Nakavt eden vuruş: İsrail'in İran rejimini yıkma yarışı

Hareket alanı hiç olmadığı kadar geniş.

Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)
Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)
TT

Nakavt eden vuruş: İsrail'in İran rejimini yıkma yarışı

Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)
Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)

Michael Horowitz

İsrail ve ABD, Irak’ın 2003 yılındaki işgalinden bu yana Ortadoğu'da gerçekleştirilen en önemli askeri harekat olan ortak operasyonları beşinci gününe girerken hedefin İran'ın askeri kapasitesini ortadan kaldırmak ve rejimi devirmek olduğunu açıkça ilan ettiler. 28 Şubat 2026'da İsrail, ‘Kükreyen Aslan’, ABD ise ‘Destansı Öfke’ adını verdiği askeri harekatı başlattı. Koordineli saldırılar sonucunda İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, ülkenin üst düzey askeri yetkilileri ile birlikte öldürüldü ve ülke genelindeki nükleer tesisler, balistik füze üsleri ve deniz altyapısı hedef alındı.

Bu operasyon, İsrail'in 2024 yılının ekim ayında İran'ın hava savunma sistemlerini imha etmesiyle başlayan ve geçtiğimiz yıl haziran ayında 12 gün süren savaş sırasında tırmanan iki yıllık stratejik sürecin doruk noktasını temsil ediyor. Uzun vadeli bir sınırlama politikasından doğrudan çatışmaya yönelik bu radikal geçiş, İran rejiminin son on yılların en zayıf döneminde olduğu, vekil ağının zayıfladığı ve manevra alanının her zamankinden daha geniş olduğu değerlendirmesine dayanıyor.

Gölge savaşından tam zafere

Bu kademeli tırmanış, İsrail'in 7 Ekim 2023 öncesi ‘savaşlar arası harekat’ (İbranice: MABAM) olarak bilinen stratejisini terk etmesine ve savaşı kazanmayı amaçlayan bir stratejiyi benimsemesine yol açtı. Önceki sınırlama yaklaşımı, sınırlı ve tekrarlanan saldırılarla rakipleri zayıflatmaya dayanırken, topyekûn savaş eşiğinin altında kalmaya özen gösteriliyordu. Önleyici felsefesi, İran'ın kapasitesini kademeli olarak zayıflatarak ve daha büyük bir çatışma çıkması durumunda Tahran'ın üstünlük kazanmasını engelleyerek, daha geniş bir bölgesel çatışmayı önlemeye dayanıyordu. İsrail liderliği, 7 Ekim'den bu yana, giderek ‘tam zafer’ yaklaşımını benimsemeye yöneldi.

Bu değişim, anlık bir karar değil, İran'ın yanlış hesaplamalarının sonucuydu. Yaklaşık iki yıl içinde, İran'ın caydırıcılığının temelleri giderek aşındı. Hizbullah, Tahran'ın gelişmiş savunma sisteminin ana dayanağıydı ve 7 Ekim öncesinde yaklaşık 150 bin roket ve füzeye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Bu silahlar, İsrail'de ağır insani kayıplara ve uzun süreli kaosa yol açabilirdi. İsrail’in İran'ın Lübnan’daki kolu olan Hizbullah’a on yıllardır uyguladığı yatırım, açık bir caydırıcılık denklemi oluşturdu. İran'a yönelik herhangi bir doğrudan saldırı, İsrail hava savunmasını alt edebilecek, uzun menzilli sortiler için kullanılan hava üslerini tehdit edebilecek ve İsrail'in kaynaklarını İran sahasından uzaklaştırabilecek bir saldırı ile karşılanacaktı. Bu da İsrail'i, ateşlemeyi durdurmak için Lübnan'da maliyetli bir kara harekâtına itebilirdi.

Bu değişim, anlık bir karar değil, İran'ın yanlış hesaplamalarının sonucuydu. Yaklaşık iki yıl içinde, İran'ın caydırıcılığının temelleri giderek aşındı.

Tahran'ın İsrail ile doğrudan çatışmaya girme yönündeki tekrarlanan kararları, Tel Aviv'de çatışmanın İran'ın gelişmiş savunmasını sınırlamanın ötesine geçtiği ve İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatmak gibi daha geniş bir hedefe doğru ilerlediği yönündeki inancı güçlendirdi.

Tahran, 2024 yılında yaşanan çatışmalar sırasında farkında olmadan İsrail'in önemli üstünlüğünü ortaya koydu ve bazı İsraillilerin zafere götürebileceğine inandıkları pratik bir eylem planı ortaya çıktı.

Tahran, verdiği yoğun tepki ve bunun medyada yarattığı yankıdan, bu çatışmadan güçlü bir konumda çıktığına inanmak için bir gerekçe bulmuş olabilir, ancak ilk çatışmanın sonuçları dikkatle incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkıyor. İsrail, Nisan 2024'te İsfahan'daki nükleer tesisin yakınlarındaki Rus yapımı bir hava savunma sistemini hedef aldı. Saldırının fiziksel etkisi sınırlı görünüyordu, ancak mesajı açıktı ve İsrail'in İran'ın derinliklerine ulaşma ve hassas savunma sözleşmelerini bozma yeteneğini teyit ediyordu. İran ise buna büyük bir güç gösterisiyle İsrail'e yüzlerce füze ve insansız hava aracı (İHA) ile misilleme yaparak karşılık verdi. Fakat bu karşılık, sahada belirleyici bir kazanca dönüşmedi.

İran'ın saldırısı belirleyici anda başarısız oldu. Hizbullah'ın destek gücü olarak devasa silah cephanesi olmadan, İran füzeleri İsrail hava üslerine sadece sınırlı isabetler sağlayabildi ve bunları hizmet dışı bırakamadı. Onlarca füze fırlatılmasına rağmen Tahran, İsrail'in kampanyasını sürdürmek için dayandığı pistleri, komuta ve kontrol altyapısını ve hava sorti üretim sistemlerini devre dışı bırakmayı başaramadı.

fevf
ABD ve İsrail'in hava saldırıları sonrasında İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in karargahından yükselen duman, 28 Şubat 2026, (Reuters)

Bu başarısızlık, stratejik açıdan büyük önem taşıyordu, çünkü bu kuralların ihlali İsrail'in müdahale kabiliyetini ciddi şekilde sınırlayacaktı, oysa bu kuralların uygulanmaya devam edilmesi, çatışma genişlese ve İran'ın saldırıları şiddetlense bile İsrail Hava Kuvvetleri'nin savaşmaya devam edebileceği anlamına geliyordu. O andan itibaren, İsrail'in İran'a karşı askeri zafer kazanma olasılığı artık teorik bir hipotez olmaktan çıkmış, pratik bir olasılık niteliği kazanmaya başlamıştı.

Kesin ve ölümcül darbe

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD ve İsrail'in son günlerde başlattıkları ortak saldırı, Tahran'ın kendi politikaları nedeniyle İran'ın caydırıcılığının zayıflamasının doğrudan bir sonucuydu. Geçtiğimiz yıl yaşanan 12 günlük savaşla karşılaştırıldığında bile, stratejik tablo o kadar farklı görünüyor ki, tanınması zor. İsrail için bugün hedef açık: İslam Cumhuriyeti'ni yok etmek ya da ona kalıcı zarar vermek.

İsrail'in hedefleri önemli ölçüde değişti. Bu turdaki ilk saldırı, etkinliği büyük ölçüde azalmış olan İran'ın hava savunma sistemlerini hedef almamış, daha çok rejimin başına daha yıkıcı bir darbe indirmeyi amaçlamıştı. Saldırılar, Tahran'ın en iyi korunan mahallelerinden biri olan Pastur'u vurdu ve Dini Lider Ali Hamaney ile bazı üst düzey güvenlik yetkilileri hedef alındı. İsrail kaynakları, 30'a yakın İranlı yetkili ve komutanın öldüğünü bildirdi. Operasyonlar sonraki aşamalarda da devam etti.

İran rejimi ise güçlerini çeşitli noktalara konuşlandırarak, operasyon sırasında veya sonrasında çıkabilecek herhangi bir kaosu bastırmak için yeterli zorlayıcı gücü elinde tutmaya çalışıyor. Ancak, bu kaosun boyutu hem ABD Başkanı Donald Trump hem de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun hesaplarında en önemli risk faktörü olmaya devam ediyor.

Bir sonraki aşamada, saldırılar İran'ın balistik füze stoklarını ve mobil fırlatıcılarına odaklandı. Bunların saklanmadan veya kullanılmadan önce imha edilmesi için bir yarış başladı. Bununla birlikte İsrail, yeniden rejimin altyapısını hedef almaya başladı. Arka arkaya birkaç gün boyunca, Besic Komuta Merkezi, Büyük Tahran Polis merkezi ve rejimin on binlerce vatandaşının hayatını kaybettiği baskı kampanyasını yürüttüğü bölgesel merkez dahil olmak üzere İran'ın iç güvenlik birimlerinin organizasyonel omurgası vuruldu. Yerel polis karakolları ve Besic güçlerinin toplanma noktaları gibi daha küçük hedefler de saldırıya uğradı. Bu durum, güvenlik güçlerinin sabit konumlarını boşaltıp geçici konumlara konuşlanmasına neden olurken tüm bunlar, operasyonların önemli ölçüde aksadığına dair açık bir işaretti.

dfvbgfr
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu Florida eyaletinin Palm Beach şehrindeki Mar-a-Lago Kulübü’nde karşılarken, 29 Aralık 2025 (Reuters)

İran rejimi ise güçlerini çeşitli noktalara konuşlandırarak, operasyon sırasında veya sonrasında çıkabilecek herhangi bir kaosu bastırmak için yeterli zorlayıcı gücü elinde tutmaya çalışıyor. Ancak, bu kaosun boyutu hem Trump hem de Netanyahu'nun hesaplarında en önemli risk faktörü olmaya devam ediyor. Kesintisiz hava bombardımanları altında yaygın kitlesel protestoların yaşanması zor olsa da, İranlıların Hamaney'in ölümünü halka açık bir şekilde kutladıkları sahneler de dahil olmak üzere, halihazırda ortaya çıkan düzensiz gösteriler, savaşın tek başına bastırmaya yetmeyeceği kadar derin bir hoşnutsuzluğu yansıtıyor.

İsrail ve ABD ayrıca, rejimin erken aşamada kontrolünü kaybetmesi muhtemel ve geri kazanmanın siyasi maliyeti yüksek olan, azınlıkların yaşadığı uzak bölgeleri kasıtlı olarak hedef alıyor. Kürt, Azeri ve Arap nüfusların ağırlıklı oldukları bölgeler geçmişte sık sık çatışma noktaları ve kaosu harekete geçmek için bir fırsat olarak görebilecek silahlı grupların yuvası olageldi. İran'ın kontrolünü kaybetme riski uzun vadede devam etse de Netanyahu'nun Suriye'deki yaklaşımı bu tür bir riski almaya istekli olduğunu gösteriyor.

Sırada ne var?

İsrail, zamanın çok önemli olduğunu biliyor. Körfez ülkelerine yönelik saldırılar, özellikle enerji tesislerini hedef alan saldırılar ve küresel ekonomi için en hayati koridorlardan biri olan Hürmüz Boğazı'nı kapatma girişimleri, mevcut operasyonun sonsuza kadar uzatılamayacağı anlamına geliyor. Körfez hava savunmasının etkili performansı ve ABD-İsrail ortak saldırılarının İran'ın balistik füze cephaneliğini önemli ölçüde zayıflatma kabiliyetine rağmen, Tahran hala büyük bir kamikaze İHA stoğuna sahip. Washington ve Tel Aviv, Rejime gerçek bir zarar verebilmek için bir fırsat yakalamak amacıyla İran'ın füze ve İHA fırlatma kabiliyetini kısa vadede etkisiz hale getirmeli. İran destekli Husilere karşı daha önce yürütülen kampanyalar, insansız hava aracı saldırılarını durdurmanın son derece karmaşık bir görev olduğunu gösterdi. Ancak, İsrail ve ABD'nin bu kampanyada kullandığı yeteneklerin ölçeği ve niteliği benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıyor. Başarı, İHA fırlatma sıklığındaki somut bir azalma ile ölçülecek olsa da saldırıların tamamen durdurulması, Başkan Donald Trump'ın belirttiği dört haftalık süre içinde bile mümkün görünmüyor.

dvf
İran'ın başkenti Tahran'da bir sokakta, İran'ın eski Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney ve 1979 İran İslam Devrimi'nin lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin resimlerinin yer aldığı bir duvar resmi, 26 Şubat 2026 (Batı Asya Haber Ajansı)

İsrail için, denklemler değişmeden ya da operasyonların devamına siyasi kısıtlamalar getirilmeden önce İran’a ölümcül bir darbe indirmek için yarış başladı. Bu hareket tarzı, İran-İsrail çatışmasının gelişimini yakından takip edenler için şaşırtıcı olmayacaktır.

İsrail'in geçtiğimiz yıl yaşanan 12 günlük savaşın ardından yaptığı hesaplar açıktı. Bu savaş, stratejik dengeyi yeniden sağladı ve İsrail'in üstünlüğünü teyit ederken aynı zamanda İran'ın gücünü azalttı. Ancak Netanyahu, bu üstünlüğün, onu sürdürmek için siyasi irade ve askeri güç olmadan uzun sürmeyeceğini fark etti. İsrail, mevcut kampanyasında ‘topyekûn zafer’ doktrinini açıkça benimseyerek, potansiyel olarak yüksek getiri sağlayan büyük bir risk alıyor, yani bu çatışmanın sonuçlarını pekiştirip uzun vadeli bir gerçekliğe dönüştürmeyi hedefliyor.



NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
TT

NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)

Antoine el-Hac

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) 1949 yılında kurulmasının temel amacı, Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunmayı sağlamaktı. Bu çerçevede, ittifaka üye herhangi bir ülkeye yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılıyordu. Dönemin ABD Başkanı Harry Truman da savaş sonrası yorgun düşen Avrupa’da Amerikan varlığını kalıcı hale getirerek güvenliği sağlamak ve stratejik bir boşluk oluşmasını önlemek istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin ve beraberindeki sosyalist bloğun dağılmasıyla Soğuk Savaş sona erdi. Bu gelişme NATO’yu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. İttifak, Avrupa dışındaki bölgelerde de operasyonlar yürütmeye başladı. Bu kapsamda Balkanlar’da Bosna ve Kosova savaşlarında rol aldı, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’da görev üstlendi. Ayrıca Afrika Boynuzu açıklarında korsanlıkla mücadeleye yönelik deniz operasyonları gerçekleştirdi; istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele alanlarında iş birliğini artırdı.

NATO, görev alanını genişleterek üye olmayan ülkelerle de iş birliği geliştirdi. Tehdit tanımını siber güvenlik, hibrit savaş yöntemleri ve enerji güvenliği gibi başlıkları kapsayacak şekilde güncelledi. Son dönemde Çin’in oluşturduğu tehdit de bu çerçevede değerlendirilmeye başlandı.

Sonuç olarak NATO, Avrupa merkezli bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ABD’nin öncülüğünde daha geniş ve küresel bir güvenlik rolü üstlendi. Bununla birlikte ittifak, günümüzde de Avrupa içindeki tehditlere karşı caydırıcılığını sürdürmeye devam ediyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan NATO, son yıllarda stratejik nedenlerle ilgi alanını Hint-Pasifik bölgesine doğru genişletti. Bu yönelimin başlıca nedenleri arasında küresel güvenliğin giderek daha fazla birbirine bağlı hale gelmesi, siber tehditlerin artması, tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesinin önemi ve gelişmiş teknolojilerin coğrafi sınırların etkisini azaltması yer alıyor.

Çin’in yükselişi

Bu yönelimin bir diğer nedeni de Çin’in yükselişinin, küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir meydan okuma olarak görülmesidir. Bu nedenle kuruluşta 12 üyeden oluşan, bugün ise 32 üyeye ulaşan NATO ülkeleri, özellikle küresel ekonomi açısından kritik öneme sahip Hint-Pasifik bölgesindeki ticaret yollarını korumaya önem veriyor. Bu çerçevede Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı öne çıkıyor. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi’ni birbirine bağlayan bu geçit, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin yıllık olarak geçtiği en önemli deniz yollarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi büyük Asya ekonomilerine petrol ve enerji taşınmasında ana arter işlevi görüyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

NATO üyesi ülkeler, çeşitli temel nedenlerden ötürü Çin konusunda ‘stratejik kaygı’ duyuyor. Bu kaygıların başında, Çin’in özellikle füze sistemleri, uzay teknolojileri ve siber kapasite gibi alanlarda ordusunu hızla geliştirmesi geliyor. Bu durumun, küresel güç dengesini değiştirdiği değerlendiriliyor.

İkinci önemli unsur ise Çin’in ekonomik yükselişi. Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi gibi projeler aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi etkisini genişletiyor. Bu süreç, NATO’nun etki alanına yakın ülkelerde Çin’e yönelik bağımlılık oluşturabileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Endişeleri artıran bir diğer gelişme de Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Özellikle Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı saldırının ardından bu ilişkinin derinleşmesi, Batı’ya karşı iki büyük gücün koordinasyon içinde hareket edebileceği değerlendirmelerine yol açıyor.

Öte yandan, yapay zekâ, iletişim ağları ve yarı iletkenler gibi alanlarda küresel ölçekte dolaylı bir rekabet sürüyor. NATO, teknolojik üstünlüğün güvenliğin temel unsurlarından biri olduğu görüşünü benimsiyor.

Bu çerçevede NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ortaklık ve iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar; ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve siyasi koordinasyonu kapsıyor. Ancak ittifakın Hint-Pasifik bölgesine üyelik genişlemesi planlamadığı, bunun yerine kalıcı askeri varlıktan ziyade esnek ortaklık modellerine odaklandığı ifade ediliyor.

Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)

Sonuç olarak NATO’nun bu geniş coğrafyada artan angajmanı, ittifakın bölgesel bir yapıdan küresel ölçekte etkili bir güvenlik aktörüne dönüştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte NATO, Avrupa dışına resmi olarak genişlemekten ziyade, mevcut ortaklıklarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi tercih ediyor.

Uzun soluklu bir tehdit

NATO’nun Çin’i, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi doğrudan bir düşman olarak değil, ‘uzun soluklu bir tehdit’ olarak gördüğü belirtiliyor. Bu yaklaşımın, Pekin’in küresel ölçekte nüfuzunu artırma çabalarının yakından izlenmesi gerekliliğine dayandığı ifade ediliyor.

Haziran 2021’de Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde liderler, ‘Çin’in ilan ettiği hedefleri ve giderek daha iddialı hale gelen politikalarının, kurallara dayalı uluslararası düzen açısından sistematik zorluklar oluşturduğu ve ittifakın güvenliğiyle bağlantılı alanları etkilediği’ değerlendirmesinde uzlaştı. Liderler ayrıca, Pekin’in yükselişine karşı çok boyutlu ve kararlı bir ortak yanıt geliştirme taahhüdünde bulundu. Bu açıklamalara sert tepki veren Çin hükümeti ise ‘başkaları için sistematik bir tehdit oluşturduğu’ iddialarını reddederek, kendisine yönelik benzer adımlar karşısında sessiz kalmayacağını bildirdi.

Öte yandan birçok Batılı ülke, Çin’i, küresel tedarik zincirleri ve geleceğin kritik teknolojileri üzerinde uzun vadeli hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçluyor. Pekin’in doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla yenilikçi şirketler üzerinde kontrol sağlamayı hedeflediği, ayrıca devlet destekli siber faaliyetler aracılığıyla ticari veriler ve fikri mülkiyetin geniş çapta ele geçirildiği iddia ediliyor.

Bununla birlikte Batı’da giderek güçlenen görüş, Çin’in güçlü bir rakip olduğu yönünde. Mevcut durumda doğrudan askerî bir tehdit olarak görülmese de ülkenin zamanla daha demokratik bir yapıya evrileceği ya da liberal uluslararası düzene uyum sağlayacağı yönündeki beklentilerin büyük ölçüde ortadan kalktığı değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre uzun vadede Batılı demokrasiler, geniş inovasyon kapasitesi, teknolojik ilerleme hızı, artan askerî gücü ve küresel ticaret ile yatırımlardaki etkisi nedeniyle Çin’i Rusya’dan daha büyük bir stratejik rakip olarak görüyor.

Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)

Atlantik kısıtlamaları

NATO’nun Çin’e karşı geliştirmeye çalıştığı stratejiler, çeşitli engellerle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin başında, ittifak içinde kararların oy birliğiyle alınması geliyor. Bu durum, her üye ülkeye fiili bir ‘veto hakkı’ tanırken, karar alma süreçlerinin yavaşlamasına ve çoğu zaman etkisi sınırlı uzlaşmalarla sonuçlanmasına yol açıyor. Nitekim son dönemde bazı NATO ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda Amerikan güçlerine destek verilmesi yönündeki talebini, bu çatışmanın kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendirmediği gerekçesiyle reddettiği görüldü.

Başka bir ifadeyle NATO, ulusların üzerinde bir yapı değil; her üye devlet kendi askerî güçleri üzerinde tam egemenliğini koruyor. Bu nedenle askerî operasyonlara katılım gönüllülük esasına dayanıyor. Bu durum, ortak planlama ve eşgüdümlü uygulamayı zorlaştırırken, askerî kapasitesi diğer tüm NATO ülkelerinin toplamından daha yüksek olan ABD’nin çoğu zaman en büyük yükü üstlenmesine neden oluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, ittifakın coğrafi sınırları dışındaki operasyonlarda bu durum daha belirgin hale geliyor.

Buna ilave olarak üye ülkeler arasında öncelik farklılıkları da bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeniden canlanabileceği endişesiyle Rusya’nın caydırılmasına odaklanırken; bazı diğer üyeler terörle mücadeleye veya Küresel Güney’de istikrarın sağlanmasına öncelik veriyor.

Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)

Bu çerçevede, ittifakın temel dayanağı olan birlikteliğin korunması giderek zorlaşıyor. Oy birliği zorunluluğu, ulusal egemenlik hassasiyetleri, çıkar farklılıkları ve askerî harcamaların artırılması konusundaki anlaşmazlıklar bu zorluğu derinleştiriyor. Washington uzun süredir müttefiklerinden savunma bütçelerini yükseltmelerini talep ederken, başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’den bağımsız bir stratejik çizgi izlemeyi ve Avrupa savunma kapasitesini güçlendirmeyi müzakere ediyor.

Bu tablo karşısında, karar alma süreçleri görece yavaş ilerleyen NATO, hızlı hareket eden Çin gibi bir güçle nasıl rekabet edebilir?

Bu durumun, Washington’un NATO içindeki diğer üyelere yönelik mesafeli tutumunun ve zaman zaman ittifakın geleceğini sorgulayan açıklamalarının arkasındaki nedenlerden biri olup olmadığı da tartışılıyor.


Gizemli 51. Bölge yakınlarındaki deprem dalgası söylentileri alevlendirdi

Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)
Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)
TT

Gizemli 51. Bölge yakınlarındaki deprem dalgası söylentileri alevlendirdi

Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)
Nevada'daki 51. Bölge yakınlarında 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, burada nükleer testler yapıldığına dair komplo teorilerini gündeme getirdi (AFP)

Isabel Keane Son dakika haberleri ve gündem muhabiri 

ABD'nin Nevada eyaletindeki son derece gizli 51. Bölge'nin çevresinde 24 saat içinde en az 17 deprem kaydedilmesi, gizli nükleer testlere dair asılsız komplo teorilerinin ortaya atılmasına neden oldu.

2.5 ila 4.4 büyüklüğündeki bu deprem dalgası, uzaylılar ve UFO'ları sakladığına dair komplo teorileriyle ünlü gizemli askeri üssün birkaç kilometre yakınında meydana geldi.

51. Bölge, ABD'nin 1951'den 1992'ye kadar nükleer silah denemeleri yaptığı Nevada Test Sahası'nın bitişiğinde yer alıyor.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) verilerine göre 4.4 büyüklüğündeki deprem çarşamba günü saat 15.00'ten (TSİ 18.00) hemen sonra yerin yaklaşık 4 kilometre altında meydana geldi ve onu bir düzineden fazla küçük deprem izledi.

100'den fazla kişi depremleri hissettiğini USGS'e bildirdi.

Jeofizikçi ve internet fenomeni Stefan Burns, X'te paylaştığı videoda 4.4 büyüklüğündeki sarsıntının "deprem için alışılmadık bir yerde" meydana geldiğini iddia ederek özellikle sığ bir deprem olmasına dikkat çekti.

Komplo teorisyenleri askeri üste uzaylıların tutulduğunu uzun süredir iddia ediyor ancak son zamanlarda, ABD hükümetinin bölgede yeniden testler yapmaya başlayıp başlamadığını herhangi bir kanıt olmaksızın sorgulamaya başladılar.

Burns videoda 4.4 büyüklüğündeki sarsıntının muhtemelen doğal bir deprem olduğunu ancak sismik verilerde "bazı belirsizlikler" bulunduğunu söyledi.

Olağandışı özelliklerin, bu aktiviteyi "gizli bir yeraltı nükleer testi olup olmadığı" bağlamında tartışmaya değer kıldığını ekledi.

The Independent cevap hakkı için USGS'le temasa geçti.
 

USGS internet sitesine göre 24 saat içinde bölgede 17 deprem kaydedildi (USGS)

USGS internet sitesine göre 24 saat içinde bölgede 17 deprem kaydedildi (USGS)

Burns'ün videosu, bazı komplo teorisyenlerini heyecanlandırmaya yetti ve bunlardan biri videoyu paylaşarak "HÜKÜMET BİR İŞLER KARIŞTIRIYOR" diye yazdı.

Bir başkası da "51. Bölge büyük olasılıkla uzaylı değil, nükleer test alanı. Bu sizi daha iyi mi daha kötü mü hissettirir, bilmiyorum" dedi.

Deprem dalgası, son yıllarda ölen veya kaybolan bir dizi ABD'li bilim insanı hakkında komplo teorilerinin dolaştığı bir dönemde geldi.

Yaklaşık 12 vakayı inceleyen internet hafiyeleri, bu kişilerin nükleer silahlar gibi hassas konular üzerinde yaptıkları çalışmalar nedeniyle hedef alındığına inanıyor.

16 Nisan'da bir muhabir ABD Başkanı Donald Trump'a, "gizli bilgilere, nükleer materyallere ve havacılık alanına erişimi olan 10 bilim insanının son birkaç ay içinde kaybolduğunu veya ölü bulunduğunu" söyleyerek bunlar arasında bir bağlantı olup olmadığına dair düşüncelerini sormuştu.

Trump, "Umarım rastlantıdır ancak önümüzdeki bir buçuk hafta içinde bunu öğreneceğiz" demişti.

FBI ve ABD Kongresi halihazırda vakalar arasındaki olası bağlantıları araştırıyor.

Independent Türkçe, independent.co.uk/news


Küresel gıda krizi kapıda: “Haftada 10 milyar öğün tehlikede”

ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)
ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)
TT

Küresel gıda krizi kapıda: “Haftada 10 milyar öğün tehlikede”

ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)
ABD, Hürmüz Boğazı'nı açmak için koalisyon kurma planları yaparken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney olası bir saldırıya "uzun ve acı verici bir yanıt" verileceğini söyledi (Reuters)

ABD ve İran'ın anlaşmaya varamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki belirsizlik sürerken, küresel çapta gıda krizi tehlikesi de artıyor.

Gemi trafiğinin durma noktasında olduğu Hürmüz Boğazı'ndan gübre ve temel gıda bileşenlerinin tedarikinde ciddi sorunlar yaşanıyor.

Dünyanın en büyük gübre üreticilerinden Yara'nın CEO'su Svein Tore Holsether, tedarik sorunlarının çözülememesinin dünya çapında haftada 10 milyar öğüne mal olabileceğini, yoksul ülkelerin zorluk yaşayabileceğini belirtiyor.

Gübre kullanımındaki azalmanın yol açacağı mahsul verimindeki düşüşün gıda sektöründe "fiyat savaşı" yaratabileceğini vurgulayarak şöyle devam ediyor:

Mevcut durum nedeniyle dünyada yarım milyon ton azotlu gübre üretilemiyor. Peki bu gıda üretimi açısından ne anlama geliyor? Gübre eksikliği nedeniyle her hafta 10 milyar öğün yemek üretilemeyecek.

Gübre üretiminde kilit öneme sahip bir bileşen olan üre arzının yüzde 35'i Körfez ülkelerinden sağlanıyor. Holsether, firmanın halihazırda tedarik sıkıntısı yaşadığını belirterek savaş nedeniyle üre fiyatlarında yüzde 60 ila 70 artış olduğunu söylüyor.

Savaşın sürmesi halinde zengin ve yoksul ülkeler arasında yaşanabilecek fiyat savaşında "en büyük bedeli en savunmasız kesimlerin ödeyeceğini" vurguluyor.

ABD-İsrail'in 28 Şubat'taki saldırılarıyla başlayan savaşın ardından gübre fiyatları yüzde 80 arttı.

Tayland'dan Vietnam'a Asya'nın dört bir yanındaki çiftçiler de ekim mevsimi gelmesine rağmen gübreye erişimlerinin zorlaştığını söylüyor.

BBC'nin analizinde, Çin'in Hürmüz'deki krize alternatif sunabileceğine dikkat çekiliyor. Asya devi geçen yıl küresel gübre üretiminin yüzde 25'ini gerçekleştirmişti.

Ancak Pekin yönetimi, savaşın başlamasından kısa süre sonra çeşitli gübre türlerinin ihracatını yasaklamıştı. Martta alınan kararın ardından gübre ihracatının yüzde 50 ila 80'i kısıtlanmış durumda. Çin, amonyum sülfat ihracatına devam ediyor fakat bu gübre, pirinç gibi temel gıda ürünlerinin yetiştirilmesinde yetersiz kalan düşük kaliteli bir endüstriyel yan ürün.

Washington merkezli Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü'nden Joseph Glauber, şunları söylüyor:

Çin'in ihracat kısıtlamasıyla Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının yarattığı bileşik etki, küresel gübre piyasasını ve gıda güvenliğini kaçınılmaz olarak sarsacaktır.

Independent Türkçe, BBC, Guardian