Farklı bir Arap politikasına doğru

Milletler yalnızca geçmişleriyle yaşamazlar, bugünlerinden asla kaçmazlar ve baskılar ne olursa olsun geleceklerini unutmazlar

Güçlü milletler, dar sınırlar veya kısa vadeli hedeflerle sınırlı kalmayan net bir iradeyle inşa edilir (AFP)
Güçlü milletler, dar sınırlar veya kısa vadeli hedeflerle sınırlı kalmayan net bir iradeyle inşa edilir (AFP)
TT

Farklı bir Arap politikasına doğru

Güçlü milletler, dar sınırlar veya kısa vadeli hedeflerle sınırlı kalmayan net bir iradeyle inşa edilir (AFP)
Güçlü milletler, dar sınırlar veya kısa vadeli hedeflerle sınırlı kalmayan net bir iradeyle inşa edilir (AFP)

Mustafa Feki

Bilhassa bölgesel krizler ve Arap bölgesi üzerindeki uluslararası sorunların baskıları sırasında zaman zaman tekrarlanan bir hisse kapılıyorum. Her zaman zannediyorum ki -ve umarım bu sadece bir zandır- Arap politikaları en az bir asırdır, sonunu kimsenin bilmediği iniş çıkış döngülerine tabidir. Kuşkusuz, Filistin davası, genel olarak Arapların ve özel olarak Filistinlilerin geçmiş tüm acı dönemlerindeki ortak etkendir.

 

Siyonist hareketin Arap topraklarındaki emellerini çevreleyen sorunların, bölgenin geleceği ve halklarının gidişatı üzerinde derin izler bıraktığını itiraf edelim. Arap dünyasını İsrail'siz hayal edebilirsek, sanırım şimdi çok daha iyi bir konumda olurdu. Bu çatışma bölgeyi tüketti ve Filistin davası da Arap dünyasını kalkınma projeleri ve reform programları pahasına onlarca yıl boyunca meşgul etti. Bu durum geri kalmışlığın yerleşmesine, bilimsel araştırmaların gerilemesine ve hatta birçok modern eğitim sisteminin çökmesine yol açtı. Ülkeler ve halkları, kayıtsızlık ve mevcut durumun alternatifsiz en iyi seçenek olduğu yönündeki yaygın bir duyguya yenik düştü. Bu durum, sürekli bir gönüllü teslimiyete, tekrarlanan hatalara, fırsatların ve kaynakların heba edilmesine yol açtı.

Bu noktada, uluslararası koşulların da Araplara, Arapçılığa, İslam'a ve Müslümanlara karşı birleştiğini belirtmek gerekir. Fanatizm, radikalizm, başkalarını sindirme, gerçeği ve gerçekliği çarpıtan haksız etiketler altında birbirimizi korkutma gibi hastalıklarla boğuştuk. İslam bile şiddet, aşırılık ve ötekini reddetme dini olarak damgalandı. Nefretin yaygınlaştığı bir dönemde, kendimizi hiç beklemediğimiz durumlarla karşı karşıya bulduk ve bizi mevcut duruma ulaştıran bazı faktörleri inceleme hakkına sahibiz gibi görünüyor. Ama bunu yaparken çok geç olmadığını, nispeten geç varmamızın hiç varmamaktan kesinlikle daha iyi olduğunu bilmeliyiz. Bu bağlamdaki gözlemlerimizi şu noktalar üzerinden sunabiliriz: İlk olarak, Arap tarihiyle ilgili literatürde, Arapların geçmişe bakan, sürekli geçmişten bahseden ve ona tutunan, aynı zamanda gelecekten kaçan ve gelecek için coşku duymayan bir millet oldukları yönündeki meşhur ifade defalarca dile getirilmiştir.

Buna göre Araplar, bu nedenle bilimsel araştırmaları ve modern teknolojiyi terk ederek, bunun yerine geçmişin mitlerine ve saçmalıklarına tutunmuşlardır. Hamaset dolu şiirler ve mısralar okuyarak, geleceğe dair net bir vizyon olmaksızın geçip gitmiş bir geçmişi yüceltmişlerdir. Dahası Arapların birçok muhalifi de “Araplar sesten ibaret bir olgudur” şeklindeki ünlü sözü tekrarlamış, onların inisiyatif veya olumlu değişim arzusundan yoksun olduklarından bahsetmişlerdir. Kuşkusuz, umutsuzluğa sürükleyen, kadim ve modern Arap tarihine takılıp kalmamıza neden olan bu tür sloganlar, yüzyıllar boyunca süregelen vizyon eksikliğinin ve kafa karışıklığının doğal bir sonucudur.

İkincisi, ister Arap ister yabancı olsun, Batı sömürgeciliğinin etkilerini, durgunluktan ve ihtişam sanrılarından kurtulmak için gereken atılımlar ile ilgili düşünceler üzerindeki açık etkisini unutmamalıyız. Güçlü milletler, dar sınırlar veya kısa vadeli hedeflerle sınırlı kalmayan net bir iradeyle inşa edilir. Bu nedenle, Arap mirasımızın bir gurur kaynağı olduğunu her zaman hatırlamalıyız. Ancak bu, yapay zekâ, ileri bilimsel araştırmalar ve rasyonel düşünce çağıyla ilgilenmeden, sabah akşam kendisinden bahsederek sonsuza dek onu hatırlatmamız gerektiği anlamına gelmez.

Evet, biz Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Heysem'i gelecek için çabalayan, Orta Çağ'ın karanlığında, bazen bize düşmanlık besleyen, bazen de bizimle aynı fikirde olmayan Batı'nın yolunu aydınlatan o uzun Arap ve İslam aydınlar silsilesini yetiştiren milletiz. Arap-İslam medeniyeti hiçbir noktada durmadı; aksine, yükselen toplumların temel bir bileşeni haline gelerek diğerlerini geride bıraktı. Özellikle sömürgeciliğin çöküşünün, Hicaz'da Kral İbn Suud önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketlerinin yükselişinin ve Arap Yarımadası'na yayılmasının ardından, Arap başkentleri ve şehirlerinin düşünce, bilim ve kültür alanlarında seçkin ve mükemmelliğin simgesi haline gelmesi için dayanışma ruhu ve güçlü bir milliyetçi duruşla hareket etmemizin, çağın ruhuna, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin getirdiği çeşitli avantajlara doğru ilerlememizin zamanı geldi. Bu nedenle, sahip olduğumuz inançlara ve izlediğimiz fikirlere inanarak başımızı dik tutmalı ve diğer uluslarla kıyasıya rekabet etmeliyiz. Birçok Arap ülkesi, ham petrol ihracatının önünü açan ve ekonomik olarak sürdürülebilir miktarlarda petrolün bulunmasıyla, halklarının zenginlik mantığıyla yaşadığı bir refahı deneyimlemiştir.

Üçüncüsü, Doğu uzun bir uykudan uyandığında, Kuzey ve Batı'daki rakiplerinin, kabul görmüş Batılı unsurları reddettikleri için değil, her zaman ve her yerde olduğu gibi, insan bilmediği şeyin düşmanı olduğu için kovmaya çalıştıklarını keşfetti. İngilizler ve Fransızlar, başkalarının topraklarını ele geçirme konusunda uzmanlaşmış ve kamuoyunu etkilemeyi büyük ölçüde başarmışlardı. Zira o dönemde Batı, yaşamın ve ilerlemenin efendisiydi. Bu nedenle İngiltere Nil Havzası ülkelerinin kontrolünü ele geçirmiş, Fransa ise Mağrip ülkelerini tekeline almıştı. Körfez bölgesi ve Arap Yarımadası ise Suudi Arabistan devletiyle bağ kurma hevesinin kaynağı olmaya devam etti. Suudi Arabistan’a gelince, Filistin haklarına sıkı sıkıya bağlı kaldı, nihai çözümü Balfour Deklarasyonu’ndan, günümüzde ırkçı baskılara boyun eğenlere ve terörist sloganları benimseyenlere karşı kullanmaya çalıştığı hedeflerine bağladı.

Dördüncüsü, Araplar arasında nifak tohumları eken ve dünya nezdinde imajlarını zedeleyenler, kardeşlerimizin tarih boyunca hissettiği dışlanmadan faydalananların ta kendisidir. Mısır artık kaynakları yabancılar tarafından yağmalanan ve halkının alın terinin açgözlü fırsatçılar tarafından sömürüldüğü sıradan bir yer değil. Nitekim, Araplar olarak, Arap dayanışmasının gerçek anlamını yeniden teyit etmeye ve ulusal kimliğimizi savunmaya acilen ihtiyacımız olduğu kesin. Son Şarm el-Şeyh konferansında, Arap devletlerinin fikir birliğinde olduklarını, Filistin haklarına daha bağlı hale geldiklerini, toprak bütünlüğüne daha kararlı bir şekilde tutunduklarını ve Batı'nın sınır tanımadığını ve hırslarının sonsuz olduğunu ima eden tüm baskılara, zorluklara ve entrikalara rağmen gelecek nesillerin haklarını koruma konusunda daha dikkatli olduklarını gözlemledik.

Kısacası, mevcut tüm Arap gerçekliklerinin adil bir değerlendirmesine dayalı gerçek bir halk değişimini hedeflemeliyiz. Bölge halklarının siyasi haritasına herhangi bir müdahalenin kabul edilemez bir ihlal ve temelde hatalı bir yaklaşım olduğuna inanıyoruz. Milletler, baskılara, hırslara ve zorluklara rağmen, yalnızca geçmişlerine takılıp kalmazlar, bugünlerinden asla kaçmazlar veya geleceklerini unutmazlar. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre kuşkusuz, bugünün Arapları dünün Araplarından farklıdır ve barışı ve onun adil ilkelerini takip etmenin, geleceği yönlendirmenin ve şekillendirmenin en iyi yolu olduğuna kesin bir şekilde ikna olmuşlardır.

Tüm Arapları ve komşu etnik grupları -Türkleri, Kürtleri ve Farsları- geleceğin, kısıtlamalara, koşullara ve hatta zorluklara bakılmaksızın, net ve birleşik fikirler, sarsılmaz bir kararlılık ve olumlu değişim ve ilerleme için gerçek bir arzu üzerine inşa edildiğini kabul etmeye çağırıyoruz. Kuşkusuz, bilimsel yöntemleri ve modern teknolojiyi benimsemek, tüm ülkeleri ile Araplar için olumlu dönüşümün temel garantisidir. Modern dünyada bilgiye, bilimsel araçlara ve aydınlanmaya yaygın erişim göz önüne alındığında, Arap gençliği ile gelişmiş ülkelerdeki akranları arasındaki uçurumun bugün çok az olduğunu kabul etmek yüreklendirici. Tüm Arap dünyasında Arap gençliği artık modern teknolojinin, çağdaş bilginin ve ileri bilimlerin anahtarlarına sahip. Körfez ülkelerinde ve Arap dünyasının hem doğu hem batısında, bunun sayısız örneğine bizzat tanık oldum. Bu örneklerin hepsi tüm engellere, zorluklara ve medeniyetimiz ile varoluşumuzun temellerinin olumsuz bir şekilde hedef alınmasına rağmen doğru yolda olduğumuzu teyit ediyor.



Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.


Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
TT

Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)

Güney Kore ordusu, bugün Kuzey Gapyeong eyaletinde rutin bir eğitim görevi sırasında bir AH-1S Cobra askeri helikopterinin düştüğünü ve iki kişilik mürettebatının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Ordu yaptığı açıklamada, helikopterin saat 11:00 civarında, nedeni henüz netleşmeyen bir şekilde düştüğünü belirtti. İki mürettebat yakındaki bir hastaneye kaldırıldı ancak yaralanmaları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Kaza sonrasında, ordu bu modeldeki tüm helikopterlerin uçuşlarını durdurdu ve kaza nedenini araştırmak üzere bir acil müdahale ekibi oluşturdu. Ordu, eğitim görevinin motor çalışır haldeyken acil iniş prosedürlerinin uygulanmasını içerdiğini belirtti.