İsrail, İran'la savaşın yeniden başlaması olasılığına hazırlanıyor

İsrail, İslamabad müzakerelerinde ABD'nin "sert" tutumundan duyduğu memnuniyetle birlikte İran'la yeniden savaş çıkma olasılığına hazırlanıyor.

Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, operasyon odasında İran'a yönelik saldırıları izlerken (İsrail ordusu)
Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, operasyon odasında İran'a yönelik saldırıları izlerken (İsrail ordusu)
TT

İsrail, İran'la savaşın yeniden başlaması olasılığına hazırlanıyor

Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, operasyon odasında İran'a yönelik saldırıları izlerken (İsrail ordusu)
Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, operasyon odasında İran'a yönelik saldırıları izlerken (İsrail ordusu)

Tel Aviv'deki askeri kaynaklar, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyyal Zamir'in, ABD ile İran arasında Pakistan'da yapılan müzakerelerin dün başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, generallerine derhal en yüksek savaş hazırlık seviyesine geçmeleri ve yakın gelecekte İran ile askeri bir çatışmaya geri dönme olasılığına hazırlanmaları emrini verdiğini bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Ynet haber sitesinden aktardığına göre bu kaynaklar, İsrail'de, ABD'nin Pakistan'daki müzakerelerde sergilediği kararlı tavırdan "memnuniyet" olduğunu belirtti. Sonuç olarak İsrail ordusu, geçen haziran ve şubat sonlarında İran'a karşı yapılan iki savaşın arifesinde uygulananlara benzer organize savaş prosedürlerine çoktan başladı.

Raporlara göre, bu dönemde tüm planlama ve uygulama süreçleri hızlandırıldı ve tüm askeri kollarda yüksek verimlilik seviyelerinin korunması, tepki sürelerinin kısaltılması ve operasyonel boşlukların kapatılması yönünde talimatlar verildi. Bu yoğun hazırlık, orduya uzun hazırlık dönemlerine gerek kalmadan, siyasi bir kararın ardından anında hassas ve hızlı saldırılar düzenleme olanağı sağlayarak yüksek operasyonel esneklik kazandırmayı amaçlıyor.

"Hedef banka" oluşturmak

Tahran'a düzenlenen hava saldırısının ardından bir üniversitedeki hasar görmüş bir binanın kalıntıları üzerindeki İran bayrağı (EPA)Tahran'a düzenlenen hava saldırısının ardından bir üniversitedeki hasar görmüş bir binanın kalıntıları üzerindeki İran bayrağı (EPA)

İsrail askeri istihbarat birimi, özellikle askeri hedefler başta füze sistemleri ve fırlatma platformları olmak üzere, İran'da bir "hedef bankası" oluşturmayı hızlandırmak için çalışıyor. Bu sayede, siyasi düzeyin savaşı yeniden başlatmaya karar vermesi durumunda hızlı saldırı yetenekleri uygulanabilecek.

Bu arada, İsrail Hava Kuvvetleri, Operasyonlar Birimi ile birlikte, kapsamlı "saldırı paketleri" olarak tanımlanan taarruz planları geliştiriyor ve hazırlıklar yapıyor. Bu hazırlıklar, savaş senaryolarını ve savaşa hızlı geçişleri simüle eden tatbikatları içeriyor.

Rapora göre İsrail ordusu hava savunma sistemlerini güçlendiriyor ve birden fazla cephede eş zamanlı gerilim olasılığına karşı hazırlık yaparak, bütün cephelerde alarm seviyesini yükseltiyor.

İsrail güvenlik yetkilileri, ABD ve İran arasında Pakistan'da yapılan görüşmelerin çöktüğünü, bunun iki taraf arasındaki derin ayrılıkları yansıttığını ve diplomatik çözüm olasılığını azalttığını değerlendiriyor. Ancak askeri kaynaklar, askeri bir operasyon konusunda henüz karar alınmadığını ve mevcut önlemlerin her türlü senaryoya tam hazırlık sağlamayı amaçladığını belirtti.

İsrail ordusu, İran'ın bir yanlış hesaplama nedeniyle ateş açabileceği ihtimaline karşı hazırlık yapıyor ve bu nedenle hazırlık ve teyakkuz seviyesini yükseltmiş, ayrıca ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ile koordinasyonunu artırmış durumda.

Tel Aviv'deki siyasi çevrelerin, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasına şaşırmadıklarını, hatta bunu beklediklerini belirtmekte fayda var. Bazıları, İran'la yapılacak herhangi bir anlaşmanın, Devrim Muhafızları'nın liderliğiyle sonuçlanacağı ve diktatörlük gücünü daha da güçlendireceği için zararlı olacağına belirterek, bu başarısızlığı beklediklerini bile söylüyor.

Bu nedenle, savaşın sona ermesi gerekiyorsa, bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin tek taraflı kararıyla, Tahran rejimini zayıflatmak için kademeli ve aşamalı bir yaklaşımla, ince güvenlik ve ekonomik baskılarla ve operasyon kabiliyetini felç edecek hedefli saldırılarla birlikte olmalıdır.

Müzakereler sekteye mi uğradı yoksa çöktü mü?

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, İslamabad'da İran heyetiyle yaptığı görüşmelerin ardından düzenlediği basın toplantısında (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, İslamabad'da İran heyetiyle yaptığı görüşmelerin ardından düzenlediği basın toplantısında (AFP)

Ancak bazıları mevcut durumu müzakerelerin çöküşünden ziyade bir gerileme olarak değerlendiriyor. Kanal 12'ye göre Amerikalılar müzakerelere kapıyı tamamen kapatmadı ve karar artık ABD Başkanı Donald Trump'a kalmış durumda. Trump, müzakerelere geri dönüp dönülmeyeceğine veya savaşı yeniden başlatıp başlatılmayacağına karar verecek.

Stratejist Ron Ben-Yishai'nin Ynet web sitesinde yaptığı değerlendirmeye göre, her iki taraf da birbirinin taleplerine boyun eğmeyeceklerini göstermeye kararlı görünüyor. Gerçeklikten uzak veya sadece hayal ürünü olan açıklamalar belirsizlik ortamı yaratıyor. Ancak pratikte, Amerika Birleşik Devletleri ve İran, İslamabad'daki tarihi görüşmeleri kolaylaştırmak için küçük adımlar attılar ve nükleer ve füze programları gibi temel konulara henüz değinmemiş gibi görünüyorlar.

Hürmüz Boğazı'nın açılması konusunda ön anlaşmaya varılırsa, müzakerelerin devam etmesi muhtemeldir ve Trump, İranlıları cesaretlendirmek için önümüzdeki günlerde Lübnan'da tam bir ateşkes talep edebilir.

İsrail'in resmi Kan 11 kanalının dün bir haberde, Tahran'a yönelik baskının devamı olarak olası seçenekler arasında İran'a deniz ablukası uygulanması, ABD ve İsrail'in İran'ın enerji ve altyapı sektörlerini hedef alan ve İran'ın bunları onarma yeteneğini engelleyen bombardımanlar düzenlemesi, Hürmüz Boğazı ve Hark Adası'nda askeri operasyonlar yürütmesi ve İran'dan yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu almaya yönelik olası bir askeri operasyon düzenlemesinin yer alabileceği belirtildi.



11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
TT

11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)

Bazı günler yalnızca tarihe geçmez, tarihin akışını da değiştirir. 11 Eylül 2001, dünyanın hafızasına “dünyayı sarsan gün” olarak kazındı. O sabah ekranlara yansıyan görüntüler, ilk anda milyonlarca insanın gerçek olduğuna inanmakta zorlandığı bir kâbusa dönüştü. Sivil uçakların New York ve Washington’daki güç sembollerine çarparak patlaması, yalnızca binlerce insanın hayatını değil, Amerika’nın, Orta Doğu’nun ve dünyanın gidişatını da değiştirdi. Aradan çeyrek asır geçse de 11 Eylül’ün bıraktığı izler hâlâ silinmiş değil.

El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in başlattığı o saldırı Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasına yol açtı: Afganistan bugün yeniden Taliban’ın görece daha düşük profilli yönetimi altında yaşamını sürdürürken Ortadoğu, ABD ordusunun Irak’taki Baas rejimini devirmesinin yol açtığı bölgesel dengelerdeki bozulmanın bedelini hâlâ ödüyor. Her iki rejimin devrilmesi, bugün ABD ile askeri bir çatışmanın içinde bulunan İran’ın istemeden aldığı büyük bir hediyeydi.

xgbh
11 Eylül’den haftalar sonra Bush ile Salih’in görüşmesi (AFP)

Dünya, Amerika’nın kendi topraklarında saldırıya uğramasına alışık değildi. 7 Aralık 1941’de Japonya, Hawaii’deki Amerikan üssü Pearl Harbor’a saldırmış, Washington ertesi gün Japonya’ya savaş ilan ederek karşılık vermişti. Sonrası ise biliniyor.

Meşhur 11 Eylül saldırılarında Usame bin Ladin savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı ve George W. Bush yönetimi, terörün merkezleri olarak gördüğü hedeflere karşı savaşı başlattı.

Başkan George W. Bush liderliğindeki yaralı Amerika’nın, Usame bin Ladin’i barındırmakta ısrar eden ve kendisinden bu kişiden uzaklaşması ya da onu teslim etmesi yönündeki çağrıları dikkate almayan Molla Ömer rejimini devirmeye karar vermesi şaşırtıcı değildi.

Ancak asıl büyük karşılık Ortadoğu’da yaşandı. Bölge, 2003 yılında Bağdat’taki Firdevs Meydanı’nda Amerikan zırhlı araçlarının Saddam Hüseyin’in heykelini devirdiğine tanıklık etti. Ortadoğu daha sonra Saddam’ın boynuna geçirilen idam ilmiğini de görecekti. Bu görüntü, iki kişiyi endişelendirdi: Biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih.

xcvfbghj
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat (Arşiv)

Usame bin Ladin, New York ve Washington’a saldıran ekibin üyelerinin çoğunun Suudi Arabistanlı olmasını özellikle tercih etmişti. Amacı Washington ile Riyad arasında kriz ve kopuş yaratmaktı. İstediği gerçekleşmedi ancak yaşananlar İslam dünyasının tamamı için büyük bir sınav oluşturdu.

Amerika’da terörün köklerinin kazınması çağrıları yükseldi. Saldırılar, Amerika ve Batı’nın çok sayıda ülkeyle ilişkilerini sarsarken Batılı hükümetlerin Arap ve Müslüman topluluklarla ilişkilerini de etkiledi. Özellikle göç dalgalarının giderek büyümesiyle birlikte bu gerilim daha da arttı. Bugün ise Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz.

O gün Yaser Arafat Gazze’de bulunuyordu. Batı Şeria ve Gazze’de saldırıları kutlamak ve Amerika’nın İsrail yanlısı tutumuna duyulan nefreti göstermek amacıyla şeker dağıtan bazı Filistinlilere yönelik görüntü ve haberlere odaklanılmasından rahatsız oldu. Arafat, ilerleyen yaşına rağmen New York ve Washington’da yaralananlara kan bağışlamakta ısrar etti ve Gazze’deki hastanelerden birine gitti. Bazıları Arafat’ın saldırıların ilk saatlerinde, eylemin gerçekleştirilmesine Filistinlilerin de katılmış olabileceğinden endişe ettiğini söylüyor.

cgthnh
Muammer Kaddafi (Arşiv – Reuters)

Muammer Kaddafi de endişeye kapıldı. Ancak ilk saatlerde o ve Saddam Hüseyin saldırının Amerika’yı zayıflatacağı yanılgısına kapılmıştı.

Kaddafi, Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalgam’dan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’dan Bush’a Libya’nın ilişkileri normalleştirmeye ve Amerika ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu iletmesini istemesini talep etti. Buteflika, Libya’nın bu tutumunu Bush’a aktardı. Ancak Amerikan başkanı konuğuna şu mesajı verdi: “Kaddafi’ye söyle, nükleer programının cephaneliğinden derhal vazgeçsin. Aksi halde biz gidip onu yok ederiz.”

Amerika’daki gerilimin boyutunu anlamaya çalışan Şalgam, Trablus’ta yapılan bir toplantıda Amerika’nın Afganistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı işgal edeceğini söyledi. Libya lideri Bush’un iradesine boyun eğmekte tereddüt etmedi.

cvfbgnhj
Bin Ladin, Sudan'da bulunduğu yıllarda Beşir ile birlikte

Amerika, Irak’a saldırırken Saddam rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Irak rejimi ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü. Ancak özellikle Saddam ile Bin Ladin’in kişilikleri arasındaki büyük farklılık ve dayandıkları ideolojik sözlüklerin birbirinden tamamen uzak olması nedeniyle pek çok kişi bu ilişkinin varlığına inanmadı.

Yaygın kanaat, bu ilişkinin uydurma olduğu yönündeydi. Gerçekte böyle bir ilişki kurulmamıştı. Ancak Saddam, 1990’larda, özellikle Usame bin Ladin’in Sudan’da bulunduğu dönemde büyük bir hata yaptı. Suriye’deki Müslüman Kardeşler’den bir kişiyi Sudan’da Bin Ladin ile görüşmesi için gönderdi. Ancak El-Kaide lideri “kâfir Baas rejimi” ile iş birliği yapmaya ilgi göstermedi.

Irak rejimi Bin Ladin ile temas kurma girişimini tekrarladı ve istihbarat yetkilisi Faruk Hicazi’yi gönderdi. Sudanlı İslamcı lider Dr. Hasan Turabi’nin arabuluculuğuyla Hicazi ile Bin Ladin arasında bir görüşme ayarlandı. Üç saatten fazla süren görüşmenin ardından Hicazi Irak’a döndü ve Saddam’a Bin Ladin meselesinden vazgeçmesini önerdi. Bin Ladin’in Irak topraklarında kendisine ait bağımsız kamplar kurulmasını talep ettiği öne sürülüyordu.

Irak rejimi Bin Ladin ile iş birliği yapma fikrini böylece rafa kaldırdı. Ancak Amerikan istihbaratı, iki taraf arasındaki belirsiz temaslara ilişkin bazı izleri Irak’ın işgalini gerekçelendirmek için kullandı.

Amerika, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirdi ve El-Kaide’nin önde gelen isimlerini hedef alan uzun soluklu bir takip operasyonu başlattı. 2 Mayıs 2011’de Pakistan’ın Abbottabad kentinde saklanan Usame bin Ladin, Amerikan askerlerinin ikamet ettiği yere baskın düzenlemesiyle yakalandı. Amerika, New York ve Washington saldırılarının planlayıcısından intikam alarak cesedini denize attı.

Usame bin Ladin ortadan kayboldu ancak El-Kaide’nin bıraktığı izler Ortadoğu ülkelerine ağır bir bedel ödetti.


Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
TT

Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)

Refik Huri

Kendini güçlükle tanıyan eski Ortadoğu'da, yeni Ortadoğu başlığı altında hazırlanan senaryolar az sayıda değil. Her senaryo mantar gibi karanlıkta doğuyor ve büyük bir olay, kendisini doğuran başka bir büyük olayı kopyaladığında ışıkta ölüme yaklaşıyor, böylece diğer senaryoların yanında sıralanıyor ve hiçbiri tamamlanmıyor.

Defter uzun. Oslo Anlaşması sonrası, Camp David Barışı ve Vadi Araba Anlaşması basımından İran'daki İslam Devrimi sonrası ve İmam Humeyni'nin “devrimi ihraç etme” iddiası basımına kadar. Keza Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Amerikan tek kutupluluğunun dünyanın zirvesine yükselişi sonrası basımından, “Arap Baharı” devrimleri ve Çin'in yükselişi, Rusya'nın rolünü yeniden kazanmasıyla çok kutupluluğun geri dönüşü sonrası basımına kadar. Bugünkü yeni basım ise “Büyük İsrail”, “Büyük İran” ve “Yeni Osmanlıcılık Türkiyesi” hayallerinin ortasında, İran'a karşı yürütülen ABD-İsrail savaşı sonrasını kapsıyor.

Herkes stratejilerin çatışmasının sonucuna boyun eğmeye mahkumdur, çünkü Başkan Donald Trump, sonuna kadar tek bir karta odaklanmadan bütün kartları aynı anda oynuyor. Robert Keohane ve Joseph Nye'nin “Uzun Amerikan Yüzyılının Sonu” kitabında söyledikleri gibi, anlaşma uğruna savaş, savaş gerektiren barış, “çekme ve itme” olmaksızın güç yoluyla hakimiyet kartlarını oynuyor. Bütünleşik bir stratejisi ya da çıkış stratejisi olmadan İran'la savaş halinde ve bugün yardımcılarından savaş öncesinde ve savaş sırasında görmezden geldiği bir şeyi yapmalarını istiyor: İran'a karşı savaşın “ertesi günü” için bir strateji hazırlamak. Genel hatlarından bu stratejinin aşamalı çalışmak olduğu görülüyor.

İlk önce, 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı ile Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşların ardından yaşanan karışıklıkların sona erdirilmesi aşaması geliyor. Bunu Trump'ın Gazze Şeridi'ndeki planının hayata geçirilmesi, Suriye ile İsrail arasında güvenlik anlaşmasına varılması, Lübnan ile İsrail arasında üçlü çerçeve anlaşmasının hayata geçirilmesi, İsrail ile Arap ülkeleri arasında İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi, ABD'nin bölgedeki müttefikleri arasında İran'ı kontrol altında tutacak bölgesel bir güvenlik sisteminin inşa edilmesi aşamaları takip ediyor. Ancak Amerikalı strateji uzmanı Anthony Cordesman'a göre “savaş sonrası savaş, savaştan daha zordur.” Trump'ın “ertesi gün” stratejisi de kaçışı olmayan dört meydan okumayla karşı karşıya ve sorunlarına çözüm bulmak da kolay değil.

İlk meydan okuma denklemdeki “eksik” Filistin rakamıdır. Filistin devletini içermeyen herhangi bir bölgesel güvenlik sistemi bir güvenlik sistemi değil, çatışma ve savaşların reçetesidir.

İkincisi ise İsrail'in oyundaki “aşırı” rolüdür. Büyük İsrail’i inşa eden bölgesel bir süper güç gibi davranan ülke, Gazze ve Batı Şeria'da genişlemekte, Güney Lübnan ve Güney Suriye'de “tampon bölge” kurmakta ısrar ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre sınırları içinde kendisini güvende görmeyen ve bunun için ilave Arap toprakları işgal etmesi gerektiğini düşünen İsrail, İbrahim Anlaşmaları’ndaki ortaklarına güvenlikleri konusunda nasıl güvence verebilir? İsrail'in ulusal güvenlik stratejisi yalnızca somut tehditlerle yüzleşmeyi değil aynı zamanda herhangi bir Arap gücünün askeri yeteneklerini geliştirmesini önlemek için önleyici savaşlar yürütmeyi gerektiriyorsa, bölgesel güvenlik sistemine nasıl güvenilebilir?

Üçüncü meydan okuma, İran savaşının bir sonuca ulaşamadan durması ve hesaplanmamış bir savaşın ertesi günü için senaryo çizme çabasının beyhudeliğidir. Ya Tahran zafer kazandığını ilan edip, Arap dünyasının tek sahnesi olduğu bölgesel projesini hegemonya, güç ve şantajın ötesine geçen bir çerçevede tamamlamakta ısrar ederse? Peki, ya denklem savaşlara yabancı bir denklemse, yani ABD İran'ı vururken, Tahran da Körfez ülkeleri ve Ürdün'ü vuruyorsa?

Dördüncüsü, ABD'de ekonomik savaş ve ablukanın yanı sıra İran savaşı ve bu savaşta bugüne kadar yaşananlar ile ilgili tartışmalardır. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nde Dış ve Savunma Politikaları Çalışmaları Direktörü meslektaşımız Corey Schack, Foreign Affairs tarafından yayınlanan bir makalede “Trump'ın hatası”ndan ve ilk çizgileri General Colin Powell tarafından çizilen Savunma Bakanı Caspar Weinberger'in savaş yürütme ilkesini göz ardı etmesinden bahsediyor. George Washington Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve küresel sorunlar profesörü Mark Lynch, aynı dergide yayınlanan makalesinde “Amerikan Ortadoğusu'nun bittiğini” söylüyor ve “1991'den bu yana başarılı olan bölgesel sistemin, ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının kurbanı haline geldiğini” belirtiyor.

Hiçbir şey Devrim Muhafızları'ndaki radikallerin Amerikan kuvvetlerine ve Körfez ülkelerine geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemeyi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın ABD'ye “oyunun kuralları değişti” demeyi düşünmesini engellemiyor. Elbette Trump ve Netanyahu’nun İran'ın sonunun yaklaştığını ve İran savaşının ardından yeni bir Ortadoğu'nun başlayacağını düşünmelerini de engellemiyor. Ancak gerçek şu ki bölge, tamamlanmamış savaşlar, çatışan stratejiler ve çözümü olmayan krizlerden muzdarip. Stratejilerin çatışmasındaki her yeni Ortadoğu, bizi eski Ortadoğu'ya, onun eksikliklerine ve felaketlerine geri götürüyor. Kimse hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyor; eski mi yeni mi?


Ankara: Netanyahu’nun tuzağına düşmeyeceğiz

İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)
İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)
TT

Ankara: Netanyahu’nun tuzağına düşmeyeceğiz

İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)
İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)

Türkiye Cumhurbaşkanlığı, İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki bir askeri havaalanına düzenlediği saldırının ardından, Ankara’nın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Suriye’de kurduğu “tuzağa düşmeyeceğini” açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, “Bölgemizde barış ve istikrarı baltalamayı amaçlayan Netanyahu gibi aktörlerin tuzağına düşmeyecek kadar deneyimliyiz” ifadelerini kullandı. Açıklamanın, NATO üyesi Türkiye’nin İsrail’le doğrudan bir çatışmaya girmeyi düşünmediğine işaret ettiği değerlendirildi.

Öte yandan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Washington’un bölgede gerilimi düşürmeye yönelik uygulanabilir bir plan üzerinde çalıştığını söyledi. Huckabee, planın “halihazırda mevcut olduğunu, ancak işlerliğinin güvence altına alınması ve bütün tarafların katılmaya hazır olduğundan emin olunması için geliştirilmesi gerektiğini” ifade etti.

Huckabee’ye, İsrail’in adımlarının İsrail ile Türkiye arasında bir çatışmaya yol açmasından Washington’un endişe duyup duymadığı da soruldu. ABD’li büyükelçi, “Bunun o noktaya geldiğini düşünmüyorum; hatta buna yaklaştığımızı bile düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.