Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Mülteci kamplarından militan toplama ve siyaset ile güvenlik alanındaki çelişkileri istismar etme

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
TT

Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)

Suriye, yılın başından bu yana hem kuzeydoğuda hem kıyı ve güney bölgelerinde yaşanan iç karışıklıklardan göreceli bir sükûnet dönemine ve yeni bir siyasi yapı oluşturma girişimlerine geçti. Bu yeni süreçte özellikle güvenlik dosyası ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmalar öne çıkıyor. Ancak bu dönüşüm, ülkeyi aynı zamanda DEAŞ ile çoklu coğrafyalarda ve farklı toplumsal alanlarda sessiz bir rekabet sürecine sokmuş durumda. Örgüt, kontrolün tam sağlanamadığı alanlardan yararlanarak yeniden etki alanı oluşturma çabasında ve bu durum yeni bir istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkıyor. DEAŞ’ın, özellikle saldırgan propaganda dili ve belirli noktalara odaklanan güvenlik eylemleriyle varlık göstermeye çalıştığı; bu faaliyetlerin şubat ortasından itibaren arttığı, mart ayının ilk haftasında kısa süreli bir düşüş yaşadığı ve ardından yeniden yükselişe geçtiği belirtiliyor.

Uzmanlara göre 2026 yılı için en kritik test alanı, Deyrizor, Rakka ve Haseke’yi kapsayan Cezire bölgesi olacak. Bu bölge, örgütün kapasitesini ölçmek açısından stratejik bir sahne olarak görülüyor. Şam yönetiminin Fırat’ın doğusunda kontrol sağlamaya yönelik adımları, ocak ayı sonunda ABD güçlerinin tamamen çekilmesi süreciyle ve SDG’nin farklı bölgelere çekilmesiyle birlikte yeni bir güvenlik boşluğu yarattı. Bu boşluğun, örgüt tarafından kendi lehine kullanılmaya çalışıldığı ifade ediliyor.

sdfghyj
 Eskiden DEAŞ örgütünün kontrolü altında olan Rakka şehir merkezindeki yıkık bölgeden geçen bir kadın (Arşiv – AFP)

ABD’nin Suriye’nin doğusunda bazı üslerden çekilmesi, özellikle Harab el-Cir Üssü ve Rumeylan Üssü bölgelerinde geçici bir ‘operasyonel karmaşa’ yarattı.

DEAŞ tarafından yayımlanan haftalık en-Nebe dergisinde yer alan raporlara göre, Suriye genelinde hükümet güvenlik noktaları ve kontrol noktalarına yönelik saldırılarda artış yaşandı. Saldırıların hem el yapımı patlayıcılar hem de doğrudan silahlı baskınlar şeklinde gerçekleştiği aktarıldı. Söz konusu raporlarda, örgütün Mart 2026 boyunca Suriye’nin farklı bölgelerinde yaklaşık 22 saldırı gerçekleştirdiği, bu saldırıların hem askeri hedefleri hem de sivilleri kapsadığı ifade ediliyor.

Niteliksel hedeflere ulaşma yeteneği

Deyrizor’da Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı unsurlara ve kentin güney girişinde yer alan konuşlanma ve tahkimat noktalarına yönelik saldırı, örgütün hükümet kontrolündeki alanların derinliklerindeki askeri hedeflere ulaşabilme kapasitesini ortaya koyan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu durum, örgütün tamamen gerilla savaşına dayalı bir yapıya evrildiğine işaret ediyor. Küçük ve hareketli hücreler halinde faaliyet gösteren grupların, geniş çöl alanlarına yayılan bölgelerde hareket ettiği; coğrafyanın sağladığı avantajla nispeten güvenli sığınaklar bulabildiği belirtiliyor. Söz konusu alanların, yoğun ABD hava saldırılarına rağmen örgüt unsurları ve lider kadroları için hâlâ belirli ölçüde barınma imkânı sunduğu ifade ediliyor.

dbfd
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ’ın propaganda kolu el-Furkan Medyası tarafından yayımlanan ve Ebu Huzeyfe el-Ensari’ye atfedilen video mesaj, 5 Şubat 2026 tarihinde örgütün kendisini Suriye’deki yeni siyasi düzene karşı ‘tek meşru direniş gücü’ olarak yeniden tanımlama çabasını ortaya koydu. Söz konusu açıklamalar ve örgütün yayın organı en-Nebe dergisinin 12 Şubat 2026 tarihli 531. sayısında yer alan içerikler, örgütün ‘bekleme ve gözlem’ stratejisinden çıkarak ideolojik söylem üzerinden ‘kapsamlı bir fikrî saldırı’ aşamasına geçtiğini gösteriyor.

DEAŞ Sözcüsü, ‘yeni bir operasyon aşamasının başladığını’ duyurarak, hedefin doğrudan Şam’daki yeni yönetim yapısı olduğunu açıkladı. Bu yaklaşım, örgütün çöl bölgelerindeki savunma odaklı eylemlerden şehir merkezleri ve devlet kurumlarını hedef alan yıpratma stratejisine yöneldiğine işaret ediyor. En-Nebe dergisi son sayılarında Şam yönetimini sert şekilde eleştirdi. Yayınlarda ayrıca, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hedef alınırken, kendisi örgüt tarafından halen ‘Ebu Muhammed el-Culani’ ismi ile anılmaya devam ediliyor.

Askeri yeterliliğin sorgulanması

DEAŞ, Şera’nın cihatçı bir grup liderliğinden Şam’da devlet adamlığına geçişini ‘küresel cihat projesine karşı büyük ihanet’ olarak nitelendiriyor. Örgüt, bu söylem üzerinden özellikle ‘selefi-cihatçı’ çizgide kaldığını savunan unsurları etkilemeye çalışıyor. Hedef kitlenin, hem Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) içindeki bazı unsurlar hem de yeni Suriye ordusuna entegrasyon ve uyum politikalarından rahatsızlık duyan diğer silahlı gruplar olduğu belirtiliyor. Ayrıca örgüt, eski rejim döneminde sivillere yönelik ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen bazı askerî ve güvenlik yetkililerinin sisteme dahil edilmesini ve çatışma sonrası ‘uzlaşma politikalarını’ da eleştiriyor. Bunun yanında, Suriye’nin ABD öncülüğündeki terörle mücadele koalisyonuna katılımına ilişkin dini ve siyasi gerekçeleri de propaganda malzemesi haline getiriyor. Bu söylem hattı, örgütün sahadaki askeri faaliyetlerinin yanı sıra ideolojik düzeyde de yeni yönetim ve dönüşüm sürecini hedef alarak etki alanı oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.

sdfrg
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ, son dönemde yoğunlaştırdığı operasyonlarla birlikte yalnızca sahadaki askeri kapasiteyi değil, aynı zamanda yeni Suriye hükümetinin güvenlik sağlama yeteneğini de sorgulatmayı hedefliyor. Analizlere göre örgüt, şubat ortasından itibaren artan ve mart başında kısmen yavaşlayan saldırı dalgasını, hükümetin istikrar kurma kapasitesine dair şüphe oluşturmak için kullanıyor. Bu çerçevede örgütün söyleminde, mevcut yönetimin Şam’daki varlığının ABD çıkarlarıyla bağlantılı olduğu ve bunun örgüte karşı yürütülen savaşın devamı için gerekli görüldüğü iddiası öne çıkıyor. Aynı zamanda bu propaganda hattı, yeni yönetimi ‘meşruiyet sorunu’ üzerinden tartışmaya açmayı amaçlıyor. Şera üzerinden yürütülen bu anlatıda, onun hükümet içindeki konumunun uluslararası baskı ve özellikle ABD merkezli politikalarla bağlantılı olduğu öne sürülüyor. Örgüt, kendisini ise ‘İslami değerlere bağlı kalacak alternatif bir güç’ olarak sunarak, hem sahadaki unsurları hem de ideolojik olarak etkilenen grupları hedef alıyor. Bu söylemde ayrıca, siyasi kazanımlar karşılığında uluslararası meşruiyet arayışı ve terör örgütleri listesinden çıkarılma ihtimali gibi iddialar üzerinden yeni yönetimin ‘taviz verdiği’ algısı oluşturulmaya çalışılıyor.

Çelişkiler üzerine

DEAŞ, Şam yönetiminin daha önce uzun süre özerk yönetim ya da farklı güçlerin etkisi altında kalan bölgelere geri dönüşüyle ortaya çıkabilecek toplumsal çelişkiler üzerine hesap yapıyor. Bu bölgeler arasında kuzeydoğu Suriye’de SDG yönetimi altındaki alanlar ile kuzeyde uzun yıllar Türkiye destekli silahlı grupların kontrolünde kalan bölgeler bulunuyor. Örgütün, aşiretlerin merkezi yönetim politikalarına yönelik endişelerini kullanarak kendisini ‘koruyucu’ ya da ‘gizli müttefik’ gibi göstermeye çalıştığı belirtiliyor. Bu söylemde, olası güvenlik ihlallerine karşı alternatif bir güç olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ayrıca devletin eski rejim unsurlarını ve güney ile kıyı bölgelerindeki silahlı grupları takip etmeye odaklanmasının, doğu Suriye’de örgüte daha geniş bir hareket alanı bıraktığı ifade ediliyor. Coğrafi kontrolü büyük ölçüde daralmış olmasına rağmen DEAŞ’ın, esnek hücre yapılanması ve sınırlı da olsa süren insan kaynağı sayesinde varlığını sürdürebildiği; ayrıca finansal kapasitesinin de faaliyetlerini belirli ölçüde devam ettirmesine imkân verdiği değerlendiriliyor.

vdfv
Suriye’nin kuzeydoğusunda, DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın girişinde bulunan Suriye güvenlik güçleri mensupları, 21 Ocak 2026 (EPA)

DEAŞ’ın en önemli güç unsurlarından biri, merkezi komuta yapısının zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan aşırı adem-i merkeziyetçi örgütlenme modeli olarak öne çıkıyor. ‘Yetkilendirilmiş eyaletler’ üzerinden yürüyen bu yapı, üst düzey liderliğin etkisinin azalması ve sözde halifeliğin dördüncü lideri Ebu el-Hüseyin el-Hüseyni el-Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından daha da belirgin hale geldiği ifade ediliyor. Bu yapı sayesinde yerel hücreler, merkezi talimat beklemeden hem militan devşirme hem de saldırı planlama kapasitesine sahip oluyor. Bu durum, istihbarat takibini zorlaştıran bir esneklik sağlıyor. Örgütün ayrıca ‘küçük sığınaklar’ ve destek noktalarını yeniden oluşturduğu, özellikle Humus Çölü gibi engebeli bölgelerde faaliyetlerini sürdürdüğü belirtiliyor. Bu alanlarda kurulan yapılar, yıl içinde ABD hava saldırılarının hedefi oldu.

ABD güçlerinin 3-12 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirdiği 10 hava saldırısında, Suriye genelinde 30’dan fazla hedefin vurulduğu, özellikle Humus kırsalındaki Sahra es-Sahne ve doğu Humus’taki gaz sahaları çevresinin yoğun şekilde hedef alındığı bildirildi. ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte bu bölgelerde oluşan güvenlik boşluğu, örgütün yeniden hareket kabiliyeti kazanıp kazanamayacağına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Mülteci kamplarından militan toplama

DEAŞ, özellikle kamplarda büyüyen ya da ekonomik olarak ağır koşullarda yaşayan gençleri ve ergenleri hedef alarak kadro devşirme faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Bu süreçte şifreli platformlar ve modern dijital uygulamalar kullanılarak güvenlik takibinden uzak şekilde gençlere ulaşılmaya çalışıldığı belirtiliyor. Örgüt ayrıca, yeni siyasi dengeler içinde Şam yönetimi karşısında Sünni toplulukların dışlandığı algısını güçlendirmek için mezhepsel ve politik söylemlerden yararlanıyor.

dvdevfd
2019 yılında DEAŞ mensuplarının aileleri el-Bağuz’dan SDG kontrolündeki gözaltı merkezlerine nakledildi. (AFP)

Buna karşılık örgüt, sahada ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıya. Suriye hükümeti ile DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) arasında artan askerî koordinasyon, örgütün geçmişte kullandığı ‘uluslararası güçler arasındaki çelişkilerden yararlanma’ stratejisini büyük ölçüde zayıflatmış durumda. Ayrıca çöl coğrafyasının sağladığı avantajların da insansız hava araçları (İHA) ve gelişmiş termal takip sistemleri nedeniyle eskisi kadar etkili olmadığı ifade ediliyor. Bu teknolojiler, hem Suriye hükümet güçleri hem de DMUK tarafından etkin şekilde kullanılıyor.

Öte yandan DEAŞ, hükümetin ekonomik istikrarı sağlayamaması ve eski silahlı grupların kontrol ettiği bölgelerde tam meşruiyet kazanamaması ihtimaline de oynuyor. Özellikle Deyrizor bölgesinde aşiret yapısının hedef alınması, eski rejimle bağlantılı yerel isimlerin gözaltına alınması ve petrol kaynakları üzerindeki anlaşmazlıklar, örgütün istismar etmeye çalıştığı gerilim alanları arasında yer alıyor.

Sahadaki güç dengesi değişti

Suriye İçişleri Bakanlığı’nın şubat ayı sonlarında ordu birlikleriyle koordinasyon içinde başlattığı ‘güvenlik temizliği’ operasyonunun ardından, sahadaki inisiyatif dengelerinde belirgin bir değişim yaşandığı bildiriliyor. Operasyon kapsamında, Hama’nın doğu kırsalı ve orta çöl bölgesi başta olmak üzere geniş çaplı tarama faaliyetleri yürütüldü. Ayrıca Halep çevresi ve Suriye kıyı şeridinde de baskınlar gerçekleştirildi. Mart ayının ilk haftasında güvenlik güçleri, Halep içinde askeri hedeflere yönelik büyük bir saldırı planını engellediğini ve kıyı bölgeleri ile Humus kırsalında üç uyuyan hücreyi çökerttiğini açıkladı. Bu operasyonların, DEAŞ’ın yerel destek ağını zayıflattığı ve saha ile üst kademe arasındaki iletişimi aksattığı belirtiliyor.

sdvfb
Suriye güvenlik güçleri, Halep’in doğusundaki es-Sefira köyünde bir DEAŞ hücresine baskın düzenledi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Mart ortasına gelindiğinde ise sahada ‘operasyonel gerileme’ olarak tanımlanan bir tablo ortaya çıktı. Saldırıların, 2024 sonlarından bu yana görülmemiş seviyelere düştüğü ifade ediliyor. Bu süreçte küçük grupların, artan güvenlik baskısından uzaklaşmak amacıyla Rakka ve Deyrizor kırsalındaki daha izole bölgelere çekildiği değerlendiriliyor. Buna karşılık yerel raporlar, finansman ve temel gıda ile sağlık malzemelerindeki ciddi sıkıntılar nedeniyle örgüt mensuplarının bazı bölgelerde Suriye makamlarıyla ‘uzlaşma’ ya da teslim olma girişimlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

‘Besleyici ortam’ arayışı

DEAŞ üzerine araştırmalarıyla bilinen Zeynelabidin el-Ukaydi, Fırat’ın doğusundaki gelişmelere ilişkin değerlendirmesinde örgütün önceki dönemde SDG’ye yönelik Arap aşiretlerinin hoşnutsuzluğunu kullandığını, ancak son anlaşma sonrasında bölgede kalan alanların büyük ölçüde Kürt nüfuslu hale gelmesinin örgüt için uygun bir zemin oluşturmadığını ifade etti. Bu durumun, örgütün faaliyetlerini başka bölgelere kaydırmasını açıkladığı belirtiliyor.

El-Ukaydi ayrıca, tüm risklere rağmen örgüte katılımda gözle görülür bir artış olduğunu ve bunun güvenlik açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı. Buna karşın, Suriye hükümetinin geçmişte örgüt hücrelerini takip etme konusunda önemli bir deneyime sahip olduğu da hatırlatılıyor.

El-Ukaydi, örgüt mensuplarının ailelerin bulunduğu el-Hol Kampı dosyasının kapatılması ve hükümetin Fırat’ın doğusunda daha güçlü kontrol sağlamasının, örgütün propaganda ve radikalleştirme faaliyetlerini kısıtlayabileceğini belirtti.

Bununla birlikte, Cezire bölgesinin güvenlik açısından hâlâ zor bir alan olduğu, yaşam koşullarının kötüleşmesi, hizmet eksiklikleri ve uyuşturucu ticaretinin yaygınlaşmasının örgüt tarafından istismar edilen başlıca zeminler arasında yer aldığı ifade ediliyor.

DEAŞ’a yakın kaynakların, el-Hol Kampı dosyasının kapatılmasının örgütün hükümete yönelik saldırılarını durdurması şartına bağlandığını aktardığı belirtiliyor. Bu iddialar, sahadaki gerilimin yalnızca askeri değil, aynı zamanda pazarlık ve karşılıklı baskı unsurları içerdiğini gösteriyor.

Suriye ordusundan Albay Muhammed el-Amir ise yaptığı açıklamada, Suriye’nin doğusunda örgütle bağlantılı olduğu değerlendirilen bazı ‘aşiret bağlantılı aracı yapılar’ bulunduğunu ifade etti. Bu yapıların, güvenlik güçleri ile bazı örgüt mensupları arasında temas kurulmasında ve teslim süreçlerinin yönetilmesinde rol oynadığı belirtildi.

Yetkili, bazı kişilerin gözaltına alındığını, bazılarının ise gözetim altında tutulduğunu aktararak, devletin DEAŞ varlığını sona erdirmek için güvenlik ve istihbarat operasyonları, hücre yapılanmalarının tespiti ve dağıtılması gibi tüm araçları kullandığını vurguladı.

Yönetimin maliyetlerini artırma potansiyeli

DEAŞ açısından, yetkililerin ne kadar yoğun çaba sarf ettiği fark etmeksizin Şam yönetimini asgari düzeyde de olsa rahatsız etme kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığı değerlendiriliyor. Örgütün mevcut aşamada hedefinin geçmişte olduğu gibi geniş toprak kontrolü kurmak olmadığı, bunun yerine yönetim maliyetini hem siyasi hem de güvenlik açısından artırmak olduğu ifade ediliyor. Bu yaklaşım, doğrudan toprak tutmaktan ziyade sürekli bir yıpratma stratejisine işaret ediyor. Gözlemlere göre DEAŞ, köy ya da kentleri kontrol altına alabilecek veya geniş çaplı çatışmalara girebilecek bir kapasiteden uzak durumda. Buna rağmen küçük ölçekli saldırılar ve istikrarsızlık yaratan eylemlerle varlığını sürdürmeye çalıştığı belirtiliyor.

sdvd
Deyrizor’un doğusundaki Elbukemal’de güvenlik güçleri tarafından bir DEAŞ mensubu yakalandı. (Arşiv – Suriye İçişleri Bakanlığı)

Dikkat çeken bir diğer unsur ise mart ayının son haftasında gerçekleştirilen sınırlı saldırıların, saldırıdan çok savunma odaklı bir nitelik taşıması oldu. Bu eylemlerin, büyük çaplı hedefler yerine çöl bölgelerinin çevresindeki küçük devriyelere ya da terk edilmiş noktalara yöneldiği belirtiliyor. Bu tablo, DEAŞ içinde planlama ve koordinasyon kapasitesinde bir zayıflamaya işaret ederken, örgütün daha bütünlüklü operasyonlar yürütmekten uzaklaştığını gösteriyor. Uzmanlara göre bu değişim, örgütün sahada somut kazanımlar elde etmekten ziyade, varlığını sembolik düzeyde sürdürmeye odaklandığını ortaya koyuyor.

Saklanma ve yeniden inşa

5 Nisan itibarıyla elde edilen verilere göre DEAŞ, ‘durgunluk’ olarak tanımlanan bir evreye girmiş durumda. Bu evre; çatışma hatlarından kısmi çekilme, liderlik yapısının yeniden düzenlenmesi ve geleceğe yönelik seçeneklerin değerlendirilmesiyle karakterize ediliyor. Uzmanlar, bu sürecin örgütün geçmişte Irak’ta 2007 sonrası dönemde uyguladığı ‘saklanma ve yeniden yapılanma’ stratejisine benzer olabileceğini belirtiyor. Buna göre örgüt, büyük kayıpların ardından bir süre geri çekilip, güvenlik sistemlerindeki boşlukları yeniden değerlendirme eğilimi gösteriyor.

Analizlere göre, yaşam koşullarındaki kötüleşme, temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışı ve hizmetlerdeki gerileme, örgütün yeniden eleman kazanması için zemin oluşturabilir. Buna karşın, Suriye hükümetinin birleşik bir ulusal ordu oluşturması, silahlı grupları entegre etmesi ve silah kullanımını devlet kontrolüne alması halinde bu alanın daralabileceği ifade ediliyor. Özellikle Fırat’ın doğusu ve Cezire bölgesinde ekonomik ve güvenlik istikrarının sağlanması, örgütün hareket alanını ciddi şekilde sınırlayabilecek bir faktör olarak görülüyor. Genel değerlendirmelere göre DEAŞ 2026 yılında ‘kontrol gücü’ algısını büyük ölçüde kaybetmiş olsa da, mücadele iradesini tamamen yitirmiş değil. Örgütün Şera ve Şam yönetimine yönelik saldırılarının ise yeni devlet yapısının varlığına yönelik tehdit algısının bir yansıması olduğu değerlendiriliyor.

Çift test

Sonuç olarak, DEAŞ’ın faaliyetlerindeki görece düşüşün tek bir nedene bağlanamayacağı; güvenlik, saha ve ekonomik faktörlerin birikimli etkisiyle şekillenen yeni bir çatışma evresine işaret ettiği değerlendiriliyor. Suriye güvenlik güçlerinin yoğun operasyonlarının örgütün iç yapısında ciddi bir bozulmaya yol açtığı, bazı bölgelerden kısmi çekilmeyi zorunlu hale getirdiği belirtiliyor. Ancak bu geri çekilme yalnızca saldırı kapasitesindeki zayıflamayla değil, aynı zamanda örgütün yeniden yapılanma sürecine girmesi ve doğrudan çatışma temelli yöntemlerden kısmen uzaklaşmasıyla da açıklanıyor.

Buna karşılık sahadaki bazı göstergeler, örgütün uyum sağlama kabiliyetini tamamen kaybetmediğine işaret ediyor. Özellikle Deyrizor ve Rakka arasındaki çöl hattı ile sınır bölgelerinde küçük hücrelerin hâlâ aktif olduğu ifade ediliyor. Bu durum, mevcut aşamanın geçici bir yeniden konumlanma süreci olabileceği, örgütün ise doğrudan takipten kaçınarak iç ağlarını yeniden kurma ve stratejik seçeneklerini gözden geçirme aşamasında olduğu yönünde yorumlanıyor.

dvfv
Suriye güvenlik güçleri mensupları (AFP – Arşiv)

Geçmiş deneyimler, DEAŞ’ın daralma dönemlerini yeniden konumlanma için kullandığını ve güvenlik ya da siyasi düzeydeki olası boşluklardan faydalanarak faaliyet alanını yeniden genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bölgesel koşulların da zaman zaman örgütün lojistik hatlarını yeniden kurmasına veya alt yapılanmalarla temasını artırmasına imkân tanıyabileceği değerlendiriliyor.

Bu çerçevede önümüzdeki dönem, Suriye güvenlik güçlerinin şubat ayından bu yana elde ettiği kazanımları koruyup koruyamayacağının test edileceği bir süreç olarak görülüyor. Aynı zamanda örgütün de maruz kaldığı çok yönlü baskılara karşı ne ölçüde dayanabileceği bu dönemde ortaya çıkacak. Analistlere göre örgüt ya mevcut durgunluk halini sürdürerek zamanla etkisi sınırlı, marjinal bir yapıya dönüşecek ya da tamamen açık çatışmaya girmeden, küçük ve seçici saldırılarla varlığını yeniden görünür kılmaya çalışacak.

Her iki senaryoda da mevcut veriler, önümüzdeki aylarda Suriye’nin kuzey ve orta bölgelerinde güvenlik tablosunu belirleyecek kritik bir döneme girildiğine işaret ediyor. Bu süreç, devlet ile DEAŞ arasındaki mücadelenin gelecekteki seyrini de şekillendirecek.



Yeni Suriye ordusu... İsim değişikliği mi, yoksa kurumsal yeniden yapılanma mı?

Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
TT

Yeni Suriye ordusu... İsim değişikliği mi, yoksa kurumsal yeniden yapılanma mı?

Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye makamları, savaş yıllarında çatışmalara katılan silahlı muhalif grupları Savunma Bakanlığı bünyesinde birleştirerek yeni bir ordu kurma çalışmalarını başlattı. İlk aşamada atılan bu adım, farklı askeri oluşumları tek bir resmi kurum çatısı altında toplamayı hedefledi.

Rejimin çöküşünü takip eden süreçte yeni Suriye ordusu, önceki grupların doğrudan bir devamı niteliğindeki yaklaşık 22 askeri tümeni bünyesine kattı. Söz konusu oluşumlar mevcut yapılarını, komuta kademelerini ve iç dinamiklerini korumakla birlikte, idari açıdan Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında faaliyet göstermeye başladı.

Ancak bu model, gruplar arasındaki ayrışmanın sona erdiği anlamına gelmediği gibi, zorlu entegrasyon sürecinin yalnızca ilk aşamasını temsil etti. Oluşumlar, yeni kurulan Savunma Bakanlığı yapısı altında ‘tümen’ ve ‘tugay’ gibi yeni isimler alsa da, eski yapılarını ve savaş yıllarında oluşturdukları nüfuz ile sadakat ağlarını tamamen kaybetmedi.

Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)
Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)

Birçok durumda gruplar; kendi kaleleri sayılan bölgelerle, komutanlarına olan bağlılıklarıyla, ayrıca ekonomik, idari ve sosyal ağlarıyla ilişkilerini sürdürdü. Bu durum, entegrasyon sürecini kurumsal ve birleşik bir ordu inşasından ziyade, grupların tek bir çatı altında toplanması seviyesinde bıraktı.

Fraksiyonel blokların dağıtılması

Zamanla Şam yönetimi, askeri kurumun yeniden inşasında birliklerin yeniden yapılandırılması ve yeni oluşumlar altında birleştirilmesini içeren, grupların içten içe tasfiyesini hedefleyen daha net bir ikinci aşamaya geçmeye başladı.

Bu kritik safhada, yeni ordu içinde güç odakları haline gelen eski mirasın dağıtılması gibi son derece hassas bir süreç başlatıldı. Grupların eski yapılarını koruma veya askeri kurum içerisinde kendi nüfuz alanlarını yeniden üretme kabiliyetlerini azaltmak amacıyla askeri unsurlar farklı birliklere yeniden dağıtıldı.

7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)
7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre bu adım, Suriye ordusunun yapılandırılmasındaki en zorlu aşamalardan birini oluşturuyor. Artık temel meydan okuma grupları ordu adı altında tek bir yapıda toplamak değil, ‘ordu içindeki grupların kanatlarını kırabilme’ kapasitesi olarak öne çıkıyor. Rejimin çöküşünden sonra Savunma Bakanlığı’na bağlı tümenlere dönüşen bu yapıların bir kısmı; örgütsel bütünlüklerini, bölgesel bağlarını ve komutanlarına olan sadakatlerini farklı düzeylerde de olsa korumayı sürdürdü. Bunun yanı sıra, on yılı aşkın süredir oluşan ve kökleşen finansal, idari ve sosyal ağlarla olan bağlar varlığını korumaya devam etti.

Geçiş süreci henüz tamamlanmış değil

Ancak bu süreç henüz nihai hedefine ulaşmış değil. Nitekim ordu içindeki bazı tümenler, farklı derecelerde de olsa eski yapılarını korumayı sürdürüyor. Diğer yandan, bu birliklerin yeniden dağıtılması, yeni komuta kademelerinin belirlenmesi, konuşlanma alanlarının ve görevlerinin değiştirilmesine yönelik düzenlemeler devam ediyor.

Bu durum, Suriye ordusunun şu anda iki model arasında bir geçiş süreci yaşadığı anlamına geliyor: Rejimin çöküşünün ardından grupların Savunma Bakanlığı bünyesinde yetersiz biçimde birleştirildiği model ile grupçuluğun ve bölgeselliğin ortadan kalktığı, komuta zincirinin ve askeri karar mekanizmasının doğrudan Suriye devletine bağlandığı kurumsal ordu modeli.

Bu çerçevede Şarku’l Avsat’a konuşan bilgi sahibi bir kaynak, “Suriye devleti bugün tüm grupların zorunlu entegrasyon sürecini ve geçmiş yıllarda sahip oldukları güç odaklarının zayıflatılmasını tamamlıyor” ifadesini kullandı. Kaynak ayrıca, bu adımın son derece hayati olduğunu, aksi takdirde Şam’ın birleşik bir ordu kurmasının ve istikrarlı bir devlet inşa etmesinin mümkün olmayacağını belirtti.

Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)
Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)

İsminin açıklanmasını istemeyen kaynak, Ceyşu’l İslam’ın 70. Tümen bünyesine katılması, el-Amşat, el-Hamzat ve Ahraru’ş Şarkiyye gruplarının tasfiye edilmesi gibi son günlerde tanık olunan gelişmelerin öncesinde, benzer süreçlerin Ahraru’ş Şam ve el-Cebhetü’ş Şamiyye için de işletildiğini belirtti. Kaynak, oldukça mütecanis bir yapıya sahip olan, ekonomik ve bölgesel çıkarları bulunan bu grupların Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera yönetimi tarafından kademeli, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde feshedildiğini; böylece ordu içinde ağırlık oluşturan bu blokların gücünün boşa çıkarıldığını ifade etti.

Devlet içindeki gruplar

Şu anki temel görev, grupların güvenlik ve askeri kurumlara katılımının ardından bu yapıların şekillendirilmesi ve Suriye devleti bünyesindeki grup yapılanmalarının tamamen tasfiye edilmesi.

Ordu bünyesinde varlığını sürdüren bazı gruplar bulunsa da, eski orduya bağlı oluşumların büyük bölümü feshedilmiş durumda. Üstelik Ürdün sınırına yakın et-Tanf bölgesindeki üste ABD’nin önemli bir müttefiki olan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) da tasfiye süreci devam etmekte.

Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)
Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)

Kaynak, yeni Suriye ordusu içindeki grupların tasfiyesi sürecinde Şera yönetimi ile Türkiye ve ABD arasında tam bir koordinasyon bulunduğunu belirtti. Daha önce Türkiye’nin müttefiki olan Ebu Amşe, Hatem Ebu Şakra ve Seyf Polat Ebubekir gibi isimlerin tasfiye edilmesinin Ankara nezdinde hassasiyet yaratabileceği ve uzaklaştırılmamaları yönünde baskıya yol açabileceği düşünülmekteydi. Ancak tam tersi bir gelişme yaşandı ve Türkiye, geçmişte müttefiki olan bu unsurların tasfiye edilmesi konusunda kararlılık sergiledi.

Yeni yapılanmada HTŞ'nin konumu

Söz konusu tasfiye, entegrasyon ve homojen bir askeri kurum inşa etme çabalarına rağmen kaynak, ‘güvenlik birimlerinin ve ordunun nihai yapısının; kilit noktalarda, komuta kademelerinde ve karar mekanizmalarında münhasıran Heyet-u Tahriru’ş Şam (HTŞ) subayları ile Nusra Cephesi’nin önemli komutanlarının kalmasını hedeflediğini’ vurguladı. Ayrıca, “Ayrılan subaylardan veya feshedilip dağıtılan grupların liderlerinden atanan herkesin komutanı veya amirinin nihayetinde 'Tahrir eş-Şam' menşeili bir isim olacağını” ifade etti.

Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)
Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)

Devletin ciddi iç ve dış meydan okumalarla karşı karşıya olduğu bu kritik süreçte söz konusu yaklaşımın makul olduğunu değerlendiren kaynak, şu görüşleri dile getirdi: “Siyasi süreç, kemikleşmiş bir çekirdek ve iç bütünlük gerektirir. Kritik güvenlik ve askeri kararlar güvence altına alınmadığı takdirde hiçbir şey inşa edilemez; kurumlar sızmalara açık hale gelir ve iç çekişmelerin etkisine girer.”

Yönetimin yaklaşımı

Şarku’l Avsat’a konuşan yeni Suriye ordusu askeri liderlerinden ve geçmişte Nusra Cephesi’nin üst kademelerinde yer alan Albay Abdulmuti el-Halebi, grupların tasfiye edilmesinin ‘kimseyi hedef almadığını’, aksine ‘gerçek bir askeri kurum inşası için hayati bir zorunluluk’ olduğunu vurguladı.

Grupların ordu içinde bloklar halinde varlığını sürdürmesinin ‘askeri kurum içinde çoklu sadakatlerin devam etmesi anlamına geleceğini’ belirten Halebi, bu durumun güvenlik ile askeri karar mekanizmalarını tehdit ederek devleti kırılgan hale getireceğini ifade etti.

Geçtiğimiz Mart ayında, “Ciya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)
Geçtiğimiz mart ayında, “Çiya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)

Halebi, “Her grup kendisini bağımsız bir yapı olarak görür, kendi ekonomisine ve sadakat ağlarına sahip olmaya devam ederse milli bir ordu kuramayız” değerlendirmesinde bulunarak, devletin komuta kademelerini sürekli rotasyona tabi tuttuğunu ve yeniden yapılandırdığını aktardı.

Kolordu komutanlarının HTŞ menşeili isimlerden seçildiğine yönelik iddialara da değinen Halebi, bu durumun kamuoyunda konuşulduğu gibi olmadığını belirtti. Halebi, “HTŞ herkesten önce kendisini feshedip devlete entegre oldu. Bununla birlikte herkesten önce edindiği örgütsel, güvenlik ve idari tecrübeye, İdlib’teki yönetim ile karmaşık güvenlik operasyonları deneyimine ve sahayı ile kurumları kontrol edebilme kapasitesine sahip” dedi.

Halebi sözlerini şöyle sürdürdü: “Eğer işleri eski haline bıraksaydık, bölgesel hassasiyetler ve eski sadakatler yeniden hortlardı. Biz bu aşamada hiçbir iç çekişmeye geçit vermeyen, birleşmiş ve güçlü bir komuta kademesi hedefliyoruz; bu süreç de ayrım gözetilmeksizin herkesin katılımıyla yürütülmektedir.”

5 kolordu ve beklenen değişiklikler

Jusoor Araştırmalar Merkezi güvenlik uzmanı Reşit Horani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suriye ordusunun yeni yapılanmasında büyük olasılıkla 5 kolordu modelinin korunacağını, ancak komuta kademelerinde, kolorduların mevcutlarında, konuşlanma alanlarında ve operasyonel görevlerinde değişikliklere gidilebileceğini belirtti. Horani, önceki sürecin iç ve dış tehditlere karşı bu birliklerin hareket esnekliğinin artırılması ihtiyacını ortaya koyduğunu vurguladı.

Horani değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Suriye ordusunda yakın zamanda ilan edilen 5 kolordulu yapının korunması muhtemel. Ancak değişiklikler komuta kademelerini, askeri kolorduların mevcutlarını, konuşlanma düzenlerini ve operasyon sahalarını kapsayacak şekilde genişletilebilir. Nitekim önceki dönemde, bu kolorduların iç ve dış tehditlere müdahale kabiliyetindeki esnekliğe dair tespitler yapılmıştır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yaşanacak yapılanma, her kolordunun görev tanımına uygun olarak liderlik kadrolarında ve çalışma yöntemlerinde bir değişimi beraberinde getirecektir.”

9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, bir Suriyeli askerin arkasından duman yükseliyor (AFP)
9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, Suriyeli askerin arkasından yükselen duman (AFP)

Yeni yapılanmanın amacına ilişkin değerlendirmede bulunan Horani, askeri kurumun yeniden organize edilmesinin Suriye ordusunun yeniden inşası ve çalışma mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik daha geniş bir süreçle bağlantılı olduğunu, bunun devletin ve önümüzdeki dönemin gereksinimleriyle uyumlu şekilde yürütüldüğünü ifade etti.

Suriye merkezli yayın organlarında yer alan haberlerde, yeni düzenlemeler kapsamında doğu bölgesinden sorumlu kolordunun komutasına, ismi daha önce 66. Tümen yönetimiyle anılan Tuğgeneral Ahmed Muhammed el-Casim’in getirildiği aktarıldı.

Diğer kaynaklar ise kuzey bölgesinin, orada faaliyet gösteren 4 tümenin yeniden dağıtılması çerçevesinde ismi 60. Tümen ile özdeşleşen Tuğgeneral Avvad el-Casim komutasına geçeceğini öne sürüyor.

Orta bölgeye ilişkin olarak bazı kaynaklar, Tuğgeneral Heysem el-Ali’nin bu bölgeden sorumlu kolordunun başına geçeceğini belirtirken; diğer sızıntılar başkent Şam’da, halen Şam Askeri Tümeni’ni yöneten Tuğgeneral Ömer Muhammed Çiftçi liderliğinde farklı düzenlemelerin hayata geçirileceğini aktarıyor.

Buna karşılık yerel platformlarda, batı bölgesi ve sahil şeridinin, yakın zamanda yeniden organize edilen 4 tümeni bünyesinde barındıran bir kolordu kapsamında Tuğgeneral Münir eş-Şeyh gözetimine verileceği konuşuluyor.

Daha radikal gruplar sorunu

Daha radikal grupların durumuna ilişkin konuşan Albay Abdülmuati el-Halebi, devletin bu gruplarla “dikkatli ve sistematik bir yöntemle” ilgilendiğini söyledi.

Halebi, söz konusu grupların dağıtılacağını ve unsurlarının kolordular içerisinde farklı birliklere dağıtılacağını, böylece ordu içerisinde herhangi bir güç bloğunun oluşmasının önüne geçileceğini belirtti.

Halebi, “Bu grupların önemli bir savaş tecrübesi var. Ancak bir topluluk veya örgüt mantığıyla değil, bir kurum içerisinde faaliyet göstermeleri gerekiyor. Bu nedenle unsurları kolordulara planlı bir şekilde dağıtılacak ve yeni askeri yapı içerisinde erimeleri sağlanacak” dedi.

Halebi, sözlerini, mevcut süreçteki en önemli sınamanın “fraksiyonel zihniyetten devlet zihniyetine geçiş” olduğunu belirterek tamamladı.

Yabancı savaşçıların durumu

Daha radikal gruplar hakkında değerlendirmelerde bulunan Halebi, devletin bu yapılarla ‘hassas bir metodoloji’ çerçevesinde hareket ettiğini; ordunun içerisinde herhangi bir bloğun oluşmasını engellemek adına bu grupların feshedilerek mensuplarının kolordular bünyesine dağıtılacağını belirtti.

Halebi, “Bu gruplar kritik bir muharebe tecrübesine sahip, ancak bir örgüt veya cemaat zihniyetiyle değil, bir kurum çatısı altında faaliyet göstermek zorundalar. Bu nedenle yeni askeri yapı içerisinde erimelerini sağlayacak şekilde, kolordulara planlı bir biçimde dağıtılacaklar” ifadelerini kullandı. Halebi, mevcut süreçteki en kritik sınavın ‘grup zihniyetinden devlet zihniyetine geçiş’ olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)

Yeni askeri yapılanma içerisinde Türkistanlılar ve diğer yabancı savaşçıların durumuna ilişkin bilgi veren Horani ise bu grupların, özellikle 84. Tümen bünyesinde orduya katıldıklarını, dolayısıyla prensip olarak diğer tüm birliklerle aynı askeri kural ve kanunlara tabi olduklarını belirtti.

Horani, “Yabancı gruplar, özellikle 84. Tümen bünyesinde orduya dahil oldu. Artık tüm askeri birlikler için geçerli olan mevzuat onlar için de geçerli ve yapacakları her türlü ihlalde yürürlükteki askeri kanunlar çerçevesinde muamele görecekler” dedi.

Uluslararası talepler doğrultusunda önümüzdeki dönemde askeri oluşumlar içerisindeki bazı radikal grupların tasfiyesine yönelik adımların atılıp atılmayacağına ilişkin olarak Horani; bu gruplarla mücadelenin, ordunun inşası ve geçmiş süreçlerden ders çıkarılması sürecinin bir parçası olarak kalacağını, ancak aynı zamanda bu meseleyi yönlendiren iki temel parametrenin bulunduğunu belirtti.

Grupların yeniden yapılanmaya yaklaşımı

Grup bazlı çekinceler ve Savunma Bakanlığı’na katılan muhalif yapıların yeniden yapılanma sürecinin doğurabileceği sonuçlara dair endişelerine ilişkin Horani, bu grupların devrilen rejim dönemindeki yapılanma tarzı ile devlet kurumları çatısı altında faaliyet gösteren bir ordu inşasının gereklilikleri arasındaki farkı artık kavradıklarına dikkat çekti.

Horani bu durumu şöyle açıkladı: “Savunma Bakanlığı’na katılan gruplar, rejimin devrilmesi aşamasındaki çalışma ve örgütlenme biçiminin, devlet yapısı içindeki ordunun teşkilatlanması ve görevlerinden farklı olduğunun bilincinde. Batılı raporların entegrasyon yöntemine ve bunun olası etkilerine dair uyarılarda bulunmasına rağmen tüm gruplardan birleşme sürecine büyük bir katılım sağlandı. Grupların ortak hedefi bu görevi kolaylaştırdı ve ordunun teşekkül sürecinin sorunsuz ilerlemesini sağladı.”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)

Bazı kolordu komutanlarının halen belirli gruplarla anılmasına ve bunun nedenlerine de değinen Horani, bu durumun HTŞ’nin askeri kanadının rejimin devrilmesinden önceki yıllarda edindiği tecrübeyle bağlantılı olduğunu ifade etti.

Horani değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “HTŞ’nin askeri kanadı; eğitim, örgütlenme ve askeri çalışma yöntemleri bakımından rejimin devrilmesinden önce ciddi bir gelişim gösterdi. Mevcut yönetim de bugün bu birikimden faydalanmak istiyor.”

Suriye-Türkiye koordinasyonu ve ABD'nin rolü

Ordunun yeniden yapılanma sürecindeki bölgesel ve uluslararası role değinen Horani, Suriye-Türkiye arasındaki askeri koordinasyonun artık aleni hale geldiğini, örgütlenme ve eğitim alanlarını kapsadığını belirtti. Horani, bu durumun hem Suriye hem de Türkiye askeri kurumlarının en üst düzey yetkilileri arasında gerçekleşen karşılıklı ziyaretlere yansıdığını ifade etti.

Horani şunları kaydetti: “Suriye ve Türkiye tarafı; örgütlenme ve eğitimi kapsayan askeri koordinasyonu gizlememekte. Bu durum, her iki ülkenin askeri komuta kademesinin en üst düzey yetkilileri tarafından gerçekleştirilen müteaddit ziyaretlerle de ortaya kondu. Söz konusu iş birliği, ABD tarafının da onayını aldı. Nitekim ABD tarafı, Senato Güvenlik ve Savunma Komitesi’ne 2026 yılı içerisinde Suriye ile askeri ortaklık kurulması imkanlarına dair bir rapor sunulmasını tavsiye etti. Bu gelişme, Suriye’nin terörle mücadeledeki rolü kapsamında değerlendirilmekte.”

Türkiye'nin hedefleri

Türkiye’nin özellikle Suriye ordusunun inşası sürecindeki rolünün hedeflerine değinen Horani, bu rolün Türkiye’nin milli güvenliğiyle doğrudan ilintili birtakım amaçlar taşıdığını, bunun yanı sıra Ankara’nın Suriye ve bölgedeki konumuna ilişkin siyasi ve askeri hedefleri de barındırdığını değerlendirdi.

Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)
Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)

Horani şu ifadeleri kullandı: “Askeri rolün hedefleri çok boyutludur. Bunların başında Türk milli güvenliğinin korunması ve geçmişte Suriye’nin doğusundaki gibi Türkiye’deki Kürt nüfusu tehdit eden ayrılıkçı yapıların önünü kesecek birleşik bir Suriye ordusunun kurulması gelmektedir. Ayrıca Türkiye’nin siyasi ve askeri nüfuzunun pekiştirilmesi, Afrika ülkelerindeki ordu inşası tecrübesinin burada da tekrarlanması ve devrim sürecinde yanında yer alan yeni Suriye yönetimine destek verilmesi de bu hedefler arasında yer almaktadır.”

Sadece entegrasyon değil, yeniden inşa mücadelesi

Sonuç olarak Suriye ordusunun yeniden yapılanma süreci, Şam yönetiminin karşı karşıya olduğu temel sınavın yalnızca eski silahlı grupları Savunma Bakanlığı’na dahil etmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda bu yapıların askeri kurum içerisinde bağımsız bloklar halinde hareket etme kabiliyetlerine son vermek olduğunu ortaya koymaktadır.

İlk aşama grupların devlet çatısı altında toplanmasına dayanırken, mevcut aşama ise bölgesel ve grup bazlı sadakatlerin yeniden üretilmesini engellemek amacıyla iç yapıların feshedilmesine, mensuplarının ve komuta kademelerinin yeniden dağıtılmasına, konuşlanma alanları ile görevlerinin değiştirilmesine odaklanmaktadır.

Askeri makamlar hedefin tüm Suriyelileri kapsayan birleşik bir ordu kurmak olduğunu vurgularken; diğer taraftan HTŞ menşeili isimlerin koruyacağı rolün büyüklüğü, yeni ordunun askeri doktrininin niteliği, ordunun inşasındaki Türk ve uluslararası nüfuzun sınırları konusunda soru işaretleri öne çıkmaktadır.

Nihayetinde yeniden yapılanma süreci, yeni Suriye devletinin ‘zafer kazanan gruplar’ aşamasından ‘devlete bağlı askeri kurum’ aşamasına geçebilme kapasitesi açısından kritik bir test niteliği taşımaktadır. Henüz tamamlanmamış olan bu sürecin sonuçları, önümüzdeki dönemde Suriye devletinin şeklini ve güvenliğini büyük ölçüde belirleyecektir.


Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
TT

Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)

Mustafa Ensari

Amerikalı düşünür Francis Fukuyama, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden 23 yıl sonra, entelektüel kariyerinin en tartışmalı noktalarından birine, Saddam Hüseyin'in devrilmesi ve ardından gelen savaşa ilişkin duruşuna geri dönüyor. 1990'ların sonlarında neo-muhafazakar akıma yakın olan ve Irak'ta rejim değişikliği çağrısında bulunan mektupları imzalayan Fukuyama, şimdi Irak deneyiminin kendisinin bu akımdan uzaklaşmasının nedeni olduğunu söylüyor.

New York Times'a verdiği röportajda Fukuyama, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya deneyimlerini örnek göstererek, itirazının prensipte bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl itirazının Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi toplumundan kültürel ve politik olarak çok farklı bir toplumda radikal ve kalıcı bir değişim gerçekleştirme kabiliyetine yönelik olduğunu açıklıyor.

“Bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasıyla ilgili bir sorunum yok” diyor, ancak 1990'larda “Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamen farklı bir toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeyi sürdürme kudretinden oldukça şüphe duyduğunu” da belirtiyor.

Irak'ta yaşananlar “beklediğimden daha kötüydü”

 Ona göre, Irak savaşı, bu şüphelerin neo-muhafazakârlarla siyasi ve entelektüel bir kopuşa dönüştüğü an oldu. George W. Bush yönetiminin ilk görevinde -Saddam Hüseyin'i devirmekte- başarılı olacağından, ancak eski rejimin kalıntılarından istikrarlı bir devlet kurma gibi daha zor olan görevde başarısız olacağından korkuyordu. Olanlar için “beklediğimden daha kötüydü” diyen Fukuyama, Amerikan yönetiminin “işgal sırasında bu uzun vadeli çabaya daha az hazırlıklı olduğunu” da ekliyor.

ghyju
2003 işgalinden sonra Bağdat'taki Firdevs Meydanı'nda Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı an (Wikipedia)

O pozisyonunu, artık Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesini savunmaya başladığı için değil, Irak ona otoriter bir rejimi devirmenin bir şey, yerine istikrarlı bir rejim kurmanın ise bambaşka bir şey olduğunu gösterdiği için değiştirdi. Bu yeniden değerlendirme, günümüzde de devam eden, Amerikan gücünü rejimleri ve toplumları yeniden şekillendirmenin bir aracı olarak gören neo-muhafazakarların temel fikirlerinden birine değiniyor. Bölgedeki ülkelerin aynı nedenlerle öfkesini uyandıran İran ile mevcut savaş da buna dahil.

İşgalden sonraki yıllarda Fukuyama, New York Times’a verdiği uzun röportaj ile diğer yayın organlarına verdiği röportajlarda belirttiği gibi, Saddam'ın devrilmesinin ve sonrasına dair yeterli bir planın yokluğunun, başta İran olmak üzere diğer güçlerin istismar edeceği bir boşluk yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Ve zamanla Tahran Irak'ta önemli bir nüfuz kazandı, ona bağlı silahlı fraksiyonlar yükselerek, güç ve güvenlik denkleminin bir parçası haline geldi. Bu, Saddam'dan sonra istikrarlı, demokratik bir Irak'a dair Amerikan vizyonundan tamamen farklı bir senaryoydu. Bu milis gruplar, Washington'un farkında olmadan kendisi ve bölgedeki ana müttefikleri için yarattığı bir düşman haline geldi.

Radikal İslam, yaygın olarak inanıldığından daha az tehlikelidir

Fukuyama'nın eleştirisi Irak deneyimiyle sınırlı kalmıyor. Ona göre, daha geniş dönüm noktası, bazı çatışmaların yalnızca ekonomi ve maddi çıkarlarla açıklanamayacağını ortaya koyan 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. Söylediğine göre saldırılar, tanınma, aşağılanma ve fedakarlıkla bağlantılı dini ve siyasi güdülerle hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirildi. Bunu şöyle açıklıyor: “Eğer intihar bombacısı olmaya razıysanız, açıkça tamamen maddi olmayan bir amaca hizmet ettiğinizi hissediyorsunuzdur.”

Bununla birlikte, Fukuyama radikal İslam'ı Marksizm ve Leninizm gibi liberalizmin küresel bir ideolojik rakibi olarak görmüyor ve şöyle diyor: “Radikal İslam'ın asla dünyayı fethedecek bir ideoloji olduğunu düşünmüyorum.” Çünkü, onun değerlendirmesine göre, sınırları ve kültürleri aşan evrensel bir çekiciliğe sahip entelektüel bir proje olmaktan ziyade, nispeten yoksul ve düzensiz Müslüman toplumlarda kök salması daha olası bir ideoloji olmayı sürdürüyor.

Ancak Fukuyama, 11 Eylül’ün etkisinin önemli bir yönünü başka bir yere yerleştiriyor; Batı'nın şoka verdiği tepkiye. Fukuyama, saldırıların tehdidin doğasının kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini sağlamak yerine, özellikle Afganistan ve ardından Irak'taki Amerikan ve Batı tepkisinin, terörizmle mücadeleden öteye geçerek, Amerikan gücünün yurtdışındaki kullanımının geniş bir yeniden tanımlanmasına neden olduğunu savunuyor.

Dış politikanın militarizasyonu, 11 Eylül'den daha acımasızdır

Bunu “Batı'nın hem Afganistan'a hem de Irak'a verdiği tepki, daha doğrusu aşırı tepkisi” olarak özetleyen Fukuyama, bunun sonucunun “terörizm korkusu nedeniyle dış politikanın militarizasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde gözetleme devletinin başlangıcı” olduğunu düşünüyor. Savaşlar uzadıkça ve sonuçları başarısız oldukça, ABD'nin sınırları dışındaki siyasi geçişleri yönetme kabiliyetine olan güven azaldı ve müdahalelerinin etkinliği konusunda şüpheler arttı. Fukuyama, bu ortamın Donald Trump gibi figürlerin yükselişine ve Amerikan politikasının geleneksel kurumları, ittifakları ve dış müdahaleleri sorgulama yönünde yeniden yönlendirilmesine katkıda bulunduğunu savunuyor.

Eleştirileri daha sonra devletin işleyiş biçimine kadar uzanıyor ve sorunun artık sadece büyük kararlarla ilgili olmadığını, profesyonel devletin yerini kişisel ilişkilerin ve siyasi sadakatlerin almasıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Bu değişimi “babacı yönetim sisteminin yeniden kurulması” olarak tanımlıyor ve özellikle Ortadoğu'da Amerikan dış politikasının yönetiminde liyakat ilkesinin gerilemesini eleştiriyor.

Bu bağlamda, “Ortadoğu'daki politikalarımızın profesyonel diplomatlar yerine, Donald Trump'ın arkadaşları ve ailesi olan Jared Kushner ve Steve Witkoff tarafından yönetildiğini görüyoruz. Ve bunun bedelini ödüyoruz, çünkü modern devletin gerçekten de devlet aygıtını yönetmek için teknokratlara ve tarafsız insanlara ihtiyacı vardır” diyor.

Fukuyama için mesele sadece etkili pozisyonlara getirilen isimlerle değil, modern devletin daha derin bir kavramıyla ilgili. Kişisel ilişkiler kurumların ve profesyonel uzmanlığın yerini aldığında, dış politika daha istikrarsız ve değişken hale gelir ve uzun vadeli bir strateji oluşturma yeteneği azalır. Bu, Irak'tan itibaren Amerikan gücünün sınırlarını yeniden düşünmeye iten sorunun aynısıdır.

Gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımı

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fukuyama, İran ve bölgedeki vekilleriyle devam eden savaş hakkında hiçbir şey söylemiyor. Ancak bu bağlamda, bunun ilk savaşın sonuçlarından biri olduğunu belirtiyor. ABD'nin Japonya ve Almanya'da gerçekleştirdiği değişim gibi daha derin bir değişim ile sonuçlanabileceği gerekçesiyle daha önce bu savaşı desteklemeyi haklı gördüğünü söylüyor.

Şöyle ekliyor: “Bir diktatörü devirmek için güç kullanmakta bir sorun görmüyorum. Yani, bunu İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya ile yaptık ve sonuç çok olumlu oldu.”

Ancak sonraki deneyimlerin farklı olduğunu da kabul ediyor ve bunun onu “Doksanlı yılların çoğunu Orta Amerika, Güneydoğu Asya ve başka yerlerde kültürel olarak çok farklı olan gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımını inceleyerek” geçirmeye yönelttiğini ifade ediyor.

Röportaj sırasında, Washington'un bunu Filipinler, Nikaragua, Vietnam ve birçok başka yerde denediğini de kabul ediyor. Ancak Amerikan kamuoyu, dediğine göre, “yaklaşık dört veya beş yıl sonra sıkılıyor, sonra bundan vazgeçiyor ve sonunda toplum daha kötü bir duruma düşüyor.”

Görünüşe göre bölgenin bu dönemdeki kaderi, Amerikan müdahalesinin tehlikeleri ile müdahale etmemesinin tehlikeleri arasında yaşamaktır. Bu döngü Kuveyt'in kurtuluşundan bu yana devam ediyor. Nitekim bugün, Washington İran ile gereksiz bir savaşa girmesine rağmen, Babu’l Mendeb Boğazı'ndaki en önemli sonuçlarından birini kararlılıkla çözmekte hâlâ tereddüt ediyor.


Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
TT

Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, beraberindeki heyetle birlikte, başbakanlık görevini üstlenmesinden bu yana Avrupa’daki ilk durağı olan Paris’e kısa ancak yoğun temaslarla geçen bir ziyaret gerçekleştirdi. Zeydi’nin Avrupa turundaki ikinci durağı ise Berlin olacak. Elysee Sarayı tarafından dün öğleden sonra yayımlanan ortak bildiri, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Başbakan Ali ez-Zeydi düzeyinde olduğu kadar, iki ülke arasındaki bakanlıklar ve Fransız şirketleri nezdinde de ele alınan konuların geniş yelpazesini ortaya koydu. Görüşmelerde, Irak’taki faaliyetlerini genişletmek isteyen TotalEnergies de yer aldı.

Zeydi, Le Figaro gazetesinde yayımlanan makalesinde, ülkesinin 145 milyar varil olarak tahmin edilen kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada dördüncü sırada bulunduğunu belirtti. Zeydi aynı makalesinde, Irak’ın Fransa ile kurmasını istediği yeni ilişkiler konusundaki vizyonunu da ortaya koyarak, bu ilişkilerde ‘Irak’ın talepler listesiyle gelen veya siyasi şemsiye arayan bir ülke değil, etkin bir ortak’ olmasını istediğini ifade etti. Zeydi’ye göre ziyaret, ‘zamanlaması açısından’ ayrı bir önem taşıyor. Zeydi, ziyaretin, Ortadoğu’da büyük ölçüde belirsizliğin hâkim olduğu, gerilimlerin kontrol altına alınması ve bölgeye yeniden sükûnetin getirilmesi için bölgesel ve uluslararası düzeyde çabalara acil ihtiyaç duyulan bir döneme denk geldiğini belirtti.

Zeydi, ziyaretin öneminin ‘Irak ile Fransa arasındaki ikili ilişkilerin sınırlarını aştığını’ belirterek, bunun Irak’a Avrupa’daki ortaklıklarının ve angajmanının kapsamını genişletme, ayrıca bölgede istikrarın tesis edilmesine yönelik ortak çabalardaki rolünü güçlendirme imkânı sunduğunu kaydetti.

Ortak bildiriye göre ziyaretin temel amacı, ‘Fransa ile Irak arasındaki stratejik ortaklığı ve dostane ilişkileri güçlendirmek’ olarak belirlendi.

gtrhy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün öğleden sonra Elysee Sarayı’nda bir dizi mutabakat zaptı ve anlaşmanın imzalanmasına şahitlik etti. (AFP)

Bildiri, ziyaret sırasında yaşanan tüm gelişmeleri ele alan 20 paragraftan oluşuyor. Anlaşmalar, niyet beyanları ve mutabakatların da yer aldığı bu unsurlar, Fransız Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan ayrı bir açıklamada ayrıntılı şekilde sıralandı. Bunlar arasında Macron ve Zeydi’nin huzurunda imzalanan altı anlaşma da bulunuyor. Bildiride, tarafların Ortadoğu’daki krizlerle nasıl başa çıkılacağı ve bölgede güvenlik ile istikrarın nasıl güçlendirileceği konusunda sahip oldukları ‘ortak vizyona’ yapılan vurgu dikkat çekti. Bu vizyonun ‘ulusal egemenliğe, müdahale etmeme ilkesine, iyi komşuluk ilişkilerine ve toprak bütünlüğüne saygı, uluslararası hukuka riayet ve bölgenin karşı karşıya olduğu ortak kriz ve tehditlerle mücadelede diplomatik çözümlere başvurma’ temelinde şekillendiği belirtildi. Bu ifadeler, ABD ile İran arasında devam eden savaşa ve tarafların bu savaşın sona erdirilmesinin diplomatik çözümlerden geçmesi gerektiğine yönelik görüşlerine işaret ediyor.

Ortak bildiride Macron’un ‘Irak’ın izlediği dengeli dış politikayı’ ve ‘ülkenin bağlar kurma, diyaloğu geliştirme ve bölgesel iş birliğini teşvik etme konusunda üstlendiği rolü’ övmesine yer verilirken, Zeydi de makalesinde Irak’ı bir ‘diyalog platformu’ olarak öne çıkarmaya özen gösterdi. Zeydi, Irak’ın ‘topraklarının komşu ülkelere yönelik tehditlerin düzenleneceği bir üsse veya bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki bir çatışma alanına dönüşmesine izin vermeyeceğini’ belirtti. Zeydi’nin ifadesine göre Irak, ‘gerekli siyasi iradenin ortaya çıkması halinde çatışmanın tarafları arasında doğrudan görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır.’

Güvenlik dosyası, Elysee Sarayı’ndaki görüşmelerde ele alınan en önemli başlıklardan birini oluşturdu. Ortak bildiride, “Fransa’nın Uluslararası Koalisyon bünyesinde oynadığı olumlu rol göz önünde bulundurularak, Fransa Cumhurbaşkanı ile Irak Başbakanı askeri iş birliğini sürdürme ve derinleştirme konusunda mutabık kaldı” denildi. Bu kapsamda, Irak’ın sınırlarını koruma kapasitesinin güçlendirilmesi ve toprakları üzerindeki egemenliğinin desteklenmesi hedefleniyor. Bildiride, söz konusu iş birliğinin iki ülkenin egemenliğine saygı gösteren ikili bir çerçevede yürütüleceği ve Uluslararası Koalisyon’un görevinin sona ermesinin ardından bu çerçevenin ayrıca kararlaştırılacağı ifade edildi.

cvfghcdf
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’yi Elysee Sarayı’nda karşıladı. (AP)

Bu mutabakat, iki ülkenin ilişkilerini 2023 yılında imzalanan ve ‘ikili stratejik ortaklık anlaşması’ temelinde geliştirme arzusunun bir parçasını oluşturuyor. Fransa anlaşmayı halihazırda onaylarken, Irak da ‘yakında onaylama konusunda kararlı’ olduğunu bildirdi. Güvenlik alanının önemi, Irak’ın askeri kapasitesini yeniden inşa etme ve modernize etme çabaları kapsamında Fransız askeri teçhizatı tedarik etmesine yönelik ‘stratejik bir yol haritası’ üzerinde iki tarafın anlaşmaya varmasıyla da ortaya çıktı. Ayrıca Irak Savunma Bakanlığı ile Fransız şirketi Harmattan AI arasında ‘otonom hava savunma sistemleri’ konusunda bir niyet mektubu imzalandı. Paris, bu iki adımı, ‘iki tarafın askeri kapasitenin güçlendirilmesi alanındaki iş birliğini sürdürme ve Irak’a egemenlik görevlerini yerine getirmesi konusunda destek sağlama yönündeki iradesinin teyidi’ olarak değerlendiriyor. Ortak bildirinin bir bölümünde Zeydi’nin, ‘hava hareketliliği, topçu sistemleri, insansız hava araçlarına karşı sistemler (C-UAS) ile hava savunma ve gözetleme sistemleri’ alanlarında Fransız şirketleri ile Irak Savunma Bakanlığı arasındaki görüşmeleri teşvik etme niyetinde olduğu belirtildi.

Tüm bunlar, Irak’ın silah tedarik kaynaklarını çeşitlendirme eğilimine işaret ediyor ve Paris bu amaç doğrultusunda uygun bir kapı olarak öne çıkıyor. Fransa’nın Irak’taki siyasi, diplomatik, kültürel ve sağlık alanlarında çok yönlü varlığını güçlendirmeye çalıştığı doğru olmakla birlikte, ülke özellikle iki ana sektöre önem veriyor: savunma ve enerji.

Savunma sektöründe olduğu gibi enerji alanında da Irak Elektrik Bakanlığı ile TotalEnergies arasında Irak’a sıvılaştırılmış doğal gaz tedarik edilmesine yönelik bir mutabakat zaptı imzalandı. Bu kapsamda Zeydi, Fransız petrol şirketinin Başkanı Patrick Pouyanne’yi kabul etti. Taraflar ayrıca Irak’ın enerji sektöründeki kapasitesinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik bir program konusunda mutabakat zaptı imzaladı. Ancak Fransa’nın Irak’taki petrol ve doğal gaz alanındaki hedefleri bununla sınırlı değil. Ortak bildiride, Irak’ın TotalEnergies ile ‘Irak’ın petrol üretimini artırmayı, enerji verimliliğinin yükseltilmesine katkı sunmayı, enerji alanındaki egemenliğini güçlendirmeyi ve ülkedeki enerji dönüşümünü desteklemeyi’ amaçlayan, ‘geniş ölçekli yatırımlara dayalı’ bir dizi enerji projesi konusunda görüşmelere başlamayı kabul ettiği belirtildi. Dünyanın ciddi bir enerji krizi yaşadığı bir dönemde, büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkeyle böyle bir anlaşmaya varılması Fransa açısından son derece önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor.