Savaş sonrası Körfez-Arap ülkeleri ekonomik ilişkileri ve kartların yeniden dağıtılması

Ateşkes devam ederse, KİK ülkelerini önemli mali ve savunma avantajları bekliyor

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
TT

Savaş sonrası Körfez-Arap ülkeleri ekonomik ilişkileri ve kartların yeniden dağıtılması

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)

Amir Ziyab et-Temimi

Geçtiğimiz 1950'li yılların başlarından itibaren, petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte Körfez ülkeleri, çeşitli alanlarda Arap ülkelerine yardım ve uygun koşullu krediler sunmayı başardılar. Bu yardımlar arasında, Arap Devletleri Birliği kararları uyarınca savaş çabalarına verilen destek ile bu ülkelerdeki kalkınma projelerini ve altyapı geliştirme çalışmalarını finanse etmek için verilen uygun koşullu krediler yer alıyor. 1970’li yıllarının ortalarında petrol fiyatlarının yükselmesiyle birlikte Körfez ülkeleri büyük mali fazlalar elde etmiş ve ekonomik destek daha da güçlendi. Bu ülkeler, başta gayrimenkul ve turizm sektörleri olmak üzere bir dizi Arap ülkesinde doğrudan yatırım şirketleri kurmaya yöneldi. Ayrıca petrol, enerji, deniz taşımacılığı ve tarım sektörlerinde uzmanlaşmış özel şirketler de kuruldu. Ancak desteğin en belirgin şekli, Arap ülkelerinin döviz rezervlerini güçlendirmek ve ithalat finansmanı ya da borç servisi gibi dış yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak amacıyla merkez bankalarındaki mevduatlara odaklandı. Mevcut gelişmeler ışığında, savaşın sona ermesinden sonra Körfez ülkeleri diğer Arap ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini nasıl şekillendirebilir?

Mısır Merkez Bankası'na göre Mısırlılar Temmuz 2025 ile Ocak 2026 arasındaki dönemde yaklaşık 25,6 milyar dolarlık havale yaptılar. Bu rakam, bir önceki yılın aynı döneminde 20 milyar dolardı. Bu havaleler, savaşın patlak vermesinden önce, bu yılın başlarında Mısır'ın döviz rezervlerinin 50 milyar doların üzerine çıkmasına katkıda bulundu. Bu havalelerin uzun zamandır Mısır ekonomisini desteklemek için hayati öneme sahip olduğu şüphe götürmez. Çünkü bunlar devletin dış yükümlülüklerini karşılamasına yardımcı oluyor ve birçok ailenin geçim ihtiyaçlarını karşılamasını sağlıyor.

 Sayılarının 500 binin üzerinde olduğu tahmin edilen Lübnanlılar da Körfez ülkelerinde çalışıyor. Bunların arasında, yüzlerce kuruluşa sahip binlerce yatırımcı ve iş adamı bulunuyor. Yatırımlarının hacmi on milyarlarca dolar olarak tahmin ediliyor. Lübnanlılar Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Kuveyt'te yoğunlaşıyor. Suudi Arabistan'da 200 ila 300 bin, BAE’de yaklaşık 150 bin, Katar ve Kuveyt'te ise on binlerce Lübnanlı bulunuyor.

Körfez ülkelerinde çalışan Lübnanlıların yıllık para transferi yaklaşık 6 ila 7 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Yurtdışındaki Lübnanlıların para transferlerinin, özellikle ekonomik performansın gerilemesi ve imalat, turizm ve tarım gibi ana sektörlerin durması karşısında, Lübnan ekonomisinin en önemli gelir kaynaklarından biri olduğu bir sır değil.

Körfez ülkelerindeki Lübnanlılar, mesleki becerileri ve yüksek eğitim seviyeleri temelinde hayati öneme sahip sektörlerde çalışıyor. Lübnanlılar, Lübnan'daki siyasi ve güvenlik durumunun yansımaları da dahil olmak üzere, Körfez'de çalışan çok sayıda kişinin istikrarını etkileyen büyük zorluklarla karşı karşıya.

ABD/İsrail-İran Savaşı, Körfez ülkelerine ağır mali yükler getirdi. Petrol, elektrik ve su tesislerinin yanı sıra altyapıya da yayılan yıkım, onarım ve yeniden yapılandırma çalışmalarının yürütülmesi için büyük bütçe tahsisatlarına yol açıyor.

Buna karşın, yarım asrı aşkın bir süredir Lübnan’da yaşayan Körfez ülkeleri vatandaşları da var. Bunlar, bu ülkede konut ve gayrimenkuller edinmiş, birçok projeye yatırım yapmış ve Lübnan bankalarına para yatırmış kişiler.

Savaş sonrası mali ve savunma yükümlülükleri

Şüphesiz ki savaş, Körfez ülkelerine ağır mali yükümlülükler getirdi. Petrol, elektrik ve su tesislerinin yanı sıra altyapıya da uzanan yıkım, onarım ve yeniden yapılandırma çalışmalarının yürütülmesi için büyük bütçelerin ayrılmasını gerektirecek.

Örneğin, Katar'daki doğal gaz tesisleri, üretimi ve ihracatı durduran büyük hasarlara uğradı ve tahminlere göre bu tesislerin yeniden faaliyete geçmesi ve gelir elde etmesi üç ila beş yıl sürebilir. Kuveyt'teki petrol rafinerileri de İran saldırıları nedeniyle hasar gördü; buna havaalanı ve limanda meydana gelen hasarlar da eklenince hava ve deniz ulaşımı aksadı. Sivil kurumların uğradığı hasarlardan bahsetmeye bile gerek yok.

frvfr
İran'ın BAE’nin Fuceyra kentindeki bir tesisi hedef almasının ardından, bir işçi bisiklet sürerken arkasında yükselen dumanlar, 14 Mart 2026 (AP)

Aynı durum Suudi Arabistan ve BAE için de geçerli. Bu ülkelerin petrol ve sivil tesisleri ile altyapıları hasar görürken, Bahreyn ise insan ve ekonomik kayıpların boyutunu artıran şiddetli saldırılarla karşı karşıya kaldı. Böylece, İran ile sıkı bağları olan Umman dahil Körfez ülkeleri, hasarları telafi etmek ve zarar gören çeşitli tesislerde çalışmaları yeniden başlatmak için en az 200 milyar dolar olarak tahmin edilen devasa mali kaynaklar ayırmak zorunda.

Körfez ülkeleri, başta Mısır Merkez Bankası olmak üzere merkez bankalarına para yatırarak Arap ülkelerine mali yardım sağlamaya devam ediyordu.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve bunun sonucunda tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar nedeniyle, bu ülkelerin petrol ve gaz gelirlerinde düşüş ve mal ithalatı maliyetlerinde artış yaşayacağına şüphe yok.

Bunun yanında, askeri kapasitelerin geliştirilmesi, savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve silahların askeri teknoloji gelişmelerine uygun olarak modernize edilmesi için savunma harcamalarının artırılması da gerekecek.

Körfez-Arap ekonomik ilişkileri gerileme mi yaşıyor?

Savaşın etkilerinin, Körfez ülkelerinin, savaş nedeniyle ekonomileri zarar gören ve zaten karmaşık ekonomik koşullar, dış borçların hizmet maliyetindeki artış ve ulusal para birimlerinin değer kaybı ile boğuşan bir dizi Arap ülkesine destek sağlama kapasitesini etkilemesi bekleniyor.

wefre
Kahire'de düzenlenen Arap Birliği Dışişleri Bakanları Toplantısı, 10 Eylül 2024 (AFP)

Körfez ülkelerinden gelen petrol arzındaki kesinti birçok Arap ülkesini etkiledi. Mısır da bu durumdan nasibini aldı ve elektrik tüketimini kısıtlamak ve yakıt fiyatlarını artırmak zorunda kaldı. Ayrıca, savaşın etkisiyle ziyaretçi sayısının azalması nedeniyle Mısır turizm sektörü de ek baskılarla karşı karşıya. Bu veriler çerçevesinde Körfez ülkeleri, karşılaştıkları yeni mali baskılar ve bazı Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt'in İran'ın saldırılarına karşı bazı Arap ülkelerinin tutumlarından duyduğu hoşnutsuzluk nedeniyle, kısa vadede Mısır, Lübnan, Suriye ve Yemen'e mali destek sağlayamayacak gibi görünüyor.

Körfez ülkeleri, merkez bankalarına para yatırarak Arap ülkelerine mali yardım sağlamaya devam ediyordu. Bunların en önemlisi, Körfez ülkelerinden gelen mevduatlara sahip olan Mısır Merkez Bankası'ydı. Bu mevduatlar, Kuveyt'ten 4 milyar dolar, Suudi Arabistan'dan 5,3 milyar dolar, Katar'dan 4 milyar dolar ve BAE’den 12 milyar dolar olarak dağılıyordu.

Körfez ülkelerinin yatırımları sadece devlet mevduatlarıyla sınırlı kalmayıp, doğrudan yatırımları, finansal piyasalara yapılan yatırımları ve hazine tahvillerinin satın alınmasını da kapsıyor.

BAE, bu mevduatın 11 milyar dolarlık bir kısmını, Mısır'ın kuzeyinde toplam değeri 35 milyar dolar olarak tahmin edilen uzun vadeli bir gayrimenkul projesi olan Ras el-Hikme Projesi’ne doğrudan yatırım olarak aktardı. Körfez ülkeleri bu parayı geri almak konusunda birçok zorlukla karşı karşıya bulunurken, projenin kendisi de beklenen getiriyi sağlayamayabilir.

dfrbg
Beyrut’taki Lübnan Merkez Bankası binası, 4 Nisan 2025 (Reuters)

Ayrıca, Lübnan Merkez Bankası'nda Körfez ülkelerine ait mevduatlar bulunuyor. Suriye gibi diğer Arap ülkelerindeki bankalar ve finans kurumlarındaki fonlar da özellikle Körfez ülkelerinden gelen devlet fonlarını barındırıyor. Körfez ülkelerinin yatırımları sadece devlet mevduatlarıyla sınırlı kalmayıp, doğrudan yatırımları, finansal piyasalara yapılan yatırımları ve hazine tahvillerinin satın alınmasını da kapsıyor.  Aynı zamanda bu paranın tamamının veya bir kısmının geri alınmasının mümkün olup olmadığı ve bu yatırımların kayda değer bir getiri sağlayıp sağlamadığı sorusu halen cevap bekliyor.

Mali ve ekonomik zorluklar ve yeniden yapılanma

Körfez ülkeleri, Arap ülkeleriyle ekonomik iş birliği stratejilerini yeniden gözden geçirmek, yatırımları rasyonelleştirmek, yeni alternatifler değerlendirmek ve yatırılan fonların tamamını veya bir kısmını geri kazanmak için uygun yollar bulmak zorunda kalabilir.

Arap ülkelerinin ekonomileri, istenen ekonomik sonuçları elde etme kapasitelerini sınırlayan yapısal dengesizliklerle boğuşmaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Körfez ülkeleri, önümüzdeki yıllarda enerji ekonomileriyle ilgili zorluklarla karşılaşacaklarına şüphe yok. Özellikle de mevcut savaşın yakıt tedariki ve deniz taşımacılığının aksamasına ilişkin endişeleri göz önüne alındığında, bu durum tüketici ülkeleri alternatif enerji kaynakları geliştirmeye ve fosil yakıtlara olan bağımlılıklarını azaltmaya itebilir.

Tüm bu zorluklar, Körfez ülkelerini farklı ekonomik seçeneklere yönlendirmeli ve Arap ülkelerine yönelik cömert destek ve finansman politikalarının gözden geçirilmesine, hatta belki de ekonomik yapılarının yeniden değerlendirilmesine yol açmalı. Bu da Körfez ülkelerinin gelecekte yabancı işgücüne, özellikle de vasıfsız işgücüne olan ihtiyaçları konusunda soru işaretlerinin ortaya çıkmasına sebep oluyor.



Devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde Yemen dramı

Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
TT

Devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde Yemen dramı

Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)

Refik Huri

Yemen’de savaşların adı değişse de ana başlık hep aynı kaldı: Sonu gelmeyen bir çatışma... Sanki savaş, Yemenlilerin genetik koduna işlemiş gibi. Toprak parçalarından ziyade yönetimin biçimi ve gücü kimin elinde tutacağı üzerine yürütülen bir kavga. Yoksul bir ülkede ‘ganimet’ elde etme yarışı. Sert coğrafyanın ve tarihin cilvelerinin ardına gizlenmiş; kabilelerin güçlü müttefik bulma arayışıyla dışa açılmış bir sahnede, nüfuz mücadelesi veren dış güçlerin rekabeti.

Kuzey ve Güney arasındaki ayrılık günlerinde de durum böyleydi; sonrasında sağlanan birlik döneminde ve Kuzey’in askeri gücü ile Güney’deki iç çekişmelerin başarısız bir ayrılık savaşına yol açtığı süreçte de... Bugün de durum farklı değil. Toprağı ve iktidarı paylaşan ordular ile milisler, Yemen Şafağı Operasyonu öncesinde bir yanda İran cephesi, diğer yanda Arap cephesi olmak üzere derinleşen bir çatışmanın içinde.

‘Saha birliği’ dedikleri kavram ise; bazısını İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurduğu, bazısını da büyütüp beslediği devlet dışı aktörlerin kullandığı bir müstear isimden ibaret. Bu yapılar; İran İslam Cumhuriyeti’ni ve onun bölgesel projesini savunmak adına kendi ülkelerine ve rejimlerine karşı savaşmak üzere yetiştirildi: Lübnan’daki Hizbullah’tan Irak’taki Haşdi Şabi’ye, Suriye’deki eski Ulusal Savunma Güçleri’nden Yemen’deki Husilere, Gazze’deki Hamas ve İslami Cihad’a kadar...

Husiler, 1962 Devrimi ile imamet rejiminden cumhuriyete geçen Yemen’i şimdi tekrar cumhuriyetten imamete döndürmeye çalışıyor; Hamiduddin ailesinin imameti yerine Bedreddin el-Husi ailesinin imameti... Üstelik bu proje, İran’ın daha geniş kapsamlı jeopolitik hamlelerinin gölgesinde yürütülüyor. Bu hamlelerin en mütevazı hedefi bile Akdeniz, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki Babu’l Mendeb’i İran’ın bölgesel projesi doğrultusundaki savaş hattına bağlamak. Kaldı ki Husiler de kendilerini ABD ve İsrail ile savaşan, kaderini dille de olsa Filistin davasına bağlayan bölgesel bir güç gibi görmeye ve öyle davranmaya başladılar.

Bugün oynanan jeopolitik ve stratejik oyun, geçmiştekinden son derece farklı. Güney Yemen’deki radikal sosyalist rejimin hırsları sadece yakın çevreyle sınırlıydı; o rejim de aynı partinin yoldaşları arasındaki kanlı hesaplaşmalarla son buldu. Aşiret yapısının hâkim olduğu bir toplumda Marksizm’i uygulama çabasının hayalperest çılgınlıktan ibaret olduğu ve ‘aşiret Marksizmi’nin’ başarı şansının bulunmadığı çabuk anlaşıldı.

Hamiduddin ailesinin imameti ise son derece yerel bir nitelik taşıyordu. Öyle ki, Arap Birliği’nde az konuşan herhangi bir temsilci için ‘Yemen’in her daim sessiz kalan temsilcisi gibi’ benzetmesi yapılırdı. Cumhuriyetin kurulması ve Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın rejimi korumak için Mısır ordusunu göndermesinin ardından, imamet yanlıları ile cumhuriyetçiler ve onların müttefikleri arasındaki savaş bir uzlaşıyla sona erdi. Ancak cumhuriyeti yönetenler arasındaki çatışmalar, en azından suikastlar şeklinde sürmeye devam etti. Eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile Saada’daki Husiler arasında sonuçsuz kalan altı savaş yaşandı. Ardından, Arap Baharı adı verilen süreçte milyonların sokaklara döküldüğü halk devrimi patlak verdi.

Bu süreç, Suudi Arabistan ile diğer Arap ve uluslararası güçlerin katkıda bulunduğu bir uzlaşma çerçevesinde Salih istifaya zorlanana kadar bir süre devam etti. Uzlaşmanın özü; Salih’in, gerekli reformların yapılması ve seçimlerinin hazırlanması amacıyla geçiş süreci için yetkilerini yardımcısı Abdurrabbu Mansur Hadi’ye devretmesiydi. Bu uzlaşmada herkes kendisine bir yer bulmuştu: Salih, Husiler, devrimciler, kabileler... Hemen hemen tüm kesimler.

İşte tam bu noktada; devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde dramatik süreç başladı. Uzlaşı, hukuki bir çerçeve ile yerel ve dış aktörlerin mutabakatı sayesinde devrim sayfasını kapattı. Darbe ise bu uzlaşıyı zor kullanarak rafa kaldırdı. Peki hangi darbe? Ali Abdullah Salih ile Husilerin ittifak kurarak gerçekleştirdiği darbe... Salih, yaklaşık 40 yılını geçirdiği iktidara geri dönmek istiyordu ve Husileri ilk aşamada kullanıp ardından onları saf dışı bırakabileceğini sandı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Husiler ise Salih’in kurduğu ordunun önemli bir kısmını ve elindeki gelişmiş silahları ele geçirmek istiyordu. Salih’in iktidar tutkusunu başlangıçta kendi lehlerine kullanmayı hesaplamışlardı; ancak akıllarındaki asıl planı Sana’yı işgal ettikten sonra devreye soktular. Hem Salih’in destekçilerinin hem de düşmanlarının kalbine korku salmak amacıyla onu açıkça katlettiler.

Yemen Şafağı, devrime geri dönme savaşı değil; darbeyi yıkma, uzlaşıya ve meşru yönetime yeniden sarılma savaşıdır. Ancak kaçınılmaz olan bu uzlaşının nasıl şekilleneceği henüz net değil. Kesin olan tek şey; İran’a hizmet eden ve ülkeyi cumhuriyetten tekrar imamete döndürmek isteyen devlet dışı milislerin hakimiyetine son verme çabası. Bununla birlikte, Yemen halkının bir parçası olarak Saada halkının da herkes gibi bu uzlaşıda bir yeri olacak. Asıl büyük oyun ise Yemen’in Ortadoğu’daki ve bölge üzerindeki jeopolitik ve stratejik güç mücadelesindeki konumu. Ne İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ve bölgeyi tek başına kontrol etmesi mümkün ne de bölgesel veya uluslararası güçlerin Babu’l Mendeb ve Kızıldeniz üzerinde herhangi bir hakimiyeti kabul etmesi... Eğer mevcut çatışmaların görünen amacı İran bağlantılı devlet dışı güçleri tasfiye etmekse, nihai hedef İran rejiminin değişmesi ya da davranışlarını değiştirmesidir. Bir zamanlar Tahran; Sana, Bağdat, Şam ve Beyrut olmak üzere dört Arap başkentini yönettiğiyle övünse de artık Arap dünyasında bir İran nüfuzuna yer kalmadı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


Yeniden yapılanmanın aksaklıkları, Gazze anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ‘yerinden edilme hayaletini’ hâlâ ayakta tutuyor

025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Yeniden yapılanmanın aksaklıkları, Gazze anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ‘yerinden edilme hayaletini’ hâlâ ayakta tutuyor

025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Gazze anlaşmasının imzalanmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, İsrail’in süregelen uzlaşmaz tutumu nedeniyle Gazze Şeridi’nin yeniden imarı konusunda hâlâ ilerleme kaydedilemiyor. Geçtiğimiz şubat ayında İran savaşının başlamasından bu yana anlaşma maddelerinin uygulanması çıkmaza girerken, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi ihtimali de varlığını koruyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, ‘İsrail’in dondurulmuş barış planının gölgesinde Gazze Şeridi’ndeki hedeflerine ulaştığını’ belirtti. Uzmanlar, ‘Tel Aviv’in Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 75’ini kontrol ettiğini ve savaş sonrasında başka bölgeleri de yıktığını, bunun da bölgede yaşamı sürdürmeyi zorlaştırdığını’ ifade etti.

Geçtiğimiz yıl 9 Ekim’de arabulucular, Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından Hamas ile İsrail arasında ateşkes sağlandığını duyurdu. Nihai anlaşma ise aynı ayın 13’ünde ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla imzalandı.

Mısır, ABD, Katar ve Türkiye’den oluşan arabulucu ülkelerin liderleri ‘barış belgesini’ imzaladı. Birkaç aşamadan oluşan anlaşma, Gazze’de ateşkesin sağlanmasını öngörüyordu. İlk aşamada çatışmaların durdurulması, insani yardımların girişine izin verilmesi ve rehineler ile mahkûmların takası yer alıyordu. Ardından erken toparlanma ve yeniden imar çalışmalarını, Gazze Şeridi’nin yönetiminin sivil bir teknokratlar komitesine devredilmesini içeren ikinci aşamaya geçilmesi planlanıyordu.

Arabulucular ocak ayında Ali Şaas başkanlığında Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere bir teknokratlar komitesi kurulduğunu duyurmuş olsa da komitenin görevini yerine getirmesine henüz imkân tanınmadı. Bu süreçte ihlaller sürerken İsrail, Filistinli grupların haziran ayında onayladığı ve ikinci aşamanın yükümlülüklerinin yerine getirilmesini amaçlayan yol haritasını da reddediyor.

Öte yandan İsrail, Filistinlileri Gazze Şeridi’nden ‘zorla yerinden etme’ planından vazgeçmiş değil. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, geçtiğimiz eylül ayında yaptığı açıklamada, hükümetinin Filistinlileri Gazze Şeridi’nden çıkarmaya yönelik hazır planları bulunduğunu belirterek, “ABD’nin onları hangi bölgeye nakledebileceklerini belirlemesini beklediklerini” söyledi.

Arap ülkeleri, 7 Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik savaşın başlamasından bu yana İsrail’in Filistinlileri zorla yerinden etme girişimlerine karşı uyarılarda bulunuyor.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin ‘Filistin halkını zorla yerinden etmeyi amaçlayan her türlü planı kesinlikle reddettiğini’ vurguladı. Sisi, perşembe günü Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung ile düzenlediği basın toplantısında, ‘İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki durumu tehlikeli biçimde tırmandırmasını reddettiklerini’ de ifade etti.

Mısır Dış İlişkiler Konseyi Üyesi Reha Ahmed Hasan, ‘İsrail’in barış planının arkasına sığınarak hedeflerine ulaştığını’ belirterek, “Gazze’de Trump planının aşamalarının uygulanması çıkmaza girmiş durumda. Buna rağmen Tel Aviv, bölgede Filistinlilere yönelik uygulamalarını sürdürüyor” dedi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hasan, “İsrail tarafı, Gazze Şeridi’nin büyük bölümünü işgal altında tutuyor, altyapıyı yıkmayı sürdürüyor ve insani yardımların girişine engeller çıkarıyor” ifadelerini kullandı. Bu uygulamaların Gazze’de yaşamı imkânsız hâle getirdiğine dikkat çeken Hasan, aynı zamanda Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi planının hayata geçirilmesine zemin hazırladığını belirtti.

İsrail’in Gazze’de yeniden imar aşamasına geçilmesini istemediğini ve kendi planını bütünüyle uygulayabilmek için mevcut durumu dondurmayı amaçladığını söyleyen Hasan, Trump planının aşamalarını hayata geçirmekle, İsrail’in Gazze Şeridi’nde kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini sağlamakla görevlendirilecek uluslararası barış gücünün oluşturulmasının da zor olduğunu kaydetti.

Gazze İstikrar Gücü, Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde imzalanan ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasındaki en önemli maddelerden biri olarak öne çıkıyor. Ancak Trump başkanlığında Gazze Barış Kurulu ile Filistinli Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gibi çeşitli yürütme organları oluşturulmasına rağmen söz konusu güç henüz hayata geçirilemedi.

Filistin Halkının Haklarını Destekleme Uluslararası Heyeti Başkanı Salah Abdulati de İsrail’in ateşkesi ihlal etmeyi sürdürdüğünü belirtti. Abdulati, “Barış anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen soykırım savaşı sona ermedi. Her gün yüzlerce kişi hayatını kaybediyor, evler yıkılıyor” dedi. Bu uygulamaların yeniden imar çalışmalarına yönelik her türlü girişimi zorlaştırdığını vurguladı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Abdulati, İsrail’in barış planında öngörülen yükümlülükleri yerine getirmediğini, bunlar arasında Gazze halkına insani yardım ulaştırılmasının da bulunduğunu söyledi. İsrail’in, barış planında belirlenen yardım miktarının yalnızca yüzde 37’sine ulaşan sınırlı bir yardım girişine izin verdiğini kaydetti.

İsrail’in ekipman ve yakıt girişine de izin vermediğine dikkat çeken Abdulati, bunun bölgedeki insani koşulları daha da ağırlaştırdığını belirtti. Abdulati, Mısır’ın planı da dâhil olmak üzere Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik çeşitli planların bulunduğunu, ancak bunların uygulanmasının Trump planındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlı olduğunu ifade etti.

Arap Birliği’nin Mart 2025’te Kahire’de düzenlenen olağanüstü zirvesinde, Mısır’ın Gazze Şeridi’ni yeniden imar planı kabul edilmişti. Konut projeleri, toplum merkezleri, ticari bir liman, teknoloji merkezleri ve sahil şeridinde otellerin inşasını öngören planın, 53 milyar dolara varan bir maliyetle üç yıl içinde tamamlanması hedefleniyordu.


Florida’daki Lübnan-İsrail görüşmesine ilişkin şüpheler artıyor

Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
TT

Florida’daki Lübnan-İsrail görüşmesine ilişkin şüpheler artıyor

Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)

BD’deki ara seçimler öncesinde Lübnan ile İsrail arasında Florida’da yapılması planlanan askerî müzakere turunun gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceğine ilişkin şüpheler artıyor. Müzakereler hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ABD’nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa’nın toplantı tarihinin kesinleştirilmesine ilişkin şu ana kadar herhangi bir yeni bilgi getirmediğini söyledi.

Toplantının 20-22 Ekim tarihleri arasında yapılması planlanıyordu. Ancak Lübnan tarafına henüz görüşmenin kesin tarihine ilişkin bir teyit ulaşmadı. Beyrut yönetimi, ABD’yi toplantıya ev sahipliği yapmayı İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak Knesset seçimlerinden ve daha sonra 3 Kasım’da düzenlenecek ABD ara seçimlerinden önce kesinleştirmeye ikna etmeyi umuyor.

Lübnanlı bir kaynak ise müzakerelerin söz konusu iki seçim sürecinin tamamlanmasının sonrasına ertelenmesinin Lübnan’ın çıkarına olmadığını ifade etti.