Hamaney ve İran’a dönüş: Temel mi yoksa taktiksel bir değişim mi?

İç menfaatlerin dış politikanın önüne geçmesi önemli soruları gündeme getiriyor

Dini Lider'in uluslararası spor ve bilim yarışmalarının kazananlarına yaptığı son konuşmada, rejimin dini kimliğinin dayanağını oluşturan ideolojik ve doktrinel tanımlardan hiçbirini kullanmaması dikkat çekiciydi (Batı Asya Haber Ajansı/Reuters)
Dini Lider'in uluslararası spor ve bilim yarışmalarının kazananlarına yaptığı son konuşmada, rejimin dini kimliğinin dayanağını oluşturan ideolojik ve doktrinel tanımlardan hiçbirini kullanmaması dikkat çekiciydi (Batı Asya Haber Ajansı/Reuters)
TT

Hamaney ve İran’a dönüş: Temel mi yoksa taktiksel bir değişim mi?

Dini Lider'in uluslararası spor ve bilim yarışmalarının kazananlarına yaptığı son konuşmada, rejimin dini kimliğinin dayanağını oluşturan ideolojik ve doktrinel tanımlardan hiçbirini kullanmaması dikkat çekiciydi (Batı Asya Haber Ajansı/Reuters)
Dini Lider'in uluslararası spor ve bilim yarışmalarının kazananlarına yaptığı son konuşmada, rejimin dini kimliğinin dayanağını oluşturan ideolojik ve doktrinel tanımlardan hiçbirini kullanmaması dikkat çekiciydi (Batı Asya Haber Ajansı/Reuters)

 

Hasan Fahs

Açıkça ortaya çıkan ve haziran ayında ABD’nin katılımıyla İran'daki İslam rejimini hedef alan İsrail saldırısının üzerinden zaman geçtikçe daha da netleşen husus, bu saldırının rejimin, liderlerinin ve kurumlarının davranışlarında derin değişikliklere neden olduğudur. Bu değişiklikler, taktiksel bir değişimin ötesine geçerek, genel davranışlarına da yansımaya başlayan köklü bir değişime dönüşebilir. Zira söz konusu değişiklikler, yetkililerin son 40 yıldır ideolojik boyut ile İslami kimliklerini ulusal söylem ve İran kimliğinden daha öncelikli tuttuklarında görmezden geldikleri gerçeklerin anlaşılmasına dayanan gerçekçi bir söylemi, İran liderliğine ve karar alma merkezlerine dayattı. İran rejimi, tehditler ve meydan okumalar karşısında İran ve kendisi için bir savunma hattı tesis edecek bileşik bir kimlik oluşturmak için en azından bunları uzlaştırıp birleştirmedi de. Davranışlarındaki değişikliğin belki de en dikkat çekici tezahürü, rejimin ideolojik kolu olan İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun aldığı darbenin ardından, askeri sınıfın meydan okuyan, İran'a saldırmaya veya onu ihlal etmeye çalışan herhangi bir tarafa karşı yok edici ve ezici yanıt vermekle tehdit eden gösterişçi askeri söylemi terk etmek zorunda kalmasıyla yaşandı. Rejimin ideolojik kolunun askeri gücünü tanımlamada gerçekçi bir anlayışa geri dönmek zorunda kaldı.

Rejimin terminolojisinden vazgeçmek

Uluslararası spor ve bilim yarışmalarının kazananlarına yaptığı son konuşmada, Dini Lider'in 27 dakikalık konuşması boyunca, rejimin dini kimliğinin dayanağını oluşturan İslam rejimi, İslam Devrimi ve Devrim Muhafızları gibi ideolojik ve doktrinel tanımlardan hiçbirini kullanmaması dikkat çekiciydi. Kazananların sportif ve bilimsel başarılarını ideolojik boyutlara ve dini saiklere bağlamadığı gibi, bunları İslam rejimi ve devriminin başarılarının bir parçası olarak, sürekli kökleştirmeye çalıştığı önceden hazırlanmış çerçevelere de yerleştirmedi. İslami rejim terimine hiçbir atıfta bulunmayan ve devrimden bahsederken İslami terimini kullanmayan, hatta İsrail saldırısında öldürülen askeri liderlerden kasıtlı olarak bahsetmeyip, sadece nükleer bilim adamlarından bahseden Dini Lider'in bu konuşması, bir gaf veya toplantının doğası gereği öylesine benimsenmiş bir yaklaşım olarak değerlendirilemez. Aksine bu, Dini Lider'in ideolojik, doktrinel ve dini terimler kullanmasına yol açabilecek konulardan kaçınmaya çalıştığı, önceden planlanmış ve bilinçli bir karardı; öldürülen Devrim Muhafızları liderlerinden bahsetmek istemedi, çünkü bu kurum ideolojik, doktrinel ve İslami bir kurum.

Meydan okumaların derinliği

Dini Lider'in “anavatan”, “İran” ve gayretli “İran gençliği” merkezli söylemi, İran içine yönelik siyasi söylemde yeni ve stratejik düzeye varan bir değişime işaret ediyor olabilir. Aynı zamanda bu, rejimin hem meşruiyet hem de halk tabanıyla arasındaki uçurumu kapatma çabaları açısından karşı karşıya olduğu meydan okumaların büyüklüğü ve derinliğine dair derin bir farkındalığının sonucu olabilir. Bu uçurumu kapatmak için de rejim, İran halkının mezhepsel, ulusal ve etnik bileşenlerini, siyasi veya dini aidiyetlerinden bağımsız olarak birleştiren ulusal ve İran kimliğine odaklanıyor.

 Kapsayıcı ulusal söylem

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın seçilmesinden bu yana hükümetin benimsediği ve Dini Lider'den açık destek alan çalışma programının özünü oluşturan kapsayıcı ulusal söyleme dönüş, ideolojik rejim ile halk tabanı arasında oluşan ayrışmanın boyutuna dair derin bir farkındalığın sonucudur. Bu ayrışma, tek bir muhalefet, laik akım, reformist grup veya rejimi devirmek ve yıkmak için çalışan güçlerle sınırlandırılamayacak kadar çeşitli eğilim ve yönelimleri temsil ediyor. Dahası bu durum, Dini Lider'in ve otoriter sistemin, halk nezdinde geriye kalan azıcık meşruiyetlerini de kaybettikleri, bunun rejim yanlısı grupların da artık telafi edemeyeceği bir kayıp olduğu hissinde ifade buluyor. Rejim bu grupların, özellikle Eylül 2022'de Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından patlak veren, rejimin ideolojisi ile toplumun yönelimleri arasında bir kültürel uçurum olduğunu ortaya çıkaran, rejimin dini kimliği için en tehlikeli olan, rejimi gelecekteki varlığı ve iktidarının sürekliliğiyle ilgili varoluşsal sorularla yüzleştiren halk ayaklanmasından sonra, rejimin dini ve ideolojik kimliğini koruyan bir araç görevi göremeyeceğini de anladı. Bu bölünme, geçmişte ekonomik ve siyasi arka planı olan bir dizi yüzleşme sonucunda ortaya çıkan halk hareketlerinin ve protestoların doruk noktasıydı. Dini Lider'in konuşmasında ulusal ve İran kimliğine odaklanması, rejim ile her türlü değişim sürecinin omurgasını oluşturan, mevcut otoritenin devamlılığı için oluşturdukları gerçek tehlikeler de dahil olmak üzere, dönüşümün tohumlarını içlerinde taşıyan bu toplumsal kesimler arasındaki mevcut uçurumu kapatma girişimiydi. Aynı zamanda Dini Lider'in rejimin karşı karşıya olduğu ve onu, İran halkının çoğunluğu, özellikle de gençler için çekiciliğini yitirmiş ideolojik söylemden uzak, kapsamlı bir ulusal söylem aracılığıyla halk nezdinde meşruiyetini yeniden tesis etmek için harekete geçmeye zorlayan krizin derinliğini anlama çabasını da temsil ediyordu.

Milliyetçi ve ulusalcı söylemin öne çıkarılması, herhangi bir dönüşümü çıkarlarına, kazanımlarına ve ideolojik yapılarına varoluşsal bir tehdit olarak gören katı görüşlüler veya radikaller hariç, iktidar sisteminin ve karar alma mekanizmasının bir kısmıyla birlikte İran Dini Lideri'ni, rejimin stratejik derinlik kavramını yeniden tanımlamaya itebilir. Söz konusu kavram, daha önce nüfuz ve bölgede rejime sadık gruplar aracılığıyla yayılma anlamına geldiği için dış politikayı önceliklendirme ilkesine dayanıyordu. Yeniden tanımlama ile bu derinlik, İslami ve ideolojik boyuttan ziyade İran'ın ulusal boyutuna dayanabilir. Yani liderlik ve iktidar sistemi içinde bölgesel sistemde ulusal çıkarlara odaklanan dönüşümlere ilişkin yeni bir anlayış tesis edebilir. Bu, bir bakıma, bu liderliğin ve mekanizmanın, devrimi ihraç etme kavramının ötesine geçerek stratejik menfaatler ilkesine geçiş yapan bölgedeki önceki yatırımlarının, rejim bu menfaatlere dair milliyetçi ve ulusalcı bir anlayış netleştirmediği sürece, hedeflerine ulaşamayacağını örtük olarak kabul ettiği anlamına geliyor. Bu ise onun son on yıllarda kurduğu içerisi, krizleri ve talepleri yerine dış etki ve nüfuza öncelik veren denklemi tersine çevirmesini gerektiriyor. İçerisini, rejimin yayılmacı politikalar sonucunda karşılaştığı meydan okumalar ve baskılarla başa çıkabilmesini kolaylaştıracak bir savunma duvarı oluşturabilecek güç olarak önceliklendirmesi gerekiyor.

Ancak İran Dini Lideri'nin söyleminde ve hükümet politikalarında yaşanan bu değişiklikler şu soruyu gündeme getiriyor: Bu değişiklikler, otorite ve yönetim anlayışında yeni bir yol açacak ve tüm İranlıları kapsayan, kişisel ve siyasi hak ve özgürlüklerini geniş bir çoğulcu çerçeve içinde garanti altına alan, köklü bir dönüşüm olarak tanımlanabilecek gerçek bir açılım aşamasına geçişi sağlayacak mı? Yoksa rejim, özellikle de birincil ideolojik müttefikleri olan radikal grupların böyle bir değişim karşısında en üst düzeyde direneceği düşünüldüğünde, tehlike bölgesinden uzaklaştığını hissettiği anda aleyhine dönebileceği taktiksel bir bakış açısıyla mı bu söylemi benimsedi?



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.