Alex Vatanka
Muhammed Cevad Zarif’in Foreign Affairs dergisinde yayınlanan son makalesi, sadece içeriği bakımından değil, zamanı ve seçtiği platform sebebiyle de tartışma yarattı. Zarif, İran'ı savaş zamanında sergilediği direnişi, savaşı uzatmak için değil, ABD ile kalıcı bir uzlaşmaya dönüştürmek için bir yatırım olarak değerlendirmeye çağırdı. Zarif’e göre bu uzlaşının temeli de nükleer dosyaya kısıtlamalar getirilmesi karşılığında yaptırımların kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, saldırmazlık anlaşmasının imzalanması ve hatta gelecekte ABD şirketleriyle ekonomik etkileşime kapıların açılması yatıyor.
Ancak Tahran'daki katı muhalifler, bu öneriyi en başından itibaren sorguladılar ve bunu ‘stratejik bir esneklik göstergesi değil, hâlâ savaş halinde oldukları bir düşmanla pazarlığa girişmek için bir fırsatçılık’ olarak değerlendirdiler. Bazı çevrelerde tepki oldukça şiddetli oldu. Zarif'i zayıf olmakla suçladılar. Trump’a itibarını koruyacak bir çıkış yolu sağladığını iddia ettiler ve bazı durumlarda açıkça ölüm tehditlerine kadar varıldı. Hatta en önde gelen eleştirmenlerinden biri, açıklamalarından geri adım atması için birkaç günü kaldığını, aksi takdirde evinin önünde öfkeli bir kalabalığın karşısına çıkacağını söyledi.
İlk bakışta bu fırtına, İran rejimi hakkındaki geleneksel imajı doğruluyor gibi görünebilir. Zira İran rejimi, bir yandan halen devlet yönetimi dilinde düşünen pragmatik diplomatlar, diğer yandan ise ‘direniş’ dilinden başka bir şey bilmeyen ideolojik katı muhafazakarlar arasında bölünmüş bir rejim. Ancak İslamabad'a ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile görüşmek üzere gönderilen İran heyetinin yapısı, durumun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Heyeti, marjinal konumdaki ılımlı diplomatlardan biri yerine, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas İrağci başkanlık etti; raporlara göre, ekonomi, güvenlik ve siyaset alanlarında uzmanlaşmış yaklaşık yetmiş kişiden oluşuyordu. Bu, baskı altında kararlarını doğaçlama alan dağınık bir devletin görüntüsü değil, daha çok rejimin kurumları tarafından onaylanan ve İslam Cumhuriyeti'nin çeşitli kollarının, Tahran'ın kabul edebileceği şartlarda bir anlaşmaya varmanın mümkün olup olmadığını test etmek için katıldığı bir çabaya benziyor.
Bu fark önemli. Kısa vadede asıl soru, İran rejimi içindeki bazı kesimlerin savaşı sona erdirmek isteyip istemediği değil. Mevcut tüm veriler, çoğunun bunu istediğini gösteriyor. Aslında asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.
Asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.
Bir bakıma, Zarif’in makalesi, son derece gergin bir jeopolitik ortamda uzlaşmanın anlamını yeniden tanımlamaya çalıştığı için önem kazandı. Makale, İran’ı eleştiren bir bakış açısıyla ya da Batı’nın yanında yer almayı savunan bir bakış açısıyla yazılmamıştı. Makaleyi kurumun içinden, İran’ın güçlü bir konumdan müzakere etmesine imkan verecek kadar direniş gösterdiğini düşünen bir bakış açısıyla yazdı.
Onun görüşüne göre, barış anlaşması bir teslimiyet değil, savaş sırasında elde edilen kazanımların meyvesi olacak. Bu yüzden makale tüm bu tartışmaları uyandırdı. Zarif, İran’ın zayıf konumundan hareketle taviz verilmesini savunmuş olsaydı, onu görmezden gelmek ya da naiflikle suçlamak kolay olurdu.
Onu eleştirenlerin gözünde tehlikeli kılan şey ise, üstünlük konumunda olduğunu iddia ettiği bir noktadan hareketle diplomasiye çağrıda bulunmasıydı. Burada, savaş döneminin sertlik yanlılarının temel duygusal ve siyasi dayanaklarından biri olan, direnişin stratejinin kendisi olarak kalması gerektiği, yani her zaman bir amaç olarak kalması ve başka bir stratejiye yol açan bir araca dönüşmemesi gerektiği fikrine değinildi.

Ancak bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden daha derin bir şeyi de ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içerikle değil, aynı zamanda iktidarla da ilgili olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına? Zarif'in kaleme aldığı makale, elit kesim içindeki düşünce akımlarından birini yansıtıyor olabilir, ancak makaleyi dış politika elitlerine yönelik Amerikan dergisi Foreign Affairs'ta yayınladığında, İran’ın mesajlarını iletmek için tercih ettiği resmi kanalların dışına da çıkmış oldu.
Böylece makale, onaylanmış resmi bir tutum gibi değil rejimin bundan sonra ne yapması gerektiğine dair tartışmaya bir müdahale gibi göründü. Savaş zamanında şüphelerin hâkim olduğu bir rejimde, bu tek başına şiddetli bir tepkiyi tetiklemek için yeterliydi.
Bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden çok daha derin bir gerçeği ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içeriğe değil, aynı zamanda iktidara da bağlı olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına?
İslamabad’da yaşananlar, rejimin müzakereden kaçınmadığını, aksine tam tersinin doğru olduğunu ortaya koyuyor. Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Tahran sembolik bir heyet göndermedi. Muhammed Bakır Kalibaf'ı gönderdi ve bu adamın geçmişi hiç de önemsiz değil. Zarif’in muadili değil, DMO’nun eski bir komutanı ve güvenlik devletine ya da bazen ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya ait bir şahsiyet.
İşte bu noktada İran dışındaki pek çok gözlemci, Tahran’ı yanlış anlıyor. Çoğu zaman, kamuoyundaki gürültü ile fiili karar alma mekanizmasını birbirine karıştırıyorlar. İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Çünkü ülke, birbiriyle rekabet eden kurumları, çatışan kişilikleri, ideolojik projelerin sahiplerini ve genellikle birbirinden oldukça farklı dillerde konuşan medya sistemlerini barındırıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor. Açık tartışma, ne kadar sert veya kaba olursa olsun, mutlaka stratejik bir kaos olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman ‘tepkileri test etmek, izin verilen sınırları çizmek, muhalifleri sindirmek ve nihai karar verilene kadar bir miktar belirsizlik yaratmak’ gibi belirli bir işlevi yerine getirir.
İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor.
Dolayısıyla Zarif’in Foreign Affairs dergisindeki makalesinde ortaya koyduğu mesaj ile İslamabad’daki başarısız olan müzakereler arasındaki çelişkiyi abartmamak gerekir. Zira Zarif’in makalesi, barış isteyen bir kesim ile sonsuz bir savaş isteyen başka bir kesimin varlığını kanıtlamadı. Makale, yalnızca yöntem ve zamanlama konusunda, ayrıca inisiyatif alma konusunda siyasi hakka kimin sahip olduğu konusunda bir anlaşmazlık olduğunu ortaya koydu. Zarif'i eleştirenler, her ne kadar, her türlü diplomasi biçimini sonsuza dek reddediyor gibi görünseler de aslında öyle değiller. Çoğu, İran’ın eski bir dışişleri bakanının bir Amerikan dergisinde yazarak sanki barış için kabul edilebilir şartları belirleyen kişiymiş gibi görünmesini reddediyordu. Öte yandan Pakistan'a giden heyet, rejimin kendi kanatları altına alıp kontrolü altına aldığı bir diplomasi anlayışını somutlaştırıyordu.
Bununla birlikte, tehlikeli bir savaşı sona erdirecek müzakereleri kabul etmek ile Zarif’in hayal ettiği türden kalıcı bir barışı benimsemek arasında büyük bir uçurum var. İslamabad'a giden heyet, bu sınırın nerede çizilebileceğine dair ipuçları veriyor. Reuters'ın haberine göre İran heyeti, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, yaptırımların hafifletilmesi, savaş dönemine ilişkin tazminatların ödenmesi ve İran'ın nükleer haklarının tanınması gibi taleplerle gitti. Buna karşın müzakerelere ilişkin daha geniş kapsamlı haberler, uranyum zenginleştirme, füzeler, bölgesel ittifaklar ve Hürmüz Boğazı'nın geleceği konularında hâlâ büyük bir uçurumun var olduğuna işaret ediyor. Bundan İran yönetiminin ABD ile ilişkileri derinlemesine normalleştirmeye hazır olduğu değil, İran’ın bekasını buna bağlı olduğunu düşündüğü caydırıcılık yapısından vazgeçmeden savaşı sona erdirmeye istekli olduğu sonucu çıkarılabilir.

Kısa vadeli anlaşma, Tahran'da direnişin meyvelerinden biri olarak sunulabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir konudur. Bu, taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD'nin kendisine dair farklı bir bakış açısı gerektirir.
Bu hedef, Zarif’in öngörüsünden çok daha dar bir kapsama sahip. Zarif, kapsamlı bir stratejinin yeniden ayarlanmasına benzer bir şeyden bahsediyordu. Bu elbette dostluk değildi. Her iki tarafın da diğerinin varlığını kabul ettiği ve gelecekte yeni bir çatışmanın patlak verme olasılığını azaltan mekanizmalar kurduğu istikrarlı bir düzeni ima ediyordu.
İşte tam da bu noktada, rejimin en katı çevreleri direniş göstermeye başlıyor. Kısa vadeli bir anlaşma, Tahran’da direnişin meyvelerinden biri olarak pazarlanabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir meseledir. Taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD’nin kendisine dair farklı bir algı gerektirir.
Washington'ın anlaşmalara bağlı kalabileceğine, gerilimin azaltılmasının mevcut krizi aşabileceğine ve İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin, baş düşmanı ile aralarındaki bir arada yaşama kurallarını düzenlemek için müzakere edilmiş ve ilan edilmiş bir mutabakatın zarar görmeyeceğine dair bir inanç gerektirir. Bunların hepsi, İslamabad'da bir diplomatik kanalın yeniden açılmasından çok daha ağır yüklerdir.
İhtiyatlılığa iten bir başka yapısal neden daha var. O da savaş. Savaş, rejimin barışa en az güvenen kesiminin konumunu güçlendirdi. Güvenlik kurumları ve onlarla ittifak halindeki siyasi güçler, savaşın maliyeti katlanılamaz hale geldiğinde ya da güç kartlarını somut kazanımlara dönüştürmek zorunlu hale geldiğinde müzakereyi kabul edebilirler. Ancak kalıcı barış başka bir mesele. Bu durum, İran rejimi içindeki güç dengelerinin yeniden dağılımına yol açarak diplomatların, ekonomistlerin ve teknik uzmanların önemini artırabilir ve gücünü sürekli çatışmadan alan kurumların tekelini zayıflatabilir. Ayrıca, içerde yeni toplumsal beklentilerin önünü açarken o eski ‘İran, içerde gevşemeye başlamadan dış ilişkilerini normalleştirebilir mi?’ sorusunu yeniden gündeme getirir. Ritmi ayarlanmış bir gerginlik üzerine kurulu bir rejim için bu, teknik bir mesele değil, varlığının özünü ilgilendiren bir konudur.
Dolayısıyla, Zarif’in makalesinden Tahran’ın umutsuz bir şekilde bölünmüş olduğu sonucuna varılamaz. Muhtemelen rejim, tüm bu gürültünün ima ettiğinden daha sağlam olsa da sınırlı bir hedef etrafında birleşmiş durumda. Pakistan'a giden heyet, İran'ın siyasi, diplomatik ve güvenlik kurumlarının, görüşmelerin maliyetli bir savaşı sona erdirmeye yardımcı olabileceğini düşündükleri zaman tek bir tutum etrafında birleşebildiklerini gösterdi. Ancak bu heyet, Zarif'in ortaya attığı ABD ile kalıcı barış gibi daha geniş kapsamlı bir fikri benimsemeye hazır olduklarını göstermedi. İşte burada, şu anda ortaya çıkan ayrım çizgisi belirginleşiyor. Tahran bir anlaşmayı hayal edebiliyor olabilir, ancak kalıcı bir barışı hayalini kurmak hala çok zor.