Trump'ın Ortadoğu denklemindeki eksik unsur: Filistinliler

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
TT

Trump'ın Ortadoğu denklemindeki eksik unsur: Filistinliler

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Brian Katulis

ABD Başkanı Donald Trump, bu hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu Florida'daki konutunda sıcak bir şekilde karşıladı. Bu kamuoyu önündeki gösteri, Gazze'den İran'a kadar çeşitli konularda iki liderin ortak tutumlarını ve Netanyahu'nun ülkesinde karşı karşıya olduğu hukuki ve siyasi zorlukları yansıtıyor. Görüşme, Trump'ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik planın ikinci aşamasına geçiş dahil olmak üzere, iki liderin önemli konularda olası taktiksel farklılıkları hakkında haftalarca süren spekülasyonların ardından gerçekleşti.

Trump, Ortadoğu'da kapsamlı ve kalıcı bir barışın sağlanmasını en önemli önceliği olarak görmeye devam ederken, Venezuela ve Nijerya gibi uzak yerlerde askeri operasyonları yoğunlaştırsa da barışçı bir lider olarak tarihi bir miras bırakma konusunda büyük hedefleri var.

Ancak, Trump'ın ilk döneminden bu yana yaklaşımında eksik olan ve bölgede anlamlı ilerlemeyi engellemesi muhtemel olan önemli bir unsur var. O da Gazze, Batı Şeria ve Kudüs'te yaşayan milyonlarca Filistinlinin sesini duyurmak ve onları sürdürülebilir barışın kilit aktörleri olarak sürece dahil etmek için samimi bir çabanın sarf edilmesi. Bu hafta Trump ve Netanyahu'nun kamuoyu önünde sergiledikleri uyum, tanıdık bir gerçeği, yani ABD politikasının, Filistinlileri, Trump'ın Ortadoğu yaklaşımında en önemli öncelik olmaya devam eden ABD-İsrail stratejik ilişkisine bağlı ikincil bir ayrıntı olarak görmeye devam ettiğini yeniden teyit etti.

Bu durum, Trump'ın ilk döneminde büyük ölçüde geçerliydi. Görevdeki ilk yılında Filistin Yönetimi liderleriyle bazı dostane jestler ve sıcak ilişkiler kurduktan sonra, Trump Filistinlilere yönelik maksimum baskı ve izolasyon politikasına geçti. Washington’daki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) diplomatik ofisini kapattı ve 2018 yılında ABD’nin Filistinlilere yönelik yardımlarını kesti.

Trump'ın ilk başkanlığı sırasındaki yönetimi, 2020'nin başlarında, Filistinlilerin sınırlı katkılarıyla hazırlanan ve liderleri tarafından eleştirilen ‘Barış için Refah’ planını yayınladı.

Trump, ilk döneminde Filistin meselesine gerçek bir öncelik vermeden İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Fas arasında normalleşme anlaşmalarının imzalanmasını sağladı.

Ancak, İsrail ile Suudi Arabistan arasında normalleşme anlaşması ve Ortadoğu'da daha geniş bir barış arayışında olduğu için bu formülü tekrarlayabilmesi olası görünmüyor. İsrail ile Hamas arasında Gazze'de iki yılı aşkın bir süre devam eden yıkıcı savaş, İsrail'in davranışları ve geçtiğimiz yıl Ortadoğu’da gerçekleştirdiği askeri saldırılarla ilgili artan belirsizlik, Suudi Arabistan gibi önemli Arap ülkelerinin İsrail ile daha yakın ilişkiler kurma konusunda daha temkinli ve çekingen davranmasına neden oldu.

Trump'ın ikinci döneminin başlarında ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşma sadece birkaç hafta sürdü ve İsrail anlaşmayı feshederek askeri operasyonlarına yeniden başladı, Gazze'ye daha katı bir abluka uyguladı. Bu durum, o dönemin ilkbahar, yaz ve sonbahar aylarında milyonlarca Filistinlinin insani durumunu daha da kötüleştirdi. Trump yönetimi geçtiğimiz ekim ayında, Gazze'deki Filistinlileri kimin yöneteceği ve planın Hamas'ı silahsızlandırma hedefinin nasıl uygulanacağı gibi önemli konularda kasıtlı ve istisnai olarak belirsiz kalan 20 maddelik bir planın parçası olarak ikinci bir ateşkes anlaşması imzaladı.

Trump, bu hafta Netanyahu ile yaptığı görüşmede, İsrail'in Gazze'de yaptığı hiçbir şeyden endişe duymadığını belirterek, İsrail'in Gazze anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini ‘yüzde yüz’ yerine getirdiğini vurguladı. Ancak, devam eden askeri saldırılar ve İsrail'in Gazze Şeridi'ne insani yardım ulaştırılmasını kısıtlaması gibi aksini gösteren kanıtlar var. Trump, Hamas'a silahsızlanmayı reddetmeye devam ederse ‘ağır bir bedel ödeyeceği’ tehdidinde bulundu ve Gazze için öngörülen uluslararası istikrar gücüne katılabilecek bir dizi ülkenin hareketin silahsızlandırılmasında rol oynayabileceğini söyledi. Ancak bu, içerdiği riskler nedeniyle olası görünmüyor.

asdefrgt
Gazze'nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda savaşın tahrip ettiği bir mahallenin ortasında kurulan geçici pazarda toplanan Filistinlilerin görüldüğü havadan çekilen bir fotoğrafta (AFP)

Ancak, Trump’ın Ortadoğu denkleminde eksik olan en önemli unsur Filistinliler olmaya devam ediyor. 20 maddelik barış planı, Trump'ın başkanlık edeceği uluslararası bir barış konseyinin kurulmasını öngörüyor. Bu konseyde, Gazze sakinleri için kamu hizmetlerini ve belediyeleri yönetmekle görevlendirilecek, henüz isimleri açıklanmayan Filistinli teknokratlardan oluşan geçici bir geçiş dönemi yönetim komitesinde yer alacak Filistinliler için koltuklar ayrılmış durumda. Trump'ın 2026'nın başlarında bu önemli noktalarda genel ifadelerden somut adımlara geçmeyi planladığı söyleniyor, ancak önerilen yönetim düzenlemelerinin Filistin Yönetimi'ne bu çabalarda anlamlı bir rol vereceğine dair çok az kanıt var. Bunun nedeni ise şu anki İsrail hükümetinin buna kısmen de olsa karşı çıkıyor olması. Trump'ın planındaki en zayıf halka bu. Trump’ın Ortadoğu'ya yaklaşımının kronik bir özelliği de Filistinlileri çözümün ortakları statüsüne yükseltmeyen ve kendi işlerini yönetme konusunda daha güçlü bir ses vermeyecek sınırlı adımlarla yetinmek.

Dahası, Trump'ın Filistinlilerle ilişkileri kötüleştirme yönündeki genel yaklaşımı, sürdürülebilir yönetişim veya uygulanabilir hukuk ve düzen için iyiye işaret değil. Bu yaz, Trump yönetimi, Filistin Yönetimi'nin üst düzey yetkilileri ve eğitim veya tıbbi tedavi için ABD'yi ziyaret etmeyi planlayan sıradan Filistinliler de dahil olmak üzere, tüm Filistin pasaportu sahiplerinin ABD'ye seyahat etmesini yasakladı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre daha yakın zamanda, Trump yönetimi Filistinlileri, Suriyeliler ve birkaç Afrika ülkesinin vatandaşlarını da kapsayan daha geniş bir vize yasağına dahil etti. Bunun yanında, Başkan Yardımcısı J.D. Vance başta olmak üzere Trump yönetiminin üst düzey yetkilileri, 2024 yılında henüz başkanlık için adayken Trump'ın söylediği sözleri tekrarlayarak, ‘Filistinli’ kelimesini iç politikadaki rakiplerine karşı siyasi bir hakaret olarak kullanıyor. Bu durum, saygı görmeyi ve Trump'ın yaklaşımında Ortadoğu'nun geleceğinin bir parçası olmasını isteyen Filistinliler için umut verici bir tablo çizmiyor.

Daha etkili bir yol

Trump yönetimi Ortadoğu'da anlamlı ve kalıcı bir ilerleme görmek istiyorsa, Filistin cephesinde rotasını düzeltmeli. Temel konularda sıklıkla bölünmüş olan önemli Arap devletleri, Filistin davasını ilerletme ve iki devletli çözüme giden yolu destekleme konusunda şimdi her zamankinden daha birleşik görünüyor. Buna, Trump'ın Gazze'nin yeniden inşası için önemli miktarda finansman ve diğer kaynaklar sağlamasını ve bölgesel entegrasyon için daha geniş çaplı çabaları desteklemesini beklediği Arap Körfez ülkeleri de dahil.

Trump, öngörülemez olmasıyla gurur duyuyor ve zaman zaman Filistin meselesinde mevcut İsrail hükümetini tedirgin eden adımlar atıyor. Öyle ki bu yılın sonbaharında, İsrail'in Batı Şeria'yı ilhak etme girişimlerine karşı sert bir uyarıda bulundu. Bu hafta, Trump ve üst düzey danışmanlarının Netanyahu'ya, hükümetinin Batı Şeria'da istikrarı bozan politikası konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.

Ancak, Filistinlilerle daha güçlü bir iş birliği yapılmadıkça, bölgede barışın sağlanması için onların sesini duyurmaya yönelik çabalar ve mevcut İsrail hükümetinin yaklaşımından önemli ölçüde farklı yaklaşımlara sahip Ortadoğu'daki ortaklarla koordineli bir şekilde yürütülen çabalar olmadıkça, sürdürülebilir barışa doğru ilerlenemez. Bu olmadan, Trump'ın 20 maddelik planını ikinci aşamaya taşımaya yönelik çabalarının bölgede kalıcı bir barış sağlaması olası görünmüyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.

“Trump'ın ilk döneminden bu yana yaklaşımında eksik olan Gazze, Batı Şeria ve Kudüs'te yaşayan milyonlarca Filistinlinin sesini duyurmak ve onları sürdürülebilir barışın kilit aktörleri olarak sürece dahil etmek için samimi bir çabanın sarf edilmesi.”



İran Hürmüz Boğazı'nı nasıl bir pazarlık kozu haline getirdi?

Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)
Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)
TT

İran Hürmüz Boğazı'nı nasıl bir pazarlık kozu haline getirdi?

Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)
Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)

Hürmüz Boğazı, Körfez bölgesinden dünyaya petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) taşıyan hayati bir enerji damarı. Orta Doğu'daki savaş süresince önemi daha da artan boğazın geleceği, savaş sonrası dönem için Washington ile Tahran arasındaki tartışmanın odak noktası olmaya devam ediyor.

İranlı yetkililer haftalardır ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı savaş öncesinde boğazda hakim olan seyir düzeninin yeniden tesis edilmeyeceğini vurguluyor.

Tahran, savaşın patlak vermesinden bu yana boğazı fiilen kapatmış durumda. Washington ile anlaşmazlığı sona erdirecek mutabakat muhtırasının imzalanmasından bu yana ise Hürmüz Boğazı’nın yönetiminin yalnızca kendisine ve Umman Sultanlığı'na ait olduğunu ısrarla öne sürüyor ve deniz trafiğine hizmet bedeli uygulanacağından söz ediyor. Ancak bu talep, ABD tarafından sert bir şekilde reddediliyor. Peki Hürmüz Boğazı'nı bu denli kritik kılan başlıca özellikler neler?

Stratejik konum

İran ile Umman Sultanlığı arasında yer alan Hürmüz Boğazı, Körfez sularını Umman Körfezi'ne bağlıyor. Yaklaşık 50 kilometre genişliği ve 60 metreyi geçmeyen derinliğiyle dünyanın en riskli deniz geçitlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Boğazda ıssız adaların yanı sıra nüfusu seyrek olmakla birlikte stratejik önemi büyük adalar da yer alıyor. Bunlar arasında İran'a ait Hürmüz, Kişm ve Larak adaları sayılabilir.

Umman kıyılarında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) topraklarıyla ana kara kısmından ayrılan Musandam Yarımadası konumlanıyor. BAE kıyılarının karşısında Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa adaları Körfez sahillerine hâkim bir mevkide bulunuyor. Her üç adayı da 1971 yılından bu yana İran kontrol ediyor ve BAE, bu adalar üzerinde hak iddia ediyor.

Petrol ve doğalgaz damarı

Hürmüz Boğazı, Orta Doğu'nun zengin petrol ülkelerini Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarıyla birleştiren başlıca deniz taşımacılığı güzergahıdır. ABD Enerji Ajansı verilerine göre 2024 yılında boğazdan günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol geçti. Bu rakam küresel tüketimin yaklaşık yüzde 20'sine denk geliyor. Büyük bölümü Katar'dan gelen uluslararası LNG ticaretinin yaklaşık beşte biri de bu boğazdan gerçekleştirildi.

Tahran'ın boğazı kapatması enerji piyasalarını sarstı, dünya genelinde petrol ve doğalgaz fiyatlarını yukarı çekti ve deniz taşımacılığı ile deniz ticareti de bu durumdan olumsuz etkilendi.

Petrol fiyatları, İran ile ABD'nin 17 Haziran’da savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından boğazdaki trafiğin kısmen yeniden canlanmasıyla geriledi.

Gerilimler ve tehditler

Mutabakat muhtırası boğazın yeniden açılmasını öngörüyor. Buna karşılık ABD'nin geçtiğimiz nisan ayından itibaren İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldırması şart koşuldu.

ABD ile İran'ın 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya ulaşmasını hedefleyen görüşmeler sürdürdüğü bir ortamda boğazın geleceği tartışmalı bir mesele olmaya devam ediyor.

Boğaza kıyısı bulunan İran ve Umman Sultanlığı, Hürmüz üzerinde egemenlik iddia ederken geçiş trafiğiyle ilgili bazı talepler öne sürüyor. Bununla birlikte hizmet bedeli uygulanmasını değerlendirdiklerini açıkladılar.

Tahran, boğazdaki geçiş trafiğinin şimdilik yalnızca kendisinin belirlediği güzergahla sınırlı kalması gerektiğini savunurken herhangi bir geminin farklı bir güzergah kullanması durumunda bunun ciddi sonuçları olacağı konusunda uyardı. Tahran'a atfedilen gemi saldırılarıyla birlikte son günlerde gerilim yeniden tırmandı. ABD ise buna İran'daki askeri hedefleri vurarak karşılık verdi.

İran'ın taraf olmadığı ‘Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ uluslararası seyrüseferde kullanılan boğazlarda gemilerin ‘engellenemeyen transit geçiş hakkına’ sahip olduğunu vurguluyor.

Westminster Hukuk Okulu'ndan Uluslararası Hukuk Profesörü Marco Roscini ise ‘transit geçiş rejimiinin büyük ölçüde uluslararası örf ve adet hukukunun bir parçası olarak kabul edildiğini’ belirtiyor.

Umman ve İran, boğazdaki seyrüseferin gelecekteki yönetimine ve hizmet bedeli uygulanması olasılığına ilişkin bir anlaşma üzerinde çalışacaklarını açıkladı; ancak ‘geçiş ücreti’ ifadesini kullanmaktan kaçındılar.

Deniz taşımacılığı takip şirketi Kpler'in analisti Dimitris Ampatzidis, ‘hizmet bedeli’ kavramının ‘geçiş ücreti’ yerine tercih edilmesinin ‘bu talebi hukuki açıdan daha kabul edilebilir kılma girişimi olabileceğini’ değerlendirdi. Ampatzidis, “Uluslararası deniz hukuku perspektifinden bakıldığında, çevre kirliliğiyle mücadele, seyrüsefere yardım ya da acil durum desteği gibi sunulan belirli hizmetlerle bağlantılı ücretler için alan bulunabilir" ifadelerini kullandı.

Umman ise Singapur ve Malezya arasında Malaka Boğazı'nda uygulanan modele benzer biçimde ücret tahsilinin uluslararası hukukla bağdaşabilir olduğuna dikkati çekti.

Ampatzidis, Maskat'ın ‘büyük olasılıkla karşılaştırma amacıyla da olsa, bu iki boğaza ilişkin Uluslararası Denizcilik Örgütü'nün 2007 yılında benimsediği işbirliği mekanizmasına atıfta bulunduğunu’ söyledi.

Ancak bu mekanizmanın ‘güvenlik, seyrüsefer ve çevre koruma maliyetlerinin gönüllü iş birliği ve paylaşımına dayandığını, uluslararası bir boğazdan geçen gemilere kıyı bir ülkenin tek taraflı olarak ücret uygulayabileceğine dair bir emsal oluşturmadığını’ da vurguladı.

Washington, Hürmüz Boğazı’ndan geçişlere ücret uygulanması getirilmesine karşı çıktı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçtiğimiz hafta Körfez'e yaptığı ziyarette böyle bir adımın başka geçitlere de ‘bulaşıcı hastalık gibi yayılabileceği’ uyarısında bulunurken “Uluslararası su yolları hiçbir ülkeye ait değildir. Bu, bugünkü dünyanın temel bir ilkesidir. Bu ilke olmazsa kaos hüküm sürer" şeklinde konuştu.


ABD’den Hizbullah'ın mali kurumlarını hedef alan en kapsamlı yaptırımlar

Geçtiğimiz cuma günü Beyrut’un güney banliyösünde Aşure anma törenine katılan Hizbullah destekçileri (Reuters)
Geçtiğimiz cuma günü Beyrut’un güney banliyösünde Aşure anma törenine katılan Hizbullah destekçileri (Reuters)
TT

ABD’den Hizbullah'ın mali kurumlarını hedef alan en kapsamlı yaptırımlar

Geçtiğimiz cuma günü Beyrut’un güney banliyösünde Aşure anma törenine katılan Hizbullah destekçileri (Reuters)
Geçtiğimiz cuma günü Beyrut’un güney banliyösünde Aşure anma törenine katılan Hizbullah destekçileri (Reuters)

ABD Hazine Bakanlığı dün, Hizbullah'ın mali yapısıyla bağlantılı 5 mali kuruluş, 16 yetkili ve isim hakkında yaptırım kararı aldığını duyurdu. Bu adım, Hizbullah’ın finansman kaynaklarını kurutmayı hedefleyen kapsamlı bir tırmanmanın parçası olarak değerlendiriliyor.

Yaptırımlar, Hizbullah'ın mali yapısının iki merkezi kurumu olan ‘Karz'ul Hasen’ ve ‘Beyt'ul Mal’ı da kapsıyor.

ABD Hazine Bakanlığı, Karz'ul Hasen'i sivil toplum kuruluşu görünümü altında faaliyet gösteren ancak ‘bankacılık hizmetlerine benzer finansal hizmetler sunan, şekli hesaplar ve aracılar üzerinden fon alan ve bu fonları Hizbullah'ın askeri ile siyasi faaliyetlerini kolaylaştırmak için kullanan’ bir kuruluş olarak nitelendirdi.

Beyt'ul Mal ise bakanlığın tanımıyla Hizbullah'ın gayri resmi hazinesi ve Hizbullah'ın varlıklarını yönetiyor, fonlarını işletiyor ve grubun geleneksel bankacılık sistemiyle arasında köprü işlevi görüyor. Beyt'ul Mal'ın finansal faaliyetleri, Hizbullah Genel Sekreteri'nin doğrudan denetimine tabi bulunuyor.

ABD Hazine Bakanlığı, bu kuruluşları ‘Lübnan ekonomisinden döviz emmekle, ülkenin ihtiyaç duyduğu kaynakları Hizbullah ağına doğrudan aktararak likidite krizini daha da derinleştirmekle’ itham etti.

Yaptırım uygulanan kişiler

ABD Hazine Bakanlığı'nın açıklamasında yaptırım uygulanan 16 yetkili arasında öne çıkan isimler yer alıyor. Bunların başında Hizbullah'ın Merkezi Finans Birimi'ni yöneten İbrahim Ali Daher geliyor. Bu birim, Hizbullah’ın Lübnan içinde ve dışında yürüttüğü terör faaliyetlerinin finansmanı da dahil olmak üzere Hizbullah'ın genel bütçesini ve harcamalarını denetliyor. Merkezi Finans Birimi, Hizbullah'ın dünya genelindeki gelirlerini topluyor, Hizbullah'ın tüm birimlerinin ve bölümlerinin bütçelerini yönetip denetliyor ve tüm Hizbullah üyelerinin mali haklarının ödenmesini koordine ediyor.

fdvfvev
İsrail’in hava saldırısı düzüenlediği Beyrut’un güney banliyösündeki Karz-ul Hasen Vakfı’na ait binalardan birinin enkazı, Ekim 2024 (Arşiv - Şarku’l Avsat)

Yaptırımlar, Karz'ul Hasen yetkililerini de kapsıyor. Kuruluşun İcra Direktörü Adil Muhammed Mansur ve Ahmed Muhammed Yezbek ile Abbas Hasan Garib, Mustafa Habib Harb, İzzet Yusuf Akar, Hasan Şehata Osman, Samer Hasan Fevaz, Ali Muhammed Karnib, Ni'me Ahmed Cemil ve İsa Hüseyin Kasır bu isimler arasında yer alıyor.

Beyt'ul Mal yetkilileri de yaptırım listesine alındı. Bu yetkililer, resmi finans sistemi içinde yüz milyonlarca dolarlık havale gerçekleştirirken Lübnan ve ABD bankalarındaki ortak hesapları kullanarak ABD’nin daha önce uyguladığı yaptırımlara karşın on yılı aşkın bir süre zarfında 500 milyon doların üzerinde fon hareketine imkân tanıdılar.

Devre dışı bırakma yöntemlerinin engellenmesi

ABD Hazine Bakanlığı açıklamasında yaptırımların yalnızca hedef alınan kuruluş ve kişilerin ABD içindeki varlıklarını dondurmakla sınırlı kalmadığını, Hizbullah'ın resmi finans sistemini atlatmak için başvurduğu kanalları da devre dışı bırakmayı amaçladığını vurguladı. Özellikle ‘Hizbullah'a yıllar boyunca yaptırımlar altında mali bir çıkış yolu sağlayan döviz büfesi, altın merkezleri ve gayri resmi ticaret ağları’ bu kapsamda ele alınıyor.

Bu adım, ‘ticari veya hayır amaçlı faaliyet görünümü altında’ çalışan Hizbullah bağlantılı kişi ve ağları hedef alan benzer Amerikan tedbirlerinin bir devamı niteliğinde. Washington, bu sürecin bütününü Hizbullah'ın ‘mali oksijenini kesmek’ olarak tanımlıyor.

hty5jy6
Beyrut Havalimanı yolu üzerindeki ‘Önce Lübnan’ yazılı reklam panolarından biri yakılmaya çalışıldı (AFP)

Bu yeni yaptırımlar aynı zamanda siyasi bir ağırlık da taşıyor. Söz konusu yaptırımlar, Lübnan'ın egemenliğini yeniden tesis etmeye, Hizbullah'ı silahsızlandırmaya ve altyapısını tasfiye etmeye yönelik bir süreç oluşturmayı hedefleyen İsrail ve Lübnan arasında varılan ‘çerçeve anlaşmanın’ imzalanmasının ardından gündeme geldi. ABD Başkanı Donald Trump yönetimi yetkilileri, anlaşmanın korunmasının ‘yalnızca sahada güvenlik düzenlemelerini değil, güvenlik boyutuna paralel olarak Hizbullah'ı yeniden güçlendirmek ya da anlaşmanın uygulanmasını engellemeye çalışmak amacıyla fon yönlendiren ve sivil cepheler kullanan ağlara yönelik baskının sıkılaştırılmasını da kapsayan çift kulvarlı bir stratejiyi’ gerektirdiğine dikkati çekti.

ABD yönetiminden bir kaynak, bu yaptırımlara ilişkin Şark'ul Avsat'a yaptığı açıklamada “Bu yaptırımlar Hizbullah'a gayri resmi finansmandan yararlanma döneminin kapandığı yönünde güçlü bir mesaj iletirken aynı zamanda Lübnan makamlarına da paralel mali ağlara yönelik her türlü hoşgörünün daha güçlü Amerikan baskısıyla karşılanacağını bildiriyor" ifadelerini kullandı.


İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot Netanyahu'yu iktidardan indirmeyi ve hükümeti yönetmeyi hedefliyor

İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)
TT

İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot Netanyahu'yu iktidardan indirmeyi ve hükümeti yönetmeyi hedefliyor

İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)

İsrail'in eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot dün, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun yerine geçmek amacıyla seçim kampanyasını resmen başlattığını açıkladı.

Fransız Haber Ajansı AFP’nin aktardığına göre Eisenkot, ilk seçim mitinginde “İsrail yeni bir sayfa açmayı hak ediyor ve bunu birlikte yazacağız” dedi.

“İsrail'in geleceği için 7 Ekim hükümetinin gelecek Ekim'de sona ermesini sağlamalıyız” diyen Eisenkot, “İsrail tarihinde yeni bir sayfa açacağız... çünkü İsrail kazanmalı ve kazanacak" ifadelerini kullandı. Eski Genelkurmay Başkanı, İsrail'in dürüst ve saygın bir Siyonist liderliğe ihtiyaç duyduğunu da vurguladı.

2023 eylülünde ‘Yemin’ (sağ) isimli partisini kuran Eisenkot, Gazze Şeridi’ndeki savaş boyunca Netanyahu'nun politikalarının en açık şekilde eleştirenlerden biri oldu. 7 Ekim 2023'te patlak veren savaşın ardından savaş konseyine katılan Eisenkot, 2024 yılının haziran ayında bu görevinden istifa etti.

İsrail televizyonu Kanal 12’nin bu hafta yaptırdığı kamuoyu araştırması, Eisenkot'un partisinin 120 sandalyeli İsrail perlamentosu Knesset'te 22 sandalye kazanabileceğini ve Netanyahu liderliğindeki 24 sandalye elde etmesi beklenen Likud Partisi’nin ardından ikinci sıraya oturabileceğini gösteriyor.

Fas asıllı olan Eisenkot, siyasete ilk kez 2022 yılında yine İsrail’in eski genelkurmay başkanlarından biri olan Benny Gantz ile birlikte girdi.