'e sınırsız desteği, Rusya'nın Suriye'nin güneyindeki durumu kontrol etme konusundaki önceki rolünü yeniden üstlenme şansını fiilen ortadan kaldırıyor. Suriye yönetimi, ordusunu yeniden silahlandırmaya ve bazı silahlar için Rusya’dan yeni silahlar ve yedek parçalarını temin etmeye çalışırken, Rusya'nın Ukrayna’da yürüttüğü savaş bu görevi zorlaştırıyor. Rusya da ilişkilerin bozulmasına rağmen İsrail'i kızdırmak istemiyor ve fazladan elinde olsa bile Suriye'ye kaliteli silah tedarik etmesi beklenmiyor. Öte yandan Avrupa ülkeleri, Şam'a ekonomik destek sağlanması ve yaptırımların kaldırılması için Rusya'nın askeri olarak geri çekilmesini şart koştu.    



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.