Şerbil Berekat
ABD-İsrail’in geçtiğimiz şubat ayı sonlarında İran’a yönelik saldırısının başlamasıyla birlikte, özellikle Batı’daki birçok gözlemci, analist ve uzman arasında, Çin’in krize yaklaşımındaki soğukkanlı hesaplamaların niteliği konusunda geniş çaplı bir fikir birliği oluştu. Bu değerlendirme, yalnızca Çin dış politika geleneğindeki köklü ilkelere ve Pekin'in ideolojik, siyasi ve güvenlik konularındaki taahhütler olmaksızın ekonomik iş birliği ve pragmatik ortaklıkları ön plana çıkarma konusundaki kararlılığına değil, aynı zamanda Pekin'in (geçtiğimiz yıl İran ile İsrail arasında yaşanan) 12 Gün Savaşı'nda Tahran'a ve ABD'nin Venezuela'ya müdahalesine karşı tutumuna da dayanıyordu.
Bu fikir birliği, uzun süredir hakim olan, Çin'in davranışını ideolojik kriterlere göre yorumlama ve her uluslararası krizde onu bir tarafta yer almaya zorlama eğiliminden farklı olarak, Pekin'in düşünce tarzını daha derinlemesine anlamaya yönelik bir çabanın parçası olarak ortaya çıkmış görünüyor.
Bu bağlamda, “İran’ın Çin'e ihtiyacı var, ancak Çin’in İran’a ihtiyacı yok” gibi ifadeler, Çin’in tutumunu analiz etmede anahtar kavramlar haline geldi. Bu varsayım çerçevesinde, Pekin’in İran savaşıyla, ya da bazı gözlemcilerin tanımladığı şekliyle ‘Üçüncü Körfez Savaşı’ ile, Tahran'a sözlü destek vererek ve belki de en fazla ihtiyatlı siyasi ve diplomatik destek sunarak, çatışmaya doğrudan müdahil olmadan başa çıkacağına dair geniş çaplı sonuçlar çıkarıldı.
Çin, Körfez Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine büyük önem veriyor. İran’ın bu ülkelere yönelik saldırgan tutumu, Pekin’deki bazı çevrelerin Washington’ı İran bataklığında boğulmaya terk etme düşüncesini frenlemede rol oynuyor.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin'in İran'a herhangi bir askeri destek sağlamayacağı neredeyse kesin olsa da ‘stratejik ihtiyat ilkesinden’ sapmayacak ya da ABD ve İsrail ile doğrudan diplomatik bir çatışmaya sürüklenmeyecek olsa da Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, geleneksel Batılı müttefikleriyle bile istişare veya koordinasyon kurmadan İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik başlattığı geniş çaplı saldırıya ilişkin hesapları, durumun basit bir okumasından değil, aksine çok katmanlı bir değerlendirmeye dayanıyordu. Öte yandan Pekin, iki güç arasındaki stratejik rekabetin ana sahnesi olan Hint-Pasifik bölgesinden ABD'nin dikkatini başka yöne çekilmesine itiraz etmiyor ve Washington'ın Ortadoğu'da sonuçları belirsiz ve karmaşık başka bir savaşa girmesini mutlaka kötü bir şey olarak görmüyor. Birçok analist de Venezuela'da yaşananların ardından İran'a karşı bir savaşın, Washington'un Pekin ile jeopolitik rekabette konumunu iyileştirme çabası kapsamında, Çin için ekonomik ve siyasi çıkar kaynağı olan ülkeleri hedef alan daha geniş bir ABD stratejisinin sadece bir halkası olduğunu düşünüyor.
Tek bir hendek
Ancak diğer yandan Çin, Körfez Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine büyük önem veriyor ve İran’ın bu ülkelere yönelik saldırgan tutumu, Pekin’deki bazı çevrelerin Washington’ı İran bataklığında boğulmaya terk etme düşüncesini frenlemede rol oynuyor. Bu açıdan, Çin'in kademeli diplomatik tepkisi anlaşılabilir. Çin, savaşın başında ABD-İsrail saldırısını kınamakla yetinmekten, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırısının kapsamının, ABD-İsrail saldırısına İran'ın ana yanıtı olduğu netleştiğinde, İran'ı isim vermeden kınayarak ‘dolaylı standart kınamaya’ geçti. Çin, savaşın on ikinci gününde, İran saldırılarının kapsamı Körfez'deki hayati, sivil ve ekonomik tesisleri de kapsayacak şekilde genişledikçe, İran'ın Körfez ülkelerini hedef almasını onaylamadığını açıkça ilan etti. Bu da Pekin'in, İran saldırısını açıkça kınayan bir Körfez kararının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde BMGK) kabul edilmesi için yapılan oylamada çekimser kalmasıyla pratikte somutlaştı. Aynı çerçevede Çin'in söylemi, ABD ve İsrail'i saldırılarını derhal durdurmaya çağırmaktan, tüm tarafları çatışmayı durdurmaya çağırmaya doğru kaydı. Bu süre boyunca Pekin, diyalog ve müzakerelere geri dönülmesi çağrısında bulundu ve savaşın başlarında, özellikle Suudi Arabistan-İran uzlaşma anlaşmasının garantörü sıfatıyla, İran ile Körfez ülkeleri arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti.
Çin ve Arap Körfez ülkeleri, enerji krizi konusunda fiilen aynı safta yer alıyor ve bu durum, iki taraf arasındaki ekonomik ortaklığı güçlendiriyor.
Çinli siyasi analist ve yazar Zhao Qijun, Al Majalla’ya yaptığı açıklamada, Çin'in Batı ülkeleri tarafından tamamen yitirilmiş olan İran'a erişim hakkına sahip olması nedeniyle vazgeçilmez bir aracı olarak görüldüğünü belirtiyor. Uluslararası yaptırımlar nedeniyle İran'ın ekonomik olarak Pekin'e bağımlı olması nedeniyle, Tahran'daki liderlik, Çin'in desteği olmadan askeri ve diplomatik baskılar karşısında tamamen yalnız kalacağını çok iyi biliyor. Bu da Çin'e benzersiz bir konum kazandırıyor. Çünkü Çin, İran yönetimine bir tehdit olarak algılanmadan itidal sinyalleri gönderebilen tek süper güç.

Pekin ile stratejik rekabet ortamında bile Washington’ın, çatışmanın nükleer bir krize veya kontrolsüz bir bölgesel savaşa dönüşmesini önlemek için Çin’i bir emniyet valfi ve iletişim kanalı olarak kullanması gerektiğini düşünen Zhao, bu çerçevede, ABD Başkanı Trump’ın Pekin’e yapması planlanan ziyaretin, daha geniş ticari ve ekonomik şartlarla bölgesel istikrarı güvence altına alma girişimlerini de içerebileceğini dışlamıyor.
Başka bir bakış açısıyla, İran'ın saldırılarının ABD üslerini hedef aldığı bahanesiyle Körfez ülkelerinin topraklarına yayılmasının ardından, savaş Körfez'deki güvenlik düzenlemelerinin geleceği konusundaki tartışmayı yeniden gündeme getirebilir. Bu ülkeler, ABD ile savunma ortaklığına ve güvenlik şemsiyesine bağlı kalmaya devam etseler de savaş deneyimi onları, karmaşık krizlerde daha geniş seçeneklere sahip olmak amacıyla, Çin ile bazı askeri veya güvenlik iş birliği biçimlerini genişletmek de dahil olmak üzere, güvenlik seçeneklerini eskisinden daha geniş bir şekilde çeşitlendirmeye itebilir.

İran'ın savaşını Çin'i Körfez bölgesinden uzaklaştırmanın bir yolu olarak göstermeyi amaçlayan bazı ABD'li anlatıların aksine, gerçekte bu savaş Pekin'in bölgedeki konumunu sağlamlaştırdı. İran, Çin tankerlerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine prensipte izin vermiş olsa da rejimin geleceğinin belirsizliği nedeniyle İran petrolü daha az sürdürülebilir hale gelirken, Çin'in ithalatının yaklaşık yüzde 35'ini oluşturan Körfez ülkelerinin petrolü daha güvenilir ve istikrarlı olmaya devam ediyor. Sonuç olarak, Çin ve Körfez ülkeleri enerji krizi konusunda fiilen aynı safta yer almakta ve bu da ekonomik ortaklıklarını güçlendiriyor.
Körfez'de ortaya çıkan senaryo, Çin askeri düşüncesinde, ABD askeri üsleriyle çevrili olan ve yoğun füze ve İHA saldırılarıyla bu üsleri etkisiz hale getirmeye çalışan bir ülke şeklindeki tanıdık bir denkleme dayanıyor.
Çin de İran konusunda kendini rahatsız hissetimiyor. Pekin Üniversitesi'nden misafir öğretim üyesi Ren Hangun'un da aralarında bulunduğu Çinli uzmanlar, ‘WeChat’ platformunda büyük ilgi gören bir videoda, İran savaşının sonucu ne olursa olsun Çin'in bir kazan-kazan konumunda olduğunu güvenle dile getirdiler. Aynı uzmanlar, İran rejiminin ayakta kalması durumunda Tahran'ın Pekin'e olan bağımlılığının artacağını, rejimin kısmen veya tamamen çökmesi durumunda ise Tahran'da kurulacak herhangi bir rejimin, Washington’ın dayatabileceği sert koşullara karşı denge sağlamak için Çin’e ihtiyaç duyacağını söylüyorlar. Zhao, Çin'in rekabet avantajının, savaş sonrası yeniden inşa aşamasında acil bir ihtiyaç olan altyapıyı koşulsuz olarak inşa etme kabiliyetinde yattığını belirtiyor.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, İran-Çin savaşı, Çin’e yıllardır uluslararası sistemin doğası ve ABD’nin bu sistemdeki rolü hakkında savunduğu söylemi pekiştirme fırsatı sunabilir. Washington’ın, yalnızca İsrail ile koordineli olarak ve bölgesel güçlerle, özellikle de savaşa karşı çıkan Körfez ülkeleriyle fiili bir istişare yapmadan İran'a düzenlediği saldırı, özellikle de savaşa karşı çıkan Körfez ülkeleriyle, Pekin'e, kriz yönetiminde ABD'nin tek taraflı karar alma sürecini tanımladığı şeyin pratik bir örneğini ve savaş ve barış kararlarının tek bir güç tarafından dayatılmadığı, daha dengeli ve çok kutuplu bir uluslararası sistem çağrısını sürdürmek için değerli bir argüman sunuyor. Bu anlatı, diğer süper güçlerin doğrudan savaşlara karıştığı bir dönemde daha da önem kazanıyor. Rusya, Ukrayna'da, ABD İran'da savaşırken, Pekin kendini sorumlu davranan tek süper güç olarak göstermeye çalışıyor.
Tamamen ücretsiz üç değerli ders
Bir diğer açıdan İran Savaşı, Pekin’deki askeri planlamacılara, Çin’in Batı Pasifik’te yaşanabilecek herhangi bir çatışmada karşılaşabileceği stratejik ortama çok yakın bir operasyonel model sundu. Körfez'de ortaya çıkan senaryo, Çin askeri düşüncesinde, ABD askeri üsleriyle çevrili olan ve yoğun füze ve İHA saldırılarıyla bu üsleri etkisiz hale getirmeye çalışan bir ülke şeklindeki tanıdık bir denkleme dayanıyor. Bu model, Japonya'dan Tayvan'a ve oradan da Filipinler'e uzanan coğrafi zincir olan ve ‘Birinci Ada Zinciri’ olarak bilinen, Çin'i çevreleyen ortama büyük ölçüde benziyor. Bu bölgede, ABD'nin caydırıcılık stratejisinin temel bir parçasını oluşturan ve geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan ABD Ulusal Savunma Stratejisi'nde yeniden vurgulanan ABD üsleri ve kuvvetleri konuşlandırılmış durumda.
Savaş, Washington’ın müttefiki olan ülkelerdeki altyapıyı ve hayati öneme sahip tesisleri hedef almanın, ABD üslerini barındırmanın maliyetini artırmak için etkili bir yol olabileceğini gösterdi.
Bu derslerin ilki, sabit askeri üslerin hedef alınabilirliğiyle ilgili. Savaş, dünya çapında yayılmış olan ABD askeri üslerinin, geleneksel askeri söylemde bazen varsayıldığı gibi dokunulmaz olmadığını gösterdi. Tekrarlanan füze ve İHA saldırıları, bu üslerin yoğun çatışmalarda hızla açık hedef haline gelebileceğini ortaya koydu. İkinci ders ise askeri yıpratma ekonomisi olarak adlandırılabilecek bir konuyla ilgili. İHA'lar ve taktik füzeler gibi nispeten düşük maliyetli silahlar, karşı tarafa bunları durdurmak için pahalı savunma sistemlerini kullanmaya zorlayabilir. Dünyanın en büyük füze stoklarından birine sahip olan Çin için bu denklem, herhangi bir çatışmada önemli bir faktör olabilir.

Savaş, Washington’ın müttefiki olan ülkelerdeki altyapıyı ve hayati öneme sahip tesisleri hedef almanın, ABD üslerini barındırmanın maliyetini artırmak ve bu ülkeleri, özellikle de Tayvan gibi üçüncü bir tarafla bağlantılı olduğunda, kendilerini doğrudan etkilemeyen bir çatışmanın sonuçlarını üstlenmeye daha az istekli hale getirecek ekonomik ve siyasi baskı yaratmak için etkili bir yol olabileceğini gösterdi.
Çin, savaşın hem ekonomik hem de siyasi sonuçlarıyla mücadele ederken -bu sonuçlar arasında petrol ve gaz fiyatlarındaki dalgalanma krizi ve tedarik kesintisi olasılığı da yer alıyor (ki Çin, nükleer reaktörler ve diğer temiz enerji kaynakları sayesinde yıllardır bu senaryoya hazırlanıyor)- ya da sınırlı etki gücü ile karmaşık diplomatik durumun birleşiminden doğabilecek siyasi sonuçlarla uğraşırken, Çin'in Körfez'den çıkarılacağına dair söylemler gerçekçi görünmüyor. Zira İran savaşı, Çin'in son derece değerli ve tamamen ücretsiz dersler çıkarmasına ve deneyimler sunmasına olanak sağlamış durumda.
İsrail'in kuzeyindeki Yukarı Celile bölgesinde, sınıra yakın bir mevzide kendinden tahrikli bir obüs, güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP).