Nebil Fehmi
Bugün gündemde olan soru, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana güç kullanımının artıp artmadığı değil, nasıl ve neden daha yaygın ve İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde uluslararası sistemin yerleştirmeye çalıştığı kısıtlamalara daha az tabi hale geldiğidir. Dünya, 20. yüzyılın ilk yarısındaki gibi büyük, topyekûn savaşlara sürüklenmedi, fakat buna karşılık, Soğuk Savaş'ın bitişine eşlik eden vaadi de yerine getirmedi, o da açık kurallar ve etkili hesap sorma tarafından yönetilen daha disiplinli bir uluslararası sistem.
Bana göre güç kullanımının doğasında niteliksel bir değişim yaşandı. Savaş artık istisnai bir olay değil, doğrudan askeri müdahalelerden vekalet savaşlarına, sınırlı saldırılara ve siber operasyonlara kadar çeşitli derecelerde ve biçimlerde kullanılan bir siyasi araç haline geldi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu aşamanın en belirgin özelliği, topyekûn savaşın maliyeti caydırıcı olmaya devam etse de güce başvurma eşiğinin düşmesi olabilir.
Bu dönüşüm, ABD'nin tek başına uluslararası hegemonyaya sahip olduğu ve Irak Savaşı'nda olduğu gibi çeşitli bağlamlarda güç kullanmasına olanak tanıyan Soğuk Savaş sonrası dönem dikkate alınmadan anlaşılamaz. Ancak bu aşama uzun sürmedi. Çin'in yükselişi ve özellikle Ukrayna savaşından sonra Rusya'nın uluslararası sahnede yeniden yükselişiyle dünya daha çok taraflı, ancak aynı zamanda daha akışkan ve daha az yönetilebilir hale geldi.
Bu değişimin en derin etkisi, geleneksel çatışma arenasından yeni güç kullanım modelleri için açık bir laboratuvara dönüşen Ortadoğu'da açıkça görülmektedir. Bölge artık istikrarlı dengeler içinde yaşamıyor. Devletler parçalandı, silahlı örgütler yükseldi ve yabancı müdahaleler arttı; bu da bölgesel etkileşimleri yönetmede gücü günlük bir araç haline getirdi.
Artık sadece “vekâlet savaşlarından” bahsetmek mümkün değil. Yeni bir modelle karşı karşıyayız; açık bir savaş ve gerçek, ancak hesaplı bir gerilim. Bu, kendi içinde, oyunun kurallarında bir değişimi yansıtıyor, çünkü eski normlar artık güç kullanımını engellemiyor.
Bu bağlamda, artan güç kullanımının, İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde uluslararası sistemin çekirdeğini oluşturan beş temel norm üzerinde derin bir etkisi olduğu söylenebilir.
Bu normlardan ilki güç dengesidir. Geçmişte bu denge, büyük güçler arasında açık bir caydırıcılığa dayanıyordu. Ancak bugün daha karmaşık hale geldi, zira artık devletlerle sınırlı değil, devlet dışı aktörleri ve sınır ötesi nüfuz ağlarını da kapsıyor. Sonuç, istikrarsızlığa yatkın ve gerilimi kontrolsüz bir şekilde gerilime daha duyarlı, kırılgan bir dengedir.
İkinci norm, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarıdır. Uluslararası kurumların güç kullanımını düzenleme gücü gerek büyük güçler arasındaki bölünmelerden gerekse bu kurumların birçok durumda atlanmasından dolayı geriledi. Nitekim çoğu askeri operasyon, bağlayıcı kolektif çerçevelerin dışında yürütülüyor ve bu da uluslararası denetim kavramını zayıflatıyor.
Üçüncüsü hesap sormadır. Uluslararası sistemde yasal hesap sorma mekanizmalarında ilerlemeler kaydedilmiş olsa da uygulamada seçici olunmaya devam edildi. Büyük ve bölgesel güçlerden, güç kullanımından dolayı nadiren gerçek anlamda hesap soruldu. Müdahaleler sıklıkla neredeyse hiçbir yasal sonuç doğurmadan tekrarlandı. Bu gerçeklik, sisteme olan güveni zayıflatmakla kalmayıp, bu tür davranışların tekrarını da teşvik ediyor.
Dördüncüsü egemen kurallar ve normlarla ilgilidir. Bunlar yok sayılma yoluyla değil, yeniden yorumlanma yoluyla kademeli olarak erozyona uğradı. “Öz savunma”, “önleyici saldırılar”, “terörle mücadele” ve hatta “rejim değişikliği” gibi kavramlar artık çok çeşitli askeri operasyonları haklı çıkarmak için kullanılıyor. Bu kavramlar, çatışma yönetiminde günlük araçlar haline geldi ve meşru ile gayrimeşru eylemler arasındaki çizgileri daha da bulanıklaştırdı.
Beşincisine gelince, teknolojik gelişme ve bunun farklı büyüklükteki ve güçteki ülkeler, hatta geleneksel olarak bu tür teknolojilere erişime alışkın olmayan hükümetler ve sivil toplum kuruluşları arasında yayılmasının gölgesinde, silahlanma yöntemleri ve askeri planlarla ilgilidir. Bunun en belirgin örnekleri, füze ve insansız hava araçlarındaki teknolojik uzmanlık, yüksek hassasiyetli ile ayrım gözetmeyen teknolojiler arasındaki eşitsizliktir. Bu durum, bazen askeri ve sivil hedefler arasındaki çizgileri, maddi maliyet ile askeri etki hesapları arasındaki çizgileri bulanıklaştırmıştır.
Giderek daha karamsar hale gelen bu tabloya rağmen, uluslararası sistemin tamamen çöktüğü söylenemez. Topyekûn savaşın maliyeti, küresel ekonomik karşılıklı bağımlılık ve özellikle karşılıklı caydırıcılık olasılığı tarafından dayatılan sınırlar hâlâ ayakta.
Hesap sormaya maruz kalmadan artan aşırı güç kullanımının en tehlikeli ve kötü sonuçlarından biri, savaşan tarafların ve uluslararası toplumun, sivillerin aşırı biçimde hedef alınması, askeri operasyonlar ve çatışmalar sırasında yaşanan ve “ikincil (tali) zarar” olarak adlandırılan durumun giderek daha fazla kabul görmesi yoluyla insanlıklarını hızla kaybetmeleridir.
Bana göre, günümüzdeki gerçek meydan okuma, çok kutuplu bir dünyada ulaşılması zor bir hedef olan çatışmaların sayısını azaltmakta değil, güç kullanımına ilişkin kurallar konusunda asgari bir uzlaşmayı yeniden inşa etmekte yatıyor. Bu olmadan, kurallardan ziyade güç dengesiyle yönetilen bir sisteme doğru kayma devam edecektir.
Başka bir deyişle, güç, sistemin yerini almadı ama yeni kurallarının bir parçası haline geldi ve dönüşümün özü de burada yatıyor.
Kurtarma ekipleri, Lübnan'da Beyrut’un güney banliyösünde gerçekleşen İsrail hava saldırısının hedef aldığı alanda çalışıyor, (Arşiv-Reuters)
Tahran'ın merkezindeki büyük bir reklam panosunda, merhum İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni ve Dini Lider Ali Hamaney'in resimleri sergileniyor, 8 Haziran 2026 (AFP)
İran'ın düzenlediği saldırıların ardından Eriha'nın eteklerinde yarısına kadar yere gömülmüş bir füze, 8 Haziran 2026 (AFP)