Uluslararası hukuk ile güç mantığı arasında: Nasıl bir dünya şekilleniyor?

İdeal olan sadece çok kutuplu değil, aynı zamanda çok taraflı bir dünya

New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)
New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)
TT

Uluslararası hukuk ile güç mantığı arasında: Nasıl bir dünya şekilleniyor?

New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)
New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)

Antoine el-Hac

Ortadoğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler ve bunlara eşlik eden jeopolitik şoklar ile ekonomik sıkıntılar, on yıllardır uluslararası ilişkileri şekillendiren yapının kırılganlığını gözler önüne serdi. Krizler artık birbirinden ayrı ya da geleneksel yöntemlerle sınırlandırılabilir olmaktan çıkmış durumda; aksine, coğrafi sınırları aşan ve küresel sistemi bütünüyle etkileyen, birbirine bağlı ve zincirleme sonuçlar üreten bir nitelik kazanmış bulunuyor. Bu bağlamda, çok kutuplu olduğu varsayılan ve çok taraflı olmasını arzu ettiğimiz uluslararası düzenin çözülme sürecine girdiğine, daha yüksek düzeyde bir istikrarsızlık, düzensizlik ve muhtemelen yakın gelecekte kapsamlı bir kaos döneminin başladığına yönelik kanaat giderek güçleniyor.

Bu dönüşüm sürecinde, ‘çok kutupluluk’ kavramı ve bunun ne anlama geldiği meselesi de kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Bu kavram, uluslararası ilişkilerin dinamiklerini açıklayan teorik bir çerçeve mi, yoksa daha adil bir küresel düzenin inşası için işlevsel bir araç mı? Gerçekte, bu kavrama dair tek ve ortak bir tanımın bulunmaması -onu savunan ülkeler arasında bile- derin görüş ve çıkar farklılıklarının varlığına işaret ediyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki bir yük gemisi... Yeni bir çatışmanın sahnesi haline gelen su yolu (Reuters)Hürmüz Boğazı’ndaki bir yük gemisi... Yeni bir çatışmanın sahnesi haline gelen su yolu (Reuters)

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından bu yana uzun süre ‘tek kutuplu güç’ konumunu elinde bulunduran ABD, geleneksel olarak çok kutupluluğu stratejik konumuna yönelik bir tehdit olarak görmekte. Buna karşılık Rusya ve Çin, bu kavramı ABD etkisini dengelemeye yönelik bir araç olarak değerlendirmekte; ancak Moskova hızlı bir dönüşümü savunurken, Pekin daha kademeli bir geçişi tercih eden farklı yaklaşımlar benimsemekte. Öte yandan Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi diğer yükselen güçler ise çok kutupluluğu, dış politika alanındaki hareket serbestilerini genişletme ve uluslararası sistemi içeriden reforme etme imkânı olarak görmekte.

Buna karşılık Avrupa, bu kavramı tamamen reddetmek ya da yalnızca Amerikan etkisini zayıflatmaya yönelik bir araç olarak görmek yerine yeniden değerlendirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmakta. Özellikle son yıllarda Atlantik’in iki yakası arasında ticari ilişkiler konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları ve hatta çatışmalar ile dört yılı aşan Ukrayna savaşı, bu ihtiyacı daha da belirgin hale getirdi.

Teoriler ve pratik adımlar arasında

Çok kutupluluk, yaşanan dönüşümleri anlamak ve bunlarla başa çıkma yolları geliştirmek için ortak bir çerçeve sunabilir. Ancak aynı zamanda farklı siyasi yükler ve değişken ekonomik hedefler taşıdığı için bu sürecin yönü ve sonuçları ciddi riskler de barındırmakta.

Bu nedenle yalnızca teorik tartışmalara dahil olmak yeterli değil; uluslararası sistemin ticaret, sağlık, enerji ve iklim gibi hayati alanlarda reforme edilmesine yönelik somut adımların atılması gerekiyor. Ayrıca tek kutupluluğa yönelik yaygın itirazlar ve çok taraflı bir dünya düzeni çağrılarının artması, derin yapısal reform ihtiyacına işaret ediyor. Bu da devletler arasında yeni müzakere mekanizmalarının devreye sokulmasını zorunlu kılıyor. Bununla birlikte, böyle bir dönüşümün gerçekleşebilmesi için öncelikle dünyanın geleceğine dair net bir vizyonun ortaya konması gerekiyor. Bu vizyon, iş birliğine hazır aktörlerin belirlenmesini ve son derece karmaşık bir dünyaya uyum sağlayabilecek kurumların inşasını mümkün kılacaktır. Bu karmaşıklığın temelinde ise zengin toplumların servet biriktirme eğilimi ile yoksul toplumların hayatta kalmayı sağlayacak imkânlara erişme mücadelesi arasındaki derin uçurum yer alıyor. Bu iki uç arasında ise bir yandan yükselme umudunu taşıyan, diğer yandan aşağı doğru kayma ve daha alt bir sınıfa düşme korkusu yaşayan orta gelirli toplumlar bulunuyor.

Ukrayna’nın Dnipro kentinde Rus saldırısının ardından meydana gelen yıkım... Dört yıldır süren savaş (Reuters)Ukrayna’nın Dnipro kentinde Rus saldırısının ardından meydana gelen yıkım... Dört yıldır süren savaş (Reuters)

Karar vericiler arasında genel bir uzlaşı bulunduğu görülüyor: Dünya, başta teknolojik gelişmelerin etkisiyle hızlanan ve derinleşen kapsamlı dönüşümlerden geçiyor. Ancak mevcut dönemin niteliğine ilişkin yaklaşımlar farklılık gösteriyor. Bazı ülkeler dünyanın halihazırda çok kutuplu bir yapıya geçtiğini savunurken, bazıları bu sürecin kademeli olarak bu yöne evrildiğini öne sürüyor. Bir diğer kesim ise mevcut durumu, belirsizlik ve istikrarsızlıkla karakterize edilen açık uçlu bir geçiş aşaması olarak değerlendirmekte. Dolayısıyla bir diğer temel tartışma, bu dönüşümlerin beraberinde olumlu fırsatlar mı sunduğu, yoksa giderek artan ve derinleşen riskler mi barındırdığı sorusu etrafında şekilleniyor.

Yaklaşımlar ve bakış açıları

Bu bağlamda Rusya ve Çin, çok kutupluluk kavramını uluslararası dengeleri değiştirmek, küresel güç dağılımını yeniden şekillendirmek ve ABD’nin küresel hâkimiyetine meydan okumak için bir araç olarak kullanıyor. Pekin’deki siyasi elitler, uluslararası sistemin ABD merkezli tek kutupluluktan daha çoğulcu bir düzene doğru kademeli olarak geçiş yaptığını düşünüyor. Bu yaklaşım, Çin resmî söyleminde sıkça yer alan “Dünya, son yüzyılda görülmemiş derin değişimler yaşıyor” ifadesinde özetleniyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu söylem, Çin’in küresel bir güç olarak yükselişine yön veren düşünsel çerçevenin de bir parçası haline gelmiştir. Çin perspektifine göre bu süreç, ABD’nin etkisinin görece zayıflamasıyla bağlantılı olup, daha dengeli bir uluslararası sisteme geçişin hem fırsatlarını hem de zorluklarını beraberinde getirmektedir.

Rusya ise yaşanan dönüşümü daha radikal bir şekilde yorumluyor. Moskova’ya göre mesele yalnızca Amerikan ‘tekeline’ son verilmesi değil, aynı zamanda Batı’nın kurumsal ve yapısal bütünlüğünün de aşınmasıdır. Rusya, bu sürecin Soğuk Savaş’ın 1990’ların başında sona ermesiyle başladığını ve Çin ile Hindistan gibi güçlerin yükselişiyle hızlandığını, bunun da ABD hegemonyasını zayıflatarak çok kutuplu bir dünya düzeninin önünü açtığını savunuyor. Moskova ayrıca Batı’nın bu değişime gerçekçi yaklaşmamasını ve hâkim konumundan vazgeçmemesini, uluslararası çatışmaların ve gerilimlerin başlıca nedenlerinden biri olarak görüyor.

Buna karşılık, ‘çok kutupluluk’ kavramı ABD resmî söyleminde nadiren açık biçimde kullanılıyor. Washington’da genellikle ‘liderlik’ ya da ‘üstün konum’ gibi ifadeler tercih edilmekte, küresel sistemin tanımı tek kutupluluk üzerinden yapılmamaktadır. Bazı Amerikalı yetkililer dünyanın giderek daha çoğulcu bir yapıya evrildiğini kabul etse de bu dönüşüm resmî politika çerçevelerine sistematik biçimde yansımamış, daha çok akademik ve düşünce kuruluşu tartışmalarında gündeme gelmiştir.

Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)

Bu farklı bakış açıları ışığında, dünyanın yalnızca güç dengelerinde bir dönüşüm yaşamadığı, aynı zamanda bu dönüşümün nasıl yorumlanacağı ve ne anlama geldiğinin de bir mücadele konusu haline geldiği açıkça görülmektedir. Bu nedenle uluslararası sistemin geleceği, yalnızca bu değişimlerin doğasına değil, aynı zamanda devletlerin bu süreci nasıl anladığına ve nasıl tepki verdiğine de bağlı olacaktır. Ortak bir anlatının ve tek bir referans çerçevesinin yokluğunda, bu yorum farklılıkları belirleyici bir rol oynamaktadır.

Karar anı

İnsanlık, sekiz milyarı aşkın nüfusuyla kritik bir dönüm noktasından geçiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen ve kalıcı barışı tesis etme fikrine dayanan uluslararası düzen, giderek artan bir şekilde bütünlüğünü kaybediyor.

1945’ten itibaren bazı devletlerin, savaşları önlemek ve güç ile servetin az sayıda elde toplanmasını sınırlamak amacıyla uluslararası hukuka (antlaşmalar, sözleşmeler, teamüller ve genel ilkeler bütünü) dayalı bir sistem kurmaya çalıştığı inkâr edilemez. Bu sistem, eğer tam anlamıyla uygulanmış olsaydı, adaletin ve eşitliğin hâkim olduğu, hakların ihlal edilmek yerine korunduğu bir dünya düzenini güvence altına alabilirdi.

Ancak son yıllar, özellikle de mevcut dönem, bu yapının hızla aşındığını gösteriyor. Uluslararası hukuk yalnızca ihlal edilmekle kalmamakta, aynı zamanda mutlak hâkimiyet ve sınırsız genişleme mantığıyla hareket eden bazı güçler tarafından açıkça meydan okunmaktadır. Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan çatışmalar, bu hukuki çerçevenin maruz kaldığı baskının boyutunu ortaya koymakta; onu temsil eden kurumlar ise etkinliklerini, hatta varlık gerekçelerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu tablo, temel soruları da beraberinde getirmekte: Uluslararası hukuk neden doğrudan hedef haline gelmiştir? Büyük güçler bundan neyi tehdit olarak görmektedir? Ve tam da bu dönemde, onu savunma ihtiyacı neden daha da artmaktadır?

ABD’nin Colorado eyaletinde kuraklık (AP)ABD’nin Colorado eyaletinde kuraklık (AP)

Cevap aslında açık: Uluslararası hukuk, salt güç mantığına bir sınırlama getirir. Genişlemeye sınırlar çizer, kaynakların hukuksuz biçimde ele geçirilmesini engeller ve eksik ya da eşitsiz biçimde uygulansa bile hesap verebilirlik mekanizmaları sunar.

Buna rağmen uluslararası hukukun hâlâ canlı olduğu, hatta bugün küresel tartışmalarda hiç olmadığı kadar merkezî bir konuma sahip bulunduğu söylenebilir. Tüm trajedilere ve ihlallere rağmen, özellikle 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere uluslararası hukuka saygı çağrıları yükselmeye devam etmektedir. Acil ihtiyaç, bu metinlere yeniden hayat verilmesi ve bunların, dünyayı mutlak kaosa ya da ‘güçlünün hukukuna’ sürüklenmekten alıkoyacak temel engeller haline getirilmesidir.

Bununla birlikte, uluslararası hukuka bağlılık tek başına yeterli değildir; bunun ardından daha düzenli ve hatta yeni bir dünya sistemi inşa etmeye yönelik sürekli ve kararlı bir çaba gelmelidir. Aksi halde, kuralların giderek aşındığı ve siyasetin kontrolsüz güç mücadelesine indirgendiği bir dünyada sıkışıp kalınacaktır. Üstelik bu durum, nükleer silaha sahip dokuz devletin varlığı gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde daha da kritik hale gelmektedir.

Fransız hukukçu ve insan hakları savunucusu olarak uzun yıllar farklı görevlerde bulunmuş ve şu anda Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreterliği görevini yürüten Agnes Callamard şu sözleriyle bu tabloyu özetlemektedir: “Bu sistem (uluslararası sistem) şimdiye kadar vaatlerini yerine getirmemiş olsa da o vaatleri bozanların onun hayal ürünü olduğunu iddia etme hakkı yoktur.”

İdeal olan ise yalnızca çok kutuplu bir dünya değil, aynı zamanda çok taraflı bir düzendir; her devletin, büyüklüğü ne olursa olsun, güvenli bir şekilde var olma ve kendi kaynaklarından adil biçimde yararlanma hakkına sahip olduğu bir sistemdir.

Thomas More’un Ütopya’sından biraz esinlenmek fena olmaz...



Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.


ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, dün (cumartesi) yaptığı açıklamada, İran’ı ekonomik olarak izole etmeye yönelik adımlar atılması için dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderdiğini belirterek İran bankaları ve havayolu şirketlerini hedef alan bir dizi kararı memnuniyetle karşıladı.

Bessent, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Benim talimatımla dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderildi. Bu ekipler ülkelerle temas kurarak İran rejimine karşı adımlar atılmasını talep etti” ifadelerini kullandı.

Bessent, “Bu çabalar sonuç veriyor” dedi.

Bessent, Türkiye ve Umman’ın İran özel havayolu şirketi Mahan Air’in seferlerini durdurduğuna, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise İranlı havayolu şirketlerinin tüm seferlerini yasakladığına dikkat çekti.

BAE Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü perşembe günü yaptığı açıklamada, “İranlı havayolu şirketlerinin ülkeye ve ülkeden gerçekleştirdiği uçuşların bugünden itibaren ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını” bildirmişti.

Bessent ayrıca İran bankalarına yönelik alınan önlemlere de dikkat çekti.

BAE Merkez Bankası çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın Melli Bankasının şubelerine karşı, “kara para aklama, terörizmin finansmanı ve silahların yayılmasının finansmanıyla mücadele kapsamında ihlaller” nedeniyle tedbirler alındığını duyurmuştu.

Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da geçen hafta, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet iznini iptal etmişti.

Bessent, “İran yönetimi bile savaşın ekonomik sonuçlarını kabul etti. Riyalin değeri rekor düşük seviyelere geriledi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı habere göre ABD Hazine Bakan Yardımcısı ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele Birimi Başkanı Jonathan Burke, bu ay Ortadoğu ve Avrupa’da iki hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD Hazine Bakanlığının ayrıca 50’den fazla ülkenin temsilcileriyle görüşmeler yapıldı.

Bessent pazartesi günü CNBC’ye verdiği röportajda, “İran’ın tüm havayolu şirketleri 23 Eylül’den itibaren faaliyetlerini durduracak” demişti.

Bessent, “Bu uçaklar iniş yaparsa kimse onlara yakıt sağlayamayacak, iniş hizmetleri sunamayacak veya biletlerini satamayacak. Aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılacaklar” ifadelerini kullanmıştı.

Bununla birlikte İran’daki küçük havayolu şirketleri, özellikle de ABD’nin baskısına uymayı reddeden Çin’e olmak üzere yurt dışı seferlerini sürdürmeye devam ediyor.