Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Irak’ta “demokratik” bir sistemin benimsenmesinin üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, aynı korkulara geri döneceğimizi beklemiyorduk

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
TT

Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)

İyad el-Anber

Irak'ta bizzat yaşadığım, Saddam Hüseyin rejimini devirmek için başlatılan ayaklanmanın ilk günlerini şöyle geriye dönüp düşündüğümde, duygularımız Baas Partisi yönetimi olmadan Irak'ın nasıl bir yer olabileceğine dair rasyonel düşünceleri gölgede bırakıyor. Bu tarihi anı yaşayacağımıza dair sadece umut ve hayaller vardı.

İronik olansa, diktatörlükten kurtulma arzusu, daha iyi bir gelecek umuduyla yüklüydü. Totaliter bir rejim altında yaşarken nasıl olmasın ki? Tarihçi Hannah Arendt'in tarif ettiği gibi, bu bizi gününü gün eden, kamu işlerine veya geleceğe olan ilgisini tamamen yitirmiş, reform umudunu kaybetmiş, başıboş atomlara dönüştürdü.

Ancak diktatörlük rejiminin yıkılmasından ve ‘demokratik’ bir sistemin benimsenmesinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak'ın geleceği hakkında aynı endişelere geri döneceğimizi beklemiyorduk. Diktatörlük rejiminin yaptığı hataları aşamayan ve silah gücü, siyasi para ve dış destekle iktidarını ve etkisini pekiştiren yönetici sınıfın yol açtığı hasarı onarmak için herhangi bir umut var mı? Tek lider ve komutanın diktatörlüğünden ‘seçim meşruiyeti’ kisvesi altında liderlerin yönetimine geçtik.

Irak'ın siyasi sisteminde 20 yıllık değişimin ardından geçen iki yılı hatırladıkça, diktatörlük döneminde idam, yerinden edilme ve Irak'ın güneyinden yoksulluk çeken bir aileden bir kadının, “Saddam rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Saddam çocuklarımızı öldürdü, bizi mahvetti, aç bıraktı ve yerinden etti” yanıtı ve ardından “Bugün iktidarda olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Allah onların yüzlerini çirkinleştirsin, çünkü Saddam'ın yüzünü ak ettiler” cevabı yıllar süren değişimin özeti niteliğindeydi.

Diktatörlük rejimini devirme konusundaki tutumum değişmemiş olsa da, 9 Nisan 2003 tarihine geri dönebilecek olsaydık ve bugünkü durumumuzu önceden bilseydik, hiç tereddüt etmeden “Ne olursa olsun, totaliter bir diktatörlük rejiminin insafına kalmayalım” derdim. Ancak, yolsuzlukları ve başarısızlıkları ile biriken hataları nedeniyle siyasi sınıfın yarattığı hayal kırıklığı ve hüsranımı ifade edecek kelimeler bulamıyorum. Bu hatalar, bize bütün bir ülkeyi kaybetmişiz gibi hissettiriyor. Mafya ve milislerin yönettiği bir ülke değil, gerçek anlamda bir ülkede yaşamak her Iraklının hayali haline geldi.

Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi kararların bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

İnsanların özgürlüklerini elinden alan, insan onurunu hiçe sayan ve insanları lider ve komutanı övmekten başka bir işlevi olmayan bireylere dönüştürmek isteyen totaliter rejimlerde geçen günleri özleyen rasyonel bir tutum hayal etmek imkansız. Zira totaliter rejimlerde şakşakçılardan olmak istemeyenler idam, hapishanelerde işkence ve ülkeden sürgünle karşı karşıya kalırlar. Diktatörlükler devleti ve kurumlarını ortadan kaldırıp tek bir liderin iradesiyle değiştirmeye çalışırken, 2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, devleti ortadan kaldırıp siyasi karar alma sürecini domine eden siyasi liderlerin otoritesiyle değiştirmeye çalıştı. Ancak totaliter ve diktatörce davranışların ve düşünce biçimlerinin toplumun kültürüne ve davranışlarına yerleşmesi trajik bir ironiydi.

2003 yılından sonra egemen sınıf tarafından yaratılan ‘devlet’ varlığı, diktatörlüğün hatalarını düzeltmek, toplum üzerindeki etkilerini ele almak ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzeltmek yerine, Mary Shelley'nin Frankenstein romanındaki Victor'un yaratığına benzer korkunç bir canavar ortaya çıkardı. Evet, siyasi sınıf bir canavar yarattı ve ona, kendi çıkarlarını yönetmek, rantçı ekonomiyi paylaşmak ve devletin kaynaklarını yağmalamak olan bir ‘hükümet sistemi’ adını verdi.

Paralel unvanlar

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, yirmi yılı aşkın bir deneyimle, ‘devlet’ kavramıyla ilgili her şeyi yok etme konusunda son derece yetenekli olduğunu dünyaya kanıtladı. Devletle ilgili, siyasi kurumlar, anayasa, ordu ve polis gücü, ekonomik kurumlar gibi her şeye sahibiz. Ancak gerçekte bunlar, günlük yaşamın rutin işlerini yönetmekle görevli, devlet işlerini yönetmede gerçek bir etkinliği veya rolü olmayan, sadece isimden ibaret kurumlardır.

sdfergt
Irak'ın başkenti Bağdat’ta Yeşil Bölge'nin havadan görünümü, 11 Ağustos 2021 (Reuters)

Prof. Dr. Amir Hasan Feyyad bu durumu şöyle özetliyor:

"Geçiş fırsatı kaçırıldı ve her türlü çeşitliliği baskılayan ve bastıran bir devletten, çeşitli güçlerin baskısı ve baskısı altında olan bir devlete geçtik! Daha doğrusu, tek bir totaliter yönetimden, demokratlar olmadan demokrasi inşa etme sloganına sadık, anayasayı hazırlayanların yönettiği, ancak anayasayı hazırlayanların yönetmediği çoğulcu bir totaliter yönetime geçtik.”

Bir anayasamız var, ancak hükümetin oluşumunun özelliklerinden biri, iktidar sistemi tarafından belirlenen siyasi normlara dayanmasıdır. Anlaşmazlık yaşanan konular tartışılır ve uzlaşılarla çözüm aranır. Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi karar alma sürecinin bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir.

Evet, bir parlamentomuz var, ancak siyasi aktörler koalisyonlar altında bir araya geliyor ve yasaların ve mevzuatın kabul edilmesine ilişkin kararları onlar veriyor. Parlamentonun denetim işlevi, oturumlar geçtikçe giderek zayıflıyor. Irak'ı yönetenler, siyasi sistemlerinin adı olarak demokrasiyi seçmiş gibi görünseler de kurumsal ve anayasal yönetimi ortadan kaldırmış durumdalar. Çünkü nihayetinde kaosun egemen sistem haline gelmesini istiyorlar. Irak'ta, siyasi sistem kavramını tanımlayan tüm siyasi etiketlere ve kurumlara sahip olmamıza rağmen, bunlar iktidarda olmadıkları için, şu anda kaosun egemenliği altında yaşıyoruz gibi görünüyor.

Evet, bir anayasamız var, ancak bu anayasa siyasi tartışmalarda politikacıların sadece konuştukları bir konu haline geldi. Anayasa, siyasi gruplar arasındaki protestolarda kullanılır ve hükümleri uygulanmaz, çünkü son sözü siyasi anlaşmalar ve uzlaşmalar söyler. Devletimiz, siyasi literatürde okuduğumuz gibi, organize şiddetin kullanımını tekelinde tutmuyor, çünkü varlığını haklı çıkaran paralel bir silahlı yapılanma mevcut. Bazen ‘direniş’ bayrağı altında, bazen ‘yönetim deneyimini’ savunmak için, bazen de mezhepçi veya milliyetçi bileşenin siyasi kazanımlarını korumak için var olması gerektiği savunulur. Bu paralel silahlı yapının meşrulaştırılması, devletin korunması için gerekli olduğu şeklinde hissettirilmeden pazarlanır.

d
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İmar ve Kalkınma Koalisyonu destekçileri tarafından yapılan kutlamalar sırasında, bir ekranda mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin seçim afişi gösterilirken, 12 Kasım 2025 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Irak'ta, siyasi sınıfın davranışını çelişkili olarak tanımlamak artık şaşırtıcı değil ve belki de demokrasi konusundaki tutumları en çelişkili ve aynı zamanda en tuhaf olanıdır. Iraklı politikacılar, demokratik sistemin temelleriyle ilgili ne varsa, belki de en önemlisi hesap verebilirliği yok etmek için gece gündüz çalışıyorlar, ancak aynı zamanda demokrasinin araçlarını, özellikle de seçimleri, iktidarda kalmak ve yönetimi sürdürmek için bir araç olarak görüyorlar.

Rejimler ve hükümetler değişiyor, ancak krizlerle boğuşan devletin gerçekliği değişime dirençli ve inatçı olmaya devam ediyor. Hükümetler ve siyasi elitler, bir ulus kuran, iç çeşitliliğini rasyonel bir şekilde kontrol altına alıp barındırabilen ve kurumsal kurallara dayalı modern bir devlet kuran ulusal bir Irak projesi üretmekte başarısız oldular.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir. Bu yüzden devletin inşası veya kurumsal yönetişimin kurulması için güvenilir bir model olmaktan ziyade devletin kontrolünü ele geçirmek isteyen maceracılara ve demagoglara kapıyı aralıyor. Bu tür  bir demokrasi, kimlik krizini çözmeyecek, aksine onu daha da derinleştirecek ve kalıcı hale getirecektir.

Bu ikilem, devleti iki farklı bakış açısıyla değerlendiren siyasi kültürümüzde de bulunuyor. Bunlardan birincisi, devleti toplumu temsil eden, çelişkilerinin üstesinden gelen, kurumsal kurallar ve yasaların etkinliği yoluyla iradesini uygulayan, hak ve özgürlüklerin garantörü olarak gören elitist bir bakış açısıdır. Devleti arayan vatandaşın zihninde yer alan kavram, devletin güvenlik bozulmasını önleme ve güç ve zorlama yoluyla otoritesini dayatma yeteneği aracılığıyla varlığını hissetmek istemesidir. Belki de vatandaşlar, hükümetlerin güvenliği sağlamada başarısız olduklarını, silahlı mafya örgütlerinin artık güvenlik ve emniyetlerini kontrol ettiğini ve devletin işlevini gasp ettiğini gördükten sonra, devleti tekelcilik ve şiddet uygulama işlevine indirgeme hakkına sahiptir.

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, sadece başarısız bir devlet üretti ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmaları.

Sonuç olarak, devletin elitist kavramını ya da onu tek bir işleve sınırlayan kavramı da gerçekleştiremedik, çünkü iktidar her zaman devleti domine eden, onun yeteneklerini kontrol eden ve kaynaklarını elinde tutanların elinde oldu. Devlet, uygulaması ertelenmiş bir proje olarak kalacak ve devletin sembolizmi ve unvanından geriye kalanlar, ondan geriye kalanları korumak için mücadele ediyor. Devleti hegemonya altına alma projeleri, Irak'taki siyasi güçlerin düşünce ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyor. Bu durum, devlet kurma projesini büyük ölçüde engelledi. Çünkü ulusal konsensüsü oluşturan ve devlet olmama durumunu sona erdiren ana sütunlar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadı.

Devlet kavramı ile iktidar partileri arasındaki entelektüel ve kültürel kopukluğun hem siyasi söylem hem de siyasi pozisyonlar açısından açık ve net olduğu ve bazılarının çeşitli bahanelerle kontrolsüz silahların meşruiyetini haklı gösterdiği göz önüne alındığında, devleti ve onun ayrıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmak belki de anlaşılabilir bir durum. İktidarda olan ve siyasi kararları kontrol eden bileşenin haklarını garanti altına almayı talep edenler, devletin, sosyal çelişkileri aşan, grupları eriten ve çeşitlendiren, toplumu koruma ve onun özlemlerini gerçekleştirme işlevini yerine getiren, ulusun varlığını ifade eden en üst kurum olarak anlamının kesinlikle farkında değil.

Kırılma noktaları

Irak'taki rejimler isimlerini, ideolojilerini ve sloganlarını değiştirdilerse de halkla aralarında güven köprüleri kurmayı başaramadılar. Çünkü yabancılaşma durumunu sürdürdüler, toplumdan uzak durdular ve toplumun siyasi yaşamdaki rolünü marjinalleştirdiler. Bu yüzden hükümetler kendi vatandaşlarına karşı katliamlar ve zulümler yapmaktan hiç çekinmedi.

cfvg
Kürdistan Demokratik Partisi lideri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi eski Başkanı Mesud Barzani, Irak'ın Erbil kentinde Irak parlamentosu seçimleri öncesinde düzenlenen mitingde konuşurken, 7 Kasım 2025

Çatışma hatları, günlük ihtiyaçların karşılanması gibi toplumun temel talepleri ile iktidardakilerin etki alanlarını genişletme, hakimiyetlerini ve iktidarlarını sürdürme arzusu arasındaki uyuşmazlık olarak özetlenebilir. Dolayısıyla, politikacıların halklarına sundukları başarı olarak gördükleri, aslında halkın talep ettikleri değil, iktidar çevresinin istediğini verme ve iktidar yetkililerinin yakın arkadaşlarını memnun etme çabasıydı. Siyasi sınıfın gerçek başarısı, kamusal alanın her ayrıntısında kaos yaratıyor.

Siyasi sınıf sadece kaos yaratmakla yetinmeyip aynı zamanda başarısızlıklarını ve aptallıklarını haklı çıkarmak için komplo teorilerini bahane ederek bunları demagojik retorik ve ideolojik açıklamalarla halka aktardı ve Iraklılara mevcut durumu kabul etmeleri, aksi takdirde kaosla karşı karşıya kalacakları mesajı verdi. Iraklıların yaşadıklarından daha sert ve yıkıcı bir kaos bilmiyorum. 2003'ten sonra iktidara gelen siyasi sınıf, başarısız bir devletten başka bir şey üretmedi ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmalarıdır. Aksine, devlet öncesi güçlerin ve grupların devletin işlevlerini ele geçirip onu ‘paralel bir devlete’ dönüştürmelerine kapı açmışlardır. Bu yüzden siyasi sistemin ana görevi, bir yandan devletten geriye kalanları yok etmek, diğer yandan da onun yıkıntıları için yas tutmak haline geldi.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaoslara rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirip değerlendirmek konusunda bir adım atmadılar.

Saddam Hüseyin rejimi, sadece askeri güç nedeniyle değil, aynı zamanda çoğu Iraklının onun diktatörlük yönetimi altında günlük aşağılanma içinde yaşaması nedeniyle de Amerikan güçlerinin elinde düştü. Bu yüzden devletin veya vatanın düşüşü gibi bir tehdit hissetmediler, çünkü devlet veya vatan hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Okulda öğrendikleri ve fırsatçılar tarafından sürekli tekrarlanansa sadece Saddam'ın devlet olduğu ve devletin Saddam olduğuydu. Bugün devleti küçümsemeye çalışanlar, yönetici ile yönetilenler arasında güven olmadan yönetimin, iktidarın ve nüfuzun sadece yıkıma yol açabileceğini ve iktidardakilerin kaderinin zorbalar ve diktatörlerden farklı olmayacağını anlamıyorlar. ABD ordusu, Iraklılar Saddam Hüseyin'i terk ettiğinde onun rejimini devirebildi. Halk, diktatörlerin elinde her gün aşağılanmayı da yolsuzluk ve kaosun yol açtığı aşağılanmayı da kabul etmez. Vatan ve vatanı savunmak gibi kavramlar, bunları dile getirenler iktidarda kalmak için yurttaşlarını köleleştirmek ve onların kanını satmak istiyorsa, boş sloganlara dönüşür.

Saddam rejiminin düşüşünden yirmi yıldan fazla bir süre sonra, Siyasi sınıfın devlet inşası sürecini engellediğini öne sürdüğü tüm gerekçeler geçersiz hale geldi.  Artık herkes Basra'nın yıkılmasından sonra Irak'ın devleti olmayan bir isim olarak kaldığını biliyor. Bunun nedeni, devleti yeniden inşa etme projesinin, iktidarın ganimetlerini paylaşmak için yapılan müzakerelerde gündeme gelmemiş olmasıdır. Terör örgütlerine karşı kazanılan zaferler bile devletin prestijini geri kazanmak için kullanılmadı, aksine devlet dışı güçlerin lehine el konuldu ve bu güçlere devleti ele geçirme meşruiyeti verildi.

En zorlu sınav, diktatörlük altında yaşarken umudu kaybetmekti, ancak görünüşe göre, başarısızlıklar, yozlaşmışlar ve bir türlü anlaşamayan liderler tarafından kaybedilen ülkeyi yeniden inşa etme umudunu kaybetme korkusu döngüsüne geri dönüyoruz. Iraklıların çoğunluğu, dünya nüfusunun geri kalanı gibi terör, yetimler, yaslı aileler ve dullar olmadan barış içinde yaşamayı ve şehitlerin ve anlamsız savaşlarda ölenlerin cenazelerini geride bırakmayı arzuluyordu. Bu arzularımıza kavuşmak imkansız değildi. Ancak kendilerini devletin üstünde görenler, bu basit hayalleri ve istekleri yok ettiler.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaosa rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirmeyi ve değerlendirmeyi düşünmüyorlar. Siyasi söylem, on yedi yıllık iktidarın ardından ülkenin durumunu değerlendirmek için samimi çabalar yerine, erteleme ve geciktirmeyle öne çıkıyor. Halen siyasi sınıfın liderleri ve figürleri tarafından dikkate alınmayan konular hakkında özeleştiri ve tarihi inceleme yapılmıyor, zorlu ve ağır sorular sorulmuyor. Çünkü çoğunluğu inkar halinde yaşamayı ve hatta toplumun çeşitli kesimlerinin haklarını koruma sloganı altında daha fazla yıkım aramayı tercih etmiş durumda. Halkın siyasi sınıfa güveni olmadığı bir ortamda Irak'ın ikilemine gerçek çözümler bulunmasını bekleyemeyiz.



İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yaptığı açıklamada, devletin barışı veya ateşkesi reddetmediğini, ancak ateşkesin "düşmanı yeniden güçlendirmek için bir fırsat" olmaması gerektiğini söyleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) atıfta bulundu.

Egemenlik Konseyi tarafından dün yayınlanan açıklamada belirtildiği üzere, Burhan Cezire Eyaleti'ne yaptığı ziyarette, "silahlarını bırakıp barış yolunu benimseyen herkesi memnuniyetle karşıladığını" ifade etti. Ayrıca, "ülkeye ve orduya karşı kışkırtıcılık yapanların hesap vereceğini" vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Sudan'daki savaşı sona erdirmek için yoğun çaba sarf ettiğini ve buna çok yaklaştığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sudan ordusu ile HDK arasındaki savaş, sivil yönetime geçiş için seçimlere yol açması beklenen geçiş döneminde yaşanan iktidar mücadelesinin ardından 2023 Nisan ayının ortalarında patlak verdi.


Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
TT

Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)

Sudan Doktorlar Ağı'na göre Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırısı sonucu, aralarında sekiz 8 çocuğun ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti.

Ağ, aracın Güney Kurdufan eyaletinden kaçan yerinden edilmiş insanları taşıdığını ve el-Rahad şehrine geldiğinde hedef alındığını, bunun sonucunda ikisi bebek olmak üzere 24 kişinin öldüğünü ve çok sayıda kişinin de tedavi için şehrin hastanelerine kaldırıldığını belirtti.

Doktorlar Ağı, bölgenin ciddi tıbbi kaynak sıkıntısı çektiği, bu durumun yaralı ve yerinden edilmiş kişilerin acılarını daha da artırdığı son derece karmaşık sağlık ve insani koşullar altında saldırının gerçekleştiğini ifade etti.