Japon bakış açısından Trump-Şi Zirvesi: Komşuların kaygıları ve müttefiklerin hesapları

Stratejik istikrar kavramı hakkında sorular

Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)
Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)
TT

Japon bakış açısından Trump-Şi Zirvesi: Komşuların kaygıları ve müttefiklerin hesapları

Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)
Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)

Futoshi Matsumoto

14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Başkan Donald Trump ve Başkan Şi Cinping, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu ve Zhongnanhai'de bir zirve gerçekleştirdiler; bu, Trump'ın mevcut görev süresi boyunca Çin'e yaptığı ilk ziyaretti. Görüşme, önceki aylarda birbirlerinin mallarına kapsamlı gümrük vergileri uygulamalarının ardından iki ülke arasında artan ticaret gerilimlerinin arka planında gerçekleşti. Çin tarafı bu olayı “tarihi” olarak nitelendirerek kutlarken, Şi “dünyanın yeni bir yol ayrımında” olduğunu ilan etti. Bu makale, zirvenin sonuçlarını Japon bakış açısından inceliyor ve üç temel konuya odaklanıyor: Tayvan, İran ve ikili ilişkilerin daha geniş çerçevesi.

Bu zirvenin en önemli yönü, iki liderin “stratejik istikrarı” ortak bir hedef olarak sunmalarıydı. Şi Cinping, “stratejik olarak istikrarlı ve yapıcı bir ilişkiyi” gelecekteki Çin-ABD ilişkileri için “yol gösterici ilke” olarak tanımladı ve iki ülkeyi “rakip değil, ortak olarak birlikte refah içinde yaşamaya” davet etti. Trump ise “büyük bir gelecek inşa etmek” için birlikte çalışacaklarını söyleyerek karşılık verdi. Günümüzdeki Çin-ABD ilişkilerinde “stratejik istikrar” kavramı, “yönetilen rekabet” yani güvenlik, teknoloji ve ideolojideki temel farklılıkların devam edeceği, ancak her iki tarafın da karşılıklı olarak felaketle sonuçlanacak bir çatışmayı önlemek için önlemler almaya çalışacağı bir uzlaşı anlamına geliyor. Dolayısıyla, bu terim iki güç arasında uyumu değil, üzerinde anlaşılmış sınırlar içinde işleyen yapılandırılmış bir rekabeti ifade ediyor.

Ticaret konusunda, iki taraf aşırı gümrük tarifeleri veya sıkılaştırılmış ihracat kontrolleri yoluyla gerilimleri artırmaktan kaçınma konusunda bir anlaşmaya vardı. Ayrıca Çin'in yaklaşık 200 Boeing uçağı satın almayı kabul ettiği yönünde haberler de vardı; bu da önemli bir diplomatik zaferdir. Bu “sayı diplomasisi”, her iki tarafın da kendi iç kamuoyuna somut sonuçlar sunmasına olanak tanırken, aynı zamanda ekonomik karşılıklı bağımlılıklarının derinliğini ve sürekliliğini de ortaya koyuyor. Genel olarak Pekin zirvesi temel bir atılımdan ziyade bir ateşkesi pekiştirmek gibi görünüyordu, yani belirli bir süre için doğrudan çatışmadan kaçınma anlaşmasıydı. Ancak derin yapısal çelişkiler çözümsüz kalmaya devam ediyor.

Tayvan: Derinleşen bir ayrılık ve artan tehlike

En şiddetli anlaşmazlık Tayvan konusunda ortaya çıktı. Şi Cinping bunu “en önemli mesele” olarak nitelendirdi ve sert bir uyarıda bulundu: “Eğer iyi yönetilmezse, iki ülke çatışacaktır ve hatta bir savaşa girebilir.” Ayrıca “Tayvan’ın bağımsızlığı ve Tayvan Boğazı'nda barış birbiriyle uzlaşmaz” diye vurguladı.

Buna karşılık, Trump stratejik belirsizliği korudu. Amerika Birleşik Devletleri'nin Tayvan'ı savunup savunmayacağı sorulduğunda, “Bunun hakkında konuşmayacağım” diye yanıt verdi ve silah satışı konusunda herhangi bir taahhütte bulunmaktan kaçınarak, sadece “yakında bir karar vereceğim” dedi. Zirveyle ilgili resmi ABD açıklamasında Tayvan'dan özel olarak bahsedilmemesi, Pekin için bu konunun ne kadar merkezi öneme sahip olduğu göz önüne alındığında dikkat çekici bir eksiklikti. Daha sonra Çin Dışişleri Bakanı, ABD tarafının açıkça böyle bir anlayışı kabul etmemesine rağmen, “ABD'nin Tayvan meselesini anladığını” ima eden bir açıklamada bulundu. Pekin'in Washington'un teyit etmediği bir taviz kopardığını iddia ettiği bu eşitsiz “söz savaşı”, Tayvan'ın ikili ilişkilerde birincil yapısal risk faktörü olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Japonya’nın bakış açısından Tayvan uzak bir endişe kaynağı değil. Başbakan Takaichi, Tayvan'daki herhangi bir acil durumun Japonya'nın varlığını tehdit edebileceğini belirtmişti. Trump, Tayvan'a silah satışını önemli ölçüde azaltacak bir “anlaşma” yaparsa, Japonya'nın güvenlik stratejisinin temelleri sarsılabilir. Tayvan, Japonya ve Hint-Pasifik bölgesinin istikrarı için hayati bir konu.

Tayvan silahlı kuvvetleri, iki günlük rutin muharebeye hazırlık tatbikatı gerçekleştiriyor, 11 Ocak 2023 (Getty Images)Tayvan silahlı kuvvetleri, iki günlük rutin muharebeye hazırlık tatbikatı gerçekleştiriyor, 11 Ocak 2023 (Getty Images)

Japonya'nın bakış açısından Tayvan uzak bir endişe kaynağı değil. Başbakan Takaichi, Tayvan'daki herhangi bir acil durumun Japonya'nın varlığını tehdit edebileceğini belirtmişti

İran: Yüzeysel bir anlaşmanın ardındaki derin şüpheler

İran konusunda iki lider, Hürmüz Boğazı'nın “açık kalması gerektiği” konusunda anlaştı. Trump, Şi'nin “boğazda deniz trafiğinin açık kalması için yapabileceği bir şey olup olmadığını sorarak, yardım teklif ettiğini” açıkladı. Bu, yüzeysel olarak Çin'in İran'a baskı uygulamaya istekli olabileceğini gösteriyordu.

Ancak temel bir soru hâlâ ortada: Çin gerçekten somut adımlar atmaya istekli mi? Pekin ve Tahran arasındaki ilişki, 2021'de imzalanan ve Çin'in İran altyapısına yapacağı yatırımlar karşılığında indirimli petrol tedarikini öngören 25 yıllık Kapsamlı İşbirliği Anlaşması ile somutlaşan derin stratejik bağlara dayanıyor. Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olup, İran ham petrolünü piyasa fiyatının çok altında ithal ederek, Tahran'a alternatif bir ekonomik can simidi sunuyor ve Batı yaptırımlarının etkisini etkili bir şekilde hafifletiyor.

Hürmüz Boğazı'nı geçip Basra açıklarındaki Irak sularına ulaşan “Agios Fanourios-1” petrol tankeri, 17 Nisan 2026 (Reuters)Hürmüz Boğazı'nı geçip Basra açıklarındaki Irak sularına ulaşan “Agios Fanourios-1” petrol tankeri, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Çin'in, köklü çıkarları göz önüne alındığında, Washington ile diyaloğa ikna etmek için Tahran'a gerçek bir baskı uygulayacağını hayal etmek zor. Daha olası açıklama, Pekin'in ABD'ye karşı diplomatik duruşunu yumuşatmak için “yardım edebilirse yardım edeceği” gibi belirsiz bir ifade kullanırken, pratikte İran ile ilişkisini sürdürmeye devam ettiğidir. Çin'in Hürmüz Boğazı'nın açık kalmasına yönelik açık desteği, İran'ın davranışlarını dizginleme yönündeki siyasi iradesine değil, dünyanın en büyük enerji ithalatçısı olarak kendi ticari çıkarlarına dayanıyor. Burada, bu “diplomatik dil” ile gerçek davranış arasında net bir ayrım yapılmalı.

Japonya ve “G2” sistemiyle ilgili ihtiyatlılığı

Zirvenin hemen ardından dikkat çekici bir olay yaşandı. Trump'ın Washington'a dönüşünde başkanlık uçağından ilk temas kurduğu yabancı lider, Japonya Başbakanı Sanae Takaichi oldu ve bu da onu zirveden sonra brifing alan ilk yabancı lider yaptı. Takaichi, “çok detaylı” bir bilgilendirme aldığını belirterek, görüşmelerin ekonomik güvenlik de dahil olmak üzere “Çin ile ilgili birçok konuyu” kapsadığını vurguladı. Ayrıca Japonya'nın İran konusundaki pozisyonunu da iletti ve her iki taraf da Hint-Pasifik bölgesiyle ilgili olarak yakın iletişimi sürdürme konusunda anlaştı.

Bu olay üç önemli sonucu ortaya koyuyor. Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri, ABD-Çin zirvesinin içeriği konusunda ilk olarak bilgilendirmesi gereken müttefik olarak Japonya'yı görmektedir; bu da Japonya-ABD ittifakının Hint-Pasifik bölgesindeki merkezi önemini yansıtmaktadır. İkincisi, Japonya, ABD-Çin ilişkilerinde bir “köprü” görevi görme kapasitesine sahiptir. Zira Amerika Birleşik Devletleri'nin Asya'daki en önemli müttefiki olmasının yanı sıra, aynı zamanda Çin ile derin ticaret ve yatırım bağlarını da korumaktadır. Bu da Washington ve Pekin arasındaki doğrudan müzakereler zorlaştığında veya siyasi olarak hassas hale geldiğinde, bilgili bir iletişim kanalı olmasına olanak tanımaktadır. Üçüncüsü, Japonya, ABD ve Çin'in küresel meseleleri birlikte yönettiği ve potansiyel olarak müttefik ve ortak ülkelerin çıkarlarını göz ardı ettiği bir “G2” modelinden duyduğu tedirginliği gizlemiyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Japonya'nın ABD ile ittifak kurarken Pekin ile açık diyaloğu sürdürmeye dayalı denge stratejisi, diğer bölgesel güçlerin de faydalı bulabileceği bir diplomatik denge yönetimi modeli sunuyor. Takaichi'nin hızlı teması, Japonya'nın iki süper güç arasındaki bu tür ikili bir düzenlemenin dışında kalmasını önlemek için yapılan proaktif bir çaba olarak anlaşılabilir.

Zirvenin hemen ardından dikkat çekici bir olay yaşandı. Trump'ın Washington'a dönüşünde başkanlık uçağından ilk temas kurduğu yabancı lider, Japonya Başbakanı Sanae Takaichi oldu ve bu da onu zirveden sonra brifing alan ilk yabancı lider yaptı

Yapısal rekabet “istikrar” bayrağı altında devam ediyor

Sonuç olarak, “yapıcı stratejik istikrar” bayrağı altında, iki ülke rekabetlerini kontrollü sınırlar içinde tuttu. Ticaret ve Hürmüz Boğazı konusunda varılan kısmi anlaşmalar bir tür diplomatik başarıyı temsil ediyor. Ancak, altta yatan gerçekler ilan edilen “istikrardan” çok uzak. Tayvan konusunda Şi Cinping güçlü bir uyarıda bulunurken, Trump belirli bir pozisyona bağlı kalmaktan kaçınarak, belirsizliği gidermek yerine, artıran stratejik bir belirsizlik yarattı. İran konusunda yüzeysel yakınlaşma, Çin'in Tahran'a baskı yapma istekliliği hakkındaki derin şüpheleri gizliyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki yapısal rekabet temelde değişmedi; sadece çözülmeden geçici olarak yönetildi. Dünya, “yüzeysel istikrar” ve “derin kargaşa” ile karakterize edilen ikili bir yapı içinde yaşıyor. Başbakan Takaichi'nin çağrısının gösterdiği gibi, Japonya bu büyük güç rekabetinde sadece bir seyirci değil, aktif bir katılımcı. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin “istikrar”dan bahsettiklerinde, ne tür bir istikrardan bahsediyorlar ve bu istikrar ne gibi amaçlara hizmet ediyor? Pekin zirvesi bu soruları hepimize yeni bir aciliyetle sundu.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Uzmanlar endişeli: Dünya genelindeki nehirlerin yüzde 80'i oksijen kaybediyor

En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)
En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)
TT

Uzmanlar endişeli: Dünya genelindeki nehirlerin yüzde 80'i oksijen kaybediyor

En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)
En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)

Dünya genelindeki nehirlerin yaklaşık yüzde 80'inde oksijen seviyelerinin düştüğü tespit edildi. Bilim insanları acil önlemler alınmazsa bu eğilimin, tatlı su ekosistemlerini ciddi tehlikeye sokacağını söylüyor.

Çin Bilimler Akademisi'nden Qi Guan liderliğindeki yeni araştırma, yaklaşık 40 yıllık verileri inceleyerek nehirlerin can damarı olan çözünmüş oksijen seviyelerindeki endişe verici düşüşü ortaya koydu.

Hayvanlardan bitkilere, planktonlardan bakterilere kadar sualtındaki tüm canlılar "nefes almak" için çözünmüş oksijene ihtiyaç duyuyor.

Bilim insanları 1985 ila 2023'te çekilen 3,4 milyon uydu görüntüsünü kullanarak dünya genelindeki 16 binden fazla nehirdeki çözünmüş oksijen seviyelerini hesapladı.

Bulguları hakemli dergi Science Advances'ta yayımlanan çalışmada, incelenen nehirlerin yüzde 79'unun oksijen kaybettiği saptandı. Araştırmaya göre bu nehirler her 10 yılda litre başına ortalama 0,045 miligram oksijen kaybediyor.

Bu çok yüksek bir oran gibi görünmeyebilir ancak bilim insanları eğilimin bu şekilde sürmesi halinde bu ekosistemlerde kitlesel ölümler yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

Karbondioksit salımları benzer hızda artmaya devam ederse (ki bu en kötü senaryo değil), 2100'e gelindiğinde Güney Amerika'nın büyük bir bölümü, Hindistan, Arktik ve ABD'nin doğusundaki nehirlerin çözünmüş oksijen seviyelerinin yaklaşık yüzde 10 azalması bekleniyor.

Çalışmada en ciddi kaybın tropik nehirlerde görüldüğü tespit edildi ancak bilim insanları böyle bir sonuçla karşılaşmayı beklemiyordu.

İklim krizinin, yüksek enlemlerdeki nehirleri daha çok etkilemesi nedeniyle en büyük oksijen kaybının bu bölgelerde yaşanacağını düşünüyorlardı.

Ancak tropik nehirlerde suyun zaten daha sıcak olması, iklimdeki değişimlerden daha hızlı etkilenmelerine neden olmuş görünüyor.

Guan ve ekibi birden fazla faktör oksijen düşüşüne yol açsa da en büyük rolü insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizinin oynadığını tespit etti.

Yeni çalışmaya göre, iklim krizi sonucu su kütlelerinin çözünmüş oksijeni tutma yeteneğinin azalması, dünya genelindeki nehirlerde görülen oksijen kaybının yaklaşık yüzde 63'ünden sorumlu.

Bu durum sıcak suyun daha az oksijen tutmasından kaynaklanıyor. 

Ayrıca tarım ve atık sudan kaynaklanan besin kirliliği, alg büyümesini besliyor. Algler ölüp ayrıştığında da mikroplar daha fazla oksijen tüketerek seviyelerin daha fazla düşmesine neden oluyor.

Suda yaşayan türlerin ihtiyaç duyduğu çözünmüş oksijen miktarları arasında büyük farklar var. Ancak yine de nehir suyunda litre başına 0,1 miligramlık bir değişim ekosistemlerde ciddi değişimlere yol açabilir.

Bilim insanları küçük bir değişimin bile kitlesel ölümlere yol açabileceğine ve oksijen seviyelerindeki düşüşün devam etmesiyle bu tür "ölü bölgelerin" yaygınlaşabileceğine dair uyarıyor.

Associated Press'e konuşan Guan "Oksijen azalması çok yavaş bir süreç. Uzun süre devam ederse, olumsuz etki nehir ekosistemlerine zarar verecektir" diyerek ekliyor:

Düşük oksijen seviyeleri, biyoçeşitlilik azalması ve su kalitesinin bozulması gibi bir dizi ekolojik krize neden olabilir.

Kaybedilen oksijen oranı yüzde 4-5 artarsa bu senaryoların yaşanması çok daha muhtemel.

Bilim insanları nehirlerin içinde bulunduğu tehlikenin farkına varılması ve buna karşı acil harekete geçilmesi çağrısı yapıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, NDTV, Science Advances


İki kambur balina yaptıkları yolculukla yeni bir rekora imza attı

Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)
Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)
TT

İki kambur balina yaptıkları yolculukla yeni bir rekora imza attı

Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)
Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)

Kambur balinaların Avustralya ve Brezilya'daki üreme alanları arasında yolculuk yaptığı ilk kez kaydedildi. Birbirinden bağımsız hareket eden bu iki balina, 14 bin kilometreden fazla mesafe giderek türleri için kaydedilen mesafe rekorunu kırdı.

Okyanuslarda uzun mesafeler kat etmesiyle bilinen kambur balinalar genellikle annelerinden öğrendikleri göç rotalarını izliyor.

Kril ve küçük balıklarla beslenen bu memeliler kış mevsiminde tropik sularda ürüyor.

Ömürlerinin çoğunu sualtında geçirdikleri için hareketlerini takip etmek zor. Ancak hem profesyonel araştırmacıların hem de yurttaş bilim insanlarının çektiği balina kuyruğu fotoğraflarını yüklediği Happywhale platformu sayesinde araştırmacılar bu zorluğu aşabiliyor.

Uluslararası bir araştırma ekibi platforma 1984 ila 2025'te yüklenmiş 19 binden fazla balina kuyruğu fotoğrafını inceleyerek yaptıkları yolculukları belirlemeye çalıştı. 

Kullandıkları yazılım, kuyrukların renk desenlerine ve kenarlarındaki girintilere dayanarak balinaların ayırt edilmesini sağladı.

Araştırmacılar tarama sonucunda iki kambur balinanın farklı yıllarda, çok uzak yerlerde görüldüğünü tespit etti.

Balinalardan biri Avustralya'nın doğusundaki Hervey Bay'de 2007 ve 2013'te görüntülendikten sonra 2019'da Brezilya'nın São Paulo kentinde kameralara yakalanmıştı.

Diğeriyse Brezilya'nın doğu kıyısındaki Abrolhos Bank'te 2003'te fotoğraflanmış, ardından Eylül 2025'te Hervey Bay'de tekrar görüntülenmişti. 

dcfv
Kambur balinaların kuyrukları adeta kimlik kartı görevi görüyor (Pacific Whale Foundation/AP)

Bulguları hakemli dergi Royal Society Open Science'ta bugün (20 Mayıs) yayımlanan çalışmaya göre balinaların ilki yaklaşık 14 bin 200, diğeriyse 15 bin 100 kilometre mesafe kat etmiş.

Fotoğraflar, balinaların yolculuklarının yalnızca başlangıç ve bitiş noktalarını gösterdiği için araştırmacılar tam olarak hangi rotayı izlediklerini bilmiyor.

Ancak bu iki balina, daha önce kaydedilen 13 bin kilometrelik rekoru kırarak kambur balinalar arasında bilinen en uzun mesafeyi kat etti.

Pacific Whale Foundation'dan çalışmanın ortak yazarı Stephanie Stack şu ifadeleri kullanıyor:

Avustralya ve Brezilya arasında geçiş yapmış bir değil, iki birey bulmak, bu popülasyonların gerçekte ne kadar ayrı olduğuna dair bildiklerimizi sorgulatıyor.

Araştırmacılar balinaların neden bu iki üreme alanı arasında yolculuk yaptığına emin değil. Ortak beslenme alanlarında başka balinalarla karşılaştıktan sonra kendi rotalarına dönmek yerine farklı bir rota takip etmiş olabilirler.

Bilim insanları bu nadir yolculukların tür için uzun vadede faydalı olabileceğini söylüyor. Bu sayede popülasyonların genetik çeşitliliğini korumak mümkün olabilir.

Ayrıca balinaları takip etmek için kullanılan yöntemler, iklim krizinin etkisiyle okyanusların ısınması sonucu daha önemli hale gelebilir. 

Uzmanlar, suların ısınması nedeniyle balinaların temel besin kaynağı krilin yaşadığı yerlerin değişebileceğini ve bu nedenle balinaların da farklı bölgelere göç edebileceğini düşünüyor.

Çalışmaya liderlik eden Dr. Cristina Castro, "Bu tür araştırmalar, yurttaş biliminin değerini vurguluyor" diyerek ekliyor:

Her fotoğraf, balina biyolojisi hakkındaki anlayışımıza katkıda bulunurken bu örnekte, şimdiye kadar kaydedilen en uç hareketlerden birini ortaya çıkarmamızı sağladı.

Independent Türkçe, Science Alert, Phys.org, Royal Society Open Science


Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık

Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık
Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık
TT

Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık

Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık
Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık

Televizyon tarihinin en uzun soluklu medikal draması Grey's Anatomy'nin dünyası yeni bir yapımla genişliyor. ABC, 2026-2027 yayın sezonunda izleyiciyle buluşacak yeni bir yan diziye onay verdiğini resmen duyurdu.

Henüz ismi açıklanmayan ve bir saatlik bölümlerden oluşacak bu yeni dizi, Batı Teksas'ta, kilometrelerce uzanan ıssızlıktan önce sağlık hizmeti için son durak sayılan kırsal bir tıp merkezinde görev yapan ekibin sıradışı hikayesini konu alacak. 

Dizinin yaratıcı ekibinde Grey's Anatomy'ye de imza atan Shonda Rhimes ve 2024'ten bu yana dizi sorumlusu görevini üstlenen Meg Marinis yer alıyor. Dizinin yürütücü yapımcılığını ise Shondaland ekibinden Betsy Beers ve Grey's Anatomy yıldızı Ellen Pompeo üstleniyor.

"Grey's Anatomy evrenini genişletmek heyecan verici"

Yeni projeyle ilgili heyecanını dile getiren Meg Marinis, "Grey's Anatomy evrenini genişleteceğim için inanılmaz heyecanlıyım" diyerek şunları ekledi:

Bu fırsat, izleyicilerin 20 yılı aşkın süredir sevdiği o derin duyguları, samimiyeti ve güçlü bağları temsil edecek yeni karakterleri ve hikayeleri ekranlara taşıyacak. Üstelik tüm bunlar, kendi memleketim olan Teksas'ta geçecek. Shonda Rhimes'a böyle dinamik bir dünya yarattığı için minnettarım; bu hikayenin bir parçası olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Grey's Anatomy evreninin 4. üyesi

Yeni dizinin Grey's Anatomy'yle doğrudan bir bağlantısı olup olmayacağı veya Ellen Pompeo'nun canlandırdığı Meredith Grey gibi tanıdık karakterlerin Teksas'taki bu tıp merkezinde görünüp görünmeyeceği şimdilik gizemini koruyor.

Bu yapım, 22. sezonunu yakın zamanda tamamlayan Grey's Anatomy'nin 4. yan projesi olacak. 

Dizi geçmişte; Private Practice (2007-2013), Station 19 (2018-2024) ve dijital platforma özel çekilen Grey's Anatomy: B-Team (2018) gibi yapımlarla da televizyon tarihine iz bırakmıştı. 

Grey's Anatomy, Türkiye'de Disney+ üzerinden izlenebiliyor.

Independent Türkçe, Variety, TV Line