Trump'tan Grönland mesajı: Nobel verilmediyse, artık barışı düşünme gibi bir yükümlülük hissetmiyorum

Trump, Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre’a bir mektup göndererek, “Nobel Barış Ödülü'nü almadığı için artık yalnızca barışı düşünme yükümlülüğünün kalmadığını ve Amerikan çıkarlarına öncelik vereceğini” belirtti

ABD Başkanı Donald (AP)
ABD Başkanı Donald (AP)
TT

Trump'tan Grönland mesajı: Nobel verilmediyse, artık barışı düşünme gibi bir yükümlülük hissetmiyorum

ABD Başkanı Donald (AP)
ABD Başkanı Donald (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre’a bir mektup göndererek, “Nobel Barış Ödülü'nü almadığı için artık yalnızca barışı düşünme yükümlülüğünün kalmadığını ve Amerikan çıkarlarına öncelik vereceğini” belirtti. Trump, Grönland üzerinde kontrol sağlama yönündeki ısrarını bu konuya bağladı.

ABD merkezli yayın kanalı PBS Newshour’ın ulaştığı ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından yazıldığı söylenen bir mektupta, ABD’nin Grönland üzerindeki kontrol arzusunu Nobel Barış Ödülü ile ilişkilendirdiği ileri sürüldü. PBS Newshour’ın haberinde aktardığına göre, Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre’ye hitaben kaleme alınan mektup, ABD’nin Ulusal Güvenlik Konseyi personeli tarafından Washington’daki çok sayıda Avrupalı büyükelçiye de iletildi.

Habere göre, mektupta Trump, “Norveç’in kendisine Nobel Barış Ödülü vermeme kararının, onu yalnızca diplomasiye odaklanma yükümlülüğünden kurtardığını” savundu. Trump, mektubunda,“Ülkenizin, sekiz savaşı durdurmuş olmama rağmen bana Nobel Barış Ödülü vermemeyi tercih ettiğini göz önüne alırsak, artık sadece barışı düşünme gibi bir yükümlülük hissetmiyorum” ifadesini kullandı. “Barışın her zaman öncelikli bir hedef olacağını” belirten Trump, buna karşın artık “ABD için iyi ve doğru olanı” önceleyebileceğini dile getirdi.

Danimarka’nın egemenliği ve NATO vurgusu

Trump, "Danimarka’nın Grönland’ı Rusya ya da Çin’e karşı savunamayacağını” öne sürerek, Kopenhag’ın ada üzerindeki egemenliğinin hukuki temelini sorguladı. “Yüzyıllar öncesine dayanan tarihsel iddiaların yeterli olmadığını” ileri süren Trump, “Grönland’ın, küresel güvenlik açısından vazgeçilmez olduğunu” belirtti.

Trump, “Grönland üzerinde tam ve mutlak kontrolümüz olmadıkça dünya güvende değil” ifadesini kullanarak konuyu NATO ile ilişkilendirdi. NATO için kuruluşundan bu yana en fazla katkıyı kendisinin yaptığını ileri süren Trump, ittifakın da ABD için daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini savundu.

Avrupa’dan uyarılar

Mektup, Trump’ın son haftalarda Grönland konusundaki söylemini sertleştirdiği bir dönemde ortaya çıktı. Bu süreçte Trump, Avrupalı müttefiklere ekonomik baskı uygulanabileceği yönünde açıklamalarda bulunmuş, Grönland üzerinde kontrol sağlanmaması halinde ABD’nin ulusal güvenliğinin tehlikeye gireceğini dile getirmişti.

Danimarka, Grönland’ın satılması fikrini kesin bir dille reddederken, Avrupalı yetkililer adanın zorla ele geçirilmesine yönelik herhangi bir girişimin transatlantik ilişkiler açısından ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.

Piyasalara yansıma

PBS Newshour, mektubun Washington’daki Avrupalı diplomatlar arasında geniş biçimde dolaşıma sokulduğunu ve bunun müttefik başkentlerde Trump’ın Grönland’ı NATO ve daha geniş güvenlik düzenlemeleriyle ilişkilendirme yaklaşımına dair endişeleri artırdığını belirtti.

Öte yandan Trump’ın, Grönland konusunda sekiz Avrupa ülkesine yeni gümrük tarifeleri uygulama tehdidinde bulunmasının ardından spot altın fiyatları pazartesi günü yüzde 1,6’ya kadar yükselerek rekor seviyelere ulaştı.

Independent Türkçe



Günümüz uluslarının jeopolitik kaderi

Porto Riko'da eğitim tatbikatı sırasında ABD Ordusunun Yedek Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 10 Ocak (Reuters)
Porto Riko'da eğitim tatbikatı sırasında ABD Ordusunun Yedek Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 10 Ocak (Reuters)
TT

Günümüz uluslarının jeopolitik kaderi

Porto Riko'da eğitim tatbikatı sırasında ABD Ordusunun Yedek Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 10 Ocak (Reuters)
Porto Riko'da eğitim tatbikatı sırasında ABD Ordusunun Yedek Kuvvetleri'ne bağlı askerler, 10 Ocak (Reuters)

Bolşevik siyasetçi, devrimci ve Marksist teorisyen Leon Troçki'nin “Savaşla ilgilenmiyor olabilirsiniz ama savaş sizinle ilgileniyor” sözünün, özellikle insan doğasının aynı kaldığı ve siyasi hedefleri gerçekleştirmek için savaşın kalıcı bir araç olduğu düşünüldüğünde, 21. yüzyılda da geçerliliğini koruduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla biz de ‘jeopolitikle ilgilenmiyor olabilirsiniz, ama jeopolitik sizinle ilgileniyor’ diyebiliriz.

Ancak jeopolitik çıkarların kendi nesnel koşulları vardır. Bunlar zaman ve mekanda sabit olmamakla birlikte mevcut dünya düzeninin yapısının ürettiği jeopolitik oyunun dinamiklerine göre değişir.

Bir ülkenin jeopolitik kaderi, coğrafi konumu, doğal kaynakları ve bu kaynakların zenginlik üretmede oynadığı role dayanır ve bu da doğal olarak güce dönüşür. Bu güç, diplomasi veya hatta savaş yoluyla, ona sahip olanların ulusal hedeflerine ulaşmak için kullanılmalıdır.

Coğrafya değişmediğinden ve süper güçler arasındaki çatışma dinamikleri, özellikle tedarik zincirleri, imalat ve 21. yüzyıl endüstrileri için (nadir toprak elementleri gibi) hammaddeye erişim alanlarında henüz emekleme aşamasında olduğundan, jeopolitik durum 2026 yılı boyunca da devam edecek. Buna göre gelecekteki dünya düzeninin yapısına ilişkin öncül bir jeopolitik tablo üç düzeyde (üç katman) ortaya çıkacak. Birinci düzey süper güçlerden, ikinci düzey büyük bölgesel güçlerden ve üçüncü düzey ise çatışmanın yaşandığı ve üzerinde çatışmanın bulunduğu ülkelerden devletlerden oluşacak.

Büyük bölgesel güçler olan orta güçler, herhangi bir kontrolün olmadığı bir dünyada davranışları konusunda belirsizlikten şikayetçi olacaklar, ancak hedeflerini uygulamaya çalışacaklar, büyük güçlerin tepkisini bekleyecekler ve ardından yeniden hesaplama yapacaklar. Bunun yanında kazançlarını en üst düzeye çıkarmak için büyük çatışmanın çelişkilerini de kullanacaklar. Coğrafya önceden belirlenmişse, jeopolitik kader o coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucudur. Coğrafya doğası gereği statikse, jeopolitik, savaş ya da mevcut dünya düzeninde bir süper gücün yükselişiyle küresel güç dengesindeki değişikliklerin sonucu olarak belirli koşulların yarattığı dinamiktir ve durgunluk halinde olduğu kabul edilir. Bu yüzden jeopolitik dinamiklerin değiştiği, coğrafi kaderin ise sabit kaldığı söylenebilir.

19. yüzyılın Büyük Oyunu, jeopolitik kaderin canlı bir örneğiydi. O dönemde (1830-1907), İngiliz topraklarında güneş hiç batmazdı. Hindistan, Britanya İmparatorluğu'nun tacındaki mücevherdi. Çarlık Rusya’sı, sıcak sulara erişim de dahil olmak üzere birçok hedefe ulaşmak için Orta Asya'ya yayılmaya çalışırken savaştan kaçınmak istediği için iki taraf 1907'de bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşma, bugün tampon devlet olarak bildiğimiz Afganistan'ın doğuşuna yol açtı. Soğuk Savaş sırasında Pakistan, Orta Asya ülkeleriyle doğrudan sınır komşusu olan ve hem Çin'i hem de Sovyetler Birliği'ni gözetlemek için gelişmiş bir Amerikan üssü olarak kabul edilen ülke olduğundan, Sovyetler Birliği'ni kontrol altında tutmaya katkıda bulunan en önemli ülkelerden biriydi. Sovyetler Birliği, Afganistan'ı işgal ettiğinde, Pakistan Afganistan'daki Sovyet ordusunu zayıflatmada en önemli rolü oynadı.

Ancak, Rus ayısının düşüşünden sonra jeopolitik dinamik değişti. ABD, Pakistan'ı terk etti, ancak 11 Eylül 2001 olayından sonra, Amerikan güçlerinin Afganistan'a giriş koridoru ve fırlatma rampası olarak tekrar geri döndü. Pakistan'ın Çin'in yanında yer alması, özellikle de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Kuşak ve Yol Girişimi'ndeki ülkelerden biri olmasından dolayı, ABD Başkanı Donald Trump şimdi “Pakistan'ı seviyorum” diyerek Pakistanlı liderleri kazanmaya çalışıyor.

ABD, Atlantik ve Pasifik olmak üzere iki okyanusa bakmaktadır, bu da ona önemli bir deniz özgürlüğü ve önemli bir coğrafi tampon bölge oluşturdu.

Böylece, coğrafi kader, Sam Amca'nın jeopolitik kaderiyle doğrudan iç içe geçti.

Öte yandan Çin Pasifik Okyanusu ve komşu denizlere bakmaktadır, ancak denizcilik özgürlüğü ABD'nin deniz hakimiyeti nedeniyle sınırlı kalıyor. Çin, ihracat ve ithalatının yüzde 90'ından fazlasını deniz taşımacılığına dayandırdığı için şu anda Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında deniz ve kara alternatif rotalar oluşturarak Malakka Boğazı gibi yoğun deniz yollarını aşmaya çalışıyor.

Ancak ‘Malakka Boğazı'ndaki darboğazı nasıl aşabiliriz?’ sorusu geçerliliğini halen koruyor. Burada, coğrafi kader jeopolitik kaderle birleşerek Myanmar'ı (Burma) Çin'in en önemli seçeneği haline getiriyor. Peki neden? Çin ve Myanmar’ın yaklaşık 2 bin 185 kilometre uzunluğunda ortak sınırı bulunuyor. Benzer şekilde, Çin'in güneyinde Guangzhou ve Shenzhen gibi Çin'in en önemli sanayi şehirleri ile Yunnan eyaletinin başkenti Kunming şehri bulunuyor. Çin, Myanmar üzerinden Hint Okyanusu'na geçişi güvence altına alabilirse, başta Malakka Boğazı'ndaki darboğazı aşmak, ABD’nin boğazın yakın çevresindeki deniz hegemonyasını atlatmak ve Hindistan'ın hegemonyası altında olduğu varsayılan Bengal Körfezi üzerinden doğrudan Hint Okyanusu'na girerek ihracat ve ithalat işlemlerini kolaylaştıran bir kara-deniz rotası sağlamak olmak üzere birçok jeopolitik hedefe ulaşmış olacak. Özellikle Hindistan'ın Bangladeş ile ilişkileri iyi olmadığından, Hindistan'ı doğudan kuşatabilecek. Son olarak Çin, başlıca rakibi ABD gibi, Pasifik ve Hint olmak üzere iki okyanusa dolaylı olarak hakim olan bir ülke haline gelecek.

Sonuç olarak, küresel bir polis gücünün bulunmaması ve uluslararası kuruluşların rolünün azalması nedeniyle günümüz dünyasının bir dengesizlik durumu yaşadığı söylenebilir. Bunun sonucunda, yeni ve hızlı jeopolitik dinamikler şekillenmeye başladı. O halde İsrail'in kısa bir süre önce Somaliland’ı tanıma kararı alması bu dinamiklerin bir parçası olarak sınıflandırılabilir mi?


ABD, Birleşik Krallık'taki Yahudilere "iltica hakkı tanımaya hazırlanıyor"

Trump, Grönland konusunda Danimarka'nın tarafında durdukları için Birleşik Krallık'a da gümrük vergisi uygulayacağını açıklamıştı (AP)
Trump, Grönland konusunda Danimarka'nın tarafında durdukları için Birleşik Krallık'a da gümrük vergisi uygulayacağını açıklamıştı (AP)
TT

ABD, Birleşik Krallık'taki Yahudilere "iltica hakkı tanımaya hazırlanıyor"

Trump, Grönland konusunda Danimarka'nın tarafında durdukları için Birleşik Krallık'a da gümrük vergisi uygulayacağını açıklamıştı (AP)
Trump, Grönland konusunda Danimarka'nın tarafında durdukları için Birleşik Krallık'a da gümrük vergisi uygulayacağını açıklamıştı (AP)

7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısı sonrasında başlayan Gazze savaşının ardından Filistinlilere destek gösterilerinin en fazla yapıldığı yerlerden biri de Birleşik Krallık (BK) oldu. 

Ülkedeki İsrail destekçileriyse onbinlerce sivilin öldürülmesinin protesto edilmesinin antisemitizmden kaynaklandığını öne sürerek Yahudilere yönelik saldırıların artmasına dikkat çekiyor. 

Gazze savaşının ardından BK'de de antisemitik saldırıların arttığını bildiriyorlar. 

Donald Trump'ın avukatı Robert Garson, ABD yönetiminin Birleşik Krallık'ı terk eden ya da ülkeden ayrılma planı yapan Yahudilere iltica hakkı tanımaya hazırlandığını söyledi. 

Telegraph'a konuşan Garson, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın artan antisemitizmi gerekçe göstereceğini vurguladı. 

2008'de ABD'ye taşınana kadar Londra'da çalışan 49 yaşındaki avukat, Batı Avrupa ülkesinin artık Yahudiler için güvenli görülmediğini ve BK Başbakanı Keir Starmer'ın da politikalarıyla durumu daha da kötüleştirdiğini öne sürdü. 

Washington'ın bu yönde adım atmasının mantıklı olduğunu sözlerine ekledi:

Anadili İngilizce olan, eğitimli bir topluluk ve suçlu oranı da yüksek değil.

2025'te Yahudi Politika Araştırmaları Enstitüsü (JPR) tarafından yapılan bir anket, BK'deki Yahudi toplumunun son yıllarda güvende hissetmediğini ortaya koymuştu.

2023'te Büyük Britanya'daki Yahudilerin yüzde 9'u tehlike altında olduğunu düşünürken bu oran 2025'te yüzde 35'e çıktı. 

Bu topluluğun antisemitizmi "çok büyük" bir problem olarak görme oranı 2012'de yüzde 11'di. Geçen seneyse yüzde 47 bu kanıda olduğunu bildirdi. 

Donald Trump yönetimi ABD'nin kabul edeceği mülteci sayısını büyük oranda azaltma sözü veriyor. Diğer yandan Güney Afrika'daki beyazlara kucak açılıyor. 

Independent Türkçe, Telegraph, Guardian


2026: Başlangıcın sonu mu, sonun başlangıcı mı?

: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)
: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)
TT

2026: Başlangıcın sonu mu, sonun başlangıcı mı?

: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)
: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)

Nebil Fehmi- Mısır Eski Dışişleri Bakanı

Uluslararası gerilimler ve huzursuzluklar, 2025 boyunca ve 2026'nın başlarında Avrupa, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika'da hem sayı hem de çeşitlilik açısından benzeri görülmemiş seviyelere ulaşarak çoğaldı ve yoğunlaştı. Rusya, Ukrayna, Polonya ve diğer eski müttefikleriyle çatışma ve gerilim içindeyken, Amerika Birleşik Devletleri müttefiki Danimarka'ya bağlı Grönland'ı ele geçirme  niyetini açıkladı. Birçok NATO üyesi, bu Amerikan hamlesine karşı duracaklarını belirtmek için askeri uzmanlar gönderdi. Bunların, uluslararası düzenin şekli ve istikrar üzerinde etkileri bulunuyor. Bu karışıklıkların çoğunda dikkat çekici olan husus, artan ve sınırsız güç kullanımı ile uluslararası düzenin ve hukukun tüm norm ve temellerinin tamamen göz ardı edilmesidir.

Son dönemdeki huzursuzluğun ve kargaşanın gölgesinde, küresel düzenin temelleri ve sürdürülebilirliği konusunda tartışmalar yoğunlaştı. Bazıları, bunun yalnızca güce dayalı olduğunu, büyük ve güçlü devletlerin çıkarlarının üstün geldiğini ve siyasi, askeri ve ekonomik güç yoluyla iradelerini dayattıklarını savunuyor. Diğer grup ise uygulamaların BM Antlaşması'na dayanan uluslararası normlar ve hukuk tarafından yönetildiğini savunuyor. Bunların, özellikle Putin'in Ukrayna'da “özel askeri operasyon” başlatması, Trump'ın Maduro'yu Venezuela başkentinden kaçırması ve ABD'nin çok sayıda çok taraflı kurum ve programdan çekilmesi veya desteğini askıya almasının ardından, çağdaş uluslararası düzeni kuran büyük güçleri de kapsadığını belirtiyor.

Şu anda bir yol ayrımındayız: ya kusurlu ama güvenli, iş birliği veya sağlıksız rekabet ve devletler arası çatışmalarla karakterize edilen, kurallar ve düzenlemeler çerçevesinde bir yol izleyeceğiz ya da kısa vadeli hedeflere ulaşmak için aşırı güç kullanımına, kuralların ve düzenlemelerin aşınmasına neden olan kontrolsüz bir aşamanın eşiğinde sallanıp duracağız.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya, büyük felaketlerin ve dünya savaşlarının tekrarını önlemek için normlara ve yasalara dayalı bir uluslararası sistem kurmaya çalıştı. BM, barış ve iş birliğini teşvik etmek amacıyla 1945'te kuruldu ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, uluslararası adaletin temeli olarak 1948'de yayımlandı. Cenevre Sözleşmeleri de angajman kurallarını belirledi ve Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi ekonomik kuruluşlar istikrarı pekiştirmek için kuruldu.

Amaç, güçle değil, hukukla yönetilen bir dünya yaratmaktı. Ancak uygulamalar çok sayıda ihlal olduğunu gösterdi ve güç kullanarak oldu bitti dayatma kavramı yaygınlığını korudu. ABD ve Sovyetler Birliği dünyayı bloklara böldü ve nüfuzlarını sürdürmek için diğer ülkelerin işlerine müdahale etti.

Örneğin, ABD, demokratik ilkeleri hiçe sayarak Latin Amerika ve başka yerlerdeki darbelere destek verdi. Daha yakın zamanlarda Trump, “Önce ABD” politikasını benimsedi. ABD, ekonomik çıkarlarına zarar verdiğini iddia ederek 2017'de Paris İklim Anlaşması'ndan ve 2018'de de İran ile nükleer anlaşmadan çekildi. Ayrıca, BM kararlarını hiçe sayarak 2018'de büyükelçiliğini Kudüs'e taşıdı.

Benzer şekilde, Sovyetler Birliği hegemonyasını dayatmak için 1979'da Afganistan'ı işgal etti ve Vladimir Putin, 1994 Budapeşte Mutabakatı'nı hiçe sayarak, tartışmalı bir referandumun ardından 2014'te Kırım'ı topraklarına kattı. Rusya daha sonra Ukrayna'ya saldırdı ve bu savaş günümüzde de devam ediyor.

Bütün bunların öncesinde, kıtalar ve okyanuslar boyunca başkalarının kaynaklarına ve zenginliklerine göz koymuş ve onların zenginliklerini ve güçlerini sömürmüş bir Avrupa sömürgeciliği dalgası yaşanmıştı. Çin, 2016 yılında Daimi Tahkim Mahkemesi'nin verdiği karara rağmen, Güney Çin Denizi'nde yapay adalar inşa ederek tarihi haklarını koruduğunu iddia ediyor. ABD ve birçok Batı ülkesi, Çin'in Tayvan’ın kontrolünü ele geçirmesi durumunda Çin'e karşı durmakla tehdit ederken, kendileri de Asya'daki etkilerini genişletmeye çalışıyorlar. Bu arada, Monroe Doktrini uyarınca Çin'in Amerika kıtasındaki büyüyen nüfuzuna karşı çıkıyorlar ve Avrupa'daki hassas sektörlere müdahil olmasını reddediyorlar.

Ortadoğu'da İsrail, BM kararlarına (örneğin, geri çekilmesi ve Filistin'in kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan 242 sayılı karara) rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor. Uluslararası hukuka ve meşruiyete aykırı olarak tutuklama, şiddet, öldürme, yerinden etme ve açlık yöntemlerini kullanıyor, saldırganlığı çeşitli sınırlara ve arenalara uzanıyor.

Güç mü yoksa hukuk mu tartışması yeni değil ve kökleri modern siyasi tarihe kadar uzanıyor. Tartışmanın yakın gelecekte bir tarafın diğerine üstün gelmesiyle sonuçlanacağını da düşünmüyorum. Dahası, güç jeopolitik gerçekliği şekillendirdiği için bunları birbirini dışlayan veya tamamen karşıt seçenekler olarak görmüyorum. Uluslar ve halklar arasındaki çıkar ve bakış açılarının çeşitliliği göz önüne alındığında, uluslararası anlaşmaları genişletmek ve çeşitlendirmek, çatışmaları yönetmek ve hatta savaşan taraflar arasında bile kayıpları en aza indirmek için uluslararası normlar ve kurallar da gerekli ve zorunludur.

İmparatorlukların ortadan kalkması ve yeni güçlerin yükselişiyle birlikte tarihsel deneyimlerin toplamı, güç dengesinin sabit olmadığını ve sürekli değiştiğini yansıtıyor. Küresel düzen, güç ve ilkeler arasında tek bir seçime dayanmaz ve herkes akıllıca ve ihtiyatlı davranmalıdır. Mevcut durumun ideal olmadığına ve kapsamlı bir gözden geçirmeye ve gerçek bir reform çabasına ihtiyaç duyduğuna kimsenin itirazı yok, özellikle de güçlü ulusların işlediği ihlaller ve suistimaller, mevcut sistemin güvenilirliği ve hayatta kalma şansı hakkında ciddi soruları gündeme getirirken.

Uluslararası sistemin mekanizmalarını yorumlarken “gücün mü yoksa hukukun mu baskın” olduğu tartışmasıyla da meşgul değilim. Aksine, güçlü devletlerin küresel uygulamaları ve özellikle Ortadoğu'da tanık olduğumuz, artan güç kullanımı, sıfır toplamlı oyunlara (zero sum gaming) doğru hızla ilerlediğimizi, yakın zamana kadar uluslararası sistemin temel taşı olan kolektif iyilik ve karşılıklı menfaat (collective common good) pahasına tek taraflı menfaate (unilateralism) doğru artan bir eğilim gösterdiğimizi gösteriyor. Kusurlu ama büyük ölçüde istikrarlı bir uluslararası düzenin sonuna gelmiş olabiliriz, dahası elde edilenleri tamamen yok edip anarşi, kaos ve barbarlık evresine girme tuzağına düşebiliriz. Buna bir de çok taraflılık ve kolektif çıkar kavramlarının erozyona uğraması eşlik edecektir ve hepimiz önümüzdeki yıllarda ciddi hataların ağır bedelini ödeyeceğiz.

Genel olarak ülkelere ve özellikle güçlü ülkelere, Fransız filozof Voltaire'in şu sözünü hatırlatmak istiyorum: “İdeal çözümleri iyi çözümlerin ve seçimlerin düşmanı yapmaktan kaçınmak önemlidir.” Ayrıca bir Arap atasözünün dediği gibi: “Açgözlülük, çoğaltmaz azaltır.”