Macid Kiyali
İsrail’in Ortadoğu ve dünyadaki yeteneklerini, koşullarını ve konumunu, özellikle siyaset, ekonomi, teknoloji, güvenlik ve yönetim alanlarında gözden geçirme alışkanlığı var. Bunu sadece ileri bilim, teknoloji ve yönetime sahip modern bir devlet olduğu için değil, aynı zamanda yüzölçümü, nüfus ve kaynaklar açısından küçük bir ülke olduğu için ve özellikle de anormal koşullarının yanı sıra düşmanca ve elverişsiz ortamı nedeniyle kendini sürekli iç ve dış zorluklara ve tehlikelere maruz kalan bir ülke olarak gördüğünden yapıyor.
Çeşitli alanlarda araştırmacılar yetiştiren birçok araştırma ve eğitim merkezi ile üniversiteye sahip olması, İsrail'in bilimsel araştırmaya yapılan harcamalar açısından dünyanın ilk beş ülkesi arasında yer aldığını kanıtlanıyor. Ayrıca, askeri ve güvenlik harcamaları açısından da en üst sıralarda yer alan İsrail, ordusuna en çok güvenen ülke konumunda.
İsrail’in geleneksel güvenlik teorisi
İsrail ordusunun işlev ve niteliği bakımından diğer klasik ordulardan farklı olduğunu hatırlamakta fayda var. Özellikle 1948 yılında İsrail'in kurulmasında ve 1967'deki genişlemesinde oynadığı rol, dünyanın dört bir yanından gelen Yahudi yerleşimcilerin kaynaştığı bir yer olması ve bölgesel ve uluslararası alanda konumunu güçlendirmedeki merkezi rolü nedeniyle geçmişten günümüze önemli iç ve dış roller üstlendiğinden, bir devlet ordusu olarak kabul edilir.
Kuruluşundan bu yana kendini, ‘yenilmez’ bir orduya sahip güçlü ve caydırıcı bir devlet olarak gösteren İsrail'in güvenlik doktrini, hızlı savaş, kararlı saldırılar ve sınırları dışındaki savaş ilkelerine dayanırken, birincisi, nükleer silahlar üzerindeki tekeli, ikincisi, istikrarı, güvenliği ve üstünlüğü için Batı'nın, özellikle de ABD’nin desteği ve üçüncüsü, yönetim, ekonomi ve teknoloji alanlarında komşularına göre üstünlüğü olmak üzere üç alanda avantajlara veya aşırı güce sahip.
Ancak bu teori, uluslararası ve bölgesel değişiklikler ve 2023 yılı sonlarındaki Aksa Tufanı Operasyonu’nun itici gücü veya etkisiyle zayıfladı. O tarihten bu yana, İsrail toplumu ve devleti içinde gizlenen büyük hasardan bahseden birçok çalışma ortaya koyuldu. Güç, kudret ve kibir görünüşünün ardında gizlenen bu hasar, Lübnan'dan İran'a kadar çevre ülkelere karşı üstünlük duygusu ve ABD ile birlikte Arap Doğu'nun siyasi ve güvenlik haritasını değiştirme kabiliyetine rağmen ortaya çıktı.
Bu çerçevede, söz konusu çalışmaların ve araştırmaların çoğunun İsrail'in sınırlı yeteneklerine, ABD'ye olan bağımlılığına ve özellikle Batı'da olmak üzere dünyadaki imajının ve meşruiyetinin azalmasına odaklandığı söylenebilir.
Tüm bunlardan çıkan sonuç birçok seçeneği gözler önüne sermiş olsa da hepsi İsrail ordusunun güçlendirilmesi, İsrail'in caydırıcılık kapasitesinin yeniden tesis edilmesi ve kendi kendine yeterliliğinin artırılması, aynı zamanda ABD ile bağlarının derinleştirilmesi gerektiği konusunda hemfikirdi.
Ancak, iki seçenek arasında bir ayrım olduğu anlaşıldı. Bunlardan birincisi, İsrail'in uluslararası meşruiyete uyum sağlamasına ve Filistinlilerle uzlaşma yoluna geri dönerek Filistin meselesini gündemden kaldırmasına öncelik veya avantaj tanıyor. Bu, Arap dünyasıyla normalleşme ihtimallerini açmakta ve İsrail'in Orta Doğu'daki konumunu güçlendirmekte, dolayısıyla dünyadaki imajını iyileştiriyor. İkinci seçenek ise şahin ve sıfır toplamlı olup, milliyetçi ve dindar sağın ittifakına dayanan aşırı uçtaki hükümetin politikalarıyla uyum sağlıyor. Bu seçenek, barıştan daha önemli olan ‘İsrail'in güvenliği’ ilkelerine dayanarak uzlaşmayı reddetmeye, ‘güç yoluyla barış’ denklemini dayatmaya ve ‘ekonomik barış’ peşinde koşmak, yani Filistin meselesini sadece bir nüfus meselesi olarak ortadan kaldırmak, ekonomik çözümlere öncelik vermek ve yaşam koşullarını iyileştirmek anlamına geliyor.
Şahin ve sıfır toplamlı olup, milliyetçi ve dindar sağın ittifakına dayanan aşırı uçtaki hükümetin politikalarıyla uyumludur ve bu yaklaşım, uzlaşmayı reddetmeye dayanır ve barıştan daha önemli olan ‘İsrail'in güvenliği’ ilkesine dayanır.
İlk seçenek olarak, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü tarafından Şubat 2026'da yayınlanan, Prof. Efraim Inbar'ın “Küçük Devlet Stratejisi: Başarının Kibri İsrail'i Tehdit Ediyor” başlıklı çalışmasını örnek verebiliriz. Prof. Inbar, çalışmasında ‘İsrail için kapsamlı bir strateji oluşturmak için en uygun bakış açısının küçük devlet bakış açısı olduğunu’ savunuyor ve “Küçük bir devletin, küçük boyutundan kaynaklanan sınırlamaları vardır” diyor.
Prof. Inbar ayrıca, “Kapsamlı bir strateji, mevcut kaynaklarla orantılı olarak siyasi hedefleri dikkate almalı. Küçük bir devlet, siyasi hedeflerini belirlerken (ihtiyatlı) bir yaklaşım benimsemeli” ifadelerini kullanıyor.
Bu girişin ardından Prof. Inbar, İsrail'in ele alması gereken üç stratejik eğilim belirliyor. Bunlardan birincisi, ABD’nin bölgedeki müdahalesi. Prof. Inbar, ‘ABD ile stratejik koordinasyon, İsrail stratejisinin temel ilkesi ve ABD’nin alternatifsizliği’ önerisinde bulunuyor.

İkinci eğilim, ‘İsrail-Filistin çatışmasını körükleyen ve çözüme yönelik girişimleri engelleyen’ bir faktör olarak ‘radikal İslam'ın varlığının devam etmesi’. Bu durum, ‘güçlü bir askeri güç oluşturulmasını’ gerektiriyor. Üçüncü ve endişe verici eğilim, nükleer tabuların aşınması ve nükleer silahların yeniden yaygınlaşması. Bu kısım esasen İran'ın kapasitesinin zayıflatılmasıyla ilgili.
Ayrıca birçok İsrailli analist, İsrail'in güvenlik politikasını belirlerken iç meselelere öncelik veriyor. (Netanyahu- Bezalel Smotrich-Itamar Ben-Gvir liderliğindeki) aşırı sağcı İsrail hükümetinin İsrail'i intihara sürüklediğini düşünen analistler, bu hükümetin politikalarını ‘delilik yürüyüşü’ olarak niteliyor.
Tel Aviv Üniversitesi Dayan Merkezi Filistin Çalışmaları Forumu başkanı Michael Milshtein bunu şöyle özetliyor:
“Dini Siyonizm Partisi, lideri Smotrich'in 2017 yılında açıkladığı ilhak vizyonunda somutlaşan, ‘deniz ve nehir arasında, iki halk arasında ayrım olmayan tek bir devlet temel’ şeklindeki hedefini gizlemiyor. Bu, içeride uzlaşı ve dışarıda meşruiyetten yoksun, gerilimler ve şiddetli sürtüşmelerle dolu yeni bir devletin doğmasına neden olabilir." (Yedioth Ahronoth gazetesi, 16 Şubat 2026)
Gazeteci ve siyasi analist Ben-Dror Yemini, İsrail'in geleceği ve doğası için bir tehdit olarak gördüğü ve uzun vadede en önemli konu olarak değerlendirdiği bir meseleye, ‘iki uluslu bir devlet mi, yoksa Yahudi devleti mi?’ sorusuna odaklanıyor. Yemini, Yedioth Ahronoth gazetesinde 6 Eylül 2025 tarihinde kaleme aldığı makalede, “Bezalel Smotrich bu günlerde alarm zillerini çalıyor. Toprakların yüzde 82'sini (Yahudiye ve Samarya/Batı Şeria’nın İncil’deki adı) ilhak etmek istiyor. Böylece, basitçe söylemek gerekirse, artık bir Yahudi devleti olmayacak, bunun yerine başlangıçta (Yahudiye ve Samarya’nın) topraklarının yüzde 18'ini oluşturan küçük bir Filistin yerleşim bölgesi içeren bir varlık olacak. İkinci aşamada, bu denizden nehre kadar uzanan iki uluslu bir devlet, tek bir devlet olacak. Zaten iki uluslu bir devletin eşiğindeyiz. Ancak felaketi durdurmak hala mümkün” diye yazdı.
Uyumdan yana olanların, İsrail'in doğasına, iç koşullarına ve Filistinlilerle ilişkilerine önem verdikleri belirtilmeli. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail'in iç politikalarını ve Filistinlilerle ve Arap komşularıyla ilişkilerini rasyonelleştirmenin, diğer kampın görüşünün aksine, İsrail'in güvenliğini ve statüsünü güçlendireceğini düşünüyorlar.
Zorlama seçeneği
Birçok çalışma, Netanyahu'nun aşırı sağcı hükümetinin politikalarını teorileştiren bu aşırılık yanlısı eğilimi ortaya koyuyor. Bu eğilim, dışsal, uluslararası ve bölgesel değişkenlere dayanırken İsrail'in stratejik güvenlik teorisini dayatmak için çevresine göre sahip olduğu güç faktörlerine veya kaynaklarına odaklanıyor.
Eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in danışmanı Jonathan Adiri, N12 televizyonundan 31 Aralık 2025 tariihnde yaptığı değerlendirmede, şunları söyledi:
“İsrail, 7 Ekim olaylarının sadece İsrail'in taktiksel güvenlik duygusunu parçalamakla kalmayıp, son on yıllarda bize eşlik eden siyasi vizyonu da yok ettiğine inanarak hareket ediyor... İsrail kendini çevresinden kopardı, duvarın arkasında savunma pozisyonuna sıkıştı ve Ortadoğu'nun kendisi olmadan yeniden şekillenmesine izin verdi. Ancak Yeniden Diriliş Savaşı'nda (yani İsrail'in Gazze'ye yönelik imha savaşında) gördüğümüz gibi, düşmanca bir ortamda duvar yeterli değil. Eski süper güçlerin çöküşü ve Arap Baharı protestoları sırasında bölgesel diktatörlüklerin yıkılmasıyla oluşan jeopolitik boşluk hem Türkiye'nin hem de İran'ın hegemonyacı emellerini hızla emdi. İsrail, hayatta kalmanın tek yolunun duvarın arkasına saklanmak değil, bölgede aktif ve etkili bir aktör olmak olduğunu fark etti. Bu doktrin, İsrail'i doğuda Hindistan, güneyde Etiyopya, kuzeyde Azerbaycan ve batıda Yunanistan ve Kıbrıs adası olmak üzere dört merkezi eksen üzerine kurulu bir ittifak sisteminin merkezine yerleştiriyor. Bu ittifaklar bir lüks değil, Türkiye'nin hegemonyaya ulaşma çabası karşısında stratejik bir zorunluluk.”
İsrail için geniş bir uluslararası ve bölgesel ittifak kurarak yeni stratejik yönler belirleme fikri, Netanyahu tarafından son zamanlarda kamuoyuna açık olarak yapılan açıklamalarda, bölgede İsrail için bir güvenlik ve hayati tampon bölge oluşturmak amacıyla, ‘radikal Şii ekseni’ ve ‘radikal Sünni ekseni’ olarak adlandırdığı güçlere karşı koymak amacıyla vurgulandı.
İsrail için geniş bir uluslararası ve bölgesel ittifak kurarak yeni stratejik yönler belirleme fikri, Netanyahu tarafından son zamanlarda kamuoyuna açık olarak yapılan açıklamalarda, bölgede İsrail için bir güvenlik ve hayati tampon bölge oluşturmak amacıyla, ‘radikal Şii ekseni’ ve ‘radikal Sünni ekseni’ olarak adlandırdığı güçlere karşı koymak amacıyla vurgulandı.
Benny Miller, “Yeni Dünya Düzeni ve İsrail'in Güvenliğine Etkisi” başlıklı makalesinde uluslararası gelişmeler çerçevesinde İsrail için yeni bir ‘ulusal güvenlik’ kavramı geliştirmeye çalıştı. Miller’a göre İsrail örneğin Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran arasında İsrail'e düşmanca bir otoriter ittifakın ortaya çıkmasından kaynaklanan risklerle karşı karşıya ve bu ittifak, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan-ı Müslimin) bölgedeki konumunu güçlendiriyor.
Miller, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“1991 sonlarında Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana, dünya düzeni liberal bir sistemden milliyetçilik, popülizm ve tarihsel revizyonizme dayalı bir sisteme evrildi. Bu durum, liberal dünya düzeni için çifte bir zorluk yarattı. Bu zorluklardan biri, devletler arası savaş riski artmasıydı. Bu risk, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden önceki gibi sadece etnik ve kabile iç savaşlarıyla sınırlı değil. İkincisi ise ABD'nin müttefiklerine sağladığı güvenlik şemsiyesi zayıflamasıydı.”

İsrail dergisi ‘Mabat Al’da 1 Ocak 2026 tarihli makalesinde, bu değişikliklerin İsrail'in ulusal güvenliğini etkileyeceği sonucuna varan Miller, ABD'nin desteğine rağmen, Trump'ın kampının bir kısmının, yani ‘Önce Amerika’ sloganı atan büyük izolasyonist kampın İsrail'e verilen desteği mümkün olduğunca azaltmaya çalıştığı konusunda uyarıyor. ABD'nin İran ile savaşta İsrail'in yanında yer almasına karşı çıkan Miller, endişesinin bir başka nedenini de şöyle aktarıyor:
“ABD'nin bakış açısına göre İsrail'in Orta Doğu'daki benzersiz konumu, ortak değerlerden kaynaklanıyor. ABD’ye göre İsrail, bölgedeki tek demokrasi. İsrail'in sahip olduğu bu avantaj, sadece İsrail'deki demokratik özelliklerin azalması nedeniyle değil, aynı zamanda ‘güçlü’ otoriter liderlere öncelik veren Washington'daki mevcut ABD yönetiminin bakış açısına göre demokratik değerlerin anlamsızlığı nedeniyle de mevcut dünya düzeninde kayboldu.”
Kararlılık ile zafer arasında
Yedek Albay Prof. Gabi Siboni ve Yedek Tuğgeneral Erez Weiner, ortak çalışmalarında, İsrail'in güçlü ve caydırıcı imajını geri kazanmasının önemini vurguladılar. İsrail’in caydırıcılığını yeniden kazanmasının, düşman olarak gördüğü ülkelere zaferini dayatmasının, kararlılık ile zafer arasında ayrım yapmasının, kararlılığın rakibin gücünün ortadan kaldırılması ve yeteneklerinin felç edilmesi anlamına geldiğini, zaferin ise rakibin teslim olmasını ve boyun eğmesini dayatmayı gerektirdiğini belirttiler. İsrail'in gücünü ve zaferini uzun vadede pekiştirmek için bazıları teknik ve lojistik, bazıları siyasi ve diplomatik, bazıları ise iç ve sosyal olmak üzere birçok yaklaşım ortaya koyan yazarlara göre zafer, ‘düşmanların İsrail tarafından kendilerine dayatılan uzlaşma ve ateşkes şartlarını kabul etmelerine’ bağlı. Ayrıca zafer de düşman hareket edemez hale geldiğinde ve teslim olduğunda ve askeri güç, bilinçlere indirilen darbe ve ulusal güvenliğin dengesini iyileştiren siyasi müzakerelerin birleşimi yoluyla uzun vadeli siyasi hedeflerin gerçekleştirilmesiyle elde edilir.
İsrail kısa vadede güvenlik sorunları yaşıyor. Geçmişten bugüne endişeli bir ülke olan İsrail, içeride fikir birliğinin ve ‘ulusal’ kimliğinin unsurlarından biri olan savaşlar yaşadı.
Prof. Siboni ve Weiner’in Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü tarafından geçtiğimiz yıl aralık ayında yayınlanan çalışmalarına göre zafer kavramı dört ana temele dayanıyor:
1) Temel unsur olarak askeri kararlılık.
2) Düşmanın algısında, yerel kamuoyunda ve uluslararası toplumda bir değişiklik.
3) Barış Antlaşması veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı gibi siyasi bir anlaşma.
4) Sınırların genişletilmesi, mevcut bir tehdidin ortadan kaldırılması veya rejimlerin değiştirilmesi gibi stratejik iyileştirmeler. Dolayısıyla savaşta zafer, mükemmel bir siyasi sonuçtur.
Özetle, İsrail kısa vadede güvenlik sorunları yaşıyor. Uzun vadede ise endişeli ve savaşla yaşıyor. Savaş, İsrail'in içerideki fikir birliğini ve ‘ulusal’ kimliğinin unsurlarından biri olmanın yanında hem iç hem dış, bölgesel ve uluslararası alanda meşruiyetini ve statüsünü zorla dayatabilmesinin bir faktörü.

Bugünün avantajı, İsrail'in hem içeride hem de dışarıda olmak üzere birden fazla cephede ve birden fazla tarafa karşı savaşma yeteneğini kanıtlamış olması ve uzun vadeli, kademeli bir savaş yürütebilmesidir. Tüm bu avantajlara ve ABD’nin desteğinin verdiği ek güce rağmen, İsrail’in bilinçaltında, kuruluşunun doğası, yüzölçümünün küçük olması ve düşmanca bir ortamda kaynaklarının kıtlığı nedeniyle zayıflıklarını hissetmeye devam ediyor.
Belki de bu, İsrail'in Hindistan, Azerbaycan, Etiyopya ve bazı Avrupa ülkeleriyle bir tür ittifak kurmaya çalışarak, Lübnan'ın güneyinde ve Suriye'de askerden arındırılmış bölgeler oluşturarak, Lübnan, Suriye ve Yemen'den geçerek Lübnan'dan İran'a uzanan bir politika izleyerek ve sadece önleyici olmayan saldırılar düzenleyerek meydana gelen değişiklikleri dikkate alan bir güvenlik doktrini oluşturma çabalarını açıklıyordur.
ABD’ye ait iki F/A-18 Hornet savaş uçağı, Ortadoğu’daki USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapıyor. (Reuters)
Çin’in inşa ettiği ilk uçak gemisi ‘Liaoning’… Çin’in şu anda 3 uçak gemisi bulunuyor. (Arşiv – Reuters)
ABD destroyeri USS Delbert D. Black, Epic Fury Operasyonu kapsamında bir Tomahawk füzesi fırlatıyor. (Reuters)