Japonya Çin’in estirdiği fırtınalar ve ABD’nin değişen koruma şemsiyesi karşısında sessiz bir kaygı içinde

Trump, Osaka, Hiroşima, Kyoto ve Tokyo'yu kapsayan saha turunun ardından Çin Devlet Başkanı ile görüşmesinin arifesinde koordinasyon sağlamak üzere bölgeye geldi

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Japonya Çin’in estirdiği fırtınalar ve ABD’nin değişen koruma şemsiyesi karşısında sessiz bir kaygı içinde

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

İbrahim Hamidi

Son yirmi yıl içinde Japonya'yı birkaç kez ziyaret ettim. Her ziyaretim farklı bir dönemin aynası oldu. Japonya, ruhunu değiştirmeden sürekli yenilenen bir ülke. Vücudu yaşlanıyor, ama gözleri hala parlak. Her gidişimde dış dünyadan habersiz, geçmişin ve geleceğin sessizce sohbet ettiği bir zaman laboratuvarına giriyormuşum gibi hissediyorum. Japonya yaşlanmıyor, yavaşça olgunlaşıyor, her dönemin kendi dili ve endişeleri olduğunu bilen bilge bir adam gibi, ya da Japonlar böyle düşünüyor.

Bu sefer ki yolculuğuma Osaka'dan başladım. Burası gürültü olmadan kalabalığı yöneten bir şehir. Kuyruklar makul bir hızda ilerliyor, teknoloji gösterişten çok bir araç olarak kullanılıyor ve kamu tesisleri ortak mülkiyet olarak değerlendiriliyor. Ne sokaklarda gürültü ver ne de hayatın ayrıntılarında kendini gösteren ilerlemede abartı.

Expo 2025'e veda etmeye ve bayrağı Expo Riyad 2030'a devretmeye hazırlanan Osaka’ya geldim. Yıllar önce bu etkinliğe hazırlandığını görmüştüm. Şimdi de sonunu görmek için geri döndüm. Nahif selamlamalar, disiplinli alkışlar ve düzenin sınırında yürüyen müzik, sadece bir etkinlik değil, 20. yüzyılda mucizesini yaratan Japonya ve 21. yüzyılda rüyayı yeniden tanımlayan Suudi Arabistan olmak üzere iki rönesans süreci arasındaki bir köprü görevi görüyordu. Disiplinden hırsa, deneyimden yenilenmeye olan iki dönemi ve iki vizyonu özetleyen sembolik bir an.

Sergi salonlarında, yapay zekaya (AI) adanmış olanlar da dahil olmak üzere birçok standın arasında dolaştım. Salonlar soğuk ışıkla aydınlatılmıştı, ekranlarda değişen görüntüler geçiyordu, robotlar sanki insanları taklit etmeyi öğreniyormuş gibi hareket ediyorlardı. Osaka'da ilerleme, bir yarıştan çok bir tefekkür gibi görünüyor. Dünya, Çin'in yükselişinden ve büyük güçler arasındaki yarıştan bahsetse de Japonya üçüncü bir yolu, yani sabır yolunu izliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Osaka, Expo 2025 çerçevesinde yeniliklerle göz kamaştırmaktan çok, kullanışlılığıyla ikna ediyor, işlevsellik katan ve hayranlık uyandıran mütevazı bir gelecek sunuyor. Tüm seyahatim boyunca ‘Japonya, sakin tavrından ödün vermeden, deniz, hava ve ekonomi alanlarında ‘sınırları’ zorlayan ve kendine güveni artan dev bir komşuyla nasıl yaşıyor?’ sorusu zihnimi meşgul etti.

Pusulanın düzeltilmesi

Osaka'dan hızlı trenle Hiroşima'ya gittim. Kısa bir yolculuktu, ama beni geleceğin gürültüsünden anıların ağırlığına taşıyacak kadar uzundu. Pirinç tarlaları çarpıcı bir geometrik düzen içinde uzanıyordu ve küçük evler sanki ders veriyormuş gibi sıralanmıştı.

Tokyo içerideki bu kırılgan durumla dışarıdaki dengesini korumaya çalışırken ABD ile güçlü bir ittifak ve kapsamlı bir güvenlik anlaşmasına sahip.

Şinkansen (Japonya'da Japan Railways tarafından işletilen yüksek hızlı demiryolu ağı) ile gidilebilecek uzaklıktaki Hiroşima pusulasını yeniden ayarlıyor. Tarihin eşiğinde yürüyen bir şehir. Burada hiçbir şey sıradan değil. Havanın kendisi bile yıkımın bir ders haline getirilebileceğini hatırlatıyor. Barış Parkı'nda, yıkılmış kubbenin yanında ağaçlar sallanıyor ve üniformalı okul çocukları çiçekler taşıyor. Ağaçların dallarına yüzlerce kağıttan turna asıyorlar. Her kağıt turnanın üzerinde kurbanlar için barış, umut ve anma sözleri yazılı. Turistler, eski ABD Başkanı Barack Obama'nın anılarla barışmak için cesaretle ziyaret ettiği kemerin altında fotoğraf çekilmek için sıraya giriyor.

df
1945 yılında Hiroşima'ya atılan atom bombasının kurbanları ve şehrin anısına ithaf edilen Barış Müzesi’ndeki ‘Barış Alevi’ anıtı, 30 Mayıs 2025 (AFP)

Burada hafıza, bir slogan ya da intikam için bir bahane değil, etik konusunda bir ders olarak karşımıza çıkıyor. Ziyaretçiler Barış Müzesi'ne girdiklerinde gerçeği olduğu gibi görürler, sonra da her zamanki gibi işleyen şehre geri dönerler. Trajedi, hatırlatılmak için değil, yönetilmek için öğretilir. Gerçeklere saygı duyarak insanlara saygı duymak, bir davranış kuralı haline gelmiştir. Düzen ve medeniyete yönelik bu eğilim, yalnızca sosyal bir davranış değil, bir savunma biçimidir. Japonya'da bir konuşmacı, ülkesinin ‘yenilginin anlamını erken öğrendiğini ve buna düzenle yanıt vermeye karar verdiğini’ söyledi. Japonların çoğu açıkça “İkinci Dünya Savaşı'nda yenildik. Japonya yenildi ve teslim oldu” demekten çekinmiyor ve ‘yenilgi’ ifadesi yumuşatılmıyor.

Dar sokaklar, geniş sorular

Hiroşima’dan Kyoto’ya kadar dil değişir ama fikir aynı kalır. Dar sokaklar boğucu değil, çünkü yollar işaretlidir. Tapınaklar ikonlar olarak değil varlıklar olarak yönetildikleri için faaldir. Yaşlı satıcılar bile bu felsefeyi basit bir cümleyle ‘sakinlik, dinleme ve organizasyon’ olarak özetliyor. Huzur, mimaride saklı. Japonya'nın bugün Çin'in yükselişi ve çevresindeki değişen dünya hakkındaki endişelerini nasıl sakin bir şekilde yönettiğini açıklayanda bu hesaplı sakinliktir.

Asla uyumayan başkent Tokyo'da, kültürel yoksunlukla ilgili endişeler somut siyasi ve ekonomik sorunlara dönüşüyor. Burada her şey, hatta şehrin kendisi sanki insan hassasiyetiyle çalışan bir saatmiş gibi, kesin bir hızda ilerliyor. Shibuya'nın gökdelenlerinden Ginza'nın mağazalarına, imparatorluk bahçelerine kadar her ayrıntı hesaplanmış, her sessizlik bilinçli olarak planlanmıştır. Ancak bu disiplinin arkasında gizli bir endişe yatıyor. Kafelerde ve sohbetlerde sürekli olarak, yükselen Çin, tehditkâr Kuzey Kore ve ağırlığıyla yakınlarda beliren Rusya konuşuluyor. Ginza İstasyonu’nun yakınlarındaki bir kafede, genç bir adam “Biz temkinli bir nesiliz. Babalarımızın ihtişamı ile Çin çağında en zayıf halka olma korkusu arasında yaşıyoruz” diyor.

y6u7
ABD tarafından 80 yıl önce nükleer bombayla hedef alınan Hiroşima'nın genel görünümü (Al Majalla)

“Korkmuyorlar, sadece kendilerini gözden geçiriyorlar.” Bu cümle, Japonların genel ruh halini özetliyor. Çünkü onlar bağırmak yerine sessizce gözden geçirmeyi, acele etmek yerine düşünmeyi tercih etti. Ancak bu sefer yeni bir şey var; siyasi fırtınalar. Bir uzman, Liberal Parti hükümetinin çöküşü, yolsuzluk iddiaları, boğucu enflasyon ve popülizmin yükselişi gibi içeride eşi benzeri görülmemiş krizlerin yaşandığını söyledi. Aynı uzman, Japon popülizminin Batı'daki popülizmin bir kopyası olmadığını, daha çok ‘demografik endişe ve ekonomik zorlukların bir karışımı’ olduğunu ifade etti. Binlerce adadan oluşan bir ülke olan Japonya, büyük bir nüfus yaşlanmasıyla karşı karşıya. Bu durum göçmenleri ekonomik bir zorunluluk haline getirirken, aynı zamanda sosyal gerginliğin artmasına da neden oluyor.

Su üzerinde uzanan bu adalar, tehditlerin aynasında kendilerini seyrediyorlar. Önceki ziyaretlerimde, Rusya ile barış anlaşması konuşuluyordu ve merhum Başbakan Abe Şinzo, tartışmalı ada meselesini sonuçlandırmak ve Tokyo'nun 80 yıldır beklediği barış anlaşmasını imzalamak için Başkan Vladimir Putin ile 28 kez bir araya gelmişti. Şimdi ise durum değişti. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini kınayan sesler yükseliyor ve eski anlayışlılığın artık mümkün olmadığına dair bir his hakim. Çin'in artan nüfuzu ve Senkaku Adaları'ndaki statükoyu değiştirme çabaları ile Kuzey Kore'nin füze denemeleri de Japonların sabrının sınırlarını hatırlatarak endişeleri artırıyor.

Tokyo içerideki bu kırılgan durumla dışarıdaki dengesini korumaya çalışırken ABD ile güçlü bir ittifak ve kapsamlı bir güvenlik anlaşmasına sahip. Fakat İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombası atılmasıyla aldığı yenilgiden bu yana, geleneksel anlamda güç kullanımı veya ordu kurulması anayasa tarafından yasaklı olmaya devam ediyor. Japonya, kuzeyde Rusya, doğuda Kuzey Kore, güneyde ve batıda Çin gibi sorunlu ülkelerle çevrili. Güvenliği için Washington ile olan ittifakına güvense de bu kez Washington'da başkanlık koltuğunda Biden değil Trump oturuyor.

Japonları en çok, Çin'in Tayvan'ı ilhak etme olasılığı endişelendiriyor. Çünkü Tayvan’da gerginliğin herhangi bir şekilde tırmanması, Japonya'nın güney adalarına mülteci akını ve Okinawa'daki ABD üslerinin kullanılması anlamına geliyor.

Japonya’da yaklaşık 200 bin kişilik bir öz savunma gücü var, ancak gençleri bu güce katılmaya ikna etmek giderek zorlaşıyor. Bir uzman, “Ordu fikri hala hassas bir konu. Dünya değişti ve savaşlar artık tarih kitaplarında kalmadı” değerlendirmesinde bulundu. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma silahlar müzelerde sergilenmeye devam ediyor. Eski Başbakan Kişida Fumio hükümeti, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından savunma bütçesini artırmış ve 2027 yılına kadar askeri harcamaları gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yüzde 2'sine çıkarmak için bir plan uygulamaya başlamıştı. Bu rakam, son 70 yılın en yüksek seviyesi.

Güneyden endişe rüzgarları esiyor

Ancak bu kez endişe kuzeyden değil, güneyden geliyor. Ekonomik ve askeri gücüyle Çin, denizde ve havada Japonya’nın sabrını sınamaya devam ediyor. Arka planda ise, bu rekabetin Japonya'nın aleyhine Donald Trump ve Şi Cinping başkanları arasında bir uzlaşmaya dönüşeceğine dair artan bir korku var.

sdf
Liberal Demokrat Parti lideri Sanae Takaichi, Tokyo'daki Temsilciler Meclisi'nin olağanüstü oturumunda Japonya'nın yeni başbakanı seçildikten sonra, 21 Ekim 2025 (AFP)

Uzmanlardan biri, “Tokyo, Trump ve Xi arasında kendi arkasından yapılabilecek olası bir ticaret anlaşmasından endişe duyuyor” yorumunda bulundu. Bu yüzden Japonya, Trump'ın 28 Ekim'de Güney Kore'de Çin devlet başkanıyla görüşmesinden önce ülkeyi ziyaretine hazırlık olarak, ‘Demir Leydi’ olarak anılan Takaiçi Sanae’nin başbakanlığında yeni bir hükümet kurdu.

Aynı uzman şunları söyledi:

“Biden, Çin'in Tayvan'a yönelik tek taraflı herhangi bir hamlesine karşı olduğunu defalarca söyledi. Bugün Şi, Trump'ın Tayvan'ın tek taraflı herhangi bir hamlesine karşı olduğunu söylemesini istiyor. Cümleyi tekrarlamak ve bağlamını biraz değiştirmek, caydırıcılık dengesini değiştiriyor.”

Büyük başkentlerde diplomasi alanında uzun süre çalışmış bir başka uzman ise şöyle dedi:

ABD uzun süredir küresel polis rolünü üstlenmiş ve pazarlarını açmıştır. Trump bunu değiştirmek istiyor. Adalet hakkında konuşuyor, ancak adaletin anlamı kişiden kişiye değişir.”

yu78ı
ABD Başkanı Donald Trump ve eski Japonya Başbakanı İşiba Şigeru, Beyaz Saray'da bir araya geldi, 7 Şubat 2025 (AFP)

Çin adeta Japonya ve diğer müttefiklerin ABD’nin müttefikliği hakkındaki sorularına yanıt verircesine istikrarlı bir şekilde ilerliyor, Asya'daki varlığını güçlendiriyor ve Rusya ve Kuzey Kore ile ittifakını derinleştiriyor. Pekin, Moskova’nın Ukrayna'ya karşı savaşını destekliyor ve Rusya’dan büyük miktarlarda petrolü satın alıyor. Putin ve Kim Jong-un'un Zafer Bayramı kutlamalarına katılımı, bölgedeki yeni ittifakın sembolik bir işareti oldu. Bir Japon uzman, bu görüntünün ardında yatanlara dair “Şi, Putin ve Kim ile ittifakında temkinli davranıyor. Kendini sorumlu bir güç olarak göstermeye çalışıyor, ancak aynı zamanda Asya'daki güç dengesini kendi tarzında yeniden şekillendiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Çin'in Ukrayna'sı: Tayvan

Japonları en çok, Çin'in Tayvan'ı ilhak etme olasılığı endişelendiriyor. Çünkü Tayvan’da gerginliğin herhangi bir şekilde tırmanması, Japonya'nın güney adalarına mülteci akını ve Okinawa'daki ABD üslerinin kullanılması anlamına geliyor. Bu da Tokyo'yu krizin doğrudan tarafı haline getirir. Bir askeri uzman, Japonya’nın, ‘Çin'in Ukrayna'sı olan Tayvan’ olmak istemediğini belirtti. Bu yüzden Japonya, kendi tanımını değiştirmeden savunmasını güçlendirmek için sessizce çalışıyor.

sfrgty
Hiroşima Müzesi'ndeki ABD'nin 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı sırasında şehri bombaladığı anı gösteren saat ve sayaç (Al Majalla)

Sahada ise Senkaku Adaları çevresindeki sular sinirlerin sınandığı bir test alanı haline geliyor. Japonya’nın 1895'te işgal ettiği adalar, 1969 yılında Birleşmiş Milletler’in (BM) bir raporunda petrol rezervleri olabileceği öne sürülene kadar neredeyse tamamen unutulmuştu.

O tarihten beri Çin, 1992'de Senkaku'nun Çin'e ait olduğunu iddia eden bir rapor, 2008'de gemilerinin karasularına girmesi, 2016 yılında yaklaşık 200 geminin yaklaşması ve ardından son yıllarda tekrarlanan ihlaller, en sonuncusu ise geçtiğimiz mayıs ayında bir Çin helikopterinin adanın hava sahasına girmesi gibi gerginliği tırmandıran bazı adımlar attı.

Tokyo, Washington ile olan tarihi ittifakının artık eskisi kadar güvenli olmadığını düşünüyor.

Çin şu anda üç uçak gemisine sahip ve bunlardan biri geçtiğimiz yıl eylül ayında Japonya kara sularına girdi, ikisi ise sadece iki ay sonra Japonya çevresinde tatbikatlar gerçekleştirdi. Tokyo için bunlar münferit olaylar değil, ‘düşmanca normalleşme’ olarak adlandırdığı, yani tehlike hissini azaltmak için sürtüşmeleri günlük bir olay haline getirme eğiliminin işaretleriydi. Japonya'nın yüksek perdeden ses çıkan bir tepki vermedi, yasal belgeler, aralıksız devriyeler ve sürpriz unsurunu azaltan sofistike elektronik gözetim sistemini devreye sokmak gibi önlemler aldı. Bu konuyla ilgili diplomatik bir uzman, “Japonya gerginlik istemese de zorla değişimi kabul etmiyor. Çin'e her türlü karasuları ihlalini bildiriyoruz ve sürekli iletişim halindeyiz, çünkü iletişim eksikliği yanlış anlaşılmalara giden en kısa yoldur” ifadelerini kullandı.

Caydırıcılık felsefesi

Burada iletişim, caydırıcılık felsefesinin bir parçası. Tokyo, Pekin ile ilişkilerini koparmak istemiyor, ancak ona tamamen de güvenmiyor. Bunun yanında ABD ve Avustralya filolarıyla tam koordinasyon içinde faaliyet gösteren ve Güney Kore ile ortak tatbikatlar düzenleyen, fiilen küçük bir ordu haline gelen deniz sınır muhafızlarını güçlendirmeye devam ediyor.

Diğer yandan hükümet yeni bir farkındalık kampanyası başlattı. Japonya'nın merkezinde bulunan bir müze, genç nesillere Rusya, Güney Kore ve Çin ile olan denizcilik ve egemenlik anlaşmazlıklarını anlatıyor. Bu küçük bir adım olsa da kültürel bir değişimin işaretidir. Tehditlerden bahsetmekten kaçınmaktan, halkın bu tehditler konusunda farkındalığını artırmaya doğru bir adım.

dfgty
İkinci Dünya Savaşı’nda Japon ordusu tarafından donatılan intihar denizaltısı, Deniz Kuvvetleri Koleji Müzesi'nde sergileniyor (Al Majalla)

Çin ile olan çatışma sadece askeri alanda değil. Japonya, sivil araçları kullanarak caydırıcılık sağlayan ve “ekonomik güvenlik” olarak adlandırdığı bir strateji izliyor. Buradaki amaç, ilişkilerin kesilmesi değil, bağımlılığın azaltılmasıdır. Tokyo, Çin'e 23 kategorideki gelişmiş çip üretim ekipmanlarının ihracat kısıtlamalarını sıkılaştırırken, aynı zamanda bu alanda büyük iç yatırımları çekiyor. Bu projeler sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik niteliktedir. Bunlar, kritik tedarik zincirlerinde Çin'in nüfuzunu azaltma girişimidir.

Üç kelime arasında denge kurmak

Kısa bir süre önce yapılan bir ankette, Japonların yüzde 90'ı Çin hakkında olumsuz bir izlenime sahip olduklarını ifade ederken benzer bir yüzdeyle Çinliler de Japonya hakkında aynını hissettiği ortaya çıktı. Bu psikolojik ayrılık, karşılıklı güvenin kurulmasını zorlaştırıyor, ancak iletişim ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Deneyimli bir diplomat bu durumu “Japonya sürekli bir çatışma içinde yaşayamaz, ancak komşusuna da güvenemez. Bu nedenle ortaklık, rekabet ve çatışma olmak üzere bu üç kelime arasında denge kurmaya çalışıyoruz” diye özetliyor. Aynı diplomat, “Akıllıca olanı, diyaloga imkan veren ve çatışmaya sürüklenmemizi önleyen bir mesafe korumaktır” diye ekledi.

Öte yandan Tokyo, Washington ile olan tarihi ittifakının eskisi kadar güvenli olmadığını düşünüyor. Emekli bir diplomat, “Eskiden dünya için tek bir polise güveniyorduk. Şimdi ise bu polis memuru daha yüksek maaş istiyor ve hizmet kurallarını değiştiriyor” şeklinde konuştu. Bu endişe, Japonya'yı Avustralya, Hindistan ve Filipinler ile ortaklıklar kurarak güvenlik ağını genişletmeye itiyor. Böylece hükümet, tek bir müttefike bağlı olmayan, ‘çok katmanlı caydırıcılık’ olarak adlandırdığı bir sistem oluşturmaya çalışıyor.

Japonya tehlikelerle, tıpkı sokaklarını temizlediği gibi yavaşça, dikkatlice ve sessizce başa çıkıyor.

Tokyo, gürültünün ödüllendirildiği bir dünyada gücünü sessizce artırmayı seçti. Açıklanan programa göre savunma harcamalarını artıran Japonya, kurumlarını yavaş yavaş reformdan geçiriyor ve uzun vadede kolektif sinirlerini eğitiyor. Ben gizemli bir ‘Japon sırrına’ rastlamadım. Daha ziyade basit bir yaklaşım buldum. Gücü dizginleyen bir hafıza, paniği önleyen bir sistem ve sakinliği bir strateji haline getiren bir politika ile karşılaştım. Çin'in yükselişi yadsınamaz bir gerçekse, Japonya'nın bu konudaki yaklaşımı da yerleşik bir gerçek haline gelmiş durumda. Taklit yok, uyuşukluk yok. Uzun vadeli bir yaklaşım, mantıkla yönetilen ve komşularının gerginliği artarken ülkenin normal yaşamını sürdürme kabiliyetiyle ölçülen bir yaklaşım.

asdr
Al Majalla Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi, Japonya hükümetinin Rusya, Güney Kore ve Çin ile yaşadığı deniz sınırı anlaşmazlıkları üzerine kurduğu müzeyi gezerken (Al Majalla)

Burada endişe gürültüye dönüşmüyor. Japonya tehlikelerle, tıpkı sokaklarını temizlediği gibi yavaşça, dikkatlice ve sessizce başa çıkıyor. Osaka'dan Hiroşima'ya, oradan Kyoto'ya ve Tokyo'ya kadar aynı manzara tekrarlanıyor. Japonya, endişelerine duygusal değil mantıklı bir şekilde yaklaşan, Çin'in yükselişinden ve ABD’nin koruma şemsiyesinin değişmesinden duyduğu korkuyu organizasyon ve hazırlık için enerjiye dönüştüren bir ülke.

Kyoto'da, Japonya'nın tek bir yeri değil, bütünü içine alan bir mozaik olduğunu fark ettim. Her şehir bir renk ve her deneyim daha büyük bir kompozisyonun bir detayı. Pratik zihniyle Osaka, yaralı hafızasıyla Hiroşima, düşünceli ruhuyla Kyoto ve gerilmiş sinirleriyle Tokyo... Dengesi bozulmadan zıtlıkları bir araya getirmeyi başaran, çelişkiyi uyumun kaynağı haline getiren ve zafer peşinde koşmadan yenilgiyi kabul eden bir ülkenin görüntüsü tamda bu mozaiğin içinde belirginleşiyor.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.