Kuzey Kıbrıs seçimleri: Erdoğan yeni gerçeklikle nasıl başa çıkacak?

İki devletli çözüm ve federal çözüm arasındaki referandum

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)
TT

Kuzey Kıbrıs seçimleri: Erdoğan yeni gerçeklikle nasıl başa çıkacak?

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)

Ömer Önhon

Yalnızca Türkiye tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC), pazar günü dokuzuncu cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.

Muhalefetteki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) lideri Tufan Erhürman, oyların yüzde 62,80'ini alarak ezici bir zafer kazandı ve son beş yıldır görevde olan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar'ı mağlup etti. Erhürman, 1983'teki kuruluşundan bu yana Cumhuriyet'in altıncı cumhurbaşkanı olacak.

Bu seçimler, özellikle Cumhuriyet’in geleceği, Türkiye ile ilişkileri ve Doğu Akdeniz'deki jeopolitik durum açısından büyük önem taşıyor. Kıbrıslı Türkler yalnızca yeni bir cumhurbaşkanı seçmekle kalmadı; ayrıca siyasi yönelimlerini ve Kıbrıs sorununu çözmek için yapılacak diplomatik görüşmelerde kendilerini temsil edecek müzakereciyi de belirlediler.

Kuzey Kıbrıs'taki cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs Türk toplumu içinde iki karşıt seçenek arasında belirleyici bir referandum olarak da görülüyordu; iki devletli çözümü destekleyenler ve federal çözüme bağlı kalanlar.

Görev süresi sona eren Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, “iki devletli çözüm”ü savunmuş ve adil bir çözümün ancak eşit egemenliğe sahip ve daha sonra uluslararası alanda tanınmaya çalışacak iki bağımsız devletin kurulmasıyla mümkün olduğunu vurgulamıştı.

Tufan Erhürman ise iki kurucu devlet ve iki toplum arasında siyasi eşitlik temelinde “Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti” çerçevesinde Türk ve Rum kesimleri arasında bir ortaklık çağrısında bulunuyor.

Seçilmiş Cumhurbaşkanı Erhürman, “Dış politikayla ilgili tüm sorumluluklarımı Türkiye ile yakın istişare içinde yürüteceğimin ve bu istişare çerçevesinde kararlaştırılanın ötesinde hiçbir adım atmayacağımın altını çiziyorum” dedi.

Bu açıklamalar, Kıbrıslı Rumların Erhürman'dan duymayı umdukları şeylerle çelişiyordu. Erhürman, Rum basını tarafından “yeniden birleşme yanlısı bir aday” ve “Kıbrıs'ı yeniden birleştirmek için BM destekli, tıkanmış görüşmeleri yeniden canlandırmaya yardımcı olabilecek kritik oylamada katı bir adayı yenen ılımlı aday” olarak övülmüştü.

Ankara muhtemelen yeni gerçekliği akıllıca yönetecek, kendi güvenliğini garantiye alacak şekilde Kıbrıslı Türklere desteğini sürdürürken seçmenlerin iradesine saygı duyacak

Türkiye, seçim kampanyası sırasında Ersin Tatar'ın adaylığına güçlü bir destek vermiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı üst düzey yetkililer, sonuçların açıklanmasının ardından Erhürman'ı tebrik ederek, Ankara'nın Kıbrıslı Türklere desteğinin devam ettiğini vurguladılar.

Ancak, Erdoğan ile en yakın müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli arasında konuya ilişkin görüş ayrılıkları olduğu görülüyor. Bahçeli, seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından, KKTC parlamentosundan seçimlere katılımın çok az olması nedeniyle sonuçları geçersiz ilan etmesini, ayrıca KKTC’nin Türkiye'ye katılımını zorunlu kılan bir karar almasını talep etti.

Bir sonraki adımın, seçilen Cumhurbaşkanı’nın başkent Ankara'yı ziyaret etmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi olması bekleniyor. Şimdi soru, Türkiye'nin iki devletli çözüme verdiği sürekli destek göz önüne alındığında, iki tarafın ortak bir zemin bulup bulamayacağı.

cvfgb
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve görev süresi dolan KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, KKTC’nin başkenti Lefkoşa'daki yeni cumhurbaşkanlığı kompleksinin açılışında, 3 Mayıs 2025 (AFP)

Ankara muhtemelen Kıbrıslı Türklere desteğini sürdürürken, kendi güvenliğini ve KKTC’nin güvenliğini garantiye alacak şekilde seçmenlerin iradesine saygı duyacak ve yeni gerçekle akıllıca başa çıkacaktır. Farklı bir hareket tarzı Türkiye'nin çıkarlarına hizmet etmeyebilir.

Önümüzdeki haftalarda hem ikili ilişkilerde hem de BM çerçevesinde Türkler ve Rumlar arasında yeni atılımlar yaşanabilir.

Kıbrıs Rum nüfusu yaklaşık 1 milyon ve azınlık olarak gördükleri yaklaşık 470 bin Kıbrıslı Türk ile siyasi eşitliği tanımayı reddediyorlar

Muhalefet lideri Erhürman'ın büyük bir farkla zafer kazanmasına birçok etken katkıda bulundu. Bu etkenlerin en belirginleri, Kıbrıslı Rumların uluslararası tanınma ve Avrupa desteği sayesinde elde ettiği refahtır. Buna karşın, önceki Kıbrıs Türk liderliği Kıbrıs sorununu çözmek için ciddi adımlar atamadı, vatandaşların yaşam koşullarını iyileştirmekte başarısız oldu ve Kuzey Kıbrıs'ı etkileyen bir dizi skandal yaşandı.

Bununla birlikte, Kıbrıs Türk liderliğinin benimseyeceği yön ne olursa olsun, Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşmak kolay olmayacaktır. Çünkü her iki tarafın hafızası da hâlâ ağır bir etniksel şiddet mirası taşımaktadır.

1960 yılında, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörleri olduğu bir anlaşma kapsamında “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni kurdular. Ancak bu düzenleme uzun sürmedi; çünkü hem düzenli hem de düzensiz Kıbrıslı Rum güçleri, “Enosis” olarak bilinen aşırı milliyetçi bir ideolojinin etkisiyle Kıbrıslı Türklere karşı silahlı saldırılar başlattı. Amaçları, ada üzerinde tam kontrol sağlamak ve Yunanistan'a katılmaktı ve bu da nihayetinde 1974'te Türkiye'nin askeri müdahalede bulunmasına neden oldu.

dfg
KKTC’nin yeni lideri Tufan Erhürman ve eşi Nilden Bektaş Erhürman, KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferini kutluyor, Lefkoşa,19 Ekim 2025 (Reuters)

O zamandan beri Kıbrıslı Rumlar adanın güney kesimine yerleşirken, Kıbrıslı Türkler KKTC’yi ilan ettikleri kuzeyde yaşıyorlar.

Türk tarafı, iki toplum arasında siyasi eşitliğe dayalı ortak bir cumhuriyet kurmak amacıyla Rum tarafıyla uzun müzakereler yürüttü, ancak bu görüşmeler sonuçsuz kaldı.

Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan “Annan Planı”, Kıbrıslı Türk ve Rumları iki bölgeli bir devlette birleştirmeyi amaçlıyordu. Plan, 24 Nisan 2004'te adanın her iki kesiminde de referanduma sunuldu. Kıbrıslı Türklerin yüzde 65'i plana evet oyu verirken, Kıbrıslı Rumların yüzde 75'i planı reddetti ve bu da planın iptal edilmesine yol açtı.

Yaklaşık 1 milyon kişiden oluşan Kıbrıslı Rumlar, azınlık olarak gördükleri yaklaşık 470 bin Kıbrıslı Türk ile siyasi eşitliği tanımayı reddediyorlar. Ayrıca, Türkiye'nin garantör güç olmaya devam etmesine de karşı çıkıyorlar; Türkiye ise bu itirazı şiddetle reddediyor.

Daha sonra, 2017 yılında İsviçre'nin Crans-Montana dağ köyünde yapılan barış görüşmeleri de başarısızlıkla sonuçlandı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, temel gelir kaynakları turizm, üniversite gelirleri ve kumarhaneler iken, geri kalan gelir kaynakları doğrudan Türkiye'nin desteğinden oluşuyor

Annan Planı'nın reddedilmesine ve AB yasalarının çözümlenmemiş sınır anlaşmazlıkları olan ülkelerin katılımına izin vermemesine rağmen, Kıbrıs, 2002 yılında Kıbrıslı Türkleri tamamen dışlayan bir hamleyle, yalnızca Rum tarafını temsil edecek şekilde AB'ye katıldı. Ancak, daha sonra bazı Avrupalı ​​siyasetçiler ve uzmanlar bu hamlenin bir hata olduğunu itiraf ettiler. O zamandan beri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), adanın tek meşru temsilcisi olarak AB fonlarından yararlanıyor. Ayrıca Türkiye'nin AB’ye katılımını engelliyor ve üyeliğini kendi siyasi ajandalarına hizmet edecek şekilde kullanıyor.

Son zamanlarda, ABD'nin silah ambargosunu kaldırması ve bu durumun kendilerine önemli bir askeri avantaj sağlaması nedeniyle Kıbrıslı Rumlar silahlanma alanındaki faaliyetlerini de yoğunlaştırdılar.

Paralel bir bağlamda, Türkiye ile ilişkileri gergin olan Binyamin Netanyahu hükümeti liderliğindeki İsrail, GKRY ile bir güvenlik ortaklığına girdi ve kendisine hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere çeşitli askeri teçhizat sağladığı söyleniyor.

Gerilimi tırmandıran bu adımların ortasında, Kıbrıs açıklarındaki hidrokarbon rezervleri de bölgede ilave bir çatışma noktası haline geldi.

zxcvbg
Görev süresi sona eren KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, başkent Lefkoşa'da yapılan KKTC cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında bir sandıkta oyunu kullanıyor, 19 Ekim 2025 (AFP)

Rum tarafı, Kıbrıslı Türklerin keşfedilen enerji kaynakları üzerinde hiçbir hakkı olmadığını iddia ediyor ve Chevron gibi büyük uluslararası şirketleri arama ve sondaj faaliyetlerine katılmaya davet ederek Türkiye üzerindeki baskıyı artırmaya çalışıyor.

Ancak Türkiye de buna sessiz kalmıyor; Kıbrıslı Türklerin güvenli ve istikrarlı bir ortamda yaşamasını sağlamak için sürekli çaba sarf ediyor ve adanın kuzeyindeki askeri varlığı bu desteğin en önemli dayanaklarından biri. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kendi ordusuna sahip olsa da asıl gücü Türk askeri varlığına ve Ankara'nın adanın kuzeyinde sağladığı altyapıya dayanıyor.

Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye'ye coğrafi yakınlığı ve Türk savaş uçaklarının Kıbrıs hava sahasına dakikalar içinde ulaşabilmesi, Kıbrıslı Türkler için güvenlik garantilerini daha da destekleyen iki faktör.

KKTC'nin temel gelir kaynakları turizm, üniversiteler ve kumarhaneler iken, geri kalan gelir kaynakları doğrudan Türkiye'nin desteğinden oluşuyor.

Türkiye'nin KKTC'nin uluslararası alanda tanınması yönündeki çağrılarına henüz hiçbir ülke yanıt vermemiş olsa da 20'den fazla ülkede temsilciliği bulunuyor. Ne uluslararası toplum ne de Kıbrıslı Rumlar, adanın egemenliğine eşit siyasi katılım için gereken tüm niteliklere sahip yaklaşık yarım milyon Kıbrıslı Türk'ün varlığını inkar edemez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

İran’a savaş ilan edilmesinden birkaç gün önce, şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal İstihbarat Direktörü’nü Oval Ofis’e çağırarak kapsamlı bir saldırı düzenlemenin doğru bir fikir olup olmadığını sordu.

O dönemde üst düzey danışmanları ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın son yılların en zayıf döneminde olduğunu ve bunun Trump’a İran’ın nükleer programını dağıtmak için nadir bir fırsat sunduğunu söyledi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan habere göre Trump, dönemin Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’a geniş çaplı bir saldırının başarılı olup olmayacağını ve hatta İran rejimini devirebileceğini sordu.

Toplantı hakkında bilgi sahibi kişilere göre Gabbard, Trump’ı İran’ın Dini Lideri’nin öldürülmesinin büyük olasılıkla daha sert ve nükleer silahlara sahip olmaya daha açık yeni bir rejimin kurulmasına yol açacağı konusunda uyardı.

Gabbard ayrıca Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği, bunun küresel enerji piyasasını tehdit edeceği ve bölgedeki ABD güçleri ile müttefiklerini hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Üst düzey askeri komutanlardan uyarılar

Uyarılar istihbaratla sınırlı kalmadı; üst düzey askeri komutanlar da Trump’a savaşın can kayıplarına yol açacağını, ayrıca halihazırda ciddi baskı altında bulunan ABD güçlerinin silah stokları ve savaşa hazırlık düzeyi konusunda endişeler bulunduğunu bildirdi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, temkinli olunması çağrısında bulunan önde gelen yetkililer arasında yer aldı. Vance, İran’ın müzakereler yoluyla nükleer programını tasfiye etmeyi kabul edebileceğini ve bir anlaşmaya varmanın, sonuçlarının kontrol edilmesi güç bir savaşa girmekten daha az maliyetli olacağını savundu.

Ancak ABD’li yetkililere göre Trump, sonunda Pentagon’un sunduğu planlara ikna oldu. Söz konusu planlar, İsrail’in İran yönetimini hedef aldığı süreçle eş zamanlı olarak İran’daki askeri tesislere ağır darbeler indirmeyi ve ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan kararlı seçenekler olarak nitelendirildi.

Kayıpların farkına varmadan zaferi kutlamak

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasının hemen ardından, CIA Direktörü John Ratcliffe ile ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff, Mar-a-Lago’da düzenlenen bir bağış toplama etkinliğine katıldı ve Trump’a İsrail’in İran Dini Lideri Ali Hamaney’i öldürdüğünü bildirdi. Trump haberi duyunca o kadar memnun oldu ki ikiliden haberi salondakilere duyurmalarını istedi. Salon alkışlarla inledi.

frbgfrb
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninde bir kadın ABD Başkanı Donald Trump’a karşı bir pankart taşıyor, 9 Temmuz 2026. (Reuters)

Ancak bu zafer duygusu uzun sürmedi; zira askeri kayıplar ile ABD üsleri ve ekipmanlarında meydana gelen hasarlar, Washington’ın savaştan elde ettiği kazanımlara ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmeye başladı.

Bu sırada İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin sekteye uğramasına yol açtı. Bu durum akaryakıt fiyatlarını yükseltirken, ABD yönetimi üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı da artırdı.

Çatışmalar sonucunda yaklaşık 3 bin İranlı ve 18 ABD askeri hayatını kaybederken, ABD Savunma Bakanlığı 756 Amerikalı askerin daha yaralandığını açıkladı.

ABD üsleri de zarar gördü, petrol rezervleri tüketildi ve mühimmat stokları azaldı. Savaş, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin şansını da olumsuz etkilemeye başlarken, Trump’ın kamuoyu desteği başkanlığı döneminin en düşük seviyesine geriledi.

Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde görev yapmış, Nükleer Tehdit Girişimi (NTI) uzmanı Eric Brewer, yaşananların öngörülebilir olduğunu belirterek, “Bunların hepsi bekleniyordu ve bu konuda uyarılar yapılmıştı” dedi.

Trump, 28 Şubat’ta başlayan saldırının düzenlenmesi emrini verdi ve İranlıları hükümetlerini devirmeye çağırdı. Aradan yaklaşık altı ay geçmesine rağmen, başkanın altı hafta içinde sona erdireceğini vadettiği çatışma, ufukta belirgin bir son görünmeksizin devam ediyor.

17 Haziran’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve 60 gün sürecek nükleer müzakerelerin başlatılması için geçici bir barış anlaşmasına varıldı.

Ancak anlaşma uzun sürmedi; Tahran’ın boğazdaki gemilere yönelik saldırılarına yeniden başlaması üzerine Trump bunu anlaşmaya ihanet olarak değerlendirdi.

O tarihten bu yana tehdit ve müzakere döngüsü tekrarlandı. Trump anlaşmalara varıldığını duyurdu, ardından bu anlaşmalar çöktü; daha sonra İran’ı teslim olmaya zorlamak amacıyla güç kullanma tehdidinde bulundu ve yeni bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıktığında ise zaman zaman geri adım attı.

Savaştan ekonomik baskıya

Nükleer müzakereler için tanınan sürenin 17 Ağustos’ta sona ermesiyle Trump yönetimi, yeni ve geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemek yerine ekonomik baskıya yöneldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Trump’ın ‘rejimi devirmek’ amacıyla ekonomik baskı kampanyasına yöneldiğini söyledi.

Savaşın başlamasından altı ay sonra ‘rejim değişikliği’ yeniden ABD’nin İran politikasının merkezine otururken, çatışmanın hâlâ net bir sonu görünmüyor. Trump’ın ne istediği nükleer anlaşmayı elde edebildiği ne de Amerikalılara vaat ettiği hızlı sonuca ulaşabildiği görülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Trump’ın ‘İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer tesislerini yok ettiğini’ ve şimdi deniz ablukası ile yaptırımlar aracılığıyla İran ekonomisini boğmaya hazırlandığını söyledi. Wells, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyecek” ifadesini kullanırken, Tahran’a da “İran’ın bir anlaşmaya varması akıllıca olur, aksi takdirde ne olabileceğini biliyor” mesajını verdi.

Rapora göre böylece Trump yönetimi, savaşın başlamasından altı ay sonra karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: İran’ın nükleer programının sona ermesini garanti altına alacak bir anlaşmaya varmak ya da teslim olmaya hazır görünmeyen bir rejime karşı ekonomik ve askeri baskıyı sürdürmek. Savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceği ile nihai sonuçları ise hâlâ farklı ihtimallere açık.


Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
TT

Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)

Mustafa Rüstem

 Alışılmış diplomatik protokollerden ve normlardan çok uzak olan üst düzey Suriye ve İsrail heyetleri arasındaki görüşme, ilişkilerde on yıllarca süren kopmanın ve iki ülke arasında düşmanlıkla dolu tarihin ardından atılan ilk köprü gibi görünüyor. ABD arabuluculuğuyla Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşme, tüm buzdan kalıpları kırdı ve kapalı kapılar ardında müzakere edilen bir anlaşmanın başlangıcına dair spekülasyonlara geniş bir kapı açtı.

Gözlerden uzak bir buluşma

İsrail'in geçen hafta Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Havaalanı'na (bir hava üssü) düzenlediği saldırı, gerilimi azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünse de Ürdün toplantısının iki ülke arasında güvenlik anlaşması görüşmelerini başlatmaya yönelik ilk ön adım olmasına dair beklentiler yüksek.

Ürdün Haber Ajansı, resmi bir kaynağa atıfta bulunarak, İsrail'in Suriye topraklarına hava saldırıları düzenlemesinin ardından, Suriye'nin talebi üzerine iki heyet arasında gerilimi azaltma ve sükuneti sağlama konularını görüşmek üzere bir toplantı yapıldığını doğruladı. Kaynak, “Ürdün Krallığı, İsrail saldırganlığının durdurulması ve geri çekilme anlaşmasına saygı gösterilmesi gerekliliğini vurgularken, Suriye hükümetinin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü koruma çabalarına mutlak desteğini teyit etmektedir” dedi.

Stratejik ve güvenlik araştırmacısı ve eski Ürdün İstihbarat Genel Müdürlüğü Başkanı Ömer el-Radad, özel bir röportajda, bu son toplantının ABD arabuluculuğuyla yapılan ilk toplantı olmadığını, özellikle Suveyda ve Güney Suriye'de çeşitli toplantılar yapıldığını açıkladı. “Ürdün'ün İsrail ile ilişkileri sıcak değil, ancak Türkiye ve Suriye ile sıcak” diye belirtti.

Şöyle devam etti: “Toplantıda, Suriye içindeki güvenlik ve askeri operasyonları koordine etmekle görevli, Amerikan gözetiminde Ürdün'de ortak bir operasyon odasının kurulması görüşüldü. Bu, bilhassa Ebu Zuhur Havaalanının bombalanması ve taşıdığı iki mesajdan sonra, Suriye'nin bölgesel çatışmalar, özellikle de Türkiye-İsrail anlaşmazlığı için önemli bir arena haline gelmesini önleyecektir. Söz konusu mesajlardan biri Şam'a idi ve Ankara, Türkiye ile ilişkilerini genişletmemesi gerektiği anlamını taşıyordu.” Radad, en kötü senaryoda bile, Tel Aviv ve Ankara arasındaki çatışmanın tırmanmasını beklemediğini, bunun yerine yeni askeri üslerin kurulması veya eski rejime ait üslerin yeniden inşasıyla ilgili olarak Suriye içinde bazı bölgelere yönelik saldırılarla sınırlı kalacağını belirtti.

Suriye ve egemenliğe saygı

Bu arada, Şam bir İsrail heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan diplomatik bir kaynak, Dışişleri Bakanı’nın başkanlık ettiği ve genel ile askeri istihbarat başkanlarını da içeren üst düzey bir Suriye heyetinin, pazar günü Amerikan arabuluculuğunda ve Ürdün’ün ev sahipliğinde bir İsrail heyetiyle görüştüğünü açıkladı.

Diplomatik kaynak, resmi Suriye Arap Haber Ajansı'na (SANA) verdiği demeçte, İsrail saldırılarını, tutuklamalarını ve hedefli saldırılarını durdurmak, gelecekte daha kapsamlı bir anlaşmanın temelini oluşturabilecek bir güvenlik anlaşmasına varmak amacıyla müzakere sürecini yeniden canlandırmak için, pratik mekanizmalar belirleme konusunda görüşmelerin devam ettiğini söyledi. Kaynak ayrıca, müzakere sürecine geri dönmenin yollarını araştırırken gerilimi azaltmak için pratik adımlar atıldığını da belirtti.

Resmi Suriye pozisyonu, herhangi bir güvenlik düzenlemesinde Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurguladı. Kaynak, acil önceliğin İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024'ten önceki hatlara çekilmesi ve 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanması olduğunu vurguladı.

Anlaşmanın kırılganlığı

Bu arada, Washington'daki Reconnaissance Research’in (Keşif ve İstihbarat Araştırmaları) CEO'su Abdulaziz el-Anjeri, toplantının barışın önünü açmasını beklemiyor. Ona göre herhangi bir güvenlik anlaşması, özellikle İsrail'in kendisini taviz vermeye zorlayacak bir Suriye askeri baskısı altında olmaması nedeniyle, kırılgan ve sınırlı kalacaktır. Aksine, İsrail’in hava saldırılarını durdurmasına ve 8 Aralık 2024 öncesi hatlara dönmesine ihtiyacı olan taraf Şam'dır. Bu nedenle, İsrail müzakerelere dengeli bir çözüm arama pozisyonundan ziyade, şartlarını dikte eden güçlü taraf pozisyonu ile yaklaşacaktır.

Anjeri, toplantının sızdırılmasının İsrail tarafından kaynaklandığının kanıtlanması durumunda, bunun Şam'ı içeride zor durumda bırakmak, İsrail ile herhangi bir açık taviz almadan müzakere ettiğini göstermek amacıyla Şam üzerinde ilave bir baskı taktiği olarak yorumlanmasının mantıklı olduğunu belirtti. Ona göre bu durum, özellikle ikili görüşmelerin mevcut Arap çerçevelerinden ve 2002'de Beyrut'taki Arap Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'nden bağımsız olarak ilerlemesi halinde, daha geniş bir Arap hassasiyetine yol açabilir.

Şunları da belirtti: “Şam bugün son derece zayıf bir konumda müzakereleri yürütüyor ve İsrail, gerçek bir askeri tehdit oluşturmayan tarafa adil bir barış teklif etmek için hiçbir neden görmüyor. Bu nedenle, bu aşamada muhtemel olan barış değil, Suriye'ye İsrail'den çok daha fazla kısıtlama getiren güvenlik düzenlemeleridir. Bunun tek istisnası Washington’un, daha büyük bir denge sağlamak için nüfuzunu kullanmasıdır ki, bunun için şu anda siyasi bir garanti de bulunmuyor.”

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu tür görüşmeler için baskı yapmasıyla ilgili olarak Anjeri şu yanıtı verdi: “Başkan Trump müdahale ederse, amacı Suriye arenasının patlamasını veya İsrail-Türkiye çatışmasının arenası haline gelmesini önlemek olacaktır, Netanyahu'yu Şam ile kapsamlı bir barışa zorlamak değil. Washington durumu yatıştırmak isterken, İsrail ise Filistin arenasının ötesine, birden fazla bölgesel arenaya uzanan yayılmacı politikası göz önüne alındığında, en düşük siyasi maliyetle mümkün olan en büyük güvenlik garantilerini istiyor.”

İki tarafın sunabileceği tavizlerle ilgili sorularımıza cevaben, “Denklem eşit değil. Şam, güneyin silahlandırılması, Türk askeri varlığı ve Golan Tepeleri yakınlarında güçlerin konuşlandırılması konularında kısıtlamaları kabul etmek, ayrıca İran ve Hizbullah'ın Suriye topraklarına geri dönmeyeceğine dair garantiler de vermek zorunda kalabilir. Karşılığında ise hava saldırılarının durdurulması veya azaltılması, İsrail'in kısmi geri çekilmesi ve 1974'teki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması düzenlemelerinin yeniden canlandırılması gibi tavizler elde edebilir” dedi.

Anjeri, Ürdün'ün rolünün sadece ev sahibi ülke olmanın ötesine uzandığına ve Suriye'deki durumun kontrolden çıkmasını önlemede doğrudan bir çıkarı olduğuna inanıyor. Zira Ürdün, sınır ötesine uzanan geniş aşiret ve kabile bağları veya olası yeni mülteci akınları nedeniyle ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni kaostan hem güvenlik hem de sosyal istikrar açısından ilk etkilenen ülkeler arasında olacaktır. Bu nedenle, birincil siyasi sponsor ABD olsa bile, Ürdün'ün bu süreci kontrol etmeye çalışması doğaldır.

Bir telefon görüşmesi

 Mossad Direktörü Gofman, geçen hafta, özellikle 14 Ağustos'ta, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanının bombalanmasından sadece birkaç gün önce, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu temas, Tel Aviv ve Şam arasındaki en üst düzey iletişimlerden birini temsil ediyordu ve Türk faaliyetleri ve artan askeri varlığı, silah satışları, insansız hava araçlarının temini ve Suriye ordusuna silah tedariki etrafında dönmüştü.

Buna karşılık, bu ayın 17'sinde Ebu Zuhur hava üssüne yapılan saldırıdan sonra Şeybani, Türk askeri personelinin eğitim ve askeri iş birliği amacıyla üssü ziyaret ettiğini belirtti. Aynı zamanda, şu anda Suriye Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere rehabilitasyon aşamasında olan havaalanında bir Türk üssü kurma niyetinin olmadığını da vurguladı. Henüz faaliyete geçmemiş olan hava üssünde herhangi bir Türk takviye birliğinin varlığına dair bilgileri yalanladı. Bu arada, Türkiye Savunma Bakanlığı, Suriye'nin askeri yeteneklerini geliştirme çabalarına destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti ve İsrail'in saldırısından önce veya saldırı sırasında havaalanında herhangi bir Türk askeri personelinin bulunmadığını belirtti.

Olası senaryolar

Radad, Suriye politikasının “Amerikan koordinasyonu ve Avrupa'daki memnuniyet duygusuna ek olarak, doğasında var olan bilgelik ve pragmatizmine” işaret etti. Ona göre görüşmeler İsrail'in güney Suriye'deki müdahalelerine değindi, fakat varılan herhangi bir mutabakatın sonucu belirsiz ve nihai bir anlaşmaya varılması beklenmiyor. Belki de Suriye'nin nihai hedefi 1974’te belirlenen ateşkes hattına geri dönmektir.

“Her halükârda, sorun ancak Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında yaşananlara benzer bir güvenlik ateşkesi ve ardından bir barış anlaşmasıyla çözülecektir. Ancak Suriye'deki durum oldukça farklı, çünkü orada Hizbullah'ın varlığı veya Suriye'den İsrail'e yönelik herhangi bir fraksiyonun oluşturduğu tehdit yok” diye belirtti.

Geleceğe dair senaryolara gelince, Radad, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanına yapılan saldırıyla duracağını tahmin ettiği gerilimdeki tırmanmaya değinerek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail seçimleriyle ilgili bir başlık arayışında olsa da gerilimin daha fazla artmayacağını belirtti. Netanyahu’nun İsrail'in gücüne ve yedi veya sekiz cephede savaştığına kamuoyunu ikna ederek şansını artırmak istediğini de ifade etti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD'nin İran'a yönelik baskısını ekonomik tecrit sürecini başlatarak artırdığı bir dönemde Pakistan, savaşı sona erdirmeyi ve bölgesel yansımalarını kontrol altına almayı amaçlayan bir müzakere süreci başlatmak üzere salı günü Tahran'a yöneldi. Girişimin odağında özellikle Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması yer aldı.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, Tahran ziyaretinin sonunda yaptığı açıklamada, Pakistan ile İran'ın daha fazla tırmanmayı önlemenin yolları ve çatışmaya müzakereler yoluyla çözüm bulunması konularını ele alan görüşmelerde önemli ilerleme kaydettiğini söyledi.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerikan saldırılarının İran'ın askeri ve nükleer tesislerinde hasara yol açmasının ardından İran ekonomisine yönelik baskıları daha da artırmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal, Beyaz Saray Sözcüsü'nün, İran'ın bir anlaşmaya varmasının akıllıca olacağını, aksi takdirde sonuçların ne olacağının farkında olduğunu söylediğini aktardı.

Bu gelişmeler, Washington'ın İran'a yönelik ikincil yaptırımlarının kapsamını beş yeni sektörü içine alacak şekilde genişletmesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerini hedef alan yeni yaptırımlar kapsamında yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemi de yaptırım listesine alındı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu adımı İran ekonomisinin finansman damarını kesmeyi amaçlayan ekonomik tecrit operasyonunun bir parçası olarak nitelendirdi.

İran Ekonomi Bakanı Ali Medeni Zade ise “ABD yaptırımlarına tamamen hazırız” dedi. Devlet televizyonuna konuşan Zade, “Doğal olarak düşmanlar bize karşı ekonomik terör saldırısı başlatmak istiyor. Ancak bizim de kendi araçlarımız var ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı biliyoruz. Yaklaşımımızın savunma amaçlı olduğunu ve sadece savunmayla yetineceğimizi düşünmemeliler. Aksine, bizden bir saldırı beklemeliler” ifadelerini kullandı.