2026: Başlangıcın sonu mu, sonun başlangıcı mı?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya, büyük felaketlerin ve savaşların tekrarını önlemek için normlara ve yasalara dayalı bir uluslararası sistem kurmaya çalıştı

: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)
: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)
TT

2026: Başlangıcın sonu mu, sonun başlangıcı mı?

: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)
: İsrail, geri çekilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan BM kararlarına rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor (AFP)

Nebil Fehmi- Mısır Eski Dışişleri Bakanı

Uluslararası gerilimler ve huzursuzluklar, 2025 boyunca ve 2026'nın başlarında Avrupa, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika'da hem sayı hem de çeşitlilik açısından benzeri görülmemiş seviyelere ulaşarak çoğaldı ve yoğunlaştı. Rusya, Ukrayna, Polonya ve diğer eski müttefikleriyle çatışma ve gerilim içindeyken, Amerika Birleşik Devletleri müttefiki Danimarka'ya bağlı Grönland'ı ele geçirme  niyetini açıkladı. Birçok NATO üyesi, bu Amerikan hamlesine karşı duracaklarını belirtmek için askeri uzmanlar gönderdi. Bunların, uluslararası düzenin şekli ve istikrar üzerinde etkileri bulunuyor. Bu karışıklıkların çoğunda dikkat çekici olan husus, artan ve sınırsız güç kullanımı ile uluslararası düzenin ve hukukun tüm norm ve temellerinin tamamen göz ardı edilmesidir.

Son dönemdeki huzursuzluğun ve kargaşanın gölgesinde, küresel düzenin temelleri ve sürdürülebilirliği konusunda tartışmalar yoğunlaştı. Bazıları, bunun yalnızca güce dayalı olduğunu, büyük ve güçlü devletlerin çıkarlarının üstün geldiğini ve siyasi, askeri ve ekonomik güç yoluyla iradelerini dayattıklarını savunuyor. Diğer grup ise uygulamaların BM Antlaşması'na dayanan uluslararası normlar ve hukuk tarafından yönetildiğini savunuyor. Bunların, özellikle Putin'in Ukrayna'da “özel askeri operasyon” başlatması, Trump'ın Maduro'yu Venezuela başkentinden kaçırması ve ABD'nin çok sayıda çok taraflı kurum ve programdan çekilmesi veya desteğini askıya almasının ardından, çağdaş uluslararası düzeni kuran büyük güçleri de kapsadığını belirtiyor.

Şu anda bir yol ayrımındayız: ya kusurlu ama güvenli, iş birliği veya sağlıksız rekabet ve devletler arası çatışmalarla karakterize edilen, kurallar ve düzenlemeler çerçevesinde bir yol izleyeceğiz ya da kısa vadeli hedeflere ulaşmak için aşırı güç kullanımına, kuralların ve düzenlemelerin aşınmasına neden olan kontrolsüz bir aşamanın eşiğinde sallanıp duracağız.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya, büyük felaketlerin ve dünya savaşlarının tekrarını önlemek için normlara ve yasalara dayalı bir uluslararası sistem kurmaya çalıştı. BM, barış ve iş birliğini teşvik etmek amacıyla 1945'te kuruldu ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, uluslararası adaletin temeli olarak 1948'de yayımlandı. Cenevre Sözleşmeleri de angajman kurallarını belirledi ve Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi ekonomik kuruluşlar istikrarı pekiştirmek için kuruldu.

Amaç, güçle değil, hukukla yönetilen bir dünya yaratmaktı. Ancak uygulamalar çok sayıda ihlal olduğunu gösterdi ve güç kullanarak oldu bitti dayatma kavramı yaygınlığını korudu. ABD ve Sovyetler Birliği dünyayı bloklara böldü ve nüfuzlarını sürdürmek için diğer ülkelerin işlerine müdahale etti.

Örneğin, ABD, demokratik ilkeleri hiçe sayarak Latin Amerika ve başka yerlerdeki darbelere destek verdi. Daha yakın zamanlarda Trump, “Önce ABD” politikasını benimsedi. ABD, ekonomik çıkarlarına zarar verdiğini iddia ederek 2017'de Paris İklim Anlaşması'ndan ve 2018'de de İran ile nükleer anlaşmadan çekildi. Ayrıca, BM kararlarını hiçe sayarak 2018'de büyükelçiliğini Kudüs'e taşıdı.

Benzer şekilde, Sovyetler Birliği hegemonyasını dayatmak için 1979'da Afganistan'ı işgal etti ve Vladimir Putin, 1994 Budapeşte Mutabakatı'nı hiçe sayarak, tartışmalı bir referandumun ardından 2014'te Kırım'ı topraklarına kattı. Rusya daha sonra Ukrayna'ya saldırdı ve bu savaş günümüzde de devam ediyor.

Bütün bunların öncesinde, kıtalar ve okyanuslar boyunca başkalarının kaynaklarına ve zenginliklerine göz koymuş ve onların zenginliklerini ve güçlerini sömürmüş bir Avrupa sömürgeciliği dalgası yaşanmıştı. Çin, 2016 yılında Daimi Tahkim Mahkemesi'nin verdiği karara rağmen, Güney Çin Denizi'nde yapay adalar inşa ederek tarihi haklarını koruduğunu iddia ediyor. ABD ve birçok Batı ülkesi, Çin'in Tayvan’ın kontrolünü ele geçirmesi durumunda Çin'e karşı durmakla tehdit ederken, kendileri de Asya'daki etkilerini genişletmeye çalışıyorlar. Bu arada, Monroe Doktrini uyarınca Çin'in Amerika kıtasındaki büyüyen nüfuzuna karşı çıkıyorlar ve Avrupa'daki hassas sektörlere müdahil olmasını reddediyorlar.

Ortadoğu'da İsrail, BM kararlarına (örneğin, geri çekilmesi ve Filistin'in kendi kaderini tayin etmesi çağrısında bulunan 242 sayılı karara) rağmen, işgal ettiği toprakları korumak için askeri gücüne güveniyor. Uluslararası hukuka ve meşruiyete aykırı olarak tutuklama, şiddet, öldürme, yerinden etme ve açlık yöntemlerini kullanıyor, saldırganlığı çeşitli sınırlara ve arenalara uzanıyor.

Güç mü yoksa hukuk mu tartışması yeni değil ve kökleri modern siyasi tarihe kadar uzanıyor. Tartışmanın yakın gelecekte bir tarafın diğerine üstün gelmesiyle sonuçlanacağını da düşünmüyorum. Dahası, güç jeopolitik gerçekliği şekillendirdiği için bunları birbirini dışlayan veya tamamen karşıt seçenekler olarak görmüyorum. Uluslar ve halklar arasındaki çıkar ve bakış açılarının çeşitliliği göz önüne alındığında, uluslararası anlaşmaları genişletmek ve çeşitlendirmek, çatışmaları yönetmek ve hatta savaşan taraflar arasında bile kayıpları en aza indirmek için uluslararası normlar ve kurallar da gerekli ve zorunludur.

İmparatorlukların ortadan kalkması ve yeni güçlerin yükselişiyle birlikte tarihsel deneyimlerin toplamı, güç dengesinin sabit olmadığını ve sürekli değiştiğini yansıtıyor. Küresel düzen, güç ve ilkeler arasında tek bir seçime dayanmaz ve herkes akıllıca ve ihtiyatlı davranmalıdır. Mevcut durumun ideal olmadığına ve kapsamlı bir gözden geçirmeye ve gerçek bir reform çabasına ihtiyaç duyduğuna kimsenin itirazı yok, özellikle de güçlü ulusların işlediği ihlaller ve suistimaller, mevcut sistemin güvenilirliği ve hayatta kalma şansı hakkında ciddi soruları gündeme getirirken.

Uluslararası sistemin mekanizmalarını yorumlarken “gücün mü yoksa hukukun mu baskın” olduğu tartışmasıyla da meşgul değilim. Aksine, güçlü devletlerin küresel uygulamaları ve özellikle Ortadoğu'da tanık olduğumuz, artan güç kullanımı, sıfır toplamlı oyunlara (zero sum gaming) doğru hızla ilerlediğimizi, yakın zamana kadar uluslararası sistemin temel taşı olan kolektif iyilik ve karşılıklı menfaat (collective common good) pahasına tek taraflı menfaate (unilateralism) doğru artan bir eğilim gösterdiğimizi gösteriyor. Kusurlu ama büyük ölçüde istikrarlı bir uluslararası düzenin sonuna gelmiş olabiliriz, dahası elde edilenleri tamamen yok edip anarşi, kaos ve barbarlık evresine girme tuzağına düşebiliriz. Buna bir de çok taraflılık ve kolektif çıkar kavramlarının erozyona uğraması eşlik edecektir ve hepimiz önümüzdeki yıllarda ciddi hataların ağır bedelini ödeyeceğiz.

Genel olarak ülkelere ve özellikle güçlü ülkelere, Fransız filozof Voltaire'in şu sözünü hatırlatmak istiyorum: “İdeal çözümleri iyi çözümlerin ve seçimlerin düşmanı yapmaktan kaçınmak önemlidir.” Ayrıca bir Arap atasözünün dediği gibi: “Açgözlülük, çoğaltmaz azaltır.”



Seçim yenilgisine doğru giderken... Netanyahu'nun seçenekleri neler?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
TT

Seçim yenilgisine doğru giderken... Netanyahu'nun seçenekleri neler?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaklaşan genel seçimler öncesinde anketlerin ortaya koyduğu karanlık tablo nedeniyle kendisini ciddi bir siyasi sıkışmışlığın içinde buldu. Kendi talep ettiği derinlemesine anketlerin bile olumsuz sonuçlar vermesi, Netanyahu’yu ittifaklar oyununda gücünü yeniden kazanmak ya da yeni seçmen kitlelerine ulaşmak için alışılmadık ve riskli adımlar atmaya zorluyor.

İsrail’in Maariv gazetesinde yer alan habere göre, Netanyahu’nun seçim öncesi durum tespiti yapmak için özel olarak hazırlattığı kapsamlı anket, iktidar koalisyonunun 50 ila 52 sandalye arasında sıkışıp kaldığını gösterdi. Meclis çoğunluğu olan 61 sandalyenin çok gerisinde kalan ve kaybedilen oyları geri kazanamayan mevcut istikrarlı durum, Netanyahu için aslında bir dezavantaj; çünkü bu durağanlık seçimi kaybetmesi anlamına geliyor.

İsrail Knesset'indeki toplantılardan biri (Knesset web sitesi)İsrail Knesset'indeki toplantılardan biri (Knesset web sitesi)

"Mutlak zafer" yok, cepheler kördüğüm

Ünlü analist Ben Caspit, Maariv gazetesindeki köşe yazısında sahadaki durumu şu sözlerle özetledi:

"Şu an için mucizeleri bir kenara bırakırsak hiçbir cephede 'mutlak zafer' belirtisi yok. İran bize yeniden balistik füzeler fırlatıyor, Hizbullah teslim olmaktan çok uzak, İsrail ordusu Güney Lübnan’da her hafta asker kaybediyor. Gazze’de ise durum aynı: Hamas toparlanıyor, güçleniyor ve nüfuzunu yeniden inşa ediyor. Netanyahu’nun elde ettiği tek inanılmaz 'mutlak zafer', seçimlerin zamanında yapılmasını sağlamak oldu."

Caspit, Netanyahu’nun elindeki taktiksel hamlelerin tükendiğini, ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerinin bile kötüye gittiğini belirtti. Yazar, Netanyahu’nun çaresizlik içinde seçim sonrasında Arap partilerine "Itamar Ben-Gvir’i Ulusal Güvenlik Bakanı yapmayacağım" sözü vererek, bir azınlık hükümetinin güvenoyu alabilmesi için Arap vekillerin çekimser kalmasını sağlamaya çalışabileceğini, ancak bunun bile kendisini kurtarmaya yetmeyebileceğini öne sürdü.

İsrailliler, 25 Nisan 2026'da Tel Aviv'de Netanyahu ve hükümetine karşı gösteri düzenledi (Reuters)İsrailliler, 25 Nisan 2026'da Tel Aviv'de Netanyahu ve hükümetine karşı gösteri düzenledi (Reuters)

Ekim seçimleri bir siyasi kumar mı?

Netanyahu, ultra-Ortodoks (Haredi) partilerle, milyarlarca dolara mal olan ve devlet değerlerini sarsan tartışmalı bir anlaşma yaparak hükümetin ömrünü birkaç ay daha uzatmayı başardı. Ancak bu hamle, seçimlerin Ekim (2026) ayına kalması demek. Ekim ayı, İsrail tarihinin en büyük felaketlerinden birinin yıl dönümüne denk geldiği için normal şartlarda Netanyahu’nun bu dönemde seçime gitmesi siyasi intihar olarak görülüyordu. Uzmanlar, Netanyahu'nun sadece birkaç hafta daha koltukta kalabilmek için ekim ayında kendisine adeta bir "seçim mezarı" kazdığı yorumunu yapıyor.

Sağ blokta yeni taktik: Gideon Sa’ar ve Likud planı

Şarku’l Avsat’ın Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre koalisyon, seçim kampanyası için perde arkasında yeni bir taktiksel yeniden yapılanmaya gitti. Planlanan senaryolardan biri, Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar liderliğindeki Yeni Umut (Tikva Hadasha) partisinin, Likud’dan (geçici olarak) ayrılması.

Netanyahu Knesset'te konuşma yapıyor (Arşiv- EPA)Netanyahu Knesset'te konuşma yapıyor (Arşiv- EPA)

Kanalın siyasi ve Knesset muhabiri Dafna Liel’in aktardığına göre, bu hamle tamamen Netanyahu ile koordineli bir şekilde yürütülüyor ve amaç şu şekildedir:

Seçmen yelpazesini genişletmek: Likud listesinden memnun olmayan veya mevcut koalisyona tepkili olan sağ seçmenleri Sa’ar’ın bağımsız listesiyle konsolide etmek.

Manevra alanı yaratmak: Seçimlerin ardından bu iki partiyi yeniden tek bir büyük blok halinde birleştirmek.

Yeni isimleri çekmek: Netanyahu bu sayede mevcut Likud listesinin yarattığı yıpranmışlığı aşmayı ve diğer partilerden de sağ profil taşıyan isimleri (örneğin yedek General Ofer Winter gibi isimleri Bezalel Smotrich’in listesine entegre ederek) sağ bloğu tahkim etmeyi hedefliyor.

Siyasi analistler, sağdaki partilerin şu anda gelecekte daha yüksek bir pazarlıkla yeniden birleşmek üzere bilinçli bir "ayrışma" stratejisi izlediğini, ancak muhalefetteki Naftali Bennett ve Yair Lapid’in yeni ittifakları karşısında bu formüllerin Netanyahu'yu iktidarda tutmaya yetip yetmeyeceğinin büyük bir belirsizlik taşıdığını vurguluyor.


12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
TT

12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)

Antoine el-Hac

Büyük güçler arasındaki jeopolitik gerilimlerin giderek arttığı bir dönemde, nükleer savaş tehdidi uzun yılların ardından yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşınıyor. Bir dönem bu riskin geçmişte kaldığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş olsa da, son gelişmeler küresel ölçekte endişelerin yeniden yükselmesine yol açıyor. Devletlerin askeri kapasitelerini geliştirmek ve nükleer sistemlerini modernize etmek için yürüttüğü rekabet sürerken, uzmanlar dünyanın sonuçları kontrol altına alınamayacak ölçekte bir felaketle karşı karşıya kalma ihtimaline her zamankinden daha fazla yaklaştığı uyarısında bulunuyor.

Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, dünya genelinde halen yaklaşık 12 bin 187 nükleer savaş başlığı bulunuyor. Bu rakam, zaman zaman siyasi ve medya söylemlerinde dile getirilen ‘dünyayı defalarca yok edebilecek bir güç’ iddiasını akıllara getirse de, bilimsel değerlendirmeler bu yaygın algıdan farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Fiziksel açıdan bakıldığında, günümüzde mevcut hiçbir nükleer cephanelik dünya gezegenini tamamen yok etme kapasitesine sahip değil. Çünkü bir gezegeni parçalamak veya ortadan kaldırmak için gereken enerji miktarı, insanlığın elindeki toplam yıkıcı gücün çok ötesinde bulunuyor. Ancak uzmanlara göre asıl tehlike gezegenin yok olması değil, insan uygarlığının bugünkü haliyle varlığını sürdüremeyecek ölçüde bir yıkıma uğraması ihtimali.

Yaklaşık hesaplamalara göre modern nükleer savaş başlıklarının gücü 100 ila 800 kiloton TNT eşdeğeri arasında değişiyor. Karşılaştırma amacıyla her bir savaş başlığının ortalama 300 kiloton güce sahip olduğu varsayıldığında, küresel nükleer cephaneliğin toplam yıkıcı kapasitesi yaklaşık 3,7 milyar ton TNT eşdeğerine ulaşıyor. Bu miktar, 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima kentini yerle bir eden atom bombasının yaklaşık 250 bin katına karşılık geliyor.

Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)

Bununla birlikte uzmanlar, ‘dünyayı 10 kez ya da 100 kez yok etme kapasitesi’ yönündeki ifadelerin büyük ölçüde mecazi bir anlatım olduğunu belirtiyor. Zira geniş çaplı bir nükleer savaşın, mevcut cephaneliğin tamamının kullanılmasına gerek kalmadan bile küresel ölçekte bir çöküşe yol açabileceği değerlendiriliyor. Uzmanlara göre nükleer patlamaların doğrudan neden olacağı yıkımın yanı sıra, ortaya çıkacak devasa yangınlar, altyapının çökmesi, radyoaktif kirlilik, ekonomik krizler, gıda kıtlığı ve sağlık sistemlerinde yaşanacak ağır tahribat, dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve çöküş sürecine sürükleyebilir.

Aynı kapsamda, Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), nükleer silahların insanlığın geliştirdiği en yıkıcı ve ayrım gözetmeyen silahlar olmaya devam ettiği uyarısında bulunuyor. Kuruluşa göre nükleer silahlar yalnızca patlama anında can kaybına yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda insanlar, çevre ve gelecek nesiller üzerinde uzun yıllar sürebilecek radyasyon etkileri bırakıyor.

ICAN, büyük bir kentin üzerinde tek bir nükleer silahın patlatılmasının kısa süre içinde yüz binlerce, hatta milyonlarca kişinin ölümüne neden olabileceğini belirtirken, büyük güçler arasında yaşanabilecek kapsamlı bir nükleer savaşın ise yüz milyonlarca insanın hayatına mal olabileceği konusunda uyarıyor.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)

Araştırmalar, bir nükleer patlamanın saniyeler içinde şok dalgaları, yoğun ısı ve radyasyon şeklinde muazzam miktarda enerji açığa çıkardığını ortaya koyuyor. Ses hızını aşan bir süratle yayılan patlama dalgası, binaları ve altyapıyı yerle bir ederken, patlama merkezine yakın bölgelerde bulunan insanların büyük bölümünün hayatını kaybetmesine neden oluyor. Ortaya çıkan aşırı yüksek sıcaklık ise geniş çaplı yangınları tetikleyerek, zamanla tüm şehirleri yutabilecek devasa ateş fırtınalarına dönüşebiliyor.

Uzmanlara göre daha da endişe verici olan husus ise iklim üzerindeki olası etkiler. Bazı bilimsel çalışmalar, günümüzde mevcut nükleer silahların yüzde 1’inden daha azının kullanılması halinde bile küresel iklim sisteminde ciddi bozulmalar yaşanabileceğini ve bunun yaklaşık 2 milyar insanı kıtlık riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini öne sürüyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre binlerce nükleer savaş başlığının kullanıldığı bir senaryonun ise tarımsal üretimi ve ekosistemleri dünya genelinde olumsuz etkileyecek kapsamlı bir ‘nükleer kışa’ yol açabileceği belirtiliyor.

Bu endişeler, özellikle ABD, Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi büyük nükleer cephaneliklere sahip ülkeler arasındaki gerilimlerin arttığı bir dönemde daha da güçleniyor. Uzmanlar, geleneksel çatışmaların nükleer bir boyut kazanması riskinin artık yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını, önlenmesi ve hazırlık yapılması gereken gerçekçi bir senaryo haline geldiğini vurguluyor.

Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)

Bu çerçevede, Atlantik Konseyi tarafından gerçekleştirilen bir ankete göre, katılımcı uzmanların yüzde 40’ı 2035 yılına kadar yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimalini mümkün görüyor. Daha da dikkat çekici olan ise ankete katılanların yaklaşık yarısının, böyle bir savaşta en az bir tarafın nükleer silah kullanacağı öngörüsünde bulunması.

Öte yandan küresel nükleer silah harcamalarındaki artış da sürüyor. Son raporlara göre nükleer silaha sahip dokuz ülke, 2025 yılı boyunca nükleer cephaneliklerini güçlendirmek ve modernize etmek amacıyla yaklaşık 119 milyar dolar harcadı. Bu rakamın, bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 19’luk bir artışa işaret ettiği belirtiliyor.

Harcama sıralamasında, listenin başında 69 milyar doların üzerinde bütçe ayıran ABD yer alırken, onu Çin, Birleşik Krallık ve Rusya takip etti.

Söz konusu veriler, dünyanın nükleer silahlara olan bağımlılığını azaltmak yerine bu kapasiteyi geliştirme ve yenileme yönünde ilerlediğine işaret ediyor. Nükleer silahlanma programları genişlerken, silahsızlanma girişimleri ile büyük güçler arasında güven inşa etmeyi amaçlayan diplomatik çabaların ise giderek zayıfladığına dikkat çekiliyor.

Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)

Sonuç olarak nükleer silahlar, gezegeni fiziksel olarak yok etme kapasitesine sahip olmasalar da, insanlığı ortadan kaldırabilecek ve dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve yıkım dönemine sürükleyebilecek güçte görülüyor. Bu nedenle birçok uzman, olası bir felaketin önlenmesinin yalnızca nükleer risklerin yönetilmesine değil, aynı zamanda nükleer cephaneliklerin azaltılması ve bu silahların kullanımının engellenmesine yönelik ciddi uluslararası çabalara bağlı olduğunu vurguluyor.

Ünlü fizikçi Albert Einstein da bu tehlikeye dikkat çekerek, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum; ancak Dördüncü Dünya Savaşı’nın sopa ve taşlarla yapılacağını biliyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Nükleer silahsızlanma savunucularının sıkça dile getirdiği görüş ise şu sözlerle özetleniyor: “Nükleer rulet oyununu kazanmanın tek yolu, oynamayı bırakmaktır.”


Kiev’de en çok bombalanan bölge, “Çernobil’e döndü”

Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
TT

Kiev’de en çok bombalanan bölge, “Çernobil’e döndü”

Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)

Rus ordusunun Kiev'de en çok bombaladığı Lukiyanivska’da yaşayanlar, durumun her geçen gün kötüleştiğini söylüyor.

Guardian’ın aktardığına göre Lukiyanivska’nın yer aldığı Şevçenkivski bölgesi, Rus ordusunun savaşın başından beri başkentte en sık hava saldırısı düzenlediği yer.

Özellikle Lukiyanivska metrosuyla çevredeki dükkanlar ve iş merkezlerinin hedef alındığı aktarılıyor.

Bölge sakinleri arasında, üç kez vurulmasına rağmen hâlâ faaliyet gösteren McDonald’s şubesinin "direniş sembolüne döndüğü" yazılıyor.

Nisanda düzenlenen hava saldırılarında oturduğu binanın yanındaki apartmana bombaların isabet ettiğini söyleyen Anastasya Primak, bölgenin cephe hattından farkı kalmadığını belirtiyor.

23 yaşındaki Ukraynalı, "Bana şiddetli anksiyete bozukluğu teşhisi kondu. Hiçbir neden yokken bile sürekli endişeleniyorum, panik atak geçiriyorum" diyor ve ekliyor:

Arkadaşlarıma buranın Çernobil’e benzediğini söylüyorum. Giderek daha tehlikeli hale geliyor. Bir drone ya da roketin isabet etmesinden korktuğum için embriyo gibi kıvrılmış halde uyuyorum. Tek seferde ölmek istiyorum. Bir uzvumu kaybetmek istemiyorum.

Çiçek satıcısı Fayna Polişçuk da müşteri kalmadığını söylüyor:

Mayıstaki son büyük saldırının ardından birçok kişi ağlayarak burayı terk etti.

Haberde, Rusya’nın özellikle İran savaşı nedeniyle Patriot savunma füzesi stoklarının azalmasından faydalanarak hava saldırılarını artırdığı belirtiliyor.

Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 ülkelerinin liderleriyle pazar günü Londra’da düzenlenen zirvede bir araya gelen Ukrayna lideri Volodimir Zelenski, önleyici füze tedarikinin artırılması çağrısı yapmıştı.

Diğer yandan Kiev, Avrupalı müttefikleriyle ABD menşeli Patriot’a alternatif yeni bir hava savunma sistemi geliştiriyor.

"Freyja" savunma sisteminde Ukrayna’nın geliştirdiği FP-7.x füzeleri, Avrupa’da tasarlanan özel radar ve uydularla çalışacak.  

Balistik füze ve drone’ları imha etmek üzere tasarlanan sistemde tek bir füzenin maliyeti yaklaşık 700 bin dolar, Patriot içinse bu rakam 3,8 milyon doları buluyor.

Independent Türkçe, Guardian, Meduza