‘Ebeveynleri, Yahudi olduğunu ondan sakladı’... Yeni Mossad Direktörü Roman Goffman hakkında ne biliyoruz?

Netanyahu’nun ofisinde Rusya ve İran dosyalarıyla ilgilendi... Suriye’de operasyonlar yürüttü

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)
TT

‘Ebeveynleri, Yahudi olduğunu ondan sakladı’... Yeni Mossad Direktörü Roman Goffman hakkında ne biliyoruz?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)

İsrail’de Roman Goffman’ın Mossad Direktörlüğü’ne getirilmesinin onaylanmasının ardından, atamaya yönelik itirazlar ile Goffman’ın başarılarını öne çıkaran anlatılar eş zamanlı olarak gündeme geldi.

Ancak hem atamaya karşı çıkanlar hem de destekleyenler, bu tercihin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun iktidarını güçlendirme yönünde atılmış yeni bir adım olduğu konusunda görüş birliği içinde. Netanyahu’nun, sadakati tartışmalı görülen siyasi ve güvenlik kadrolarını büyük ölçüde tasfiye ederek yerlerine kendisine yakın isimleri getirdiği, Goffman’ın da halihazırda Başbakan’ın askerî sekreteri olarak görev yaptığı ifade edildi.

Netanyahu’nun ofisi pazar akşamı yaptığı açıklamada, Goffman’ın üst düzey kamu atamalarını onaylayan Grunis Komitesi’nin onayının ardından gelecek haziran ayı başında Mossad Direktörlüğü görevini devralacağını duyurdu. Söz konusu onay, Başbakan’ın Goffman’ı geçtiğimiz aralık ayında bu göreve aday göstermesinden yaklaşık dört ay sonra geldi.

Grunis Komitesi’nin kararı, hem siyasi arenada hem de Mossad içinde geniş yankı uyandırdı. Görev süresi sona ermek üzere olan Mossad Direktörü David Barnea da Goffman’ın atanmasına onay verilmesine karşı çıktığını açıkladı.

Konunun nihai karar için İsrail Yüksek Mahkemesi’ne taşınması bekleniyor. Mahkemenin, atamanın iptali yönünde değerlendirme yapması talep ediliyor. Bu talep, atamalardan sorumlu komitenin başkanı emekli yargıç Asher Grunis’in karara muhalefet şerhi koymasına rağmen azınlıkta kalmasına ve hükümetin hukuk danışmanı Gali Baharav-Miara’nın da atamaya karşı çıkmasına dayandırılıyor.

Buna karşın Başbakan Binyamin Netanyahu atama konusunda ısrarını sürdürüyor. Netanyahu, komitenin çoğunlukla aldığı onay kararını hızla imzalayarak dün Goffman’ın beş yıllık görev süresini kapsayan resmi atama belgesini yayımladı.

Roman Goffman kimdir?

Roman Goffman, 1976 yılında o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Belarus’un Mazır kentinde dünyaya geldi. 14 yaşındayken ailesiyle birlikte İsrail’e göç eden Goffman’ın, ailesinin ifadesine göre, ‘arkadaşlarından zarar görmemesi için’ Yahudi kimliği kendisinden uzun süre gizlendi.

Ailesi İsrail’de Aşdod kentine yerleşirken, Goffman doğduğu yerde kaçındığı ayrımcılıkla bu kez İsrail’de karşılaştı. Sovyetler Birliği’nden gelen diğer göçmen çocuklar gibi, özellikle Yahudi akranları tarafından zorbalık ve ayrımcılığa maruz kaldı.

Bu durum karşısında Goffman, kendisini ve diğer yeni göçmenleri korumak amacıyla boks yapmaya başladı. Kısa sürede başarılı olarak ülke çapında derece elde etti ve kendi sıkletinde ikinci oldu.

Spor alanındaki başarısının ardından 1995 yılında orduya katılan Goffman, kariyerini askerlikte sürdürme kararı aldı. Zırhlı birliklerde muharip asker olarak görev yapan Goffman, subaylık eğitimlerini tamamlayarak zamanla tümgeneral rütbesine yükseldi. Bu süreçte Lübnan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da görev aldı; ayrıca Suriye’de sınır ötesi operasyonları da komuta etti.

gtb
 1 Şubat 2024 tarihinde işgal altındaki Golan Tepeleri’nde Suriye sınırına yakın bir bölgede tatbikat yapan İsrail askerleri (Reuters)

Roman Goffman’ın aynı zamanda iyi bir okuyucu olduğu belirtiliyor. Lisans eğitimini siyaset bilimi alanında tamamlayan Goffman, yüksek lisansında ise siyaset ve güvenlik çalışmaları üzerine yoğunlaştı. 7 Ekim 2023’te İsrail’in güneyinde Hamas ile yaşanan çatışmalarda yaralanmasının ardından, Nisan 2024’te Binyamin Netanyahu’nun ofisinde askerî ataşe olarak görevlendirildi.

Goffman, iki yıl önce Başbakan’ın askerî sekreteri olduğunda, kendisine özellikle derinlemesine çalışması için iki kritik dosya verildi: İran ve Rusya.

Ana dili Rusça olan Goffman, bu kapsamda Netanyahu’nun Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile temaslarında özel temsilcisi olarak görev yaptı. Moskova ile Suriye ve İran’a ilişkin çeşitli dengelerin oluşturulmasında rol oynayan Goffman’ın ayrıca, bölgede İran’a bağlı unsurlarla ilgili dosyalar üzerinde de çalıştığı ifade ediliyor.

İran’la çatışma ve Suriye’deki operasyonlar

İsrail medyasında yer alan son haberlere göre, Roman Goffman’ın ‘İran tehdidine’ karşı yalnızca Binyamin Netanyahu’nun ofisindeki görevi kapsamında savaş hedeflerinin belirlenmesine katkı sunmakla kalmadığı; aynı zamanda yıllar öncesine uzanan sahadaki operasyonlarda da aktif rol aldığı belirtildi. Buna göre Goffman’ın, Beşşar Esed döneminde Suriye’ye giren bir İsrail komando birliğini komuta ettiği ve bu kapsamda Suriye ordusuyla birlikte hareket eden İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) unsurlarına karşı operasyonlar yürüttüğü ifade edildi.

Yedioth Ahronoth gazetesi, Goffman’a, Hizbullah mensuplarının çağrı cihazlarının patlatılması, örgüt lideri Hasan Nasrallah ile üst düzey isimlerden Heysem Ali Tabatabai’nin öldürülmesi gibi olaylarda ‘özel bir rol’ atfetti. Ayrıca İsrail askeri sansürünün yayımlanmasını yasakladığı ve İran topraklarında gerçekleştirilen gizli operasyonlara ilişkin detayların da Goffman’la bağlantılı olduğu öne sürüldü. Bu operasyonların, geçtiğimiz haziran ayında ve şubat ayında başlayan son çatışma turlarında gerçekleştirildiği kaydedildi.

Netanyahu ise Goffman’ı tanıtırken, mevcut askerî sekreterini Mossad’ın yeni direktörü olarak atama kararını, onu ‘cesur ve yaratıcı bir askerî lider’ olarak gördüğü gerekçesiyle aldığını belirtti. Goffman’ın İsrail ordusunda tank birliklerinde komutanlık, 7. Tugay’a bağlı 75. Tabur komutanlığı, 36. Tümen harekât subaylığı, Etzion Tugayı ve 7. Tugay komutanlığı, 210. Tümen komutanlığı, Kara Kuvvetleri Ulusal Eğitim Merkezi komutanlığı ve İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Hükümet Faaliyetlerini Koordinasyon Birimi (COGAT) başkanlığı gibi birçok görevde bulunduğunu hatırlattı.

Netanyahu, Goffman’ın Başbakanlık Askerî Sekreterliği görevinde de ‘güvenlik liderliği konusunda olağanüstü yetenekler sergilediğini’, İsrail’in çatıştığı yedi cephede ‘düşmanı derinlemesine anlama kapasitesi’ ortaya koyduğunu ve ‘yaratıcı fikirler geliştirdiğini’ ifade etti.

Netanyahu’nun sadık destekçisi

Ancak Netanyahu’nun aktardığı askerî kariyer özeti, atama gerekçelerinde ikincil bir unsur olarak değerlendiriliyor. Asıl belirleyici özellik olarak Goffman’ın Netanyahu’ya kişisel düzeyde bağlılığı, ona sadakatle bağlı olduğu ve Başbakan’ın sırlarını koruyabilecek bir isim olarak görülmesi öne çıkarılıyor. Ayrıca Goffman’ın içine kapanık bir karaktere sahip olduğu, çevresiyle sınırlı temas kurduğu ve nadiren güldüğü ya da şaka yaptığı iddia ediliyor.

Goffman’ın siyasi eğiliminin sağa yakın olduğu ve Batı Şeria’daki Aley yerleşiminde bulunan dini yerleşimci okul çevresiyle güçlü bağları olduğu belirtiliyor. Bu okulun, İsrail’de aşırı sağcı siyasi ve askerî kadroların yetiştiği merkezlerden biri olarak bilindiği ifade ediliyor.

Goffman’ın, Netanyahu’nun “Askerî liderlik hükümet politikasını uygular, tersini değil” görüşünü benimsediği aktarılıyor. Ayrıca Başbakan’la birlikte ABD ziyaretlerine, özellikle Donald Trump döneminde yapılan temaslara eşlik ettiği; iki liderin görüşmelerinin büyük bölümünde hazır bulunduğu ve ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya karşı ortak tutumlarını desteklediği kaydediliyor.

dcvcd v
Roman Goffman, 22 Ekim’de Kudüs’e yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’u dinliyor. (AFP)

Yedioth Ahronoth’un İsrail ordusundan üst düzey bir komutana dayandırdığı habere göre, Roman Goffman ‘güçlü bir asker’ olarak tanımlanıyor. Söz konusu komutan, Goffman’ın düşmana karşı sert ve kararlı bir tutum sergilediğini, ancak aynı zamanda aceleci davrandığını ve hata yapma riskini fazla önemsemediğini ifade etti. Aynı değerlendirmede Goffman’ın daha içe dönük bir yaşam sürdüğü, bireysel sporlara yöneldiği ve boş zamanlarında yalnız kalarak kitap okuduğu belirtilirken, ‘bu kadar kritik bir görev için uygun olmadığı’ görüşü de dile getirildi.

Eski güvenlik yetkilileri ise bu atamanın, Binyamin Netanyahu’nun Mossad üzerindeki kontrolünü daha da sıkılaştırma çabası olarak yorumladı. Bu değerlendirmeler, daha önce David Zini’nin Şin-Bet başkanlığına getirilmesine benzetilerek ele alındı. Ayrıca güvenlik kurumlarındaki hassas atamalara yönelik siyasi müdahalenin artmasının, eski yetkililer arasında endişe yarattığı ve son adımların istihbarat kurumları üzerinde doğrudan siyasi nüfuz kurma girişimi olarak görüldüğü aktarıldı.

İstihbarat alanında başarısızlık

Roman Goffman hakkında övgü ve üstünlük anlatısının yoğunlaşmasına karşılık, onun konumunu zayıflatabilecek ve Mossad Direktörlüğü’ne atanmasını engelleyebilecek bazı iddialar da gündeme geldi. Bu iddialar arasında özellikle Batı Şeria’da Filistinli ajanları devşirerek bilgi toplamak; propaganda ve kışkırtma içerikleri yaymak için yetkisi olmadan ve talimatlara aykırı şekilde kullanmak yönünde suçlamalar yer aldı.

İsrail güvenlik birimlerinin Goffman’ı bu konuda uyardığı belirtilse de, Goffman’ın söz konusu faaliyetleri sürdürdüğü ve Uri el-Makis adlı 17 yaşındaki bir İsrailli genci de söz konusu operasyonlara dahil ettiği öne sürüldü. Gencin, sosyal medya dünyasına ve Arapçaya hâkim olduğu gerekçesiyle güvenlik operasyonlarında kullanıldığı ifade edildi.

İddialara göre Goffman, bu gencin yeteneklerinden yararlanmak amacıyla onu devşirdi ve kendisine bazı bilgi ve gizli belgeler aktardı. Bu belgelerin daha sonra internet ortamında yayılarak siyasi isimler ve Arap hükümetleri aleyhine kışkırtma ve itibar zedeleme amacıyla kullanılması istendi.

İsrail istihbaratının bu materyalleri 2024 başlarında tespit ettiği, bunun üzerine gencin ‘gizli güvenlik belgelerini çalmak’ suçlamasıyla gözaltına alındığı ve İsrail güvenlik makamlarınca sorgulandığı, ayrıca açtığı davada ‘işkence altında sorgulandığını’ ileri sürdüğü belirtildi.

sdv
Kudüs’teki İsrail Yüksek Mahkemesi’nin duruşmalarından biri (Reuters)

Uri el-Makis’in, söz konusu materyalleri üst düzey bir ordu subayından aldığını söylemesi üzerine ifadesine güvenilmediği, hatta Goffman’ın adını vermesine rağmen Goffman’ın herhangi bir bağlantıyı reddettiği aktarıldı. Genç şüphelinin 44 gün boyunca gözaltında tutulduğu, ardından hakkında ‘casusluk’ suçlamasıyla iddianame düzenlendiği ve daha sonra bir buçuk yıl ev hapsine alındığı belirtildi. Ancak savunma avukatlarının girişimleri sonucunda suçlamaların düşürüldüğü ve iddianamenin iptal edildiği ifade edildi.

Davanın kapanmasının ardından el-Makis’in, uğradığı zararlar nedeniyle devlete ve Goffman’a karşı tazminat ve cezai yaptırım talebiyle mahkemeye başvurduğu bildirildi. Goffman’ın atama kararının açıklanmasının ardından ise gencin kamuoyuna seslenerek Goffman’a karşı geniş çaplı bir kampanya çağrısı yaptığı kaydedildi.

Bazı yorumlara göre, bu süreçte yaşanan başarısız istihbarat devşirme girişimleri, Mossad içinde Goffman’ın atanmasına yönelik ‘ciddi endişelerin’ oluşmasına yol açtı. Şarku’l Avsat’ın İsrail Kanal 13 televizyonundan aktardığına göre, eleştirilerin önemli bir kısmı Goffman’ın istihbarat alanındaki deneyim eksikliğine dayanıyor.



Trump, İsrail'deki ‘Bağımsızlık Günü’ kutlamalarına katılmayacak ve kendisine verilen özel ödülü almayacak

Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
TT

Trump, İsrail'deki ‘Bağımsızlık Günü’ kutlamalarına katılmayacak ve kendisine verilen özel ödülü almayacak

Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)

İsrail basını dün, ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail'in 78. Bağımsızlık Günü (Yom Ha'atzmaut) kutlamalarına katılmayacağını, hatta videolu mesajla bile yer almayacağını ve İran ile ateşkesin zamanlaması nedeniyle kendisine layık görülen ‘İsrail Ödülü’nü (Israel Prize) almak için ödül törenine de katılmayacağını bildirdi.

Ayrıca torunlarıyla birlikte Trump’a saygı gösterisi olarak şarkı söylemesi planlanan ünlü İsrailli sanatçı Noa Kirel'in konseri de ertelendi.

İsrail gazetesi Yediot Aharonot, Trump'ın Bağımsızlık Günü kutlamalarında İsrail'e gelmeyeceğini ve ödülün daha sonra, buraya geldiğinde kendisine verilmesinin kararlaştırıldığını bildirdi.

Yediot Aharonot'a göre Beyaz Saray'dan resmi bir açıklama gelmemiş olsa da Trump'ın İsrail'e gelmeyeceği biliniyor. Ancak Tel Aviv'de, İran ile ateşkesin 21 Nisan'da sona ereceği ve törenin 22 Nisan'da düzenleneceği göz önüne alındığında, Trump'ın gelme ihtimalinin sıfıra yakın olduğu biliniyor.

İsrailli yetkililer, Trump'ın kendisine verilen ‘İsrail Ödülü’ törenine katılmasını umuyorlardı. Çünkü Trump, bu ödülü alan ilk İsrailli olmayan lider olacaktı.

Yediot Aharonot gazetesi, Trump'ın ödüle layık görüldüğünü bir video kaydı ile duyurulacağını, ancak ödülün takdiminin, Trump'ın daha sonra İsrail'e geldiğinde onuruna düzenlenecek özel bir törene erteleneceğini bildirdi.

İsrail, 22 Nisan’da, Filistin halkı için ‘Nekbe’ (büyük felaket) olarak adlandırılan ‘Bağımsızlık Günü’nü kutlayacak ve bu sırada İsrail'in en prestijli ödülü olan ‘İsrail Ödülü’ töreni düzenlenecek. Filistinliler, her yıl 15 Mayıs'ta ‘Nekbe (Büyük Felaket) Günü’nü anıyor.

sdfv
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile konuşurken (Arşiv - AFP)

İsrail Ödülü Komitesi, geçtiğimiz aralık ayında, Trump’ın ‘antisemitizmle mücadeledeki çabaları, kaçırılanların İsrail'e geri dönüşünün sağlanmasına katkısı, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma ve ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı, İsrail'in kendini savunma hakkına verdiği sarsılmaz destek ve İran'ın nükleer tehdidi gibi karmaşık güvenlik sorunlarıyla yüzleşme çabaları’ nedeniyle Trump'a ‘Yahudi halkına yaptığı eşsiz katkı’ kategorisinde en üst düzey resmi ödülü verme kararı aldı.

İsrail Eğitim Bakanı Yoav Kisch, Trump'ı arayarak ‘İsrail tarafından verilen en yüksek sivil ve kültürel nişan’ olan ödülün kendisine verilmesi kararı iletti. Kisch’e teşekkür eden Trump, ödülü almak için gelmeyi ciddi olarak düşüneceğini söyledi.

Başbakan Netanyahu ise o dönemde yaptığı bir açıklamada, “Gelenekleri bozup, İsrail'in güvenliğini ve Yahudi halkının konumunu ve kimliğini güçlendirmeye katkılarından dolayı Trump'a İsrail Ödülü'nü vermeye karar verdik. Bu ödülü daha önce hiçbir İsrailli olmayan kişiye vermemiştik. Bu ödül, İsraillilerin ona duyduğu takdiri yansıtıyor ve bir teşekkür ve minnettarlık ifadesidir” yorumunda bulundu.

Trump'ın ödülü almak üzere İsrail’e gelmemesi üzerine, savaşın yeniden başlaması ihtimaline karşı ödül töreninin önceden kaydedilmesi kararı alındı. Aksi takdirde, törenin seyirci katılımıyla gerçekleştirilmesi ve canlı yayınlanması mümkün olmayabilirdi. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ve Knesset Başkanı Amir Ohana'nın banttan yayınlanacak törene katılması bekleniyor. Törende sadece Kish bir konuşma yapacak. Başbakan Netanyahu’nun geçtiğimiz yıl olduğu gibi törene katılmaması bekleniyor.

Yediot Aharonot gazetesi, İsrail'de kaydedilen bilgilere göre Trump'ın gelmeme kararının bazı nedenleri olduğunu belirtti. Bunlardan biri ABD'de İsrail'e yaptığı ziyaretle ilgili eleştirilere maruz kalma endişesi. Diğeri ise iki haftalık ateşkesin son günü olması nedeniyle, bu durum onun için bir güvenlik riski oluşturabileceği endişesi.

Trump'ın aksine, ‘bağımsızlık’ kutlamaları için İsrail'e gelecek olan Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Ulaştırma Bakanı Miri Regev tarafından da meşaleyi yakmak üzere seçildi. İran ile ateşkes ilan edilmeden önce gelmesi kararlaştırılan Milei'nin, 18 Nisan Cumartesi günü İsrail'e inmesi bekleniyor.

fbvf
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Kudüs'e yaptığı ziyaret sırasında, 6 Şubat 2024 (AP)

Öte yandan Yediot Aharonot gazetesine göre Milei, ‘İsrail’in 78. Bağımsızlık Günü kutlamalarının en önemli etkinliği’ olan Arjantin'in Kudüs'teki büyükelçiliğinin açılışını yapmak üzere İsrail'e geliyor.

Milei geçtiğimiz yıl, bu yıl ülkesinin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağını açıklamıştı, ancak İsrail televizyonu Kanal 12, bu yılın başlarında tırmanan diplomatik kriz nedeniyle Arjantin'in bu kararı dondurduğunu bildirdi.

Kanal 12, ismini vermediği İsrailli siyasi kaynaklara dayandırdığı haberinde, dondurma kararının, İsrailli bir şirketin (İngiliz yönetimi altında bulunan ve Arjantin'in hak iddia ettiği) Falkland Adaları yakınlarındaki tartışmalı bir deniz bölgesinde yürüttüğü petrol arama faaliyetleri nedeniyle İsrail ile Arjantin arasındaki ilişkilerde yaşanan gerginliğin sonucu olduğunu aktardı. Buenos Aires, bunu egemenliğine bir saldırı olarak görüyor.


‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

TT

‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

İsrailli bir gencin dört yıl önce ortaya çıkan başarısız devşirme girişimi, girişimin sorumlusu olan ve kısa süre önce Mossad Direktörlüğü’ne atanan Roman Goffman’ın karşısına yeniden çıktı. Olay, Goffman’ın İsrail’in en önemli güvenlik kurumlarından birinin başına getirilmesinin resmen onaylanmasından yalnızca iki gün sonra gündeme geldi.

Söz konusu girişimin merkezindeki isim olan genç Ori Elmakayes, bir İsrail kuruluşuyla birlikte dün İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurarak Goffman’ın atamasının iptal edilmesini talep etti. Başvuruda, ‘yeni direktörün performansında kusurlar bulunduğu’ iddiasına yer verildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinden pazar akşamı yapılan açıklamada, Goffman’ın üst düzey atamalardan sorumlu ve Grunis Komitesi olarak bilinen kurulun onayının ardından haziran ayı başında Mossad’ın başına geçeceği duyuruldu. Goffman halihazırda başbakanın askeri sekreteri olarak görev yapıyor.

2022 yılında, henüz 17 yaşındayken Goffman’ın onayıyla görevlendirilen ve ardından gözaltına alınarak tutuklanan Elmakayes, Hükümette Dürüstlük Hareketi ile birlikte Yüksek Mahkeme’ye sunduğu dilekçede Goffman’ı sorumsuzluk ve güvenilmezlikle suçladı.

Goffman’ın, İsrail’in kuzey bölgesinde 210. Tümen komutanı olduğu dönemde, sosyal medya ve Arapça konusundaki yetkinliği nedeniyle söz konusu İsrailli genci Arap dünyasında ‘güvenlik’ faaliyetleri yürütmek üzere görevlendirdiği belirtildi.

dfvbfgr
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)

Goffman’ın, ‘yeteneklerinden yararlanmak’ amacıyla Elmakayes’i devşirmeye karar verdiği, kendisine gizli bilgi ve belgeler sızdırdığı ve bunları internet ortamında yaymasını istediği belirtildi. Bu içeriklerin, siyasi figürler ve Arap hükümetlerine karşı kışkırtma yapmak, fitne çıkarmak ve itibarsızlaştırma amacı taşıdığı ifade edildi.

Skandalın ortaya çıkışı

İstihbarat birimlerinin 2024 yılının başında bu skandalı ortaya çıkarmasının ardından genç, ‘gizli güvenlik belgelerini çalma’ suçlamasıyla tutuklandı. Elmakayes’in İsrail yargısına sunduğu dava dilekçesine göre, sorgusu İsrail istihbaratı tarafından ‘işkence altında’ gerçekleştirildi.

Elmakayes, söz konusu materyalleri orduda görevli üst düzey bir subaydan aldığını söylediğinde kendisine inanılmadı. Hatta Goffman’ın adını vermesine rağmen bu kişiyle herhangi bir bağlantı olduğu reddedildi. Genç 44 gün boyunca tutuklu kaldı ve hakkında casusluk suçlamasıyla iddianame hazırlandı. Daha sonra bir buçuk yıl süreyle ev hapsine alındı. Ancak savunma avukatlarının çabaları sonucu masumiyeti kanıtlandı ve hakkındaki iddianame düşürüldü.

fbfb
Roman Goffman, 22 Ekim’de Kudüs’e yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’u dinliyor. (AFP)

Elmakayes ile Hükümette Dürüstlük Hareketi tarafından sunulan başvuruda, özellikle bu olaya odaklanıldı. Avukatlar, merkezinde Goffman’ın yer aldığı davanın ayrıntılarını ortaya koyarak onun dürüstlüğüne gölge düşüren unsurlara dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre, Goffman hakkında ‘güvenilmezlik, sorumluluktan kaçma, İsrail ordusuna bağlı soruşturmada gerçeği söylememe, gencin tutukluluğu ve yargılanması sürecinde sessiz kalma, sorumluluk üstlenmeme, herhangi bir suç işlememiş bir küçüğe kötü muamele ve güvenilirlik eksikliği’ gibi suçlamalar yer aldı. Başvuruda ayrıca, Goffman’ın atamasının dondurulması için ihtiyati tedbir kararı alınması talep edildi.

Oylamada yaşanan sorunlar

Goffman’ın atanmasına onay verilmesi, Netanyahu’nun geçtiğimiz aralık ayında kendisini Mossad Direktörlüğü’ne aday göstermesinden yaklaşık dört ay sonra ve üst düzey atamalardan sorumlu Grunis Komitesi’nin oylamasıyla gerçekleşti.

Avukatlar, Elmakayes dosyasına ek olarak, atama kararının ciddi maddi çelişkiler, gerekli bilgilerin eksikliği ve hukuka aykırı bir yöntemle alındığını savundu.

Başvuruda ayrıca, üst düzey atamalar için danışma komitesinin başkanı ve emekli Yüksek Mahkeme Başkanı Asher Grunis’in görüşlerine de yer verildi. Grunis’in, ‘dürüstlüğündeki kusurlar nedeniyle Goffman’ın Mossad Direktörlüğü’ne atanmasının uygun olmadığı’ yönünde değerlendirme yaptığı vurgulandı.

fevfde
Kudüs’teki İsrail Yüksek Mahkemesi’nin duruşmalarından biri (Reuters)

Başvuruda, atamayı onaylayan komite üyelerinin sunduğu veriler ile azınlık görüşünü dile getiren Asher Grunis’in değerlendirmesi arasında temel çelişkiler bulunduğu öne sürüldü. Dilekçede ayrıca, güvenlik sınıflandırması gerekçesiyle iki komite üyesinin gizli belgelere erişiminin engellendiği, buna karşın bu belgelerin komite başkanı Grunis ve diğer üye Daniel Hershkovitz’e sunulduğu belirtildi.

Bu çerçevede başvuru sahipleri, komite üyelerinin yarısının gizli materyalleri inceleyemediğini, bu nedenle söz konusu üyelerin görüşlerine herhangi bir ağırlık verilmemesi gerektiğini savundu.

Komitenin atamayı 3’e karşı 1 oyla kabul ettiği, ancak Grunis’in karşı oy gerekçesinde Goffman’ın Elmakayes dosyasındaki rolünü ‘son derece ciddi bir ahlaki kusur’ olarak nitelendirdiği ve Mossad Direktörlüğü’ne atanmasının ‘uygunsuz’ olduğunu ifade ettiği aktarıldı.

Hükümette Dürüstlük Hareketi ise yaptığı açıklamada, ‘komite çoğunluğunun kararındaki ciddi kusurlar ve adayın dürüstlüğüne ilişkin komite başkanının değerlendirmelerine rağmen atamanın onaylanmasının makul olmaması’ gerekçesiyle mahkemeden atamanın iptali ve üst düzey atamalar danışma komitesinin kararının geçersiz sayılmasını talep etti.

Goffman’ın ordu kökenli olarak Mossad’a gelmesinin kurum içinde geniş çaplı mesleki itirazlara yol açtığı, bunun nedeninin istihbarat alanındaki deneyim eksikliği olduğu ifade edildi. Mevcut Mossad Direktörü David Barnea’nın, Elmakayes vakasını Mossad gibi hassas bir yapı için tehlikeli bir gösterge olarak değerlendirdiği aktarıldı. Elmakayes’ın ise teşkilat mensuplarına hitaben, “17 yaşındaki bir genci yüzüstü bırakan, sizi de yüzüstü bırakır” ifadesini kullandığı belirtildi.


İran'ın ABD ile normalleşmeye bakışı ve mümkün olanın sınırları

Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
TT

İran'ın ABD ile normalleşmeye bakışı ve mümkün olanın sınırları

Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)

Alex Vatanka

Muhammed Cevad Zarif’in Foreign Affairs dergisinde yayınlanan son makalesi, sadece içeriği bakımından değil, zamanı ve seçtiği platform sebebiyle de tartışma yarattı. Zarif, İran'ı savaş zamanında sergilediği direnişi, savaşı uzatmak için değil, ABD ile kalıcı bir uzlaşmaya dönüştürmek için bir yatırım olarak değerlendirmeye çağırdı. Zarif’e göre bu uzlaşının temeli de nükleer dosyaya kısıtlamalar getirilmesi karşılığında yaptırımların kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, saldırmazlık anlaşmasının imzalanması ve hatta gelecekte ABD şirketleriyle ekonomik etkileşime kapıların açılması yatıyor.

Ancak Tahran'daki katı muhalifler, bu öneriyi en başından itibaren sorguladılar ve bunu ‘stratejik bir esneklik göstergesi değil, hâlâ savaş halinde oldukları bir düşmanla pazarlığa girişmek için bir fırsatçılık’ olarak değerlendirdiler. Bazı çevrelerde tepki oldukça şiddetli oldu. Zarif'i zayıf olmakla suçladılar. Trump’a itibarını koruyacak bir çıkış yolu sağladığını iddia ettiler ve bazı durumlarda açıkça ölüm tehditlerine kadar varıldı. Hatta en önde gelen eleştirmenlerinden biri, açıklamalarından geri adım atması için birkaç günü kaldığını, aksi takdirde evinin önünde öfkeli bir kalabalığın karşısına çıkacağını söyledi.

İlk bakışta bu fırtına, İran rejimi hakkındaki geleneksel imajı doğruluyor gibi görünebilir. Zira İran rejimi, bir yandan halen devlet yönetimi dilinde düşünen pragmatik diplomatlar, diğer yandan ise ‘direniş’ dilinden başka bir şey bilmeyen ideolojik katı muhafazakarlar arasında bölünmüş bir rejim. Ancak İslamabad'a ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile görüşmek üzere gönderilen İran heyetinin yapısı, durumun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Heyeti, marjinal konumdaki ılımlı diplomatlardan biri yerine, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas İrağci başkanlık etti; raporlara göre, ekonomi, güvenlik ve siyaset alanlarında uzmanlaşmış yaklaşık yetmiş kişiden oluşuyordu. Bu, baskı altında kararlarını doğaçlama alan dağınık bir devletin görüntüsü değil, daha çok rejimin kurumları tarafından onaylanan ve İslam Cumhuriyeti'nin çeşitli kollarının, Tahran'ın kabul edebileceği şartlarda bir anlaşmaya varmanın mümkün olup olmadığını test etmek için katıldığı bir çabaya benziyor.

Bu fark önemli. Kısa vadede asıl soru, İran rejimi içindeki bazı kesimlerin savaşı sona erdirmek isteyip istemediği değil. Mevcut tüm veriler, çoğunun bunu istediğini gösteriyor. Aslında asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.

Asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.

Bir bakıma, Zarif’in makalesi, son derece gergin bir jeopolitik ortamda uzlaşmanın anlamını yeniden tanımlamaya çalıştığı için önem kazandı. Makale, İran’ı eleştiren bir bakış açısıyla ya da Batı’nın yanında yer almayı savunan bir bakış açısıyla yazılmamıştı. Makaleyi kurumun içinden, İran’ın güçlü bir konumdan müzakere etmesine imkan verecek kadar direniş gösterdiğini düşünen bir bakış açısıyla yazdı.

 Onun görüşüne göre, barış anlaşması bir teslimiyet değil, savaş sırasında elde edilen kazanımların meyvesi olacak. Bu yüzden makale tüm bu tartışmaları uyandırdı. Zarif, İran’ın zayıf konumundan hareketle taviz verilmesini savunmuş olsaydı, onu görmezden gelmek ya da naiflikle suçlamak kolay olurdu.

Onu eleştirenlerin gözünde tehlikeli kılan şey ise, üstünlük konumunda olduğunu iddia ettiği bir noktadan hareketle diplomasiye çağrıda bulunmasıydı. Burada, savaş döneminin sertlik yanlılarının temel duygusal ve siyasi dayanaklarından biri olan, direnişin stratejinin kendisi olarak kalması gerektiği, yani her zaman bir amaç olarak kalması ve başka bir stratejiye yol açan bir araca dönüşmemesi gerektiği fikrine değinildi.

fdv
İran'ın eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Rusya'nın Moskova kentinde, 30 Aralık 2019 (Reuters)

Ancak bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden daha derin bir şeyi de ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içerikle değil, aynı zamanda iktidarla da ilgili olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına? Zarif'in kaleme aldığı makale, elit kesim içindeki düşünce akımlarından birini yansıtıyor olabilir, ancak makaleyi dış politika elitlerine yönelik Amerikan dergisi Foreign Affairs'ta yayınladığında, İran’ın mesajlarını iletmek için tercih ettiği resmi kanalların dışına da çıkmış oldu.

Böylece makale, onaylanmış resmi bir tutum gibi değil rejimin bundan sonra ne yapması gerektiğine dair tartışmaya bir müdahale gibi göründü. Savaş zamanında şüphelerin hâkim olduğu bir rejimde, bu tek başına şiddetli bir tepkiyi tetiklemek için yeterliydi.

Bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden çok daha derin bir gerçeği ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içeriğe değil, aynı zamanda iktidara da bağlı olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına?

İslamabad’da yaşananlar, rejimin müzakereden kaçınmadığını, aksine tam tersinin doğru olduğunu ortaya koyuyor. Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Tahran sembolik bir heyet göndermedi. Muhammed Bakır Kalibaf'ı gönderdi ve bu adamın geçmişi hiç de önemsiz değil. Zarif’in muadili değil, DMO’nun eski bir komutanı ve güvenlik devletine ya da bazen ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya ait bir şahsiyet.

İşte bu noktada İran dışındaki pek çok gözlemci, Tahran’ı yanlış anlıyor. Çoğu zaman, kamuoyundaki gürültü ile fiili karar alma mekanizmasını birbirine karıştırıyorlar. İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Çünkü ülke, birbiriyle rekabet eden kurumları, çatışan kişilikleri, ideolojik projelerin sahiplerini ve genellikle birbirinden oldukça farklı dillerde konuşan medya sistemlerini barındırıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor. Açık tartışma, ne kadar sert veya kaba olursa olsun, mutlaka stratejik bir kaos olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman ‘tepkileri test etmek, izin verilen sınırları çizmek, muhalifleri sindirmek ve nihai karar verilene kadar bir miktar belirsizlik yaratmak’ gibi belirli bir işlevi yerine getirir.

İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor.

Dolayısıyla Zarif’in Foreign Affairs dergisindeki makalesinde ortaya koyduğu mesaj ile İslamabad’daki başarısız olan müzakereler arasındaki çelişkiyi abartmamak gerekir. Zira Zarif’in makalesi, barış isteyen bir kesim ile sonsuz bir savaş isteyen başka bir kesimin varlığını kanıtlamadı. Makale, yalnızca yöntem ve zamanlama konusunda, ayrıca inisiyatif alma konusunda siyasi hakka kimin sahip olduğu konusunda bir anlaşmazlık olduğunu ortaya koydu. Zarif'i eleştirenler, her ne kadar, her türlü diplomasi biçimini sonsuza dek reddediyor gibi görünseler de aslında öyle değiller. Çoğu, İran’ın eski bir dışişleri bakanının bir Amerikan dergisinde yazarak sanki barış için kabul edilebilir şartları belirleyen kişiymiş gibi görünmesini reddediyordu. Öte yandan Pakistan'a giden heyet, rejimin kendi kanatları altına alıp kontrolü altına aldığı bir diplomasi anlayışını somutlaştırıyordu.

Bununla birlikte, tehlikeli bir savaşı sona erdirecek müzakereleri kabul etmek ile Zarif’in hayal ettiği türden kalıcı bir barışı benimsemek arasında büyük bir uçurum var. İslamabad'a giden heyet, bu sınırın nerede çizilebileceğine dair ipuçları veriyor. Reuters'ın haberine göre İran heyeti, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, yaptırımların hafifletilmesi, savaş dönemine ilişkin tazminatların ödenmesi ve İran'ın nükleer haklarının tanınması gibi taleplerle gitti. Buna karşın müzakerelere ilişkin daha geniş kapsamlı haberler, uranyum zenginleştirme, füzeler, bölgesel ittifaklar ve Hürmüz Boğazı'nın geleceği konularında hâlâ büyük bir uçurumun var olduğuna işaret ediyor. Bundan İran yönetiminin ABD ile ilişkileri derinlemesine normalleştirmeye hazır olduğu değil, İran’ın bekasını buna bağlı olduğunu düşündüğü caydırıcılık yapısından vazgeçmeden savaşı sona erdirmeye istekli olduğu sonucu çıkarılabilir.

dfvfd
Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Pakistan'ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi, 11 Nisan 2026 (Reuters)

Kısa vadeli anlaşma, Tahran'da direnişin meyvelerinden biri olarak sunulabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir konudur. Bu, taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD'nin kendisine dair farklı bir bakış açısı gerektirir.

Bu hedef, Zarif’in öngörüsünden çok daha dar bir kapsama sahip. Zarif, kapsamlı bir stratejinin yeniden ayarlanmasına benzer bir şeyden bahsediyordu. Bu elbette dostluk değildi. Her iki tarafın da diğerinin varlığını kabul ettiği ve gelecekte yeni bir çatışmanın patlak verme olasılığını azaltan mekanizmalar kurduğu istikrarlı bir düzeni ima ediyordu.

İşte tam da bu noktada, rejimin en katı çevreleri direniş göstermeye başlıyor. Kısa vadeli bir anlaşma, Tahran’da direnişin meyvelerinden biri olarak pazarlanabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir meseledir. Taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD’nin kendisine dair farklı bir algı gerektirir.

Washington'ın anlaşmalara bağlı kalabileceğine, gerilimin azaltılmasının mevcut krizi aşabileceğine ve İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin, baş düşmanı ile aralarındaki bir arada yaşama kurallarını düzenlemek için müzakere edilmiş ve ilan edilmiş bir mutabakatın zarar görmeyeceğine dair bir inanç gerektirir. Bunların hepsi, İslamabad'da bir diplomatik kanalın yeniden açılmasından çok daha ağır yüklerdir.

İhtiyatlılığa iten bir başka yapısal neden daha var. O da savaş. Savaş, rejimin barışa en az güvenen kesiminin konumunu güçlendirdi. Güvenlik kurumları ve onlarla ittifak halindeki siyasi güçler, savaşın maliyeti katlanılamaz hale geldiğinde ya da güç kartlarını somut kazanımlara dönüştürmek zorunlu hale geldiğinde müzakereyi kabul edebilirler. Ancak kalıcı barış başka bir mesele. Bu durum, İran rejimi içindeki güç dengelerinin yeniden dağılımına yol açarak diplomatların, ekonomistlerin ve teknik uzmanların önemini artırabilir ve gücünü sürekli çatışmadan alan kurumların tekelini zayıflatabilir. Ayrıca, içerde yeni toplumsal beklentilerin önünü açarken o eski ‘İran, içerde gevşemeye başlamadan dış ilişkilerini normalleştirebilir mi?’ sorusunu yeniden gündeme getirir. Ritmi ayarlanmış bir gerginlik üzerine kurulu bir rejim için bu, teknik bir mesele değil, varlığının özünü ilgilendiren bir konudur.

Dolayısıyla, Zarif’in makalesinden Tahran’ın umutsuz bir şekilde bölünmüş olduğu sonucuna varılamaz. Muhtemelen rejim, tüm bu gürültünün ima ettiğinden daha sağlam olsa da sınırlı bir hedef etrafında birleşmiş durumda. Pakistan'a giden heyet, İran'ın siyasi, diplomatik ve güvenlik kurumlarının, görüşmelerin maliyetli bir savaşı sona erdirmeye yardımcı olabileceğini düşündükleri zaman tek bir tutum etrafında birleşebildiklerini gösterdi. Ancak bu heyet, Zarif'in ortaya attığı ABD ile kalıcı barış gibi daha geniş kapsamlı bir fikri benimsemeye hazır olduklarını göstermedi. İşte burada, şu anda ortaya çıkan ayrım çizgisi belirginleşiyor. Tahran bir anlaşmayı hayal edebiliyor olabilir, ancak kalıcı bir barışı hayalini kurmak hala çok zor.