Esed'den Maduro'ya: Güvenilmez müttefikler anlatısının pazarlanması

Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların, baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği tahminine dayalı, bir ön senaryo görevi görüyor.

Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
TT

Esed'den Maduro'ya: Güvenilmez müttefikler anlatısının pazarlanması

Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)

Sergey Eledinov

Son zamanlarda transatlantik analizlerde ve medya yorumlarında tekrar eden, Rusya ve Çin'in “müttefiklerini terk ettiği” ve bunun Afrika'da giderek büyüyen bir kaygıya neden olduğu teması öne çıktı. Bu düşünce örneğin, Münih Güvenlik Raporu'ndaki Sahel bölümü, “Sahel: Terk Edilmiş Ortaklıklar” ile Batı Afrika hakkındaki çeşitli bilgilendirmeler de dahil olmak üzere çok çeşitli rapor ve makalelerde kendisine yer buldu. Aynı şekilde “Maduro, Rusya'nın Güvenilmez Bir Müttefik Olduğunu Acı Bir Şekilde Öğrendi” gibi başlıklar taşıyan makaleler, Suriye ve Venezuela vakalarını Sahel rejimleri ve Moskova ile Pekin'in diğer ortakları için ibretlik öyküler olarak sundular.

Bu argümanın bir miktar geçerliliği var. Bu krizler gerçekten de dış desteğin sınırları hakkında meşru soruları gündeme getiriyor. Ancak, anlatıyı yatay bir bağlama kaydırmak, onu analitik araç olmaktan çıkarıp, Afrikalı aktörlerin mevcut davranışlarını açıklamak yerine, gelecekteki krizleri tahmin etmeyi amaçlayan önceden tasarlanmış bir açıklayıcı çerçeveye dönüştürüyor.

Dahası “Afrika'da kaygı” ifadesinin kendisi, -özcü bir eğilimde- saklı temel bir analitik hatayı açığa çıkarıyor. Bu, üslup hatası veya gazetecilikteki aşırı basitleştirme değil, metodolojik olarak zayıf sonuçlara yol açan bir mantık hatasıdır. Bu analiz onlarca ülke, rejim ve elit oluşumu kapsayan bütün kıtayı hayali bir kolektif duyguya indirgiyor. Bu indirgemecilik, gerçekliği basitleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda etkinliğin içini boşaltıyor, somut kararları ve çıkarları genel bir “ruh haliyle” değiştiriyor. Hükümetleri, kurumları veya karar alma mekanizmalarını belirtmeden bir “Afrika kaygısı”ndan bahsetmek, bölge adına konuşma hakkını gasp etmek anlamına gelir. Bu perspektiften bakıldığında, özcülük sadece retorik bir süsleme değil, analitik çerçevenin destekleyici bir sütunudur ve eğer kaldırılırsa, tüm yapı çöker.

Gözlemlenebilir kurumsal göstergeler dikkate alındığında, Afrika bağlamında Rusya ve Çin'in “güvenilmezliğine” dair iddiaların derinleştirilmesinin deneysel temeli sınırlı kalmaktadır. Afrika devletleri, Moskova veya Pekin'e duydukları güvende yaşanan kayba dayalı olarak güvenlik anlaşmalarının feshedilmesi veya değiştirilmesi konusunda net bir dalgaya sahne olmamış, ayrıca dış politikayı yeniden yönlendiren belirleyici nedenlere “güvenilmezliği” ekleyen resmî açıklamalar da yayınlamamıştır. Bu, elbette risklerin gizli bir şekilde yeniden değerlendirildiği veya altta yatan şüphelerin var olduğu olasılığını dışlamaz. Nitekim Afrika ve Ortadoğu'da, Maduro'nun tutuklanmasının ardından Rus ve Çin garantilerinin gerçek değerini sorgulayan ve bazı elitler arasında “sessiz bir huzursuzluktan” bahseden makaleler yayınlandı. Ancak bu, şimdilik, karar alma süreçlerinde sağlam şekilde yerleşmiş kurumsal bir model değil, yorumlayıcı bir katman olmayı sürdürüyor. Bu ayrım çok önemli, çünkü söylemin analizden siyasi eyleme geçiş yaptığı nokta tam da burasıdır.

Bu anlatının temel itici gücünün kaynağının bölge dışında, transatlantik analitik alanda olması dikkat çekicidir. Avrupalı ve Amerikan düşünce kuruluşları tarafından yayınlanan raporlarda ve bilgilendirmelerde, Esed'in devrilişi ve Maduro krizi, Afrika rejimleri için kapsamlı bir “ders” olarak sunuluyor; Rusya ve Çin'in uzun vadeli destek sağlamaya yönelik kaynakları ve siyasi iradeleri yetersizdir. Bazı ifadeler, Afrikalı liderlerin Moskova ve Pekin'in, Batı'nın daha önce müttefiklerine yaptığı gibi rejimlerin hayatta kalması için risk almayacağını anlamaları gerektiğini açıkça belirtiyor.

Bu mantık, Afrikalı elitler arasında genellikle daha büyük bir ihtiyatla gündeme getiriliyor ve kesin bir yargıdan ziyade, olası desteğin sınırları hakkında pratik bir soru olarak ifade buluyor. Anlatının kaynağı ile bölgedeki siyasi uygulama arasındaki bu tutarsızlık, fikrin doğrudan yerel deneyimle şekillenmediğini, aksine hazır bir açıklama olarak sunulduğunu gösteriyor.

efgthyjuı8
Nijer Dışişleri Bakanı Bakary Yaou Sangare, Mali Dışişleri Bakanı Abdoulaye Diop ve Burkina Faso Dışişleri Bakanı Karamoko Jean-Marie Traoré, Rus mevkidaşları Sergey Lavrov ile ortak basın toplantısında, Moskova, 3 Nisan 2025 (AFP)

Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği beklentisine dayanan bir ön senaryo görevi görüyor ve elitleri, kriz yoğunlaştığında kesin desteğin gelmeyeceği ön yargısını benimsemeye hazırlıyor. Hedef kitlesi genel halk değil, dar karar verici çevredir; devlet başkanları, üst düzey askeri komutanlar, güvenlik ve istihbarat teşkilatları ve büyük ekonomik çıkar grupları. Kriz zamanlarında, bu algılar genellikle birlik ve direnç, aşamalı bir çözüm veya dağılma ve yeniden konumlanma arasında seçim yapmayı destekler. Bu perspektiften bakıldığında, anlatı sadece gerçeği tanımlamakla kalmaz; krizin kendisi tam olarak gerçekleşmeden önce bile elitlerin hesaplarını yeniden şekillendirerek ona müdahale eder.

Bu anlatının dayandığı iki örnek -Suriye ve Venezuela- dış desteğin sınırlarını ortaya koyuyor, ancak kamuoyunda yaygın olarak tasvir edilenden daha karmaşık bir tablo içinde. Suriye'de, Rus ve İran müdahalesi, rejimin askeri yenilgisini önlemede ve devletin temel kurumlarını korumada belirleyici bir rol oynadı. Beşşar Esed'i “ihanete uğramış bir müttefik” olarak tasvir etmek, olayların seyriyle bağdaşmıyor çünkü çatışmanın en kritik aşamalarında kendisine destek güçlüydü. Tam aksine, Suriye deneyimi, dış desteğin neler başarabileceğinin sınırlarını göstermektedir; zaman kazandırır ve askeri gücü destekler, ancak yapısal dengesizlikleri gidermez, kaybedilen meşruiyeti geri kazandırmaz veya uzun vadeli ekonomik gerilemeyi telafi etmez. Tek başına destek miktarı kırılgan bir iç yapıyı istikrarlı bir yapıya dönüştüremez.

Venezuela ise sıkılıkla Rusya'nın “güvenilmezliğinin” kanıtı olarak gösteriliyor. Ancak, bu yorum daha yakından incelendiğinde zayıflamaktadır. Moskova ve Pekin'in desteği baştan beri açıkça tanımlanmıştır; hiçbir koşulda doğrudan askeri müdahaleye dair bir taahhütte bulunmaksızın, krediler, borçların yeniden yapılandırması, enerji ve savunma sözleşmeleri ile diplomatik koruma. Bu desteğin sınırları, dış aktörlerin kaynakları ve risk alma kapasitelerinin yanı sıra, elitler arasındaki dağılma, güvenlik kurumları üzerindeki kontrolün niteliği ve kilit oyuncuların hesapları da dahil olmak üzere Venezuela'nın iç dinamikleri tarafından belirlenmiştir.

Burada, ana akım söylemde sıklıkla gözden kaçırılan çok önemli bir nokta öne çıkıyor, o da desteğin sınırları tek taraflı bir karar değil, iki taraf arasındaki etkileşimin sonucudur. Dış aktörün iradesi olsa bile, iktidardaki elit içindeki uyumun yokluğunu telafi edemez, rejimin benimsemek istemediği siyasi veya güvenlik seçeneklerini dayatamaz veya giderek aşınan kurumlar üzerine istikrarlı bir meşruiyet inşa edemez. Bir ortağın “güvenilirliğini” rejimin kendi davranışlarından bağımsız olarak değerlendirmek, tehlikeli analitik sonuçları olan metodolojik bir hatadır. Otomatik kurtuluş yanılsamasını besler ve direnç yükünü içeriden dışarıya kaydırır.

Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması bağlamını dikkate almamaktadır

Bu nedenle Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması ve Sahel'deki asimetrik isyan bağlamını dikkate almamaktadır. Bunlardan her biri kendi yapısına ve dış aktörler için farklı manevra alanlarına sahip ve farklı kriz türlerini temsil etmektedir.

Sahel'de, Rus askeri birlikleri, ulusal ordular, güvenlik servisleri ve yerel milis gruplarla birlikte, geniş çaplı kara müdahalelerine katılmadan ayrılıkçı ve cihatçı isyanlarla mücadele ederek sınırlı yetkiler dahilinde faaliyet gösteriyorlar. Bu birbirinden farklı bağlamları tek bir açıklayıcı modelde birleştirmek, Afrika'daki güvenlik düğümlerini doğru değerlendirmeyi veya derinlemesine anlamayı sağlamaktan ziyade, uyarıcı anlatıları kolaylaştırmaya hizmet ediyor.

cdfvgthy
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askerî geçit töreninde, Pekin, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu anlatının güçlenmesinin zamanlaması, kendi başına anlamlı, çünkü Sahel bölgesinde Batılı güvenlik modellerinin yaşadığı kriz, Avrupa'nın askeri varlığının azalması, alternatif ortakların yükselişi ve Sahel devletlerinin ittifaklarının yeni dış bağlantılar etrafında pekişmesi zemininde ivme kazandı. Askeri misyonlar ve kurumsal araçlar aracılığıyla olayları doğrudan yönlendirme yeteneği azaldıkça, yorumları kontrol etmek, aşınan etkinin yerini alır. Beklentileri yönetmek, rakiplerin “güvenilirliğini” sorgulamak da dahil olmak üzere, önceki kontrol mekanizmalarının eskisi kadar etkili olmadığı bir bağlamda alternatif bir etki aracına dönüşür.

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; resmi güvenlik garantileri veya her koşulda müdahale taahhüdünde bulunmaksızın, sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler. Deneyimler sicili, bu yaklaşımı ortakların yakın zamanda terk edilmesinin bir öncüsü olarak yorumlamayı desteklemiyor, aynı zamanda iç krizlere karşı kapsamlı bir sigorta poliçesi olarak değerlendirmeyi de haklı çıkarmıyor. Desteğin sınırları vardır ve bu sınırlar, dış tarafların kaynaklarının yanı sıra rejimlerin bu katılımla uyumlu bir iç güç yapısı kurma istekliliği ve gücüyle belirlenir.

Afrika devletlerine gelince temel ders, rejimlerin hayatta kalmasını garanti altına alacak “güvenilir bir hami” aramakta değil, bağımsız bir strateji formüle etmekte yatıyor. Mesele, güvenlik ve siyasi kurumlar üzerindeki hayati kontrolü bırakmadan, manevra alanlarını genişletmek için dış ortaklardan -Batılı, Rus, Çinli veya bölgesel olsun- nasıl yararlanılacağıdır.

Bu süreç zaten başladı. G5 Sahel ittifakı içindeki ülkeler de dahil olmak üzere Sahel ülkeleri, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle aktif ve büyüyen ilişkilerini sürdürürken, Rusya ve Çin ile iş birliğini derinleştiriyor. Doğu Afrika hükümetleri de güvenlik mimarilerini tek bir eksene hapsetmeden, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin ile programlarını harmanlıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, çeşitlendirme, hayali bir “Afrika kaygısını” değil, bağımlılığı azaltmayı amaçlayan rasyonel bir hesabı yansıtıyor.

Tam da bu noktada “güvenilmez müttefikler” anlatısı gerçekten tehlikeli hale geliyor. Tehlikesi, bazı iddiaların doğruluğunda değil, sorumluluk merkezinin içeriden dışarıya kaydırılmasında ve elit çevrelerde kaçınılmaz bir terk edilme beklentisini yerleştirmesinde gizli. Bu beklentiler, iktidardaki koalisyonların uyumunu zayıflatıyor, proaktif yeniden konumlanmaları teşvik ediyor ve dağılma süreçlerini hızlandırıyor. Ardından bu dağılmanın kendisi anlatının geçerliliğinin kanıtı olarak sunuluyor.

Bu anlatının yıkıcı işlevi budur. Sadece gerçeği tanımlamakla kalmıyor, beklentileri ve davranışsal hesapları şekillendirerek onu yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle tehlikeli; yanlış olabileceği için değil, elit kesimin bir bölümünün bilincinde kök saldığında krizin oluşmasına katkıda bulunan bir faktör haline gelebileceği için. O zaman, “güvenilmez müttefikler” söylemi bir baskı aracı haline geliyor ve etkileri dış desteğe ilişkin herhangi bir nesnel sınırlamayı aşabiliyor.

Dış ortaklıklar hangi biçimi alırsa alsın, Afrika krizlerinin sonuçları nihayetinde rejimlerin dış yardımın sınırlılığını kabul etmeye ve direnç sorumluluğunu üstlenmeye ne ölçüde istekli olduklarına bağlı olacaktır; bu görev Moskova'ya, Pekin'e veya başka herhangi birine devredilemez.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.