Demokrasilere karşı yürütülen gizli savaşın ilk uyarı işareti: Antisemitizm

İçerideki düşmanın yeniden tanımlandığı ve bir grubun siyasi ve ahlaki insanlığından mahrum bırakıldığı bir aşama

Londra'daki İngiltere Parlamentosu önünde düzenlenen protesto gösterisinde antisemitizmin reddedildiği bir pankartı tutan bir kadın (AFP)
Londra'daki İngiltere Parlamentosu önünde düzenlenen protesto gösterisinde antisemitizmin reddedildiği bir pankartı tutan bir kadın (AFP)
TT

Demokrasilere karşı yürütülen gizli savaşın ilk uyarı işareti: Antisemitizm

Londra'daki İngiltere Parlamentosu önünde düzenlenen protesto gösterisinde antisemitizmin reddedildiği bir pankartı tutan bir kadın (AFP)
Londra'daki İngiltere Parlamentosu önünde düzenlenen protesto gösterisinde antisemitizmin reddedildiği bir pankartı tutan bir kadın (AFP)

Sevsan Mehanna

Sidney’deki Bondi Plajı yakınlarında bir grup Yahudi’ye karşı düzenlenen saldırı, Avustralya’nın bugüne kadar gördüğü en ciddi antisemitik olaylardan biriydi. Pakistan vatandaşı Sacid Ekrem ve oğlu Nevid Ekrem, Hanuka bayramını kutlayan Yahudileri hedef alan silahlı saldırıda 16 kişiyi öldürdü. Ölenlerin en küçüğü bir çocuk hastanesinde hayatını kaybeden 10 yaşındaki bir kız çocuğu, en büyüğü ise 87 yaşındaydı.

Avustralya yetkilileri saldırıyı ‘antisemitik bir terör eylemi’ olarak nitelendirdi, ancak saldırının arka planına ilişkin ayrıntılar vermedi. Polis, saldırıdan önce şüphelilerin neler yaptığı öğrenmeye çalışırken, Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, saldırının ardında DEAŞ ideolojisinin yattığını ve saldırganların toplu katliamı gerçekleştirmeden önce örgüte katıldıklarını açıkladı. Başbakan Albanese, saldırının on yıldan fazla bir süredir yaygın olan ve nefret ideolojisine yol açan DEAŞ ideolojisi tarafından motive edildiğini ve bu durumda kitlesel cinayete girişme isteğine yol açtığını ekledi.

Albanese daha önceki bir açıklamasında ise, ‘DEAŞ’ın yükselişiyle birlikte on yıldan fazla bir süredir dünya radikalizm ve bu ideolojiden mustarip’ olduğunu söyledi.

İşsiz bir inşaat işçisi olan Nevid Ekrem'in (24) ‘bazı kişilerle olan bağlantıları nedeniyle’ 2019 yılında Avustralya istihbaratının dikkatini çektiğini belirten Albanese, “Onu ve ailesini, çevresindeki kişileri soruşturdular, ancak o dönemde Ekrem, şüpheli kişi olarak değerlendirilmedi” diye ekledi.

Albanese ayrıca, “Dün gördüğümüz saf kötülüktü. Avustralya’nın simgesel bir yerinde, bizim topraklarımızda gerçekleşen antisemitik ve terörist bir eylemdi" ifadelerini kullandı. Ülkesinin antisemitizmi ortadan kaldırmak için gerekli ne varsa yapacağını, bölünmeye, şiddete veya nefrete asla boyun eğmeyeceğini, bunu birlikte aşacağını ve bizi bir ulus olarak bölmelerine izin vermeyeceğini vurgulayan Avustralya Başbakanı, “Buna yanıt vermek için gerekli her türlü kaynağı seferber edeceğiz. Bu, ülkemizin tarihinde gerçekten karanlık bir gündü, ancak bir ulus olarak bunu yapan korkaklardan daha güçlüyüz” dedi. Albanese, hükümetinin, ulusal hükümet toplantısının gündemine daha sıkı silah yasaları koymayı planladığını açıkladı.

Netanyahu'nun tepkisi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise diğer ülkelerin liderlerini ‘antisemitizmle mücadele etmemekle’ suçladığı konuşmasında, “Avustralya'da yaşananlar korkunç, soğukkanlı bir cinayet ve ölü sayısı artıyor” dedi. Olayın ‘liderlerin antisemitizmle mücadele etmemesinin sonucu’ olduğunu öne süren Netanyahu, bunu ‘liderler sessiz kalıp harekete geçmediğinde yayılan bir kanser’ olarak nitelendirdi. Avustralya Başbakanı’na birkaç ay önce bir mektup göndererek, ülkesinin politikasının Avustralya sokaklarında Yahudilere karşı nefreti ve antisemitizmi teşvik ettiğini ve bu politikayı değiştirmeleri ve zayıflığı güçle değiştirmeleri gerektiğini söylediğini, ancak bunun gerçekleşmediğini ekledi.

Şarku’l Avsat’ın İsrail televizyonu Kanal 12’den aktardığı habere göre İsrail ordusu, kanlı saldırının ardından yurtdışında görev yapan askerleri için yeni talimatlar yayınladı. Habere göre İsrail Ordusu Operasyon Müdürlüğü, bu talimatları ‘askerlerin İsrail dışında bulundukları süre boyunca potansiyel tehlikeler konusunda farkındalıklarını artırmak amacıyla’ yayınladı. Askeri kaynaklar, bu adımın prosedürlerin sıkılaştırılması değil, mevcut talimatların güncellenmesi ve iyileştirilmesi olduğunu belirterek, askerlerin karşılaşabilecekleri olağandışı olayları derhal komutanlarına bildirmeleri gerektiğini vurguladı.

dcfgt
Sidney'deki silahlı saldırı mahalline intikal eden Avustralyalı polis memurları (AP)

İsrailli yetkililer, kanlı saldırının sorumlularını belirlemek için soruşturma yürütüyor. İsrail merkezli internet sitesi Ynet’e göre baş şüpheli İran olmakla birlikte İran baş şüpheli olmakla birlikte, yetkililer Hizbullah, Hamas ve El Kaide ile bağlantılı Pakistanlı örgüt Leşker-i Tayyibe (LT) gibi silahlı grupların da saldırıya karışmış olabileceğinden eminler. İsrailli bir güvenlik yetkilisi İran'ı saldırıyı gerçekleştirmekle suçlarken Tahran ve onun vekillerinin, dünya çapında İsrail ve Yahudi hedeflerini vurma çabalarını yoğunlaştırdığını belirtti.

Dünya genelinde kınama ve nadir görülen dayanışma

Saldırı, olayın hassasiyetini ve sembolik önemini yansıtan bir şekilde uluslararası alanda yaygın olarak kınandı. Batılı hükümetler, saldırıyı dini özgürlük ve bir arada yaşama hakkına yönelik bir saldırı olarak kınadılar. Antisemitizmin ‘demokratik toplumlarda yeri olmadığını’ vurguladılar. İsrail, Bondi’de yaşananların, Yahudilere karşı nefret dalgasının ulusötesi bir boyut kazandığının bir başka kanıtı olduğunu düşündü.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar, Sidney'de Hanuka Bayramı kutlamaları sırasında meydana gelen ölümcül silahlı saldırıdan şok olduğunu belirterek, “Bu saldırı son iki yıldır Avustralya sokaklarında yayılan antisemitizmin bir sonucu. Antisemitik ve kışkırtıcı bir ayaklanmanın küreselleşmesi çağrısı” şeklinde konuştu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Bondi Plajı'ndaki trajik saldırı sebebiyle şoke olduğunu ve kurbanların ailelerine ve sevdiklerine içten taziyelerini ilettiğini söyledi. Avrupa Komisyonu Başkanı, Avrupa'nın, şiddet, antisemitizm ve nefrete karşı birleşmiş olarak Avustralya ve dünyanın her yerindeki Yahudilerin yanında olduğunu da sözlerine ekledi.

Afrika Birliği (AB) Komisyonu’ndan yapılan açıklamada, her türlü terörizmin reddedildiği ve masum sivilleri hedef almanın hiçbir gerekçesinin olamayacağı belirtildi. Saldırının, insan toplumlarının dayandığı barış, hoşgörü ve bir arada yaşama değerlerini zedelediğini vurgulayan Komisyon, nefret söylemleri, şiddet ve radikalizmin tırmanmasının sosyal barış ve uluslararası güvenliğe yönelik tehlikesine dikkati çekti.

Gazze’deki savaş sonrası

Geçtiğimiz ağustos ayında, Avustralya'nın birçok şehrinde Gazze ile dayanışma yürüyüşleri düzenlendi. Avustralya basınında yer alan haberlerde Filistin Eylem Grubu’nun, birçok şehirde 290 bin kişinin katıldığı, ülkedeki en büyük Filistin’e destek gösterilerinden birinin düzenlendiğini duyurduğu bildirildi. Haberlere göre Filistin Eylem Grubu, tarihindeki en büyük hareketlerden biri olan Avustralya şehirlerindeki çeşitli yürüyüşlere çok sayıda Filistin yanlısı gösterici katıldı. Organizatörlerin tahminlerine göre Sidney ve Melbourne'da 100 bin, Brisbane'de ise 50 bin kişi olmak üzere ülke genelinden 290 bin kişilik bir katılım oldu.

Basında yer alan haberler, 7 Ekim 2023’te Gazze’deki savaşın patlak vermesinden sonra ABD’de şiddet içeren saldırılar ve çevrimiçi taciz vakaları da dahil olmak üzere antisemitizm ve İslamofobi olaylarının arttığını gösterdi. Avrupa ülkelerinde gerçekleşen ve geçtiğimiz temmuz ayında yayınlanan büyük çaplı bir araştırma, Yahudilerin ‘Avrupa'da artan antisemitizm karşısında her zamankinden daha fazla endişeli olduklarına’ işaret ederken, Ortadoğu'daki çatışma AB’nin öncülüğündeki çabaları baltalıyordu.

frgty
Avustralya'da Filistinlilerle dayanışma için düzenlenen kitlesel protesto gösterilerinden bir kare (AFP)

Viyana merkezli Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı (FRA) tarafından yayınlanan rapora göre ankete katılanların yüzde 96'sı, anketin yapıldığı tarihten önceki 12 ay içinde çevrimiçi ortamda veya günlük yaşamlarında antisemitizmle karşılaştığını söyledi. FRA Başkanı Sirpa Rautio, ‘Hamas'ın Ekim 2023'teki saldırıları ve Gazze'deki savaşın başlamasından önce’ yapılan ankete dayanan raporun girişinde, ankete katılanların ezici çoğunluğunun ‘durumun son yıllarda kötüleştiğine’ inandığını belirtti.

Rautio, böylesi gergin bir atmosferde, Yahudilerin yüzde 76'sının Avrupa'da ‘bazen kimliklerini gizlediklerini’ söyledi. Bu durum özellikle Yahudilerin yüzde 83'ünün bunu yaptığı Fransa'da geçerli. Fox News tarafından yayınlanan bir araştırmada, yeni veriler son on yılda antisemitik saldırılarda şok edici bir artış olduğunu ortaya koydu. Sadece 2024 yılında 9 bin 500 olay rapor edildi.

Bundi Plajı olayına geri dönersek, bu olay açık bir kamusal alanda Yahudilerin dini ve sosyal bir etkinliği sırasında meydana geldi, bu da olayın sembolik ve güvenlik açısından etkisini iki katına çıkardı. Saldırı, birkaç tehlikeli unsur barındırıyordu. Bunların başında, dini gerekçelerle sivillerin doğrudan hedef alınması ve kapalı bir dini kurum yerine halka açık bir turistik yerin seçilmesi geliyordu. Bu da tehdit seviyesini artırdı. Bu durum, Avustralya makamlarını olayı derhal ‘antisemitik bir nefret saldırısı’ olarak değerlendirmeye ve kapsamlı güvenlik soruşturmaları başlatmaya itti. Olay, münferit bir eylem olarak değil, Gazze’deki savaşın patlak vermesinden bu yana Yahudilere yönelik artan bazı tehdit, vandalizm ve saldırı vakalarının doruk noktası olarak değerlendirilebilir.

Ulusal düzeyde, bu olay iki ana nedenden dolayı şok etkisi yarattı ve güvenlik yanılsamasını paramparça etti. Birincisi, devletin kamusal alanda azınlıkları koruma kabiliyetini yeniden gündeme getirdi ve Avustralya'nın Ortadoğu’daki çatışmalarla bağlantılı ideolojik şiddetten muaf olduğu yönündeki yaygın inancı paramparça etti. Yahudiler, saldırının kendilerini endişe durumundan bekalarına yönelik bir tehdit durumuna getirdiğini hissetti. Bu da, onların görüşüne göre siyaset kisvesi altında nefretin normalleşmesine izin veren kamuoyundaki söylemin gözden geçirilmesi ve güvenliğin artırılması taleplerine yol açtı.

İçeride ‘gölge savaş’ şüphesi

Gazze'de son savaşın patlak vermesinden bu yana, çatışmanın yansımaları Ortadoğu ile sınırlı kalmadı. Savaş alanından coğrafi olarak uzak bir ülke olan Avustralya'da antisemitik saldırılarda daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bir artış ve sosyal bölünmelerle birlikte endişe verici bir eğilim ortaya çıkmaya başladı. Bu eğilim, Avustralya hükümetini İran'ın önderliğinde olası bir dış müdahale hakkında açıkça konuşmaya itecek düzeye ulaştı.

ewfr
Sidney saldırısının kurbanlarını anmak için büyük bir etkinlik düzenlendi (AFP)

Avustralya Başbakanı Albanese, geçtiğimiz ağustos ayında, 2024 yılının ekim ayında Sidney'in Bondi banliyösünde koşer sertifikalı yemekler sunan Louis's Continental Kitchen adlı kafeye düzenlenen kundaklama saldırısının arkasında Tahran'ın olduğunu söyledi. Avustralya istihbaratının aynı yılın aralık ayında Melbourne'daki Adass Israel Sinagogu’na düzenlenen kundaklama saldırısının da arkasında İran'ın olduğunu tespit ettiğini belirten Albanese, istihbarat teşkilatlarının, İran'ın Melbourne ve Sidney'deki antisemitik saldırıları organize ettiği yönünde ‘son derece rahatsız edici bir sonuca’ ulaştıklarını açıkladı. Bu durum Avustralya’nın İran'ın Canberra Büyükelçisi Ahmed Sadıki’nin ‘istenmeyen kişi’ ilan edilip sınır dışı edilmesine, Tahran'daki büyükelçisini geri çekmesine, büyükelçiliğinin faaliyetlerini askıya almasına ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) Yahudilerin kullandığı merkezleri hedef alan saldırıları düzenlediği gerekçesiyle ‘terör örgütleri’ listesine almasına neden oldu.

Gazze’deki savaş Avustralya sokaklarına taşınınca

Savaşın patlak vermesinden sonraki ilk haftalarda, Sidney ve Melbourne sokakları kitlesel protesto gösterilerine sahne oldu. Bu gösteriler, Gazze'deki savaşa duyulan öfkenin bir ifadesi olarak görünse de gerçekte İsrail'in politikalarını eleştirmek ile Yahudileri bir topluluk olarak hedef almak arasındaki çizgi bulanıklaşmaya başladı ve Avustralyalı Yahudiler işyerlerinde tacize uğradıklarını, sokakta tehdit edildiklerini ve kamuya açık yerlerde hakarete maruz kaldıklarını bildirdiler. Sosyal medyada, İsrail hükümeti ile nesillerdir Avustralya vatandaşı olarak yaşayan Yahudiler arasında ayrım yapmayan, toplu şeytanlaştırma dili yayıldı. O dönem yetkililer, durumu yakında yatışacak yoğun siyasi duyguların bir yansıması olarak değerlendirerek ciddiyetini küçümsediler. Ancak durum sözlerden vandalizme tırmandı ve yetkililer, 2024 yılında olayların niteliğinde niteliksel bir değişim yaşanacağını öngöremedi. Artık nefret söylemi veya hakaretlerle sınırlı kalmayıp, Yahudi sinagoglarına yönelik vandalizm, Nazi sloganlarının yazılması, dini ve eğitim kurumlarını hedef alan kasıtlı kundaklama girişimleri ve Yahudi okullarına ve kuruluşlarına ölüm tehditleri gönderilmesi gibi olaylar yaşanmaya başladı. Ayrıca Yahudilerin ve İsrail yanlısı aktivistlerin adresleri ve kişisel bilgileri de yayınlanmaya başladı.

Yahudi cemaatinin yıllık raporları, önceki yıllara kıyasla şiddet olaylarında belirgin bir artışla rekor rakamlar gösterdi ve yaşananları artık münferit olaylar olarak nitelemek mümkün değildi.

Sahnenin merkezinde İran

Avustralya Federal Polisi, 2024 yılı sonlarında, antisemitik şiddeti soruşturmak için özel bir güvenlik operasyonu başlattığını duyurdu ve resmi makamlarca yapılan açıklamaların tonu önemli ölçüde değişti. Artık sosyal gerilimden değil, iç güvenliğe yönelik bir tehditten bahsediliyordu. Sinagoglarda ve Yahudi okullarında sıkı güvenlik önlemleri alındı ve özellikle internette aktif olan kışkırtıcı taraflar hakkında derinlemesine soruşturmalar başlatıldı. Perde arkasında, devlet kurumları içinde, yaşananların yalnızca yerel öfkenin bir sonucu mu olduğu yoksa bu öfkeyi istismar eden ve şiddete yönlendiren taraflar mı olduğu konusunda tartışmalar başladı. Bu da İran’ın merkezinde olduğu en ciddi suçlamaya yol açtı.

Avustralya Başbakanı ile Dışişleri Bakanı’nın bu yıl yaptıkları açıklamalarda, elde edilen güvenilir istihbaratın İran'ın ülke içindeki antisemitik saldırıları yönlendirdiğini veya kışkırttığını gösterdiğini söylemeleriyle Avustralya hükümeti kırmızı çizginin ötesine geçti. Bu suçlama sadece sembolik değildi, İranlı diplomatların sınır dışı edilmesine, Tahran ile ilişkilerin düşürülmesine ve bazı olayların yabancı müdahale olarak sınıflandırılmasına yol açtı. Bu açıklamayla birlikte, antisemitizm meselesi sosyal meseleler alanından jeopolitik çatışma alanına taşındı. Bu mantığa göre Avustralya artık sadece iç nefretle değil, bölgesel bir gölge savaşın uzantısıyla da karşı karşıya.

Yanılsamanın bittiği an

Bondi Plajı'ndaki Yahudilerin bayram kutlamasına yapılan saldırı, kanlı bir doruk noktasıydı. Çünkü dini bir etkinlik sırasında sivilleri hedef almak, Avustralyalıların kendilerinden çok uzak olduğunu düşündükleri iç terör senaryolarını yeniden canlandırdı. Yetkililer bu saldırı ile İran arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu açıklamamış olsa da saldırı suçlamalar ve korkularla dolu bir ortamda gerçekleşti. Bu da Yahudi toplumu içindeki şoku daha da artırdı. Birçokları için ‘Bondi Saldırısı’ Avustralya'nın Ortadoğu’daki çatışmaların etkilerinden korunduğu fikrinin çöktüğü andı.

Ancak Gazze’deki savaşın başlamasından bu yana tanık olunanlar, münferit olaylara indirgenemez ve komplo teorileriyle de tam olarak açıklanamaz. Gerçekler, siyasi öfkenin nefret söylemine, nefret söyleminin de vandalizm ve şiddete dönüştüğüne işaret ederken Avustralya devletine göre bu şiddetin bir kısmı dışarıdan müdahalenin izlerini taşıyor. Bu yüzden Avustralya, Yahudi vatandaşlarını hedef alınmaktan korumak ve aynı zamanda dış çatışmanın toplumu parçalayan bir iç kimlik savaşına dönüşmesini önlemek gibi ikili bir zorlukla karşı karşıya. Bu savaşın yalnızca güvenlik önlemleriyle kazanılamayacağı açık. Bu yüzden Bondi Plajı’ndaki olay sadece kanlı bir saldırı değil, ifade özgürlüğü ile azınlıkların korunması arasındaki kırılgan dengeyi ortaya koyan ve antisemitizmi sadece sosyal bir sorun olmaktan çıkaran, ulusal güvenlik sorunu haline getiren bir dönüm noktasıydı. Bu olay, Gazze'deki savaşın coğrafi olarak uzak olmasına rağmen, istikrarlı olan Batı toplumlarında doğrudan yansımaları olduğunu gösterdi.

dfrgt
Gerçekler, siyasi öfkenin nefret söylemine, nefret söyleminin de vandalizm ve şiddete dönüştüğüne işaret ediyor (AFP)

Ancak, yeniden gündeme gelen en hassas soru, ‘Sadece antisemitizmin neden arttığı değil öfkeli ve bölünmüş bir toplumda izole nefret olaylarıyla mı, yoksa özellikle İran'ın bazı saldırılara karıştığına dair resmi suçlamaların tekrarlanmasının ardından, Avustralya sahnesine sıçrayan bölgesel çatışma, gölge savaş ve dış müdahalenin bir uzantısıyla mı karşı karşıyayız?’ sorusudur.

Gazze savaşından sonra, coğrafi olarak uzak ülkelerde bile bu fenomenin neden kötüleştiğini açıklayan üç yerel kanal var. Bunlardan birincisi, kutuplaşma ve dış çatışmanın iç kimliğe dönüşmesiydi. İkincisi, Gazze ve İsrail konusundaki tutumu bir aidiyet işareti haline getiren protestolar ve karşıt söylemler, üçüncüsü, siyaset kimliğe indirgendiğinde, topluluklar, özellikle Yahudi topluluklar, misilleme tepkilerinin veya toplu şeytanlaştırmanın kolay hedefi haline gelmesiydi.

Şiddetin yanında daha az kanlı ama daha az tehlikeli olmayan başka bir çatışma üniversitelerde ve medyada patlak verdi. Bu ortamlar antisemitizmin tanımı üzerine tartışma arenalarına dönüştü. Yahudi örgütleri, üniversite yönetimlerini ifade özgürlüğü bayrağı altında kışkırtıcı sloganları hoş görmekle suçlarken, aktivistler İsrail'e yönelik her türlü eleştiriyi susturmak için bu suçlamayı siyasallaştırmamak gerektiği konusunda uyardı. Bu bölünme, toplumsal uçurumu derinleştirdi ve mücadelenin artık sadece güvenlikle değil, kültür ve ahlakla da ilgili olduğunu gösterdi.

“Gölge savaş” pratikte nasıl sürüyor?

Bir ülke başka bir ülkenin içindeki bu tür saldırıları yönlendirmekle suçlandığında, en yaygın senaryo kimlikli bir ajan değil, daha çok vekiller, yani sınırların dışındaki kışkırtıcılar ve finansörler ile ülke içindeki bireyler, organize suç ağları ve sempatizanlar veya hizmetlerden oluşan aracılardır. Amaç genellikle sadece topluma zarar vermekten ziyade onu terörize etmek, korku aşılamak, sosyal bölünmeyi körüklemek, bunu toplumu kutuplaştırıcı bir ulusal meseleye dönüştürmek ve böylece hükümeti zor durumda bırakıp vatandaşlarını koruyamadığı algısı yaymak.

Diğer bir eğilim ise dış politikayı iç politikaya çekmek. İç durum ne kadar kızışırsa, Tahran veya diğerlerine karşı herhangi bir dış politika tutumunun maliyeti de o kadar artar. Avustralya hükümetinin suçlamayı istihbarat şeklinde sunması dikkati çekiyor. Bu, kaynakları korumak için kanıtların büyük bir kısmının gizli kalabileceği anlamına gelir ve bu da basın için bir zorluk yaratır. Gizli dosyalara erişim olmadan bu hipotez nasıl kanıtlanabilir veya test edilebilir? Soruşturma, ‘olayların arkasında İran var’ demiyor, aksine biri Gazze’deki savaşın başlamasından sonra yaygın bir sosyal ve yerel gerginlik artışı, ikincisi devletin İran'ın yönlendirdiğine inandığı belirli olaylar olmak üzere iki katman olduğunu söylüyor.

Peki bu durum bölgesel boyut açısından ne anlama geliyor?

İran’ın suçlamalarının bölgesel yorumu, birçok ülkenin ‘asimetrik operasyonlar’ olarak adlandırdığı daha geniş bir modelden ayrı düşünülemez. Batı’nın diğer vakalarda defalarca dile getirdiği suçlamalara göre Tahran Batı ile doğrudan çatışmak yerine, gri alanları, yani siyasi baskı, dolaylı caydırıcılık ve yumuşak hedefler aracılığıyla mesajlar göndermeyi tercih ediyor. Özellikle Avustralya örneğinde, resmi suçlama, antisemitizm meselesini sadece çokkültürlü bir toplumdaki entegrasyon veya gerilim politikaları çerçevesinde değil, ulusal güvenlik ve dış müdahale çerçevesinde ele alınıyor.

İsrail'i eleştirmek ile antisemitizm arasındaki sınır nerede?

Batı'nın genelinde meselenin özü de bu. Birçoğu, İsrail'in politikalarını eleştirmekle Yahudilere karşı ırkçılık yapmayı bir tutmayı reddetse de sahada, genelleme, hükümetin kararlarından Yahudileri sorumlu tutma ve Orta Doğu'daki bir savaş ve Nazi sembolleri için Avustralya toplumunu cezalandırarak yerel hedefleme olmak üzere üç kapıdan geçen kaygan bir yokuş var. Bunlar siyasi söylem değil, tarihi bir soykırım.

Bu yüzden yetkililer, bir yandan ifade ve protesto etme özgürlüğünü vurgularken, diğer yandan suçları, kışkırtmayı, tehditleri ve şiddeti kınayan ikili bir yaklaşım benimsedi. Bu yaklaşım, ulusal düzeyde ortak eylemler ve toplantılar veya bu konuyla ilgili Ulusal Konsey görüşmelerini de içeriyordu.

Demokrasilere karşı ilan edilmemiş savaşın ilk aşaması

Batı ülkelerinde antisemitizm, artık sadece marjinal bir ırkçılık olgusu ya da kamusal söylemdeki ahlaki bir kusur değil, demokratik devletlere karşı içeriden yürütülen ilan edilmemiş bir savaşın ilk aşaması haline geldi. Bu savaş, askeri bir işgal yahut silahlı bir isyan olarak değil, tehlikenin patlak vermeden önce toplumların onu fark etme yeteneğinin yavaş yavaş sınanması şeklinde kendini gösteriyor. Temel sorun sözler ise sloganlar veya radikal söylemlerde değil, bunların ardındaki niyetlerde yatıyor.

Antisemitizm, genellikle şiddetin marjinalden merkeze, retorikten eyleme doğru ilerlediğinin ilk göstergesidir. Çünkü demokratik hoşgörünün sınırlarını test eder ve Batı'nın ifade özgürlüğü ve azınlık haklarına karşı duyarlılığını istismar eder. Bu aşamadaki tehlike, antisemitizmin kamuoyunu uyuşturmak için bir araç olarak kullanılmasının yanında tartışmayı dilbilimsel ve ‘eleştiri nedir? kışkırtıcılık nedir? ifade özgürlüğü nerede başlayıp nerede biter?’ gibi akademik argümanlara indirgemesidir. Tüm bunların yanında sorunun daha derin yapısı, yani ertelenmiş şiddeti besleyen bir ortamın yaratılması görmezden geliniyor. Böylece demokrasi, zayıf olduğu için değil, niyetlerin artık masum olmadığı bir tarihsel anda iyi niyet varsayımı yaptığı için, muhalifleri için koruyucu bir şemsiye haline geliyor.

Tarihte antisemitizm hiçbir zaman son değil, başlangıç olmuştur. Bu, iç düşmanın yeniden tanımlandığı ve bir grubun siyasi ve ahlaki insanlığının, daha sonra çemberin genişlemesine hazırlık olarak elinden alındığı aşamadır. Dolayısıyla buna müsamaha göstermek sadece belirli bir gruba ihanet etmek anlamına gelmiyor, aynı zamanda kamusal alanın, yani söylemin, ardından kurumların ve sonra da güvenliğin yavaş ve ölümcül bir şekilde işgaline kapı açmak anlamına da gelir. Batı'nın bugün yaptığı hata, yerleşik bir ilke olan ırkçılığı reddetmesinde değil, beyan edilmemiş terörizmle başa çıkamamasında yatıyor.

Bu terörizm, açıkça bayraklar dalgalandırmaz veya açık savaş ilan etmez, aksine görünüşte adil nedenlerle sızar, mağduriyeti sömürür ve çatışmanın maliyeti devletin bunu kontrol etme kapasitesini aşana kadar patlama anını geciktirir. Bu niyetler patlak verince, önleyici tedbirler için çok geç kalınmış olur ve ‘şok, kınama, soruşturma komisyonları ve sonra başlangıç noktasına dönüş’ şeklindeki hep aynı sahne bir kez daha tekrarlanır. Bunun yanında antisemitizmi sadece ahlaki bir başarısızlık olarak değil, stratejik bir uyarı zili olarak erken okumak, demokrasileri ilan edilmemiş, ama çoktan başlamış bir savaştan kurtarmak için son şans olabilir.

Gazze’deki savaşın başlamasından sonra Avustralya'da yaşananlar, sadece bir dizi münferit nefret olayına yahut her şeyi açıklayan bir ‘dış komplo’ teorisine indirgenemez. Avustralya devleti, gerçeğe daha yakın olanın, nefret suçları ve Yahudilere karşı artan şiddeti doğuran ikili bir model ve gergin bir iç ortam ile belirli bir operasyon katmanı olduğunu söylüyor. İstihbarat bilgilerine göre İran, bu olayların bir kısmını aracılar aracılığıyla yönlendirerek, sorunu ‘toplumsal gerilimden gölge savaşı ve dış müdahaleye’ kaydırmıştı. Her iki durumda da sonuç aynıydı; bir toplum, sürekli güvenlik mantığı altında yaşamaya zorlanırken bir devlet, demokratik alanı kısıtlamadan veya dış çatışmayı içerde kültürel bir iç savaşa dönüştürmeden vatandaşlarını koruma yeteneği açısından sınanıyordu.

 



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.