İsrail askeri istihbaratı, İran liderliği içinde büyük bir bölünme olduğuna işaret ediyor

DMO içindeki radikal unsurlar daha fazla nüfuz kazanmaya başladı

Merhum Dini Lider Ali Hamaney’in resminin yer aldığı afişin önünde duran İranlı güvenlik görevlisi, Tahran, 31 Mart 2026 (AFP)
Merhum Dini Lider Ali Hamaney’in resminin yer aldığı afişin önünde duran İranlı güvenlik görevlisi, Tahran, 31 Mart 2026 (AFP)
TT

İsrail askeri istihbaratı, İran liderliği içinde büyük bir bölünme olduğuna işaret ediyor

Merhum Dini Lider Ali Hamaney’in resminin yer aldığı afişin önünde duran İranlı güvenlik görevlisi, Tahran, 31 Mart 2026 (AFP)
Merhum Dini Lider Ali Hamaney’in resminin yer aldığı afişin önünde duran İranlı güvenlik görevlisi, Tahran, 31 Mart 2026 (AFP)

İsrail ordusuna bağlı askeri istihbarat birimi Aman tarafından yayımlanan bir raporda, İran liderliğinde ciddi bir çatlak oluştuğu ileri sürüldü. Raporda, söz konusu ayrışmanın Tahran’daki rejimin en azından kısmi çöküşüne işaret edebileceği ifade edildi.

Aman, İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney’in yokluğunun büyük bir boşluk yarattığını belirterek, onun gibi otorite sahibi, etrafında diğer isimleri toplayan ve son sözü söyleyen bir figürün artık bulunmadığını kaydetti. Hamaney’in ölümünün ardından göreve geldiği belirtilen oğlu Mücteba’nın ise babası kadar karizmatik bir kişiliğe sahip olmadığı, dini ve siyasi açıdan yetersiz görüldüğü, ayrıca yaralı olduğu ve kritik kararları alma konusunda zayıf kaldığı değerlendirmesine yer verildi.

Bu nedenle, Hamaney sonrası liderliğin nasıl şekilleneceğine ilişkin sürecin hâlâ belirsizliğini koruduğu aktarıldı. Raporda ayrıca, İran kamuoyunun mevcut yönetime, Şah döneminin en önemli eleştirilerinden birinin yönetimin babadan oğula geçen ailevi bir yapı olması olduğunu hatırlattığı, buna karşın mevcut sistemin de geçmişte eleştirdiği yönteme benzer şekilde hareket ettiği ifade edildi.

İran’ın yeni liderleri

İsrail askeri istihbarat birimi Aman’ın hazırladığı ve dün Walla internet sitesinde yayımlanan raporda, ‘ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında 55 üst düzey liderin etkisiz hale getirilmesinin ardından yönetimde kalan isimler’ listelendi. Rapora göre mevcut liderler arasında, Mücteba Hamaney’in yanı sıra, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) İstihbarat Teşkilatı’nın eski başkanı Hüseyin Taib de yer alıyor. Taib’in, Mücteba Hamaney’in yakın danışmanı ve sırdaşı olduğu, sertlik yanlısı çizgiyi temsil ettiği ve Batı ile anlaşma yapılmasını ya da taviz verilmesini ‘rejim için varoluşsal bir tehdit’ olarak nitelendirdiği aktarıldı.

Listede ayrıca, İran Dini Lideri’nin ofis başkanı Muhammed Abdullahi’nin de bulunduğu, Abdullahi’nin Hamaney’e erişimin kilit ismi olduğu ve liderlik içindeki rakip akımlar arasında hassas dengeleri yöneten bir figür olarak öne çıktığı ifade edildi. Bunun yanı sıra, eski içişleri ve savunma bakanı, aynı zamanda Kudüs Gücü’nün ilk komutanı olan Ahmed Vahidi’nin de listede yer aldığı belirtildi. Vahidi’nin sert tutumlarıyla bilindiği, DMO’nun güvenlik ve yürütme kanadını temsil ettiği ve İran’ın bölgedeki etkisini sürdürme politikasını savunduğu kaydedildi.

ds
İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan fotoğrafta, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve yanında Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi görülüyor; arkalarında ise Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ile Meclis Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Milletvekili Ebu’l Fadl Amuyi yer alıyor.

Raporda, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın da öne çıkan isimler arasında olduğu belirtildi. Kalibaf’ın ABD ile yürütülen müzakerelerde önemli rol oynadığı, muhafazakâr bir siyasetçi olmakla birlikte ekonomik iyileşmeye odaklandığı ve yeni halk protestolarına yol açabilecek siyasi ve toplumsal çöküşü önlemeye çalıştığı ifade edildi. Bununla birlikte Kalibaf’ın, radikal kanatla iletişim kanallarını açık tutmaya özen gösterdiği de vurgulandı.

Raporda, reformist kanat içinde Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın öne çıktığı belirtildi. Pezeşkiyan’ın, İran üzerindeki ekonomik yaptırımların kaldırılması amacıyla daha ılımlı bir çizgi izlemeye çalıştığı, ancak DMO’nun kendisine getirdiği kısıtlamalar nedeniyle etkisinin sınırlı kaldığı ifade edildi. Ayrıca Pezeşkiyan’ın, ‘devrim değerlerine ihanet’ suçlamasıyla hedef alınan bir kampanyaya maruz kaldığı kaydedildi.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin de listede yer aldığı, Arakçi’nin 2015 yılında Batılı ülkelerle imzalanan nükleer anlaşmada müzakereci olarak görev yaptığı hatırlatıldı. Şarku'l Avsat'ın rapordan aktardığına göre Aman’dan üst düzey bir yetkilinin değerlendirmesinde Arakçi’nin deneyimli bir diplomat olduğu ve İran’ın ABD karşısında boyun eğmiş görüntüsü vermeden taviz formülleri aradığı aktarıldı.

Raporda ayrıca, bu isimlerin dışında ‘ipleri elinde tutanlar’ olarak tanımlanan bir grubun bulunduğu ifade edildi. Bu grubun öne çıkan isimlerinden Ali İftihari’nin, istihbarat çevrelerinde ve Mücteba Hamaney’i liderliğe seçen dini elitler arasında etkili bir figür olduğu belirtildi. Söz konusu grubun, devrimin dini ideolojisini rejimin temel dayanaklarından biri olarak gördüğü kaydedildi.

Öte yandan Ali Raidin’in, hassas karar alma mekanizmalarıyla güçlü bağlantıları bulunan üst düzey bir güvenlik yetkilisi olduğu ifade edildi. Bir İsrailli generalin Raidin’i ‘zincirin en güçlü halkası’ olarak nitelendirdiği ve kendisine rejimin iç ve dış tehditler karşısında korunması görevinin verildiği aktarıldı. Ayrıca Raidin’in, İsrail saldırıları sonucu ağır darbe alan Besic gücünü yeniden yapılandırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Zayıf halka

Aman bünyesindeki bir İsrailli general, mevcut İran yönetiminin en zayıf halkasının, nihai kararı verecek tek bir otoritenin bulunmaması olduğunu belirtti. Bu nedenle alınan her kararın anında itiraz ve şüpheyle karşılandığını, hem bireysel hem de karşılıklı güvenin sarsılmaya başladığını ifade etti. Ateşkes ortamına rağmen liderlik kadroları arasında gerginliğin sürdüğü de kaydedildi.

General, savaş süreci, suikastlar, Ali Hamaney’in yokluğu, yaşanan yıkım ve iletişim kopukluklarının, İran yönetim yapısında ciddi bir çatlağa yol açtığını ve karar alma mekanizmalarını zorlaştırdığını dile getirdi.

Rapora göre, yeni isimlerin göreve gelmesiyle birlikte yönetimde bir tür karmaşa oluştu ve iktidar krizi derinleşti. İranlı müzakerecilerin, hükümetlerinin hangi tavizleri verebileceği ya da bu konuda kime başvuracakları konusunda sınırlı bilgiye sahip oldukları gözlemlendi. Öte yandan, DMO içindeki sertlik yanlısı kanadın etkisini artırdığı ve fiilen, resmî olarak ülkeyi yöneten dini liderlikten daha fazla güç kullandığı ifade edildi.

Aman, radikal kanadın, Washington ile anlaşma veya uzlaşıya varan tarafların çabalarını sabote edebileceği ihtimalini de göz ardı etmedi.

Rejimi zayıflatmak

Öte yandan İsrail merkezli Walla internet sitesi, ‘Aslanın Kükreyişi’ adı verilen operasyon kapsamında Besic güçlerine ait yüzlerce hedefin vurulduğunu ve üst düzey yetkililerin öldürüldüğünü bildirdi. Buna karşın İsrail ordusu, rejimin devrilmesine yönelik herhangi bir talimat verilmediğini ve yalnızca hava saldırılarının bu hedef için yeterli olmayacağını açıkladı.

Aynı zamanda siyasi düzeyin, ülke içindeki kritik ulusal altyapının hedef alınmasını engellediği ortaya konuldu. Saldırıların yol açtığı hasara rağmen İran halkının kitlesel şekilde sokağa çıkmadığı belirtildi. Güvenlik kurumları içindeki değerlendirmelere göre operasyonun amacı, İran rejiminin istikrarını sarsmak ve kontrol kapasitesini zayıflatmak oldu. Bu kapsamda özellikle protestoların bastırılmasında kilit rol oynayan Besic güçleri başta olmak üzere iç güvenlik unsurlarının hedef alındığı ifade edildi.

cdscd
 İran’ın Meşhed kentinde rejim karşıtı protestolar, 10 Ocak (Reuters)

Saldırıların, bu güçlerle bağlantılı yüzlerce noktayı ve öne çıkan lider kadroları kapsadığı, bunun da yalnızca konvansiyonel bir askeri darbe değil, İran içinde doğrudan etki yaratmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirildiği kaydedildi.

Bununla birlikte İsrailli askeri yetkililer, rejimin devrilmesinin operasyonun resmi hedefi olmadığını vurgulayarak, böyle bir sonucun yalnızca hava saldırılarıyla değil, aynı zamanda siyasi süreçler ve iç dinamiklerle mümkün olabileceğini belirtti.

Ayrıca siyasi liderliğin, İran’daki hayati ulusal altyapıya yönelik saldırıları yasaklayarak operasyonun kapsamına sınırlamalar getirdiği, bunun da tırmanma düzeyini ve verilebilecek zararın boyutunu kısıtladığı ifade edildi.

Tüm saldırılara rağmen İran’da geniş çaplı sokak hareketlerinin ya da büyük protestoların yaşanmadığı, bunun da rejim üzerinde daha derin bir stratejik etki oluşturulamamasında önemli bir etken olduğu değerlendirildi.

Sonuç olarak, değerlendirmelerde geniş çaplı hava saldırılarının tek başına İran’da köklü bir siyasi değişim yaratmak için yeterli olmadığı, özellikle iç kamuoyundan güçlü bir hareket gelmediği sürece bu tür bir dönüşümün zor olduğu vurgulandı.



Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
TT

Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki (KDC) Ebola salgınında altın madenleri büyük rol oynuyor.

Afrika ülkesinin doğusundaki Ituri eyaletinde yer alan Mongbwalu kasabası altın madenciliğinin merkezi olarak biliniyor.

Ancak New York Times’ın görüştüğü yetkililer, Ebola salgınının şubatta bu bölgedeki madenlerde başlamış olabileceğine dikkat çekiyor.  

Mongbwalu, KDC’nin çeşitli bölgelerinden ve farklı ülkelerden birçok işçiyi, tüccarı ve kaçakçıyı kendine çekiyor. Yetkililer, bu yoğun insan trafiğinin salgının kontrol altına alınmasını zorlaştırdığını belirtiyor.

KDC yönetiminden 15 Mayıs’ta yapılan açıklamada, Ituri’deki 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından resmen salgın ilan edilmişti.

Sağlık yetkililerine göre mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor. Bu virüsün onaylanmış bir tedavisi veya aşısı bulunmuyor.

Haberde, Bundibugyo’nun Mongbwalu’daki altın madenlerinde zorlu koşullarda çalışan işçiler arasında yayıldığına işaret ediliyor.

Maden işçilerine önce sıtma tanısı konmuş ancak semptomların aylarca geçmemesi ve başka kişilerde de görülmeye başlamasıyla sağlık yetkilileri salgın riskinden şüphelenmiş.

Salgının kontrol altına alınmasını zorlaştıran etkenlerden biri de komplo teorileri.

Haberde, bazı madencilerin ülkede bir salgın yaşandığına inanmadığına, bunun doktorlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının para kazanmak için ortaya attığı bir iddia olduğunu düşündüğüne dikkat çekiliyor.

Kanza Kanza madenindeki görevlilerden Shadrack Toko, "Çılgın söylentiler dolaşıyor. Hastaneye götürülenlere zehir enjekte edildiğini, hatta cinsel organlarının kesildiğini anlatıyorlar" diyor.

KDC Sağlık Bakanı Samuel Roger Kamba da geçen haftaki açıklamasında, salgınla mücadelede en büyük zorluğun halkı sağlık önlemlerine uymaya ikna etmek olduğunu söylemişti.

Geçim sıkıntısı çeken madencilerse salgına rağmen çalışmaya devam ediyor.

KDC’nin Kuzey Kivu bölgesinden gelen madenci Bienvenue Bironyi, bazı işçilerin öldüğünü duyduklarını belirtirken, "Biz sabah akşam çalışıyoruz. Hiçbir şey değişmedi" diyor.

Gedeon Abimana ise tehlikeli koşullara rağmen para kazanmak zorunda olduğunu söyleyerek "Ne yapabiliriz ki? Çalışmaktan başka seçeneğimiz yok" ifadelerini kullanıyor.

KDC yönetiminin cuma günkü açıklamasıyla 15 Mayıs’tan bu yana tespit edilen vaka sayısı 452’ye, can kaybıysa 82’ye çıktı. Uganda’nın dünkü açıklamasında da 19 vaka, iki can kaybı bildirildi.

Independent Türkçe, New York Times, Reuters


ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
TT

ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)

Londra yönetimi, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in Birleşik Krallık'taki (BK) Henry Nowak olayıyla ilgili yorumlarına tepki gösterdi.

Vance, X'ten dün yaptığı paylaşımda, geçen yıl bıçaklanarak öldürülen 18 yaşındaki öğrenci Henry Nowak'ın başına gelenlerden kitlesel göçü sorumlu tuttu. Avrupa'nın "Batı'yı ve sevenlerini hor gören göçmenlerin kitlesel akınına karşı dik durmadığı" için Nowak'ın öldürüldüğünü iddia etti.

BK Başbakanlık Ofisi'nden yapılan basın açıklamasında, Vance'in paylaşımına ilişkin şu ifadeler kullanıldı:

Son günlerde demokrasimize müdahale etmeye ve sokaklarımızda bölünme yaratmaya çalışan kişiler görüyoruz. Nowak ailesi, Henry'nin korkunç cinayetinin ardından yas tutuyor. Aile, Henry'nin ölümünün daha fazla bölünme, nefret veya gerginlik yaratmak için kullanılmasını istemediğini belirtti. Onların isteklerine saygı duymalıyız.

Liberal Demokratlar'ın lideri Ed Davey de Vance'in açıklamasını "Bu bariz bir dış müdahaledir. Demokrasimize gizlice değil, sosyal medyada alenen saldırıyorlar" ifadelerini kullandı.

Nowak, BK'nin güneyindeki Southampton bölgesinde 3 Aralık 2025'te Vickrum Digwa tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetmişti.

23 yaşındaki Digwa, polisi arayarak Nowak tarafından ırkçı saldırıya uğradığını öne sürmüştü. Nowak olay yerinde hayatını kaybederken polis, Digwa'yı gözaltına almıştı.

Öte yandan pazartesi günü sonuçlanan davada BK doğumlu Digwa'nın polise yalan beyanda bulunduğu, Sih inancı gereği taşıdığını iddia ettiği 21 santimetrelik bıçağıyla Nowak'ı 5 kez bıçakladığı ortaya çıkmıştı.

Ayrıca olay yerine giden polisin, Digwa'nın şikayeti üzerine Nowak'ı kelepçelediği anların görüntüleri de tartışma yaratmıştı. Duruşmada yayımlanan polis kamerası kaydında, güvenlik güçlerinin yerde kanlar içinde yatan Nowak'ı kelepçelediği görülmüştü.

Videoda Nowak'ın polislere "Bıçaklandım" ve "Nefes alamıyorum" demesine rağmen güvenlik güçlerinin kelepçeleri çıkarmaması dikkat çekmişti.

Görüntülerin ardından BK'nin çeşitli bölgelerinde hükümet karşıtı gösteriler düzenlenmişti. Olay, ülkede "iki kademeli polislik" tartışmalarını da gündeme taşımıştı. Bu görüşü savunanlar, güvenlik güçlerinin ideolojik nedenlerle bazı gruplara diğerlerine göre daha sert davrandığını düşünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın X sayfasından perşembe yapılan paylaşımda da Nowak'ın ölümü hakkında, "İdeolojik şartlandırma ve iki kademeli polislik uygulamaları, medeniyetin çöküşünün bariz belirtileridir. Bunlar Batı'nın her yerinde reddedilmelidir" denmişti.

BK Başbakanı Keir Starmer ise güvenlik güçlerinin Nowak olayındaki rolüyle ilgili incelemenin devam ettiğini söyleyerek "iki kademeli polislik" iddialarını reddetmişti.

Elon Musk ve radikal sağcı Reform UK lideri Nigel Farage da Nowak'ın ölümünün "beyazlara karşı önyargının" bir örneği olduğunu iddia etmişti.

Independent Türkçe, BBC, Guardian, CNN


Dünya, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin gölgesinde yeni "Düzenini" arıyor

Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
TT

Dünya, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin gölgesinde yeni "Düzenini" arıyor

Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)

Antoine El Hac

Bugün dünyayı, "yeni dünya düzeni" meselesi kadar meşgul eden ve aciliyet hissettiren başka bir konu yok gibi görünüyor. Bu durum, uluslararası ihtisas kongrelerinin başlıklarına da yansımakta. Bunlardan biri de önümüzdeki 18-20 Eylül tarihleri arasında Japonya’nın Kyoto kentinde "Kaygı Çağı: Bağımlılık, Özerklik ve Stratejik Belirsizlik" başlığı altında düzenlenecek olan yıllık Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler Konferansı.

İlk kez 2020 yılında başlayan konferansın geçen yılki teması "Dünya Düzenini Yeniden Düşünmek" idi. Ryukoku Üniversitesi kampüsünde gerçekleştirilecek olan önümüzdeki buluşma, bir öncekinin devamı niteliğinde. Masadaki tartışma konuları arasında; stratejik belirsizlik, değişen ittifaklar, çok kutupluluk, siyasi normlar, uluslararası hukuk ve diplomasinin dinamikleri yer alıyor.

Dünya Düzeni nedir?

Yukarıda zikredilen bütün başlıklar, vizyonlara ve çıkarlara göre tanımı değişebilen "dünya düzeni" kavramının şemsiyesi altında toplanmaktadır. Ancak bu kavram, küresel arenada devletler ve diğer uluslararası aktörler (örgütler, şirketler, kurumlar...) arasındaki ilişkilerin doğasından her bahsettiğimizde karşımıza çıkar.

Burada "dünya düzeni" ile "uluslararası düzen" kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. İkinci kavram yalnızca devletler ve hükümetler arasındaki ilişkileri ifade ederken, ilk kavram her dönemin ve kırılma noktasının uluslar arasındaki güç dağılımını ele alan daha esnek ve geniş bir anlama sahiptir. Bu kavramın dinamiklerini kavrayabilenler, bazı ülkelerin küresel kararlara neden tahakküm ettiğini, ittifakların hangi sebeplerle kurulup dağıldığını ve dünya haritasının neden sürekli bir değişim içinde olduğunu anlayabilir.

 Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)

Dünya düzeninin 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana büyük bir dönüşüm geçirdiği aşikâr. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yürürlükte olan sistem; kapitalist-sosyalist ya da Batı-Doğu bölünmesine dayalı, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve onun yörüngesindeki rejimlerin çökmesiyle son bulan bir Soğuk Savaş dönemiydi. Birleşmiş Milletler (BM) bu dünya düzeninde, her ne kadar sınırlı bir etkinlikle de olsa, "itfaiyeci" rolü oynadı. Bugün ise dünya düzeninin hızla kabuk değiştirdiğini görüyoruz; yeni düzenin ayak sesleri büyük forumlarda ve küresel liderlerin beyanatlarında net bir şekilde duyulabiliyor.

Gelecekteki dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair yürütülen geniş çaplı tartışmalarda, birbiriyle taban tabana zıt iki yaklaşım ön plana çıkıyor.

Dördüncü Sanayi Devrimi ve Klaus Schwab’ın vizyonu

Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu Alman iktisatçı Klaus Schwab, dünya için iddialı ve bir o kadar da tartışmalı bir vizyon çiziyor. Ancak Schwab’ın konumu, karmaşık ilişkileri ve küresel karar alıcılar üzerindeki etkisi göz önüne alındığında bu vizyonun üzerinde durulması gerekiyor. Bu yaklaşım şu şekilde özetlenebilir:

Schwab’ın yeni dünya düzeni vizyonu; ekonominin, siyasetin ve toplumun kapsamlı bir şekilde yeniden yapılandırılmasına ve kendi deyimiyle "Akıllı Çağ"a geçişe dayanıyor. Schwab, dünyanın tarihi bir dönüm noktasından geçtiğine ve salt kâra dayalı geleneksel kapitalizmin aşılarak, şirketlerin kâr elde etmenin yanı sıra topluma, çalışanlara ve çevreyi korumaya hizmet etmeyi taahhüt ettiği "paydaş kapitalizmi"ne geçilmesi gerektiğine inanıyor.

Bu vizyon kökten bir biçimde; yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar ve nesnelerin interneti (IoT) gibi Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerine sırtını yaslıyor. Schwab, bu teknolojileri tamamlayıcı araçlar olarak değil, insan uygarlığının çehresini yeniden şekillendiren "temel ortaklar" olarak görüyor. Meşhur "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla; iklim değişikliği ve salgınlar gibi sınır aşan krizlerle mücadele etmenin tek mekanizması olarak kamu, özel sektör ve sivil toplum arasında sıkı bir iş birliğinin geliştirilmesini savunuyor.

Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)

Buna karşılık bu perspektif, sert eleştirilerle ve ciddi endişelerle karşı karşıya. Muhalifler, teknoloji ile veri yönetişiminin entegrasyonuna aşırı odaklanmanın, ekonomik seçkinler tarafından yönetilen katı bir küresel gözetim sistemine zemin hazırladığını ileri sürüyor. Dijital kimlikler ve veri kontrolü hakkındaki fikirler; mahremiyet ihlali ve bireysel özgürlüklerin sınırlanması konusunda somut korkuları tetikliyor. Bu durum Schwab'ın vizyonunu, kimilerine göre geleceği kurtarma planı, kimilerine göre ise küresel vesayet kurma girişimi olan derin bir tartışmanın merkezine oturtuyor.

Donald Trump ve dünyası

Washington'daki Brookings Enstitüsü araştırmacılarına göre, ABD Başkanı Donald Trump "dünya düzeni" fikrinin kendisini "gerçeklikten kopuk ideolojik bir soyutlama" olarak görüyor. Trump’ın dış politika projesi küresel yapıyı yeniden şekillendirmek değil; uluslararası siyasete yönelik "gerçekçi ve açık sözlü" bir bakış açısının gereği olarak, ABD'nin ekonomik ve askeri gücünü, hiçbir uluslararası kısıtlamaya bağlı olmadan kullanabilmesini amaçlamaktadır.

Trump yönetiminin boş bir teorik illüzyon olarak kabul ettiği İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen dünya düzeni, on milyonlarca insanın hayatına mal olan iki dünya savaşının ardından doğmuştu. Bu düzenin amacı, benzer trajedilerin ve yıkımların tekrarlanmasını önlemekti.

Bu doğrultuda, bir ülkeye diğer ülkelerin zararına kazanç sağlayan gümrük tarifeleri gibi ekonomik araçların kullanımı sınırlandırıldı. Ayrıca, askerî açıdan güçlü devletlerin, zayıf devletlere hiçbir korku veya tereddüt duymadan saldıramayacağı ilkesi yerleştirildi. Bu ilkeler uygulamada; serbest ticaret anlaşmaları, Birleşmiş Milletler’e geniş katılım ve NATO gibi askeri savunma ittifakları aracılığıyla hayata geçirildi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)

1945 ile 2024 yılları arasındaki dönemde ABD, iniş çıkışlara ve kendi içindeki çelişkilere rağmen bu ilkelerin en ateşli savunucularından biri oldu. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bugün Trump; ticaret yaptırımları, ABD'nin ittifaklarının önemini azaltma ve askeri eylemlere başvurma tehditlerini yineleyerek bu temellere saldırıyor.

Onun dünya düzeni vizyonu "Önce Amerika" ilkesinden yola çıkıyor; küreselleşmeye ve çok taraflı kurumlara doğrudan karşı çıkarak, ikili ilişkileri ve tam ulusal egemenliği temel alıyor.

Çatışma ve yol arayışı

Donald Trump ile Klaus Schwab arasındaki karşıtlık, korumacı milliyetçilik ile kurumsal küreselleşme arasındaki entelektüel bir savaşı temsil ediyor.

Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters).Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters)

Trump’ın vizyonu: Ulusal egemenlik, sınırlar ve uluslararası kuruluşlara boyun eğmek yerine, devletten devlete doğrudan ikili anlaşmalar yapmaktan besleniyor. Ekonomik olarak korumacı ve sert bir jeopolitik rekabet yaklaşımını benimseyen Trump, teknolojiyi bir nüfuz ve üstünlük kurma aracı olarak görüyor.

Schwab’ın vizyonu: "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla madalyonun diğer yüzünü temsil ediyor. Mevcut zorlukların, bireysel egemenliklerin hükümetler, dev şirketler ve sivil toplum arasındaki yakın iş birliği lehine eridiği, sınırlar ötesi bir küresel yönetişim gerektirdiğine inanıyor. "Paydaş kapitalizmi" aracılığıyla, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerini insan toplumlarının derinliklerine entegre ederek akıllı elitler tarafından yönetilen, birbirine bağlı ve açık bir küresel ekonomi inşa etmeyi amaçlıyor.

Başka bir deyişle Trump, dünyayı kendi çıkarlarını arayan bağımsız devletler arasındaki bir mücadele ve ticari rekabet alanı olarak görürken; Schwab, akıllı ve entegre sistemlere dayanarak merkezi olarak yönetilmesi gereken birleşik bir ağ olarak görüyor.

İki ismin ötesine geçerek dünyaya dair iki zıt vizyona dönüşen bu köklü çelişki, karar alıcıları zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Ya kimliğe ve ekonomik milliyetçiliğe doğru içe kapanma ya da kapsamlı bir dijital küreselleşmeye dahil olma.

İlk seçeneğin gerilimleri ve çatışmaları artırabileceğini, ikinci seçeneğin ise insan mahremiyeti ve toplumların özgünlüğü konusunda ciddi endişeler doğurduğunu kestirmek güç değil.

Elbette bu meseleye başka yaklaşımlar da var. Örneğin Avrupa Birliği, tüm organlarıyla BM'nin rolüne bağlı kalmaya devam ediyor; ekonomik adaletin çiğnendiğini ve "Küresel Güney" ülkelerinin kapsamlı bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu savunan Çin ile "çok kutupluluk" ortak paydasında buluşuyor.

Sonuç olarak, dünyanın uluslararası iş birliği ile devletlerin egemenliği arasında denge kuran bir dünya düzenine ihtiyacı olduğu söylenebilir. ABD liderliğindeki kurallara ve normlara dayalı geleneksel sistemin benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldığı günümüzde, sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek; giderek daha karmaşık ve birbirine bağlı hale gelen bir dünyada iş birliğine dayalı, güçlünün zayıfı, zenginin ise fakiri desteklediği çoğulcu bir model gerektirmektedir.