Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Irak’ta “demokratik” bir sistemin benimsenmesinin üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, aynı korkulara geri döneceğimizi beklemiyorduk

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
TT

Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)

İyad el-Anber

Irak'ta bizzat yaşadığım, Saddam Hüseyin rejimini devirmek için başlatılan ayaklanmanın ilk günlerini şöyle geriye dönüp düşündüğümde, duygularımız Baas Partisi yönetimi olmadan Irak'ın nasıl bir yer olabileceğine dair rasyonel düşünceleri gölgede bırakıyor. Bu tarihi anı yaşayacağımıza dair sadece umut ve hayaller vardı.

İronik olansa, diktatörlükten kurtulma arzusu, daha iyi bir gelecek umuduyla yüklüydü. Totaliter bir rejim altında yaşarken nasıl olmasın ki? Tarihçi Hannah Arendt'in tarif ettiği gibi, bu bizi gününü gün eden, kamu işlerine veya geleceğe olan ilgisini tamamen yitirmiş, reform umudunu kaybetmiş, başıboş atomlara dönüştürdü.

Ancak diktatörlük rejiminin yıkılmasından ve ‘demokratik’ bir sistemin benimsenmesinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak'ın geleceği hakkında aynı endişelere geri döneceğimizi beklemiyorduk. Diktatörlük rejiminin yaptığı hataları aşamayan ve silah gücü, siyasi para ve dış destekle iktidarını ve etkisini pekiştiren yönetici sınıfın yol açtığı hasarı onarmak için herhangi bir umut var mı? Tek lider ve komutanın diktatörlüğünden ‘seçim meşruiyeti’ kisvesi altında liderlerin yönetimine geçtik.

Irak'ın siyasi sisteminde 20 yıllık değişimin ardından geçen iki yılı hatırladıkça, diktatörlük döneminde idam, yerinden edilme ve Irak'ın güneyinden yoksulluk çeken bir aileden bir kadının, “Saddam rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Saddam çocuklarımızı öldürdü, bizi mahvetti, aç bıraktı ve yerinden etti” yanıtı ve ardından “Bugün iktidarda olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Allah onların yüzlerini çirkinleştirsin, çünkü Saddam'ın yüzünü ak ettiler” cevabı yıllar süren değişimin özeti niteliğindeydi.

Diktatörlük rejimini devirme konusundaki tutumum değişmemiş olsa da, 9 Nisan 2003 tarihine geri dönebilecek olsaydık ve bugünkü durumumuzu önceden bilseydik, hiç tereddüt etmeden “Ne olursa olsun, totaliter bir diktatörlük rejiminin insafına kalmayalım” derdim. Ancak, yolsuzlukları ve başarısızlıkları ile biriken hataları nedeniyle siyasi sınıfın yarattığı hayal kırıklığı ve hüsranımı ifade edecek kelimeler bulamıyorum. Bu hatalar, bize bütün bir ülkeyi kaybetmişiz gibi hissettiriyor. Mafya ve milislerin yönettiği bir ülke değil, gerçek anlamda bir ülkede yaşamak her Iraklının hayali haline geldi.

Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi kararların bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

İnsanların özgürlüklerini elinden alan, insan onurunu hiçe sayan ve insanları lider ve komutanı övmekten başka bir işlevi olmayan bireylere dönüştürmek isteyen totaliter rejimlerde geçen günleri özleyen rasyonel bir tutum hayal etmek imkansız. Zira totaliter rejimlerde şakşakçılardan olmak istemeyenler idam, hapishanelerde işkence ve ülkeden sürgünle karşı karşıya kalırlar. Diktatörlükler devleti ve kurumlarını ortadan kaldırıp tek bir liderin iradesiyle değiştirmeye çalışırken, 2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, devleti ortadan kaldırıp siyasi karar alma sürecini domine eden siyasi liderlerin otoritesiyle değiştirmeye çalıştı. Ancak totaliter ve diktatörce davranışların ve düşünce biçimlerinin toplumun kültürüne ve davranışlarına yerleşmesi trajik bir ironiydi.

2003 yılından sonra egemen sınıf tarafından yaratılan ‘devlet’ varlığı, diktatörlüğün hatalarını düzeltmek, toplum üzerindeki etkilerini ele almak ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzeltmek yerine, Mary Shelley'nin Frankenstein romanındaki Victor'un yaratığına benzer korkunç bir canavar ortaya çıkardı. Evet, siyasi sınıf bir canavar yarattı ve ona, kendi çıkarlarını yönetmek, rantçı ekonomiyi paylaşmak ve devletin kaynaklarını yağmalamak olan bir ‘hükümet sistemi’ adını verdi.

Paralel unvanlar

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, yirmi yılı aşkın bir deneyimle, ‘devlet’ kavramıyla ilgili her şeyi yok etme konusunda son derece yetenekli olduğunu dünyaya kanıtladı. Devletle ilgili, siyasi kurumlar, anayasa, ordu ve polis gücü, ekonomik kurumlar gibi her şeye sahibiz. Ancak gerçekte bunlar, günlük yaşamın rutin işlerini yönetmekle görevli, devlet işlerini yönetmede gerçek bir etkinliği veya rolü olmayan, sadece isimden ibaret kurumlardır.

sdfergt
Irak'ın başkenti Bağdat’ta Yeşil Bölge'nin havadan görünümü, 11 Ağustos 2021 (Reuters)

Prof. Dr. Amir Hasan Feyyad bu durumu şöyle özetliyor:

"Geçiş fırsatı kaçırıldı ve her türlü çeşitliliği baskılayan ve bastıran bir devletten, çeşitli güçlerin baskısı ve baskısı altında olan bir devlete geçtik! Daha doğrusu, tek bir totaliter yönetimden, demokratlar olmadan demokrasi inşa etme sloganına sadık, anayasayı hazırlayanların yönettiği, ancak anayasayı hazırlayanların yönetmediği çoğulcu bir totaliter yönetime geçtik.”

Bir anayasamız var, ancak hükümetin oluşumunun özelliklerinden biri, iktidar sistemi tarafından belirlenen siyasi normlara dayanmasıdır. Anlaşmazlık yaşanan konular tartışılır ve uzlaşılarla çözüm aranır. Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi karar alma sürecinin bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir.

Evet, bir parlamentomuz var, ancak siyasi aktörler koalisyonlar altında bir araya geliyor ve yasaların ve mevzuatın kabul edilmesine ilişkin kararları onlar veriyor. Parlamentonun denetim işlevi, oturumlar geçtikçe giderek zayıflıyor. Irak'ı yönetenler, siyasi sistemlerinin adı olarak demokrasiyi seçmiş gibi görünseler de kurumsal ve anayasal yönetimi ortadan kaldırmış durumdalar. Çünkü nihayetinde kaosun egemen sistem haline gelmesini istiyorlar. Irak'ta, siyasi sistem kavramını tanımlayan tüm siyasi etiketlere ve kurumlara sahip olmamıza rağmen, bunlar iktidarda olmadıkları için, şu anda kaosun egemenliği altında yaşıyoruz gibi görünüyor.

Evet, bir anayasamız var, ancak bu anayasa siyasi tartışmalarda politikacıların sadece konuştukları bir konu haline geldi. Anayasa, siyasi gruplar arasındaki protestolarda kullanılır ve hükümleri uygulanmaz, çünkü son sözü siyasi anlaşmalar ve uzlaşmalar söyler. Devletimiz, siyasi literatürde okuduğumuz gibi, organize şiddetin kullanımını tekelinde tutmuyor, çünkü varlığını haklı çıkaran paralel bir silahlı yapılanma mevcut. Bazen ‘direniş’ bayrağı altında, bazen ‘yönetim deneyimini’ savunmak için, bazen de mezhepçi veya milliyetçi bileşenin siyasi kazanımlarını korumak için var olması gerektiği savunulur. Bu paralel silahlı yapının meşrulaştırılması, devletin korunması için gerekli olduğu şeklinde hissettirilmeden pazarlanır.

d
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İmar ve Kalkınma Koalisyonu destekçileri tarafından yapılan kutlamalar sırasında, bir ekranda mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin seçim afişi gösterilirken, 12 Kasım 2025 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Irak'ta, siyasi sınıfın davranışını çelişkili olarak tanımlamak artık şaşırtıcı değil ve belki de demokrasi konusundaki tutumları en çelişkili ve aynı zamanda en tuhaf olanıdır. Iraklı politikacılar, demokratik sistemin temelleriyle ilgili ne varsa, belki de en önemlisi hesap verebilirliği yok etmek için gece gündüz çalışıyorlar, ancak aynı zamanda demokrasinin araçlarını, özellikle de seçimleri, iktidarda kalmak ve yönetimi sürdürmek için bir araç olarak görüyorlar.

Rejimler ve hükümetler değişiyor, ancak krizlerle boğuşan devletin gerçekliği değişime dirençli ve inatçı olmaya devam ediyor. Hükümetler ve siyasi elitler, bir ulus kuran, iç çeşitliliğini rasyonel bir şekilde kontrol altına alıp barındırabilen ve kurumsal kurallara dayalı modern bir devlet kuran ulusal bir Irak projesi üretmekte başarısız oldular.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir. Bu yüzden devletin inşası veya kurumsal yönetişimin kurulması için güvenilir bir model olmaktan ziyade devletin kontrolünü ele geçirmek isteyen maceracılara ve demagoglara kapıyı aralıyor. Bu tür  bir demokrasi, kimlik krizini çözmeyecek, aksine onu daha da derinleştirecek ve kalıcı hale getirecektir.

Bu ikilem, devleti iki farklı bakış açısıyla değerlendiren siyasi kültürümüzde de bulunuyor. Bunlardan birincisi, devleti toplumu temsil eden, çelişkilerinin üstesinden gelen, kurumsal kurallar ve yasaların etkinliği yoluyla iradesini uygulayan, hak ve özgürlüklerin garantörü olarak gören elitist bir bakış açısıdır. Devleti arayan vatandaşın zihninde yer alan kavram, devletin güvenlik bozulmasını önleme ve güç ve zorlama yoluyla otoritesini dayatma yeteneği aracılığıyla varlığını hissetmek istemesidir. Belki de vatandaşlar, hükümetlerin güvenliği sağlamada başarısız olduklarını, silahlı mafya örgütlerinin artık güvenlik ve emniyetlerini kontrol ettiğini ve devletin işlevini gasp ettiğini gördükten sonra, devleti tekelcilik ve şiddet uygulama işlevine indirgeme hakkına sahiptir.

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, sadece başarısız bir devlet üretti ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmaları.

Sonuç olarak, devletin elitist kavramını ya da onu tek bir işleve sınırlayan kavramı da gerçekleştiremedik, çünkü iktidar her zaman devleti domine eden, onun yeteneklerini kontrol eden ve kaynaklarını elinde tutanların elinde oldu. Devlet, uygulaması ertelenmiş bir proje olarak kalacak ve devletin sembolizmi ve unvanından geriye kalanlar, ondan geriye kalanları korumak için mücadele ediyor. Devleti hegemonya altına alma projeleri, Irak'taki siyasi güçlerin düşünce ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyor. Bu durum, devlet kurma projesini büyük ölçüde engelledi. Çünkü ulusal konsensüsü oluşturan ve devlet olmama durumunu sona erdiren ana sütunlar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadı.

Devlet kavramı ile iktidar partileri arasındaki entelektüel ve kültürel kopukluğun hem siyasi söylem hem de siyasi pozisyonlar açısından açık ve net olduğu ve bazılarının çeşitli bahanelerle kontrolsüz silahların meşruiyetini haklı gösterdiği göz önüne alındığında, devleti ve onun ayrıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmak belki de anlaşılabilir bir durum. İktidarda olan ve siyasi kararları kontrol eden bileşenin haklarını garanti altına almayı talep edenler, devletin, sosyal çelişkileri aşan, grupları eriten ve çeşitlendiren, toplumu koruma ve onun özlemlerini gerçekleştirme işlevini yerine getiren, ulusun varlığını ifade eden en üst kurum olarak anlamının kesinlikle farkında değil.

Kırılma noktaları

Irak'taki rejimler isimlerini, ideolojilerini ve sloganlarını değiştirdilerse de halkla aralarında güven köprüleri kurmayı başaramadılar. Çünkü yabancılaşma durumunu sürdürdüler, toplumdan uzak durdular ve toplumun siyasi yaşamdaki rolünü marjinalleştirdiler. Bu yüzden hükümetler kendi vatandaşlarına karşı katliamlar ve zulümler yapmaktan hiç çekinmedi.

cfvg
Kürdistan Demokratik Partisi lideri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi eski Başkanı Mesud Barzani, Irak'ın Erbil kentinde Irak parlamentosu seçimleri öncesinde düzenlenen mitingde konuşurken, 7 Kasım 2025

Çatışma hatları, günlük ihtiyaçların karşılanması gibi toplumun temel talepleri ile iktidardakilerin etki alanlarını genişletme, hakimiyetlerini ve iktidarlarını sürdürme arzusu arasındaki uyuşmazlık olarak özetlenebilir. Dolayısıyla, politikacıların halklarına sundukları başarı olarak gördükleri, aslında halkın talep ettikleri değil, iktidar çevresinin istediğini verme ve iktidar yetkililerinin yakın arkadaşlarını memnun etme çabasıydı. Siyasi sınıfın gerçek başarısı, kamusal alanın her ayrıntısında kaos yaratıyor.

Siyasi sınıf sadece kaos yaratmakla yetinmeyip aynı zamanda başarısızlıklarını ve aptallıklarını haklı çıkarmak için komplo teorilerini bahane ederek bunları demagojik retorik ve ideolojik açıklamalarla halka aktardı ve Iraklılara mevcut durumu kabul etmeleri, aksi takdirde kaosla karşı karşıya kalacakları mesajı verdi. Iraklıların yaşadıklarından daha sert ve yıkıcı bir kaos bilmiyorum. 2003'ten sonra iktidara gelen siyasi sınıf, başarısız bir devletten başka bir şey üretmedi ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmalarıdır. Aksine, devlet öncesi güçlerin ve grupların devletin işlevlerini ele geçirip onu ‘paralel bir devlete’ dönüştürmelerine kapı açmışlardır. Bu yüzden siyasi sistemin ana görevi, bir yandan devletten geriye kalanları yok etmek, diğer yandan da onun yıkıntıları için yas tutmak haline geldi.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaoslara rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirip değerlendirmek konusunda bir adım atmadılar.

Saddam Hüseyin rejimi, sadece askeri güç nedeniyle değil, aynı zamanda çoğu Iraklının onun diktatörlük yönetimi altında günlük aşağılanma içinde yaşaması nedeniyle de Amerikan güçlerinin elinde düştü. Bu yüzden devletin veya vatanın düşüşü gibi bir tehdit hissetmediler, çünkü devlet veya vatan hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Okulda öğrendikleri ve fırsatçılar tarafından sürekli tekrarlanansa sadece Saddam'ın devlet olduğu ve devletin Saddam olduğuydu. Bugün devleti küçümsemeye çalışanlar, yönetici ile yönetilenler arasında güven olmadan yönetimin, iktidarın ve nüfuzun sadece yıkıma yol açabileceğini ve iktidardakilerin kaderinin zorbalar ve diktatörlerden farklı olmayacağını anlamıyorlar. ABD ordusu, Iraklılar Saddam Hüseyin'i terk ettiğinde onun rejimini devirebildi. Halk, diktatörlerin elinde her gün aşağılanmayı da yolsuzluk ve kaosun yol açtığı aşağılanmayı da kabul etmez. Vatan ve vatanı savunmak gibi kavramlar, bunları dile getirenler iktidarda kalmak için yurttaşlarını köleleştirmek ve onların kanını satmak istiyorsa, boş sloganlara dönüşür.

Saddam rejiminin düşüşünden yirmi yıldan fazla bir süre sonra, Siyasi sınıfın devlet inşası sürecini engellediğini öne sürdüğü tüm gerekçeler geçersiz hale geldi.  Artık herkes Basra'nın yıkılmasından sonra Irak'ın devleti olmayan bir isim olarak kaldığını biliyor. Bunun nedeni, devleti yeniden inşa etme projesinin, iktidarın ganimetlerini paylaşmak için yapılan müzakerelerde gündeme gelmemiş olmasıdır. Terör örgütlerine karşı kazanılan zaferler bile devletin prestijini geri kazanmak için kullanılmadı, aksine devlet dışı güçlerin lehine el konuldu ve bu güçlere devleti ele geçirme meşruiyeti verildi.

En zorlu sınav, diktatörlük altında yaşarken umudu kaybetmekti, ancak görünüşe göre, başarısızlıklar, yozlaşmışlar ve bir türlü anlaşamayan liderler tarafından kaybedilen ülkeyi yeniden inşa etme umudunu kaybetme korkusu döngüsüne geri dönüyoruz. Iraklıların çoğunluğu, dünya nüfusunun geri kalanı gibi terör, yetimler, yaslı aileler ve dullar olmadan barış içinde yaşamayı ve şehitlerin ve anlamsız savaşlarda ölenlerin cenazelerini geride bırakmayı arzuluyordu. Bu arzularımıza kavuşmak imkansız değildi. Ancak kendilerini devletin üstünde görenler, bu basit hayalleri ve istekleri yok ettiler.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaosa rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirmeyi ve değerlendirmeyi düşünmüyorlar. Siyasi söylem, on yedi yıllık iktidarın ardından ülkenin durumunu değerlendirmek için samimi çabalar yerine, erteleme ve geciktirmeyle öne çıkıyor. Halen siyasi sınıfın liderleri ve figürleri tarafından dikkate alınmayan konular hakkında özeleştiri ve tarihi inceleme yapılmıyor, zorlu ve ağır sorular sorulmuyor. Çünkü çoğunluğu inkar halinde yaşamayı ve hatta toplumun çeşitli kesimlerinin haklarını koruma sloganı altında daha fazla yıkım aramayı tercih etmiş durumda. Halkın siyasi sınıfa güveni olmadığı bir ortamda Irak'ın ikilemine gerçek çözümler bulunmasını bekleyemeyiz.



ABD İran'a baskıyı sürdürüyor... Tahran, Trump'ı "diplomasiyi ihanet etmekle" suçladı

ABD İran'a baskıyı sürdürüyor... Tahran, Trump'ı "diplomasiyi ihanet etmekle" suçladı
TT

ABD İran'a baskıyı sürdürüyor... Tahran, Trump'ı "diplomasiyi ihanet etmekle" suçladı

ABD İran'a baskıyı sürdürüyor... Tahran, Trump'ı "diplomasiyi ihanet etmekle" suçladı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, ülkesinin İran üzerinde baskıyı sürdürmeye devam edeceğini ve bunun ancak savaşı sona erdirecek "kabul edilebilir bir anlaşmaya" varılmasıyla son bulacağını açıkladı. Hegseth, ABD ordusunun İran limanlarına yönelik "çelikten kuşatmayı" sürdürdüğünü ve Hürmüz Boğazı üzerinde kontrolünü devam ettirdiğini belirtti. Bu açıklama, Başkan Donald Trump'ın ablukanın kaldırılacağını ve bu nedenle boğazda bekleyen gemilerin yeniden hareket edebileceğini duyurması sonrasında yapıldı.

ABD yönetimi, İran'a karşı savaşı yeniden başlatabilecek imkânlara sahip olduğunu vurgularken, Beyaz Saray da Trump'ın, bütün şartlarının yerine getirilmemesi halinde Tahran ile herhangi bir anlaşma imzalamayacağını bildirdi. Söz konusu açıklamalar, küresel ekonomiyi sarsan çatışmanın başlamasından üç ay sonra yapıldı.

Öte yandan İran dini lideri Mücteba Hamaney'in danışmanı Muhsin Rızai ise ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran'a yönelik deniz ablukasını sürdürerek ve müzakerelerde "aşırı talepler" ileri sürerek "üçüncü kez diplomasiye ihanet ettiğini" belirtti.


İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyindeki ve Bekaa Vadisi'ndeki yedi köy için tahliye emri verdi

İsrail'in bugün Güney Lübnan'a düzenlediği bombardımanın ardından dumanlar yükseliyor (Reuters)
İsrail'in bugün Güney Lübnan'a düzenlediği bombardımanın ardından dumanlar yükseliyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyindeki ve Bekaa Vadisi'ndeki yedi köy için tahliye emri verdi

İsrail'in bugün Güney Lübnan'a düzenlediği bombardımanın ardından dumanlar yükseliyor (Reuters)
İsrail'in bugün Güney Lübnan'a düzenlediği bombardımanın ardından dumanlar yükseliyor (Reuters)

İsrail ordusu bugün, Güney Lübnan ve Bekaa bölgesindeki yedi köy için tahliye emri yayımladı. Ordu bu kararın, Hizbullah'ın taraflar arasında yürürlükte olan ateşkesi ihlal ettiği iddialarına verilecek yanıt kapsamında alındığını belirtti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Güney Lübnan ve Bekaa'da bulunan Mifdun, Şukin, Zebdin, Cedide Ensar, Zerrariye, Mezraat Kevseriyet er-Riz ve Meşgara köylerinin tahliye edilmesi çağrısında bulundu.

Adraee, bir başka paylaşımında ise “Terör örgütü Hizbullah'ın ateşkes anlaşmasını ihlal etmesi nedeniyle İsrail Savunma Kuvvetleri ona karşı güçlü şekilde harekete geçmek zorunda kalmıştır” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Hizbullah, bugün Kuzey İsrail'de Lübnan sınırına yakın Kiryat Shmona kasabasına roket saldırısı düzenlediğini açıkladı. Saldırı, İsrail ordusunun Lübnan içlerine yönelik kara operasyonları ve hava saldırılarını genişlettiği bir dönemde gerçekleşti.

Hizbullah ayrıca bir Demir Kubbe bataryasını, bir askeri Hummer aracını ve iki ayrı İsrail askerî araç ve personel grubunu hedef aldığını duyurdu. Örgütün açıklamalarına göre, dün öğleden sonra ve gece saatlerinde Ras en-Nakura bölgesindeki Demir Kubbe sistemi “Ebabil” tipi kamikaze insansız hava araçlarıyla vuruldu.

Açıklamada ayrıca, Nakura'da bulunan İsrail ordusuna ait bir Hummer aracının yine “Ebabil” tipi İHA ile hedef alındığı, Reşaf ve el-Beyyada bölgelerindeki iki İsrail askerî araç ve personel grubuna ise roket saldırıları düzenlendiği belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın Lübnan Sağlık Bakanlığı’ndan aktardığına göre dün Sur kentinde düzenlenen saldırılarda bir sağlık görevlisi dahil 11 kişinin hayatını kaybettiği, 8 kişi de yaralandı.


Ketaib Hizbullah, Irak'ta silah kısıtlamasını memnuniyetle karşılıyor

2 Mart 2026'da Suriye sınırındaki el-Kaim'de bulunan Haşdi Şabi karargahına düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybeden Irak Hizbullah Tugayları mensupları için Bağdat'ta düzenlenen cenaze töreni (Reuters)
2 Mart 2026'da Suriye sınırındaki el-Kaim'de bulunan Haşdi Şabi karargahına düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybeden Irak Hizbullah Tugayları mensupları için Bağdat'ta düzenlenen cenaze töreni (Reuters)
TT

Ketaib Hizbullah, Irak'ta silah kısıtlamasını memnuniyetle karşılıyor

2 Mart 2026'da Suriye sınırındaki el-Kaim'de bulunan Haşdi Şabi karargahına düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybeden Irak Hizbullah Tugayları mensupları için Bağdat'ta düzenlenen cenaze töreni (Reuters)
2 Mart 2026'da Suriye sınırındaki el-Kaim'de bulunan Haşdi Şabi karargahına düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybeden Irak Hizbullah Tugayları mensupları için Bağdat'ta düzenlenen cenaze töreni (Reuters)

Ketaib Hizbullah'ın güvenlik sorumlusu Ebu Mücahid el-Assaf, bugün yaptığı açıklamada, İslami direniş içinde yer almayanların, silahın yalnızca devletin elinde toplanmasını hedefleyen ve güvenlik, istikrar ile toplumsal barışı güçlendiren her türlü adımını memnuniyetle karşılıyoruz" dedi.

El-Assaf, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, "Cihat görevi bugün kifai bir yükümlülüktür. Bu görevi, onu terk etmeyi tercih edenler adına biz yerine getireceğiz. İhtiyaç duyulması halinde ise onlar yakınımızdadır ve görevden kaçınmayacaklardır" ifadelerini kullandı.

Ayrıca ilgili kurumlarla Haşdi Şabi yönetimi arasında yapıcı bir rol üstlenmeye hazır olduklarını belirten el-Assaf, silahların envanterinin çıkarılması, güvenli şekilde taşınması ve depolanması süreçlerinde destek sağlayabileceklerini söyledi. Devlet kurumlarında uzmanı bulunmayan bazı özel silahların teslim alınmasına da hazır olduklarını kaydeden el-Assaf, bunlar arasında insansız hava araçları (İHA), kamikaze dronlar, seyir füzeleri ve tanksavar sistemlerinin bulunduğunu ifade etti. Söz konusu silahlar için bedel ödemeye de hazır olduklarını ifade etti.

Bununla birlikte Assaf, geçmişte, bugün veya gelecekte silahlı mücadeleyi bırakıp farklı alanlara yönelmeyi tercih eden hiçbir grup ya da oluşuma yönelik olumsuz söylemleri kabul etmediklerini vurguladı. Bu tür kararların ilgili tarafların kendi tasarrufu olduğunu belirtti ve silahların devlet kurumlarına devredilmesini olumlu karşıladıklarını ifade etti.

Öte yandan Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr cuma günü yaptığı açıklamada, silahlı kanadının devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin bir hafta içinde tamamlanması için süre tanıdı. İktidardaki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı'nın önde gelen isimlerinden biri ise Irak'taki "silahlı direnişi" toplum üzerinde bir yük olarak nitelendirdi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sadr, çarşamba günü silahlı kanadı Seraya es-Selam'ın devlet bünyesine entegre edileceğini duyurmuş ve Haşdi Şabi bünyesindeki gruplara silahlarını teslim etme çağrısında bulunmuştu.

Kararın ardından bir gün sonra Seraya es-Selam yöneticilerine talimat veren Sadr, ayrışma ve devlet kurumlarına entegrasyon işlemlerinin bir hafta içinde tamamlanmasını istedi.

Başbakan Ali ez-Zeydi de Sadr'ın kararını memnuniyetle karşıladığını belirterek, bunun iç istikrarın güçlendirilmesi ve silahın yalnızca devletin kontrolünde bulunması ilkesinin pekiştirilmesi açısından önemli bir adım olduğunu söyledi.

Zeydi, tüm silahlı gruplara devlet çatısı ve resmî kurumlar altında faaliyet göstermeleri çağrısında bulunurken, silah taşıma ve yasaları uygulama yetkisinin münhasıran devlete ait olduğunu vurguladı.