İsrail’in güvenlik doktrinindeki radikal değişim

İsrail birden fazla cephede savaşıyor

İsrail ile Gazze arasındaki sınır yakınlarında bir tankı yönlendiren bir İsrail askeri (Reuters)
İsrail ile Gazze arasındaki sınır yakınlarında bir tankı yönlendiren bir İsrail askeri (Reuters)
TT

İsrail’in güvenlik doktrinindeki radikal değişim

İsrail ile Gazze arasındaki sınır yakınlarında bir tankı yönlendiren bir İsrail askeri (Reuters)
İsrail ile Gazze arasındaki sınır yakınlarında bir tankı yönlendiren bir İsrail askeri (Reuters)

Macid Kiyali

İsrail’in Ortadoğu ve dünyadaki yeteneklerini, koşullarını ve konumunu, özellikle siyaset, ekonomi, teknoloji, güvenlik ve yönetim alanlarında gözden geçirme alışkanlığı var. Bunu sadece ileri bilim, teknoloji ve yönetime sahip modern bir devlet olduğu için değil, aynı zamanda yüzölçümü, nüfus ve kaynaklar açısından küçük bir ülke olduğu için ve özellikle de anormal koşullarının yanı sıra düşmanca ve elverişsiz ortamı nedeniyle kendini sürekli iç ve dış zorluklara ve tehlikelere maruz kalan bir ülke olarak gördüğünden yapıyor.

Çeşitli alanlarda araştırmacılar yetiştiren birçok araştırma ve eğitim merkezi ile üniversiteye sahip olması, İsrail'in bilimsel araştırmaya yapılan harcamalar açısından dünyanın ilk beş ülkesi arasında yer aldığını kanıtlanıyor. Ayrıca, askeri ve güvenlik harcamaları açısından da en üst sıralarda yer alan İsrail, ordusuna en çok güvenen ülke konumunda.

İsrail’in geleneksel güvenlik teorisi

İsrail ordusunun işlev ve niteliği bakımından diğer klasik ordulardan farklı olduğunu hatırlamakta fayda var. Özellikle 1948 yılında İsrail'in kurulmasında ve 1967'deki genişlemesinde oynadığı rol, dünyanın dört bir yanından gelen Yahudi yerleşimcilerin kaynaştığı bir yer olması ve bölgesel ve uluslararası alanda konumunu güçlendirmedeki merkezi rolü nedeniyle geçmişten günümüze önemli iç ve dış roller üstlendiğinden, bir devlet ordusu olarak kabul edilir.

Kuruluşundan bu yana kendini, ‘yenilmez’ bir orduya sahip güçlü ve caydırıcı bir devlet olarak gösteren İsrail'in güvenlik doktrini, hızlı savaş, kararlı saldırılar ve sınırları dışındaki savaş ilkelerine dayanırken, birincisi, nükleer silahlar üzerindeki tekeli, ikincisi, istikrarı, güvenliği ve üstünlüğü için Batı'nın, özellikle de ABD’nin desteği ve üçüncüsü, yönetim, ekonomi ve teknoloji alanlarında komşularına göre üstünlüğü olmak üzere üç alanda avantajlara veya aşırı güce sahip.

Ancak bu teori, uluslararası ve bölgesel değişiklikler ve 2023 yılı sonlarındaki Aksa Tufanı Operasyonu’nun itici gücü veya etkisiyle zayıfladı. O tarihten bu yana, İsrail toplumu ve devleti içinde gizlenen büyük hasardan bahseden birçok çalışma ortaya koyuldu. Güç, kudret ve kibir görünüşünün ardında gizlenen bu hasar, Lübnan'dan İran'a kadar çevre ülkelere karşı üstünlük duygusu ve ABD ile birlikte Arap Doğu'nun siyasi ve güvenlik haritasını değiştirme kabiliyetine rağmen ortaya çıktı.

Bu çerçevede, söz konusu çalışmaların ve araştırmaların çoğunun İsrail'in sınırlı yeteneklerine, ABD'ye olan bağımlılığına ve özellikle Batı'da olmak üzere dünyadaki imajının ve meşruiyetinin azalmasına odaklandığı söylenebilir.

Tüm bunlardan çıkan sonuç birçok seçeneği gözler önüne sermiş olsa da hepsi İsrail ordusunun güçlendirilmesi, İsrail'in caydırıcılık kapasitesinin yeniden tesis edilmesi ve kendi kendine yeterliliğinin artırılması, aynı zamanda ABD ile bağlarının derinleştirilmesi gerektiği konusunda hemfikirdi.

Ancak, iki seçenek arasında bir ayrım olduğu anlaşıldı. Bunlardan birincisi, İsrail'in uluslararası meşruiyete uyum sağlamasına ve Filistinlilerle uzlaşma yoluna geri dönerek Filistin meselesini gündemden kaldırmasına öncelik veya avantaj tanıyor. Bu, Arap dünyasıyla normalleşme ihtimallerini açmakta ve İsrail'in Orta Doğu'daki konumunu güçlendirmekte, dolayısıyla dünyadaki imajını iyileştiriyor. İkinci seçenek ise şahin ve sıfır toplamlı olup, milliyetçi ve dindar sağın ittifakına dayanan aşırı uçtaki hükümetin politikalarıyla uyum sağlıyor. Bu seçenek, barıştan daha önemli olan ‘İsrail'in güvenliği’ ilkelerine dayanarak uzlaşmayı reddetmeye, ‘güç yoluyla barış’ denklemini dayatmaya ve ‘ekonomik barış’ peşinde koşmak, yani Filistin meselesini sadece bir nüfus meselesi olarak ortadan kaldırmak, ekonomik çözümlere öncelik vermek ve yaşam koşullarını iyileştirmek anlamına geliyor.

Şahin ve sıfır toplamlı olup, milliyetçi ve dindar sağın ittifakına dayanan aşırı uçtaki hükümetin politikalarıyla uyumludur ve bu yaklaşım, uzlaşmayı reddetmeye dayanır ve barıştan daha önemli olan ‘İsrail'in güvenliği’ ilkesine dayanır.

İlk seçenek olarak, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü tarafından Şubat 2026'da yayınlanan, Prof. Efraim Inbar'ın “Küçük Devlet Stratejisi: Başarının Kibri İsrail'i Tehdit Ediyor” başlıklı çalışmasını örnek verebiliriz. Prof. Inbar, çalışmasında ‘İsrail için kapsamlı bir strateji oluşturmak için en uygun bakış açısının küçük devlet bakış açısı olduğunu’ savunuyor ve “Küçük bir devletin, küçük boyutundan kaynaklanan sınırlamaları vardır” diyor.

Prof. Inbar ayrıca, “Kapsamlı bir strateji, mevcut kaynaklarla orantılı olarak siyasi hedefleri dikkate almalı. Küçük bir devlet, siyasi hedeflerini belirlerken (ihtiyatlı) bir yaklaşım benimsemeli” ifadelerini kullanıyor.

Bu girişin ardından Prof. Inbar, İsrail'in ele alması gereken üç stratejik eğilim belirliyor. Bunlardan birincisi, ABD’nin bölgedeki müdahalesi. Prof. Inbar, ‘ABD ile stratejik koordinasyon, İsrail stratejisinin temel ilkesi ve ABD’nin alternatifsizliği’ önerisinde bulunuyor.

gth
Tel Aviv'de, dev bir reklam panosunda İsrail Başbakanı ve Likud Partisi adayı Binyamin Netanyahu (sağda) ile İsrail İşçi Partisi lideri ve Siyonist Birlik Partisi eş lideri Isaac Herzog, 10 Mart 2015 (AFP)

İkinci eğilim, ‘İsrail-Filistin çatışmasını körükleyen ve çözüme yönelik girişimleri engelleyen’ bir faktör olarak ‘radikal İslam'ın varlığının devam etmesi’. Bu durum, ‘güçlü bir askeri güç oluşturulmasını’ gerektiriyor. Üçüncü ve endişe verici eğilim, nükleer tabuların aşınması ve nükleer silahların yeniden yaygınlaşması. Bu kısım esasen İran'ın kapasitesinin zayıflatılmasıyla ilgili.

Ayrıca birçok İsrailli analist, İsrail'in güvenlik politikasını belirlerken iç meselelere öncelik veriyor. (Netanyahu- Bezalel Smotrich-Itamar Ben-Gvir liderliğindeki) aşırı sağcı İsrail hükümetinin İsrail'i intihara sürüklediğini düşünen analistler, bu hükümetin politikalarını ‘delilik yürüyüşü’ olarak niteliyor.

Tel Aviv Üniversitesi Dayan Merkezi Filistin Çalışmaları Forumu başkanı Michael Milshtein bunu şöyle özetliyor:

“Dini Siyonizm Partisi, lideri Smotrich'in 2017 yılında açıkladığı ilhak vizyonunda somutlaşan, ‘deniz ve nehir arasında, iki halk arasında ayrım olmayan tek bir devlet temel’ şeklindeki hedefini gizlemiyor. Bu, içeride uzlaşı ve dışarıda meşruiyetten yoksun, gerilimler ve şiddetli sürtüşmelerle dolu yeni bir devletin doğmasına neden olabilir." (Yedioth Ahronoth gazetesi, 16 Şubat 2026)

Gazeteci ve siyasi analist Ben-Dror Yemini, İsrail'in geleceği ve doğası için bir tehdit olarak gördüğü ve uzun vadede en önemli konu olarak değerlendirdiği bir meseleye, ‘iki uluslu bir devlet mi, yoksa Yahudi devleti mi?’ sorusuna odaklanıyor. Yemini, Yedioth Ahronoth gazetesinde 6 Eylül 2025 tarihinde kaleme aldığı makalede, “Bezalel Smotrich bu günlerde alarm zillerini çalıyor. Toprakların yüzde 82'sini (Yahudiye ve Samarya/Batı Şeria’nın İncil’deki adı) ilhak etmek istiyor. Böylece, basitçe söylemek gerekirse, artık bir Yahudi devleti olmayacak, bunun yerine başlangıçta (Yahudiye ve Samarya’nın) topraklarının yüzde 18'ini oluşturan küçük bir Filistin yerleşim bölgesi içeren bir varlık olacak. İkinci aşamada, bu denizden nehre kadar uzanan iki uluslu bir devlet, tek bir devlet olacak. Zaten iki uluslu bir devletin eşiğindeyiz. Ancak felaketi durdurmak hala mümkün” diye yazdı.

Uyumdan yana olanların, İsrail'in doğasına, iç koşullarına ve Filistinlilerle ilişkilerine önem verdikleri belirtilmeli. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail'in iç politikalarını ve Filistinlilerle ve Arap komşularıyla ilişkilerini rasyonelleştirmenin, diğer kampın görüşünün aksine, İsrail'in güvenliğini ve statüsünü güçlendireceğini düşünüyorlar.

Zorlama seçeneği

Birçok çalışma, Netanyahu'nun aşırı sağcı hükümetinin politikalarını teorileştiren bu aşırılık yanlısı eğilimi ortaya koyuyor. Bu eğilim, dışsal, uluslararası ve bölgesel değişkenlere dayanırken İsrail'in stratejik güvenlik teorisini dayatmak için çevresine göre sahip olduğu güç faktörlerine veya kaynaklarına odaklanıyor.

Eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in danışmanı Jonathan Adiri, N12 televizyonundan 31 Aralık 2025 tariihnde yaptığı değerlendirmede, şunları söyledi:

“İsrail, 7 Ekim olaylarının sadece İsrail'in taktiksel güvenlik duygusunu parçalamakla kalmayıp, son on yıllarda bize eşlik eden siyasi vizyonu da yok ettiğine inanarak hareket ediyor... İsrail kendini çevresinden kopardı, duvarın arkasında savunma pozisyonuna sıkıştı ve Ortadoğu'nun kendisi olmadan yeniden şekillenmesine izin verdi. Ancak Yeniden Diriliş Savaşı'nda (yani İsrail'in Gazze'ye yönelik imha savaşında) gördüğümüz gibi, düşmanca bir ortamda duvar yeterli değil. Eski süper güçlerin çöküşü ve Arap Baharı protestoları sırasında bölgesel diktatörlüklerin yıkılmasıyla oluşan jeopolitik boşluk hem Türkiye'nin hem de İran'ın hegemonyacı emellerini hızla emdi. İsrail, hayatta kalmanın tek yolunun duvarın arkasına saklanmak değil, bölgede aktif ve etkili bir aktör olmak olduğunu fark etti. Bu doktrin, İsrail'i doğuda Hindistan, güneyde Etiyopya, kuzeyde Azerbaycan ve batıda Yunanistan ve Kıbrıs adası olmak üzere dört merkezi eksen üzerine kurulu bir ittifak sisteminin merkezine yerleştiriyor. Bu ittifaklar bir lüks değil, Türkiye'nin hegemonyaya ulaşma çabası karşısında stratejik bir zorunluluk.”

İsrail için geniş bir uluslararası ve bölgesel ittifak kurarak yeni stratejik yönler belirleme fikri, Netanyahu tarafından son zamanlarda kamuoyuna açık olarak yapılan açıklamalarda, bölgede İsrail için bir güvenlik ve hayati tampon bölge oluşturmak amacıyla, ‘radikal Şii ekseni’ ve ‘radikal Sünni ekseni’ olarak adlandırdığı güçlere karşı koymak amacıyla vurgulandı.

İsrail için geniş bir uluslararası ve bölgesel ittifak kurarak yeni stratejik yönler belirleme fikri, Netanyahu tarafından son zamanlarda kamuoyuna açık olarak yapılan açıklamalarda, bölgede İsrail için bir güvenlik ve hayati tampon bölge oluşturmak amacıyla, ‘radikal Şii ekseni’ ve ‘radikal Sünni ekseni’ olarak adlandırdığı güçlere karşı koymak amacıyla vurgulandı.

Benny Miller, “Yeni Dünya Düzeni ve İsrail'in Güvenliğine Etkisi” başlıklı makalesinde uluslararası gelişmeler çerçevesinde İsrail için yeni bir ‘ulusal güvenlik’ kavramı geliştirmeye çalıştı. Miller’a göre İsrail örneğin Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran arasında İsrail'e düşmanca bir otoriter ittifakın ortaya çıkmasından kaynaklanan risklerle karşı karşıya ve bu ittifak, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan-ı Müslimin) bölgedeki konumunu güçlendiriyor.

Miller, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“1991 sonlarında Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana, dünya düzeni liberal bir sistemden milliyetçilik, popülizm ve tarihsel revizyonizme dayalı bir sisteme evrildi. Bu durum, liberal dünya düzeni için çifte bir zorluk yarattı. Bu zorluklardan biri, devletler arası savaş riski artmasıydı. Bu risk, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden önceki gibi sadece etnik ve kabile iç savaşlarıyla sınırlı değil. İkincisi ise ABD'nin müttefiklerine sağladığı güvenlik şemsiyesi zayıflamasıydı.”

uyj
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump Washington'daki Beyaz Saray'da düzenlenen ortak basın toplantısında, 29 Eylül 2025 (AFP)

İsrail dergisi ‘Mabat Al’da 1 Ocak 2026 tarihli makalesinde, bu değişikliklerin İsrail'in ulusal güvenliğini etkileyeceği sonucuna varan Miller, ABD'nin desteğine rağmen, Trump'ın kampının bir kısmının, yani ‘Önce Amerika’ sloganı atan büyük izolasyonist kampın İsrail'e verilen desteği mümkün olduğunca azaltmaya çalıştığı konusunda uyarıyor. ABD'nin İran ile savaşta İsrail'in yanında yer almasına karşı çıkan Miller, endişesinin bir başka nedenini de şöyle aktarıyor:

“ABD'nin bakış açısına göre İsrail'in Orta Doğu'daki benzersiz konumu, ortak değerlerden kaynaklanıyor. ABD’ye göre İsrail, bölgedeki tek demokrasi. İsrail'in sahip olduğu bu avantaj, sadece İsrail'deki demokratik özelliklerin azalması nedeniyle değil, aynı zamanda ‘güçlü’ otoriter liderlere öncelik veren Washington'daki mevcut ABD yönetiminin bakış açısına göre demokratik değerlerin anlamsızlığı nedeniyle de mevcut dünya düzeninde kayboldu.”

Kararlılık ile zafer arasında

Yedek Albay Prof. Gabi Siboni ve Yedek Tuğgeneral Erez Weiner, ortak çalışmalarında, İsrail'in güçlü ve caydırıcı imajını geri kazanmasının önemini vurguladılar. İsrail’in caydırıcılığını yeniden kazanmasının, düşman olarak gördüğü ülkelere zaferini dayatmasının, kararlılık ile zafer arasında ayrım yapmasının, kararlılığın rakibin gücünün ortadan kaldırılması ve yeteneklerinin felç edilmesi anlamına geldiğini, zaferin ise rakibin teslim olmasını ve boyun eğmesini dayatmayı gerektirdiğini belirttiler. İsrail'in gücünü ve zaferini uzun vadede pekiştirmek için bazıları teknik ve lojistik, bazıları siyasi ve diplomatik, bazıları ise iç ve sosyal olmak üzere birçok yaklaşım ortaya koyan yazarlara göre zafer, ‘düşmanların İsrail tarafından kendilerine dayatılan uzlaşma ve ateşkes şartlarını kabul etmelerine’ bağlı. Ayrıca zafer de düşman hareket edemez hale geldiğinde ve teslim olduğunda ve askeri güç, bilinçlere indirilen darbe ve ulusal güvenliğin dengesini iyileştiren siyasi müzakerelerin birleşimi yoluyla uzun vadeli siyasi hedeflerin gerçekleştirilmesiyle elde edilir.

İsrail kısa vadede güvenlik sorunları yaşıyor. Geçmişten bugüne endişeli bir ülke olan İsrail, içeride fikir birliğinin ve ‘ulusal’ kimliğinin unsurlarından biri olan savaşlar yaşadı.

Prof. Siboni ve Weiner’in Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü tarafından geçtiğimiz yıl aralık ayında yayınlanan çalışmalarına göre zafer kavramı dört ana temele dayanıyor:

1) Temel unsur olarak askeri kararlılık.

2) Düşmanın algısında, yerel kamuoyunda ve uluslararası toplumda bir değişiklik.

3) Barış Antlaşması veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı gibi siyasi bir anlaşma.

4) Sınırların genişletilmesi, mevcut bir tehdidin ortadan kaldırılması veya rejimlerin değiştirilmesi gibi stratejik iyileştirmeler. Dolayısıyla savaşta zafer, mükemmel bir siyasi sonuçtur.

Özetle, İsrail kısa vadede güvenlik sorunları yaşıyor. Uzun vadede ise endişeli ve savaşla yaşıyor. Savaş, İsrail'in içerideki fikir birliğini ve ‘ulusal’ kimliğinin unsurlarından biri olmanın yanında hem iç hem dış, bölgesel ve uluslararası alanda meşruiyetini ve statüsünü zorla dayatabilmesinin bir faktörü.

dfvbf
12 Ekim'de İsrail ile Gazze’deki Hamas Hareketi arasında ateşkese varılmasının ardından, İsrail'in güneyinde, İsrail ile Gazze sınırında bir İsrail askeri zırhlı personel taşıyıcısının yanında duran bir İsrail askeri (Reuters)

Bugünün avantajı, İsrail'in hem içeride hem de dışarıda olmak üzere birden fazla cephede ve birden fazla tarafa karşı savaşma yeteneğini kanıtlamış olması ve uzun vadeli, kademeli bir savaş yürütebilmesidir. Tüm bu avantajlara ve ABD’nin desteğinin verdiği ek güce rağmen, İsrail’in bilinçaltında, kuruluşunun doğası, yüzölçümünün küçük olması ve düşmanca bir ortamda kaynaklarının kıtlığı nedeniyle zayıflıklarını hissetmeye devam ediyor.

Belki de bu, İsrail'in Hindistan, Azerbaycan, Etiyopya ve bazı Avrupa ülkeleriyle bir tür ittifak kurmaya çalışarak, Lübnan'ın güneyinde ve Suriye'de askerden arındırılmış bölgeler oluşturarak, Lübnan, Suriye ve Yemen'den geçerek Lübnan'dan İran'a uzanan bir politika izleyerek ve sadece önleyici olmayan saldırılar düzenleyerek meydana gelen değişiklikleri dikkate alan bir güvenlik doktrini oluşturma çabalarını açıklıyordur.



İttifakların hüküm sürdüğü dünyada ABD ile Çin arasında büyük bir çatışma yaşanacak mı?

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)
TT

İttifakların hüküm sürdüğü dünyada ABD ile Çin arasında büyük bir çatışma yaşanacak mı?

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)

Antoine el-Hac

Dünya, Ortadoğu’da devam eden savaşın sonuçlarından ve çatışmanın genişleyerek başka tarafların da dahil olmasıyla Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşme ihtimalinden endişe duyuyor. Ancak bazı çevreler, bu savaşın aslında yıllar önce başladığını, fakat henüz klasik askeri ve coğrafi biçimde doğrudan bir çatışma niteliği kazanmadığını savunuyor.

Bu çerçevede Washington’da birçok kişi, İran’a yönelik saldırının Çin açısından ne anlama geldiğini tartışıyor. Bu değerlendirmeleri yapanlar arasında, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran’ı ABD’nin gücünü zayıflatmayı ve uluslararası sistemi yeniden şekillendirmeyi amaçlayan tek bir eksen içinde gören sertlik yanlısı siyaset çevreleri bulunuyor.

Dolayısıyla Washington’daki bazı sertlik yanlısı çevreler, mevcut savaşın daha derin düzeyde Çin’e karşı stratejik bir adım olduğunu düşünüyor. ABD dış politika çevrelerinde ise Çin’in, ülkenin küresel konumunu; ekonomi, siyaset ve askeri güç alanlarındaki liderliğini, kısacası dünya çapındaki nüfuzunu tehdit eden birinci rakip olduğu konusunda geniş bir mutabakat bulunduğu ifade ediliyor.

ABD ile Çin arasında olası bir çatışmanın nedenleri neler ve böyle bir çatışmanın gerçekleşme olasılığı ne?

ABD’ye ait iki F/A-18 Hornet savaş uçağı, Ortadoğu’daki USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapıyor. (Reuters)ABD’ye ait iki F/A-18 Hornet savaş uçağı, Ortadoğu’daki USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapıyor. (Reuters)

Ekonomik rekabet

ABD ile Çin arasındaki ekonomik rekabet, 2025 yılı ve 2026’nın başlarında belirleyici bir aşamaya girdi. Taraflar arasında yüksek gümrük tarifelerinin uygulanmasıyla tırmanan gerilim, Cenevre’de yapılan görüşmelerin ardından geçici olarak yumuşadı. 2018’de başlayan ticaret savaşının şiddeti ise Donald Trump’ın 2025 başında yeniden başkanlığa dönmesiyle birlikte daha da arttı.

Rakamlarla ifade edildiğinde Çin’in gayrisafi yurt içi hasılası (GSYİH) 20,6 trilyon dolar seviyesinde bulunuyor ve 2026 için yüzde 5 büyüme öngörülüyor. ABD ekonomisinin büyüklüğü ise 31,4 trilyon dolar olarak hesaplanırken, 2026 için yüzde 2,2 büyüme bekleniyor. Citi Group analistleri, iki ülkenin büyüme hızları dikkate alındığında Çin ekonomisinin 2030’lu yılların ortalarında ABD ekonomisini geride bırakabileceğini öngörüyor. Ancak bazı analistler, ABD’nin sahip olduğu büyük ekonomik güç ve jeopolitik avantajlar nedeniyle Çin ekonomisinin en azından öngörülebilir gelecekte ABD’yi geçemeyebileceğini savunuyor.

New York merkezli Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayımladığı bir raporda araştırmacı Yanzhong Huang, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in yıllar önce ‘Doğu’nun yükselişi ve Batı’nın gerilemesi’ ifadesini kullandığını hatırlatarak, bu söylemin Çin’in yükselişinin Batı uygarlığının ve özellikle ABD’nin yerini alacağı yönündeki bir beklentiyi yansıttığını belirtti. Ancak özellikle Kovid-19 salgını sonrasında dengelerin kısmen değiştiği ifade ediliyor. ABD ekonomisi güçlü bir toparlanma gösterirken Çin ekonomisinin büyüme hızı yavaşladı ve yıllarca yüzde 7’nin üzerinde seyreden büyüme oranlarının gerisinde kaldı.

Buna rağmen iki ülke arasındaki ekonomik rekabetin devam etmesi bekleniyor. Her iki taraf da kendi araçlarına dayanıyor: Çin yenilikçilik kapasitesini güçlendirirken, ABD küresel ölçekteki nüfuzunu ve gücünü kullanıyor. Washington ve Pekin’in birbirlerine temkin ve kuşkuyla yaklaştığı, bu nedenle ABD’nin Çin üzerindeki baskıyı artırma politikasını sürdürdüğü; Çin’in ise ekonomik ilerlemesini güvence altına almak için askeri kapasitesini güçlendirmeye devam ettiği belirtiliyor.

Etkileşim noktaları

Ekonomik ve ticari rekabetin (gümrük tarifeleri, nadir metaller, Kuşak ve Yol Girişimi vb.) yanı sıra, daha büyük bir çatışmayı tetikleyebilecek bazı hassas gerilim noktaları da bulunuyor. Bunlar kısaca şöyle sıralanabilir:

1- Doğu Çin Denizi: Çin ile Japonya arasında Doğu Çin Denizi’nde uzun süredir ciddi bir gerilim yaşanıyor. ABD’nin, Japonya’nın yönettiği Senkaku Adaları’nın (Çin’in Diaoyu adını verdiği adalar) Japon yönetiminde kalması gerektiğini ve ABD-Japonya güvenlik ittifakının koruması altında olduğunu vurgulaması, Pekin ile Washington arasında olası bir çatışma ihtimalini canlı tutuyor. Hatta Çin ile Japonya arasında çıkabilecek bir askeri çatışma, ABD’yi Tokyo’ya destek vermeye ve doğrudan Pekin’le karşı karşıya gelmeye zorlayabilir.

2- Güney Çin Denizi: Amerikalı siyasi yazar Robert Kaplan, Güney Çin Denizi’ni ‘Asya’nın kaynayan kazanı’ olarak nitelendiriyor. Bölge, Çin ile kıyıdaş ülkeler arasında sürekli bir gerilim alanı olmaya devam ediyor. Özellikle Tayvan, Filipinler, Malezya, Brunei, Endonezya ve Vietnam ile çeşitli anlaşmazlıklar bulunuyor. Pekin’in ‘dokuz çizgili hat’ olarak bilinen iddiasını ilan etmesi, fiilen bu denizin büyük bölümünü Çin’e ait geniş bir ‘Çin gölü’ gibi gördüğü anlamına geliyor. Bu nedenle küçük bir sürtüşmenin bile daha büyük bir krize dönüşme ihtimali bulunuyor. ABD de böyle bir durumda müdahale etmek zorunda kalabileceğini düşünüyor. Çünkü bu denizden trilyonlarca dolar değerinde ticari mal geçişi yapılıyor ve deniz tabanında petrol, doğal gaz ve değerli madenler gibi yine trilyonlarca dolar değerinde kaynak bulunduğu tahmin ediliyor.

Çin’in inşa ettiği ilk uçak gemisi ‘Liaoning’… Çin’in şu anda 3 uçak gemisi bulunuyor. (Arşiv – Reuters)Çin’in inşa ettiği ilk uçak gemisi ‘Liaoning’… Çin’in şu anda 3 uçak gemisi bulunuyor. (Arşiv – Reuters)

3- Tayvan: Çin, Tayvan’ın kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayan ‘Tek Çin’ politikasından vazgeçmiş değil. Pekin yönetimi, Tayvan’ı er ya da geç ‘barışçıl yeniden birleşme’ yoluyla yeniden kendi yönetimine katmayı hedeflediğini söylüyor. Ancak Tayvan’ın bağımsızlık ilan etmesi ya da dış güçlerin anlaşmazlığa müdahale etmesi durumunda askeri güç kullanma ihtimalini de dışlamıyor.

Öte yandan ABD de ‘Tek Çin’ politikasını benimsediğini ifade ederek Çin Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıyor. Bununla birlikte Washington, Tayvan ile güçlü fakat resmî olmayan ilişkiler sürdürüyor. Amaç, mevcut statükoyu korumak ve taraflardan herhangi birinin tek taraflı adımlar atmasına karşı çıkmak. ABD ayrıca Tayvan’a savunma amaçlı askeri destek sağlıyor ve onu bir devlet olarak tanımadan uluslararası kuruluşlara katılımını destekliyor.

4- Kazara yaşanabilecek bir olay: ABD ile Çin arasında denizlerde veya hava sahasında meydana gelebilecek herhangi bir kazara olay, askeri bir sürtüşmeye ve çatışmaya, hatta daha geniş bir krize dönüşebilir. Bu bağlamda en hassas bölge dünyanın en büyük okyanusu olan Pasifik’tir. Pasifik, Çin ekonomisi için hayati bir geçiş yolu, adeta bir yaşam damarıdır. Çünkü bu bölgede seyrüsefer özgürlüğünün kısıtlanması, Çin’in ihracatını ve dolayısıyla genel ekonomik faaliyetlerini ciddi şekilde sekteye uğratabilir. Ayrıca 15 Eylül 2021’de kurulan Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü güvenlik ittifakı AUKUS’un da bu bağlamda önemli olduğu belirtiliyor. Bu ittifakın açık hedefi Hint-Pasifik bölgesini ‘açık ve serbest’ bir alan olarak korumak olsa da, bazı değerlendirmelere göre örtük hedeflerinden biri de Çin’in deniz yollarındaki hareket alanını mümkün olduğunca sınırlamak ve Pekin’in bölgesel nüfuzunu dengelemek.

Dünya izliyor

Açık olan şu ki Çin, geleneksel, nükleer ve elbette siber askerî kapasitesini güçlendirmek için yoğun çaba sarf etmesine rağmen, süren çatışmalar karşısında genellikle keskin ve doğrudan çatışmacı tutumlar almaktan kaçınmaya çalışıyor. Buna karşın Çin ile ABD arasındaki sert ekonomik rekabet devam ediyor ve giderek daha da yoğunlaşıyor. Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Dünyanın birinci ve ikinci büyük ekonomileri gerçekten hiç karşı karşıya gelmeden yoluna devam edebilir mi?

 ABD destroyeri USS Delbert D. Black, Epic Fury Operasyonu kapsamında bir Tomahawk füzesi fırlatıyor. (Reuters)ABD destroyeri USS Delbert D. Black, Epic Fury Operasyonu kapsamında bir Tomahawk füzesi fırlatıyor. (Reuters)

Her ne kadar böyle bir çatışma ihtimali şu an için uzak görünse de iki ülke arasında gerilimi tetikleyebilecek noktaların sayısı oldukça fazla. Bu nedenle böyle bir senaryoyu tamamen dışlamak da mümkün görünmüyor. Özellikle Çin’in ABD’ye benzer bir jeopolitik strateji izlemeye karar vermesi durumunda risk daha da artabilir.

Bu noktada asıl soru şu: Nükleer güce sahip bu iki devlet, doğrudan askerî bir çatışmaya yol açabilecek gerilimleri azaltacak yollar bulabilecek mi? Çünkü böyle bir çatışma, yalnızca iki ülkeyi değil, açık veya örtülü biçimde taraf tutmuş başka ülkeleri de içine çekebilir. Üstelik dünya hâlâ bloklaşma ve kutuplaşma siyasetinden çıkabilmiş değil.

İşte asıl mesele de tam olarak bu…


Yeni Epstein belgeleri: Trump fuhuş ağında mıydı?

Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)
Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)
TT

Yeni Epstein belgeleri: Trump fuhuş ağında mıydı?

Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)
Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)

ABD Adalet Bakanlığı, Başkan Donald Trump'a yönelik cinsel istismar iddialarını içeren yeni Jeffrey Epstein belgelerini yayımladı.

Dokümanlar, FBI'ın adı gizli tutulan bir kadınla yaptığı ve daha önce yayımlanmamış üç görüşmenin kaydını içeriyor.

FBI ajanları kadınla Temmuz–Ekim 2019'da 4 görüşme yapmıştı. Ancak daha önce yayımlanan belgelerde sadece Temmuz 2019'daki ilk görüşmenin kayıtları paylaşılmıştı.

O görüşmede kadın, Güney Carolina'da yaşarken reşit olmadığı dönemde Epstein tarafından defalarca istismara uğradığını öne sürmüş fakat Trump hakkında herhangi bir iddiada bulunmamıştı.

Trump'a yönelik hangi iddialar var?

Yeni belgelerde FBI'ın yaptığı diğer üç görüşmenin kaydı da yayımlandı.

Ağustos-Ekim 2019'daki görüşmelerin ikincisinde kadın, 13 ila 15 yaşlarındayken Epstein'in kendisini "New York veya New Jersey'e arabayla ya da uçakla götürdüğünü" söylüyor.

1980'lerde yaşanan olayda kadın, "çok yüksek bir binaya" girdiklerini ve Epstein'in kendisini Trump'la tanıştırdığını belirtiyor.

Trump, herkesin odayı terk etmesini isteyip şunları söylemiş:

Sana küçük kızların nasıl davranması gerektiğini öğreteyim.

Bunun ardından Trump'ın kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddia ediliyor. O sırada çocuğun Trump'ı ısırdığı, bunun üzerine Trump'ın ona vurarak "Bu küçük sürtüğü alın defolup gitsin" diye bağırdığı aktarılıyor.

Kadın, buna ek olarak Trump'la Epstein'in birilerine şantaj yapma planlarına kulak misafiri olduğunu, Trump'ın "kumarhaneler aracılığıyla para aklamaktan bahsettiğini" duyduğunu ileri sürüyor.

FBI'yla yaptığı üçüncü görüşmedeyse kadın, Epstein veya Trump'la bağlantılı olduğunu savunduğu tehdit telefonları aldığını iddia ediyor.

Dördüncü görüşmede konuşmaların kayda alınmasından rahatsız olduğunu belirten kadın, söyledikleriyle ilgili bir şey yapılmayacağını düşündüğü için FBI'la daha fazla iletişime geçmek istemediğini belirtiyor.

FBI'ın iddialarla ilgili yürüttüğü soruşturmada ne sonuca varıldığı henüz bilinmiyor. CNN, New York Times ve Guardian'ın haberlerinde iddiaların doğrulanamadığına ve FBI'ın bugüne dek herhangi bir hukuki işlem başlatmadığına dikkat çekiliyor.

Beyaz Saray iddialara nasıl yanıt verdi?

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Guardian'a gönderdiği açıklamada iddiaları yalanladı:

Bu suçlamalar tamamen asılsızdır. Joe Biden yönetimindeki Adalet Bakanlığı'nın suçlamalardan haberdar olmasına rağmen 4 yıl boyunca hiçbir şey yapmaması da bunu kanıtlıyor. Çünkü onlar, Başkan Trump'ın kesinlikle hiçbir yanlış yapmadığını biliyordu. Defalarca söylediğimiz gibi, Epstein dosyalarının yayımlanmasıyla Başkan Trump tamamen aklanmıştır.

Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla hiçbir ilgisi olmadığını, iş insanıyla irtibatını 2000'lerin ortasında sonlandırdığını öne sürmüştü.

Daha önce yayımlanan Epstein belgelerinde Trump'ın, 1990'larda Epstein'in özel jetiyle birkaç kez uçtuğu ortaya konmuş ancak Cumhuriyetçi lider iddiaları yalanlamıştı.

Dosyalar neden geç yayımlandı?

ABD Adalet Bakanlığı'ndan Trump dosyalarının neden geç yayımlandığına ilişkin bilgi paylaşılmadı.

Diğer yandan bakanlıktan perşembe günü yapılan açıklamada, bazı belgelerin eksik olduğu yönünde "kamuoyundaki iddiaların incelendiği" belirtilmiş, bunun üzerine "15 belgenin yanlışlıkla mükerrer olarak kodlandığının" tespit edildiği bildirilmişti.

Temsilciler Meclisi Denetim Komitesi'ndeki Demokratlar, Adalet Bakanlığı'nın Trump'a yönelik iddialara yer verilen belgeleri kasten yayımlayıp yayımlamadığının belirlenmesi için geçen hafta inceleme başlatmıştı.

Komite, ABD Adalet Bakanı Pam Bondi'yi Kongre'de ifade vermeye çağırmıştı. Bakanlık, Trump'la ilgili iddiaların bulunduğu belgeleri bu gelişmelerin ardından yayımladı.

Epstein olayı nedir?

18 yaş altındaki onlarca kız çocuğuna yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlamasıyla yargılanan Jeffrey Epstein, tutuklandıktan sonra nakledildiği New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesi'ndeki hücresinde 10 Ağustos 2019'da ölü bulunmuştu.

Epstein'in iş ortağı ve eski sevgilisi Ghislaine Maxwell de kız çocuklarının fuhuş ağına katılmasını sağladığı gerekçesiyle Aralık 2021'de suçlu bulunmuş, Haziran 2022'de de 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Şimdiye dek açıklanan dava dosyalarında Trump, eski ABD Başkanı Bill Clinton, dünyanın en zengin kişisi Elon Musk, Birleşik Krallık'ta prenslikten azledilen Andrew, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, aktör Kevin Spacey, şarkıcı Michael Jackson, illüzyonist David Copperfield, avukat Alan Dershowitz, sinemacı Woody Allen ve filozof Noam Chomsky gibi ünlü isimler de yer almıştı.

Independent Türkçe, New York Times, CNN, Guardian, USA Today, Reuters


İsrail ve Kürt örgütlerinin Tahran’a karşı planları neler?

PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)
PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)
TT

İsrail ve Kürt örgütlerinin Tahran’a karşı planları neler?

PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)
PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)

İsrail, Tahran yönetimine karşı saldırıya geçmeleri için Irak'taki İranlı Kürtlerle önceden görüşmüş.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan yetkililer, İsrail hükümetinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ndeki (IKBY) Tahran yönetimine muhalif Kürt örgütleriyle yaklaşık bir yıldır görüştüğünü söylüyor.

İsrail hükümetinin İran'a karşı olası bir askeri harekatta bu örgütlerden destek istediği belirtiliyor.  

Planlar kapsamında örgütlerin ilk hedefinin İran'ın Batı Azerbaycan Eyaleti'ndeki Uşnu ve Piranşehr kentlerini ele geçirmek olduğu aktarılıyor. Sözkonusu şehirler İran, Irak ve Türkiye sınırlarının kesiştiği noktaya yakın.

Kaynaklar, binlerce savaşçının Irak-İran sınırında toplandığını ve bir hafta içinde saldırıya geçmeyi planladığını savunuyor. Tahminlere göre bölgede 5 bin ila 8 bin arasında İranlı Kürt milis var. Reuters, bu bilgilerin bağımsız olarak doğrulanamadığını yazıyor.

Kürt yetkililer, milislerin sadece hafif silahlarla donatıldığını, ABD ve İsrail'in yardımıyla sınırdan ilerlemeyi hedeflediğini söylüyor.

İsrailli bir kaynaksa örgütlerin Tahran rejimini devirmesini beklemediklerini ancak İran Devrim Muhafızları'nın dikkatini dağıtmayı amaçladıklarını belirtiyor.

Aralarında Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistanı Demokratik Partisi (İDP-K) ve Kürdistan Özgürlük Partisi'nin (PAK) de yer aldığı 5 muhalif örgüt, 22 Şubat'ta düzenlenen toplantıda "İran Kürdistanı Siyasi Güçleri İttifakı" adı altında bir koalisyon oluşturmuştu.

Türkiye Savunma Bakanlığı'ndan 5 Mart'ta yapılan açıklamada, PKK'nın İran koluna dikkat çekilerek şu ifade kullanılmıştı:

Terör örgütü PJAK’ın İran’da yürütttüğü faaliyetleri ve bölgedeki gelişmeleri devletimizin ilgili kurumlarıyla koordineli olarak yakından takip etmekteyiz.

Öte yandan Reuters'ın irtibata geçtiği İsrailli yetkili, Iraklı Kürtlerin Tahran'a yönelik saldırılara katılmak istemediğine işaret ederek, onların desteği alınmadan İranlı Kürtlerin harekete geçmesinin zor olacağını belirtiyor.

Haberde, İran'daki Kürt örgütlerin sınır bölgelerindeki durumla ilgili İsrail ve ABD'yle istihbarat paylaştığı da ifade ediliyor. Örgütlerin saldırıya başlaması halinde Washington ve Tel Aviv'den hava savunma sistemleri, drone ve topçu desteği isteyeceği de aktarılıyor.

Analize göre örgütlerin amacı, Irak'taki modele benzer şekilde federal bir İran'da yarı özerk bir bölge kurmak.

New York Times'ın 4 Mart'taki haberinde, CIA'in İran savaşı başlamadan önce yürüttüğü gizli programla Irak'taki İranlı Kürt güçlerini silahlandırdığı yazılmıştı. Beyaz Saray ise iddiaları yalanlamıştı.

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani, IKBY'nin "savaş ve felaketlerden uzak kalması için elimizden geleni yapacağız" demişti.

IKBY Başkanı Neçirvan Barzani de İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'yle 5 Mart'ta yaptığı telefon görüşmesinde, bölgedeki rekabetin bir parçası olmayacaklarını dile getirmişti.

Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, aynı gün yaptığı açıklamada Irak'taki İranlı Kürt grupların sınırı geçip savaşa katılmasının "harika" olacağını söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Times of Israel