Münih Güvenlik Konferansı: ABD’nin izolasyonist yaklaşımı Avrupa'yı uyandırdı

Atlantik'in iki yakası arasında uçurum büyüyor

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla
TT

Münih Güvenlik Konferansı: ABD’nin izolasyonist yaklaşımı Avrupa'yı uyandırdı

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla

Tarık Raşid

Avrupalı liderler, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana süren eski dünya düzeninin sona erdiğini ilan etmek ve bireysel uluslararası güç ve çıkarların hakim olduğu, ittifakları ve kolektif eylemi reddeden yeni bir düzenin ortaya çıkmaya başladığını duyurmak veya bu konuda uyarmak için adeta birbirleriyle yarıştılar.

Münih Güvenlik Konferansı'nda, komadaki bu dünya düzeni için ağıtlar yakıldı. Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen ve çoğu Avrupa'dan olmak üzere dünyanın dört bir yanından 50'den fazla devlet ve hükümet başkanının katıldığı konferansın 62. oturumu gerçekleştirildi. Katılımcılar, Atlantik'in iki yakası arasındaki güvenin aşındığına tanıklık ederken bu anın bir dönüm noktası olduğu konusunda hemfikirdiler.

Avrupalı liderlerin üzerinde anlaştıkları en önemli noktalar, ABD'ye olan bağımlılıktan kurtulma ve Washington ile dostluk ve koordinasyondan ödün vermeden bağımsız bir rota çizmeye başlama gerekliliğiydi. Aynı zamanda, ABD’nin koruması altında kalmaktan ve kaçınılmaz coğrafi konumları nedeniyle birlikte yaşamaktan başka çareleri olmadığını kabul ettikleri Rusya'dan korkmaktan kurtulacakları bir nükleer şemsiye kurmayı da kararlaştırdılar.

2026 Münih Güvenlik Raporu'na göre G7 ülkelerinin vatandaşlarının sadece küçük bir yüzdesi, mevcut hükümetlerinin politikalarının gelecek nesilleri daha iyi bir konuma getireceğine inanıyor. Hem iç hem de dış siyasi yapılar, aşırı bürokratik ve vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak için reform veya uyum sağlayamayan yapılar olarak görülüyor.

Raporda, ABD Başkanı Donald Trump, mevcut kuralları ve kurumları kasıtlı olarak zayıflatan bir kampanya yürütmekle açıkça suçlanıyor. Trump'ın destekçileri için, Washington'ın ‘buldozer politikası’, kurumsal çıkmazları aşmanın ve uzun süredir devam eden sorunlara çözüm bulmanın bir yolu. Trump yönetiminin NATO'nun savunma harcamalarını artırması ve İsrail ile Hamas arasında ateşkes sağlanması için baskı yapması da bunu kanıtlıyor.

Bu yaklaşımın güvenlik, refah ve özgürlüğü teşvik eden politikalar uygulamaya koyma yeteneğini sorgulayan rapor, dünyanın koşullu anlaşmalarla yönetilen bir sistemin ortaya çıkmasına tanık olabileceği konusunda uyarıyor.

Ancak rapor, bu yaklaşımın güvenlik, refah ve özgürlüğü teşvik eden politikalar uygulamaya koyma yeteneğini sorguluyor ve dünyanın, özel çıkarların kamu çıkarlarının üzerinde olduğu ve ilkelere dayalı küresel kurallar ve iş birliğine başvurmak yerine bölgesel güçlerin hakim olduğu, duruma göre değişen anlaşmalarla yönetilen bir sistemin ortaya çıkmasına tanık olabileceği konusunda uyarıyor. Raporda, bu sistemin, yıkım politikasına umut bağlayanlara değil, yalnızca güçlü ve zenginlere hizmet edeceği için, savunucularına ters tepeceği belirtiliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD yönetiminin mevcut uluslararası düzenin temel direklerinden geri çekilmesinin, özellikle Avrupa, Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu gibi hükümetlerin uzun süredir ‘Amerikan barışı’ şemsiyesine güvenen çeşitli bölgelerde yansımaları oldu. Küresel ticaret, kalkınma ve insani yardım başta olmak üzere birçok alan da bu durumdan etkilendi.

Raporda, Washington'ın kademeli olarak geri çekilmesi, Ukrayna'ya verdiği desteğin sallantıda olması ve Grönland hakkındaki açıklamalarının Avrupa'nın güvensizlik duygusunu beslediği ve ABD'nin Avrupa güvenliğine yaklaşımının güvence verme, şart koşma ve zorlamanın harmanlanması olduğu vurgulandı.

Bu karışık sinyallerle karşı karşıya kalan Avrupa ülkeleri, ABD ile iyi ilişkiler sürdürmek ve daha fazla bağımsızlık için hazırlık yapmak arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Avrupalılar, Washington'ın Çin'in nüfuzunu sınırlama çabalarının ciddiyetine şüpheyle yaklaşırken son dönemdeki bazı politikalarının bu hedefle çeliştiğini düşünüyor. Hatta Washington’ın müttefiklerine destek vermektense Pekin ile anlaşmalara öncelik vereceğinden korkuyorlar.

fvfrvf
Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı'nın son gününde Bayerischer Hof Hoteli’nin genel görünümü, 15 Şubat 2026 (Reuters)

Raporda, Trump yönetiminin, Washington’ın kendisinin oluşturulmasına katkıda bulunduğu küresel ticaret kurallarını, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına aykırı geniş kapsamlı gümrük vergileri uygulayarak açıkça terk ettiği ve Çin pazar bozucu uygulamalarına devam ederken, ‘Önce Amerika’ ilkesine hizmet eden ikili anlaşmalar yapmak için ekonomik baskı uyguladığı, ABD’nin birçok uluslararası kuruluştan çekilmesinin, bu kuruluşlar için varoluşsal krizlere yol açtığı iddia ediliyor.

Bu değişiklikler, küresel düzene karşı çıkan birçok tarafı, ABD'ye bağımlılıktan kurtulmanın yollarını aramaya itti. Raporda, bunun özellikle Avrupa'da yeniden keşif için maliyetli yatırımlar gerektirse de, uluslararası kuralların ve normların yaygın olarak yok edilmesi politikalarından daha fazla halkın beklentilerini karşılayabileceği sonucuna varılıyor.

Marco Rubio'nun uzlaşmacı konuşması

Ancak, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konferanstaki konuşmasında kullandığı dil, geçen yılki konferansta Avrupalıları şok eden ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in kullandığı dilden daha uzlaşmacı görünüyordu. Vance, Avrupalıları medyaya aşırı kısıtlamalar getirerek ifade özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler haline gelmek üzere oldukları ve kıtanın kapılarını yasadışı göçe karşı, Avrupa'ya yönelik asıl tehdidin Rusya'dan değil, Trump yönetiminin zayıf ve çürümüş olarak tanımladığı kıtanın içinden geldiğini iddia etti. Rubio ise ironik bir şekilde Avrupalılara Çin ile görüşmeleri sürdürmelerini, ancak ulusal çıkarlarından ödün vermemelerini tavsiye etti. Avrupa'nın bu tavsiyeye ihtiyacı yoktu, zira Trump'ın izinden giderek Pekin'e yakınlaşmaya başlamıştı. Önce Amerika politikasını benimseyen Trump'ın Nisan ayında Çin lideri Şi Cinping ile görüşmesi bekleniyor.

Rubio, ABD ve Avrupa'nın ortak bir tarih ve kaderi paylaştığını doğruladığında Avrupalı liderler rahat bir nefes aldı, ancak aynı zamanda iklim değişikliği ve kitlesel göç karşıtı grupların ortak refahı tehdit ettiği konusunda uyarıda bulundu. Yasadışı göçün tehlikelerini ayrıntılı olarak anlatan Rubio, göçün bir kriz oluşturduğunu ve Batı'daki toplumları istikrarsızlaştırdığını söyledi. Vance'in daha önce yaptığı, Batı'nın bu politikaların sonucu olarak kültürel bir çöküşle karşı karşıya olduğu yönündeki açıklamayı tekrarladı.

Rubio ve Trump yönetimi, Avrupa'nın kültürel ve ekonomik çöküşünü hızlandırdığı için liberalleri suçluyor.

Rubio ve Trump yönetimi, liberalleri Avrupa'nın kültürel ve ekonomik çöküşünü hızlandırmak ve tedarik zincirlerini rakiplerin eline teslim etmekle suçluyor ve ‘ulusumuzun üretim kapasitesini, zenginliğini ve bağımsızlığını elinden aldığını’ iddia ediyor.

Rubio'nun uyarıları, Avrupa'ya bu politikalar konusunda rotasını değiştirmesi ya da bunun sonucunda kültürel yok oluşla karşı karşıya kalması arasında bir seçim yapmasını öneren, yakın zamanda yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ndeki uyarıları yansıtıyor.

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington’ın Avrupa'daki milliyetçi partilerle bağlarını güçlendireceği ve onlarla iş birliği yaparak ülkedeki statükoya direneceği yönünde bir not içeriyordu.

Rubio, Avrupa ile olan bu anlaşmazlığın, sadece askeri değil, manevi ve kültürel bağları da olan Avrupa'ya yönelik ABD'nin derin endişesinden kaynaklandığını iddia ederek eleştirilerini hızla yumuşatmaya çalıştı.    

Hem eleştiri hem de övgü olarak yorumlanan Rubio'nun konuşması, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupalıları, kıtanın maruz kaldığı karalama kampanyası ve alaycı tavırlara karşı gururla hareket etmeye çağırmasının ardından geldi. Macron, Avrupa'nın kendi güvenliğini bağımsız olarak tanımlaması gerektiğini vurguladı. Macron, Paris'in, Rusya tehdidi karşısında Avrupa'nın güvenliğini kendi şartlarına göre yeniden yapılandırmayı da içeren kapsamlı bir yaklaşımla ortak bir caydırıcılık oluşturmak için müttefikleriyle stratejik nükleer istişareler yürüttüğünü de sözlerine ekledi. Avrupa'nın mevcut güvenlik yapısının geleceğe dayanamayacağını ve Avrupa'nın, agresif bir coşku hali yaşadığına inandığı Moskova ile gelecekteki bir arada yaşamayı şekillendireceğini kabul eden Macron, Moskova ile müzakerelerden Trump'ı dışlamak istediğini ima etti, çünkü Moskova ile aynı coğrafi bölgede yaşayanlar Avrupalılar ve bu nedenle ABD'nin bu konuda rol oynamasını istemiyor. Fransa, Macron'un ‘ulusal doktrin’ olarak adlandırdığı, başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleriyle işbirliği ve ortak güvenlik çıkarları tarafından garanti edilen bir doktrini hayata geçirmek için çalışıyor.

yjuı
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Almanya'nın güneyindeki Münih kentinde düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı'nda konuşurken, 14 Şubat 2026 (AFP)

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise, NATO çerçevesi içinde gerçekleştirilmesi şartıyla, ülkesinin yasaya bağlı kalarak Fransa ile Avrupa nükleer caydırıcılığı konusunda gizli görüşmeler yürütüldüğünü duyurdu. Fransa ve İngiltere, Avrupa'daki tek nükleer güçlerken, Almanya ve Avrupa'nın geri kalanı NATO çerçevesinde ABD'nin nükleer korumasına güveniyor. Avrupa nükleer projesinin ayrıntıları ise gizli kalmaya devam ediyor. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı, önümüzdeki haftalarda daha fazla bilgi açıklanmasını bekliyor ve Avrupa'nın ABD'den bağımsızlık için hazırlıklı olması gerektiğini vurguluyor. Merz ise daha diplomatik bir üslupla ABD'yi Atlantik'in iki yakası arasındaki güveni yeniden tesis etmeye ve canlandırmaya çağırırken, temellere ve ilkelere dayanan uluslararası sistemin zayıfladığını ve dünyanın ABD'nin liderlik konumunu kaybettiği bir ‘güç siyaseti’ dönemine girdiğini vurguladı.

Ancak Washington ile Avrupa arasında mevcut gerginliğin rahatsız edici bir gerçeklik olduğunu yineledi. İngiltere, Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılmasına (Brexit) ve 2020'de eurodan bağımsızlığını kazanmasına rağmen, safları bozmak istemedi. İngiltere Başbakanı Keir Starmer konuşmasında Avrupa'nın savunma ve güvenlik konusunda kendi ayakları üzerinde durması çağrısında bulundu. Starmer, Avrupa'nın halkını, değerlerini ve yaşam tarzını korumak için savaşmaya hazır olması gerektiğini vurgulayarak, Rus tehditlerine karşı koruma sağlamak için İngiliz uçak gemilerini Kuzey Kutbu ve çevresine gönderme niyetini açıkladı.

Starmer, Avrupa'nın halkını, değerlerini ve yaşam tarzını korumak için mücadele etmeye hazır olması gerektiğini vurguladı.

ABD, Kanada ve NATO müttefiklerinin, özellikle Moskova'nın Ukrayna ile gelecekteki herhangi bir barış anlaşmasının ardından silahlanma programını hızlandıracağı için, bölgedeki Rus tehditlerine karşı koymak amacıyla bu girişime katılacağını açıklayan Starmer, Avrupa'nın saldırganlığı caydırmaya ve gerekirse savaşmaya hazır olması gerektiğini söyledi.

Bir askeri güç oluşturmanın günümüzün para birimi olduğuna inanan İngiltere Başbakanı, ülkesinin NATO Şartı'nın ‘İttifakın herhangi bir üyesine yapılan saldırının tüm üye devletlere yapılan bir saldırı olarak kabul edilir’ maddesine olan bağlılığının sarsılmaz olduğunu vurguladı.

Avrupa'dan ekonomik izolasyon politikasından önemli bir sapma gösteren Starmer, Brexit’in bir sonucu olarak ortaya çıkan bazı politikaları yeniden gözden geçirme ve güvenlik ve büyümeyi artırmak için Avrupa tek pazarını canlandırma niyetini dile getirdi. Münih'teki ABD-Avrupa tartışması, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas'ın ‘kurtarılmaya ihtiyacı olmadığı’ gerekçesiyle Avrupa'nın Washington’ın Batı medeniyetini kurtarma çağrılarını reddetmesiyle sona erdi.

ABD Başkanı Trump’ın Danimarka'ya ait Grönland adasını zorla ele geçirme isteği nedeniyle gerginlikler devam ederken, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen Münih'te yaptığı açıklamada, kırmızı çizgi olarak gördüğü ülkesinin toprak bütünlüğünden taviz vermeyeceğini taahhüt etti. Ancak, Danimarka, Grönland ve ABD'nin birlikte yapabilecekleri başka şeyler de olduğunu, bunlara adadaki ABD askeri varlığının artırılmasının da dahil olduğunu belirtti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de Avrupalılara, ülkesinin 2027 yılında AB üyeliği için net bir takvim belirlemeleri çağrısında bulundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Antlaşması'nın 42’nci maddesi uyarınca, bir seçenek olmaktan ziyade acil bir gereklilik olarak gördüğü ortak Avrupa savunma maddesini yeniden NATO’nun 5. maddesini yerine getirme konusundaki ciddiyetine ilişkin şüpheler nedeniyle, 2030 yılına kadar olası bir Rus saldırısına karşı askeri hazırlığı desteklemek için 800 milyar avroluk bir program başlatmıştı. Genel olarak konferans, ABD’li ve Avrupalı müttefikler arasındaki uçurumun boyutunu ortaya koydu. Trump’ın benimsediği izolasyonist yaklaşımın, Avrupa'nın uykusundan uyanması ve Washington'a olan bağımlılığından kurtulması için bir uyarı olduğu ortaya çıktı. Bu durum, ABD'nin dünyadaki etkisine ve Avrupa'nın Rusya karşısındaki konumuna olumsuz etkileyebilir ve yeni bölgesel ittifaklar ve blokların ortaya çıkmasına neden olabilir.



Seçim yenilgisine doğru giderken... Netanyahu'nun seçenekleri neler?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
TT

Seçim yenilgisine doğru giderken... Netanyahu'nun seçenekleri neler?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaklaşan genel seçimler öncesinde anketlerin ortaya koyduğu karanlık tablo nedeniyle kendisini ciddi bir siyasi sıkışmışlığın içinde buldu. Kendi talep ettiği derinlemesine anketlerin bile olumsuz sonuçlar vermesi, Netanyahu’yu ittifaklar oyununda gücünü yeniden kazanmak ya da yeni seçmen kitlelerine ulaşmak için alışılmadık ve riskli adımlar atmaya zorluyor.

İsrail’in Maariv gazetesinde yer alan habere göre, Netanyahu’nun seçim öncesi durum tespiti yapmak için özel olarak hazırlattığı kapsamlı anket, iktidar koalisyonunun 50 ila 52 sandalye arasında sıkışıp kaldığını gösterdi. Meclis çoğunluğu olan 61 sandalyenin çok gerisinde kalan ve kaybedilen oyları geri kazanamayan mevcut istikrarlı durum, Netanyahu için aslında bir dezavantaj; çünkü bu durağanlık seçimi kaybetmesi anlamına geliyor.

İsrail Knesset'indeki toplantılardan biri (Knesset web sitesi)İsrail Knesset'indeki toplantılardan biri (Knesset web sitesi)

"Mutlak zafer" yok, cepheler kördüğüm

Ünlü analist Ben Caspit, Maariv gazetesindeki köşe yazısında sahadaki durumu şu sözlerle özetledi:

"Şu an için mucizeleri bir kenara bırakırsak hiçbir cephede 'mutlak zafer' belirtisi yok. İran bize yeniden balistik füzeler fırlatıyor, Hizbullah teslim olmaktan çok uzak, İsrail ordusu Güney Lübnan’da her hafta asker kaybediyor. Gazze’de ise durum aynı: Hamas toparlanıyor, güçleniyor ve nüfuzunu yeniden inşa ediyor. Netanyahu’nun elde ettiği tek inanılmaz 'mutlak zafer', seçimlerin zamanında yapılmasını sağlamak oldu."

Caspit, Netanyahu’nun elindeki taktiksel hamlelerin tükendiğini, ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerinin bile kötüye gittiğini belirtti. Yazar, Netanyahu’nun çaresizlik içinde seçim sonrasında Arap partilerine "Itamar Ben-Gvir’i Ulusal Güvenlik Bakanı yapmayacağım" sözü vererek, bir azınlık hükümetinin güvenoyu alabilmesi için Arap vekillerin çekimser kalmasını sağlamaya çalışabileceğini, ancak bunun bile kendisini kurtarmaya yetmeyebileceğini öne sürdü.

İsrailliler, 25 Nisan 2026'da Tel Aviv'de Netanyahu ve hükümetine karşı gösteri düzenledi (Reuters)İsrailliler, 25 Nisan 2026'da Tel Aviv'de Netanyahu ve hükümetine karşı gösteri düzenledi (Reuters)

Ekim seçimleri bir siyasi kumar mı?

Netanyahu, ultra-Ortodoks (Haredi) partilerle, milyarlarca dolara mal olan ve devlet değerlerini sarsan tartışmalı bir anlaşma yaparak hükümetin ömrünü birkaç ay daha uzatmayı başardı. Ancak bu hamle, seçimlerin Ekim (2026) ayına kalması demek. Ekim ayı, İsrail tarihinin en büyük felaketlerinden birinin yıl dönümüne denk geldiği için normal şartlarda Netanyahu’nun bu dönemde seçime gitmesi siyasi intihar olarak görülüyordu. Uzmanlar, Netanyahu'nun sadece birkaç hafta daha koltukta kalabilmek için ekim ayında kendisine adeta bir "seçim mezarı" kazdığı yorumunu yapıyor.

Sağ blokta yeni taktik: Gideon Sa’ar ve Likud planı

Şarku’l Avsat’ın Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre koalisyon, seçim kampanyası için perde arkasında yeni bir taktiksel yeniden yapılanmaya gitti. Planlanan senaryolardan biri, Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar liderliğindeki Yeni Umut (Tikva Hadasha) partisinin, Likud’dan (geçici olarak) ayrılması.

Netanyahu Knesset'te konuşma yapıyor (Arşiv- EPA)Netanyahu Knesset'te konuşma yapıyor (Arşiv- EPA)

Kanalın siyasi ve Knesset muhabiri Dafna Liel’in aktardığına göre, bu hamle tamamen Netanyahu ile koordineli bir şekilde yürütülüyor ve amaç şu şekildedir:

Seçmen yelpazesini genişletmek: Likud listesinden memnun olmayan veya mevcut koalisyona tepkili olan sağ seçmenleri Sa’ar’ın bağımsız listesiyle konsolide etmek.

Manevra alanı yaratmak: Seçimlerin ardından bu iki partiyi yeniden tek bir büyük blok halinde birleştirmek.

Yeni isimleri çekmek: Netanyahu bu sayede mevcut Likud listesinin yarattığı yıpranmışlığı aşmayı ve diğer partilerden de sağ profil taşıyan isimleri (örneğin yedek General Ofer Winter gibi isimleri Bezalel Smotrich’in listesine entegre ederek) sağ bloğu tahkim etmeyi hedefliyor.

Siyasi analistler, sağdaki partilerin şu anda gelecekte daha yüksek bir pazarlıkla yeniden birleşmek üzere bilinçli bir "ayrışma" stratejisi izlediğini, ancak muhalefetteki Naftali Bennett ve Yair Lapid’in yeni ittifakları karşısında bu formüllerin Netanyahu'yu iktidarda tutmaya yetip yetmeyeceğinin büyük bir belirsizlik taşıdığını vurguluyor.


12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
TT

12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)

Antoine el-Hac

Büyük güçler arasındaki jeopolitik gerilimlerin giderek arttığı bir dönemde, nükleer savaş tehdidi uzun yılların ardından yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşınıyor. Bir dönem bu riskin geçmişte kaldığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş olsa da, son gelişmeler küresel ölçekte endişelerin yeniden yükselmesine yol açıyor. Devletlerin askeri kapasitelerini geliştirmek ve nükleer sistemlerini modernize etmek için yürüttüğü rekabet sürerken, uzmanlar dünyanın sonuçları kontrol altına alınamayacak ölçekte bir felaketle karşı karşıya kalma ihtimaline her zamankinden daha fazla yaklaştığı uyarısında bulunuyor.

Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, dünya genelinde halen yaklaşık 12 bin 187 nükleer savaş başlığı bulunuyor. Bu rakam, zaman zaman siyasi ve medya söylemlerinde dile getirilen ‘dünyayı defalarca yok edebilecek bir güç’ iddiasını akıllara getirse de, bilimsel değerlendirmeler bu yaygın algıdan farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Fiziksel açıdan bakıldığında, günümüzde mevcut hiçbir nükleer cephanelik dünya gezegenini tamamen yok etme kapasitesine sahip değil. Çünkü bir gezegeni parçalamak veya ortadan kaldırmak için gereken enerji miktarı, insanlığın elindeki toplam yıkıcı gücün çok ötesinde bulunuyor. Ancak uzmanlara göre asıl tehlike gezegenin yok olması değil, insan uygarlığının bugünkü haliyle varlığını sürdüremeyecek ölçüde bir yıkıma uğraması ihtimali.

Yaklaşık hesaplamalara göre modern nükleer savaş başlıklarının gücü 100 ila 800 kiloton TNT eşdeğeri arasında değişiyor. Karşılaştırma amacıyla her bir savaş başlığının ortalama 300 kiloton güce sahip olduğu varsayıldığında, küresel nükleer cephaneliğin toplam yıkıcı kapasitesi yaklaşık 3,7 milyar ton TNT eşdeğerine ulaşıyor. Bu miktar, 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima kentini yerle bir eden atom bombasının yaklaşık 250 bin katına karşılık geliyor.

Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)

Bununla birlikte uzmanlar, ‘dünyayı 10 kez ya da 100 kez yok etme kapasitesi’ yönündeki ifadelerin büyük ölçüde mecazi bir anlatım olduğunu belirtiyor. Zira geniş çaplı bir nükleer savaşın, mevcut cephaneliğin tamamının kullanılmasına gerek kalmadan bile küresel ölçekte bir çöküşe yol açabileceği değerlendiriliyor. Uzmanlara göre nükleer patlamaların doğrudan neden olacağı yıkımın yanı sıra, ortaya çıkacak devasa yangınlar, altyapının çökmesi, radyoaktif kirlilik, ekonomik krizler, gıda kıtlığı ve sağlık sistemlerinde yaşanacak ağır tahribat, dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve çöküş sürecine sürükleyebilir.

Aynı kapsamda, Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), nükleer silahların insanlığın geliştirdiği en yıkıcı ve ayrım gözetmeyen silahlar olmaya devam ettiği uyarısında bulunuyor. Kuruluşa göre nükleer silahlar yalnızca patlama anında can kaybına yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda insanlar, çevre ve gelecek nesiller üzerinde uzun yıllar sürebilecek radyasyon etkileri bırakıyor.

ICAN, büyük bir kentin üzerinde tek bir nükleer silahın patlatılmasının kısa süre içinde yüz binlerce, hatta milyonlarca kişinin ölümüne neden olabileceğini belirtirken, büyük güçler arasında yaşanabilecek kapsamlı bir nükleer savaşın ise yüz milyonlarca insanın hayatına mal olabileceği konusunda uyarıyor.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)

Araştırmalar, bir nükleer patlamanın saniyeler içinde şok dalgaları, yoğun ısı ve radyasyon şeklinde muazzam miktarda enerji açığa çıkardığını ortaya koyuyor. Ses hızını aşan bir süratle yayılan patlama dalgası, binaları ve altyapıyı yerle bir ederken, patlama merkezine yakın bölgelerde bulunan insanların büyük bölümünün hayatını kaybetmesine neden oluyor. Ortaya çıkan aşırı yüksek sıcaklık ise geniş çaplı yangınları tetikleyerek, zamanla tüm şehirleri yutabilecek devasa ateş fırtınalarına dönüşebiliyor.

Uzmanlara göre daha da endişe verici olan husus ise iklim üzerindeki olası etkiler. Bazı bilimsel çalışmalar, günümüzde mevcut nükleer silahların yüzde 1’inden daha azının kullanılması halinde bile küresel iklim sisteminde ciddi bozulmalar yaşanabileceğini ve bunun yaklaşık 2 milyar insanı kıtlık riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini öne sürüyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre binlerce nükleer savaş başlığının kullanıldığı bir senaryonun ise tarımsal üretimi ve ekosistemleri dünya genelinde olumsuz etkileyecek kapsamlı bir ‘nükleer kışa’ yol açabileceği belirtiliyor.

Bu endişeler, özellikle ABD, Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi büyük nükleer cephaneliklere sahip ülkeler arasındaki gerilimlerin arttığı bir dönemde daha da güçleniyor. Uzmanlar, geleneksel çatışmaların nükleer bir boyut kazanması riskinin artık yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını, önlenmesi ve hazırlık yapılması gereken gerçekçi bir senaryo haline geldiğini vurguluyor.

Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)

Bu çerçevede, Atlantik Konseyi tarafından gerçekleştirilen bir ankete göre, katılımcı uzmanların yüzde 40’ı 2035 yılına kadar yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimalini mümkün görüyor. Daha da dikkat çekici olan ise ankete katılanların yaklaşık yarısının, böyle bir savaşta en az bir tarafın nükleer silah kullanacağı öngörüsünde bulunması.

Öte yandan küresel nükleer silah harcamalarındaki artış da sürüyor. Son raporlara göre nükleer silaha sahip dokuz ülke, 2025 yılı boyunca nükleer cephaneliklerini güçlendirmek ve modernize etmek amacıyla yaklaşık 119 milyar dolar harcadı. Bu rakamın, bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 19’luk bir artışa işaret ettiği belirtiliyor.

Harcama sıralamasında, listenin başında 69 milyar doların üzerinde bütçe ayıran ABD yer alırken, onu Çin, Birleşik Krallık ve Rusya takip etti.

Söz konusu veriler, dünyanın nükleer silahlara olan bağımlılığını azaltmak yerine bu kapasiteyi geliştirme ve yenileme yönünde ilerlediğine işaret ediyor. Nükleer silahlanma programları genişlerken, silahsızlanma girişimleri ile büyük güçler arasında güven inşa etmeyi amaçlayan diplomatik çabaların ise giderek zayıfladığına dikkat çekiliyor.

Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)

Sonuç olarak nükleer silahlar, gezegeni fiziksel olarak yok etme kapasitesine sahip olmasalar da, insanlığı ortadan kaldırabilecek ve dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve yıkım dönemine sürükleyebilecek güçte görülüyor. Bu nedenle birçok uzman, olası bir felaketin önlenmesinin yalnızca nükleer risklerin yönetilmesine değil, aynı zamanda nükleer cephaneliklerin azaltılması ve bu silahların kullanımının engellenmesine yönelik ciddi uluslararası çabalara bağlı olduğunu vurguluyor.

Ünlü fizikçi Albert Einstein da bu tehlikeye dikkat çekerek, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum; ancak Dördüncü Dünya Savaşı’nın sopa ve taşlarla yapılacağını biliyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Nükleer silahsızlanma savunucularının sıkça dile getirdiği görüş ise şu sözlerle özetleniyor: “Nükleer rulet oyununu kazanmanın tek yolu, oynamayı bırakmaktır.”


Kiev’de en çok bombalanan bölge, “Çernobil’e döndü”

Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
TT

Kiev’de en çok bombalanan bölge, “Çernobil’e döndü”

Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)

Rus ordusunun Kiev'de en çok bombaladığı Lukiyanivska’da yaşayanlar, durumun her geçen gün kötüleştiğini söylüyor.

Guardian’ın aktardığına göre Lukiyanivska’nın yer aldığı Şevçenkivski bölgesi, Rus ordusunun savaşın başından beri başkentte en sık hava saldırısı düzenlediği yer.

Özellikle Lukiyanivska metrosuyla çevredeki dükkanlar ve iş merkezlerinin hedef alındığı aktarılıyor.

Bölge sakinleri arasında, üç kez vurulmasına rağmen hâlâ faaliyet gösteren McDonald’s şubesinin "direniş sembolüne döndüğü" yazılıyor.

Nisanda düzenlenen hava saldırılarında oturduğu binanın yanındaki apartmana bombaların isabet ettiğini söyleyen Anastasya Primak, bölgenin cephe hattından farkı kalmadığını belirtiyor.

23 yaşındaki Ukraynalı, "Bana şiddetli anksiyete bozukluğu teşhisi kondu. Hiçbir neden yokken bile sürekli endişeleniyorum, panik atak geçiriyorum" diyor ve ekliyor:

Arkadaşlarıma buranın Çernobil’e benzediğini söylüyorum. Giderek daha tehlikeli hale geliyor. Bir drone ya da roketin isabet etmesinden korktuğum için embriyo gibi kıvrılmış halde uyuyorum. Tek seferde ölmek istiyorum. Bir uzvumu kaybetmek istemiyorum.

Çiçek satıcısı Fayna Polişçuk da müşteri kalmadığını söylüyor:

Mayıstaki son büyük saldırının ardından birçok kişi ağlayarak burayı terk etti.

Haberde, Rusya’nın özellikle İran savaşı nedeniyle Patriot savunma füzesi stoklarının azalmasından faydalanarak hava saldırılarını artırdığı belirtiliyor.

Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 ülkelerinin liderleriyle pazar günü Londra’da düzenlenen zirvede bir araya gelen Ukrayna lideri Volodimir Zelenski, önleyici füze tedarikinin artırılması çağrısı yapmıştı.

Diğer yandan Kiev, Avrupalı müttefikleriyle ABD menşeli Patriot’a alternatif yeni bir hava savunma sistemi geliştiriyor.

"Freyja" savunma sisteminde Ukrayna’nın geliştirdiği FP-7.x füzeleri, Avrupa’da tasarlanan özel radar ve uydularla çalışacak.  

Balistik füze ve drone’ları imha etmek üzere tasarlanan sistemde tek bir füzenin maliyeti yaklaşık 700 bin dolar, Patriot içinse bu rakam 3,8 milyon doları buluyor.

Independent Türkçe, Guardian, Meduza