İsrail ve İran nasıl uçurumun kıyısına geldi?

Anlaşmaya giden yol açık olmayı sürdürüyor

Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)
Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)
TT

İsrail ve İran nasıl uçurumun kıyısına geldi?

Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)
Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)

Michael Horowitz

Geçtiğimiz 24 saat, analistlerin haftalardır korktuğu şeyi doğruladı: Nisan ayından bu yana Ortadoğu'da ateşkes ile müzakereleri ve diplomatik jestleri bir arada tutan kırılgan yapı çökmeye başladı. Lübnan'dan fırlatılan roketler, Beyrut'un güney banliyösünü vuran İsrail hava saldırıları, Arap Maşrık (Levant) ülkelerinin semalarını aşan İran füzeleri ve İsrail'in İran içindeki hedefleri bombalaması. Sahne hem şok edici hem de karanlık bir şekilde kaçınılmaz görünüyor. Bu noktaya nasıl geldiğimizi anlamak için her iki tarafın mantığının izini sürmemiz gerekiyor. Hiçbiri hesapsız hareket etmiyor ama hepsi boğucu bir çıkmazın mahkumları.

Ateşkes denilen çıkmaz

Bu hafta yükselen tansiyonun doğrudan nedeni birbirini takip eden bir dizidir: Hizbullah, İsrail'in kuzeyine yönelik roket saldırılarına yeniden başladı. İsrail, Hizbullah’ın kalesi olan Beyrut'un güney banliyösünü vurdu. 4 Haziran'dan beri Beyrut'a yapılacak herhangi bir saldırının, savaşın “kapsamlı bir şekilde yeniden başlamasına” yol açacağı konusunda uyarıda bulunan İran, İsrail'e balistik füze saldırıları ile karşılık verdi. İsrail de aynı şekilde cevap verdi ve karşılıklı saldırılar birbirini takip etti. Yeniden “hesabın görülmek” istendiğine dair işaretler ortaya çıktığı anda Hizbullah, 24 saat içinde ikinci kez İsrail içini hedef aldı. Ancak bu saldırılar dizisinin çok daha derin kökleri var.

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri harekâtı nisan başında kırılgan bir ateşkesle sona erdiğinde, anlaşma temel anlaşmazlıkların hiçbirini ele alıp çözmedi, yalnızca onları dondurdu. Ateşkes, İsrail'in Güney Lübnan'ın bazı kısımlarını kontrol etmeye devam etmesine, Hizbullah'ın silahlı kalmasına ve meydan okumasına, İran'ın nükleer programının gri bir bölgede ve Hürmüz Boğazı'nın etkin İran kontrolünde kalmasına olanak tanıdı. Her iki taraf da istediğini elde edemedi. İsrail, Tahran'da bir rejim değişikliği gerçekleştirmeyi başaramadı ve İran, İsrail'i Lübnan'dan çıkaramadı. Ateşkes barış değildi, silahlı bir duraklama ve yıpratma savaşıydı.

Herhangi bir anlaşmanın gerçek koşullarından uzakta, Netanyahu, ateşkes altında “iyi” bir anlaşmanın müzakere edilebileceğinden şüphe duyuyor. İsrail, “İran'ın hiçbir zaman savaş kazanmadığının ancak hiçbir müzakereyi de kaybetmediğinin” farkında

Lübnan cephesi daha geniş diplomatik süreci en çok baltalayan hususlardan biriydi. Mart ayından bu yana 3 binden fazla Lübnanlı öldürüldü,1 milyondan fazlası yerinden edildi ve İsrail kara kuvvetleri Lübnan'ın güneyinde kilometrelerce ilerledi. Hizbullah 2024’teki savaştan sonra örtülü olarak güneyden çıkmış olsa da İran'ın talimatıyla savaşmaya devam etti. Hem İran hem de Hizbullah, herhangi bir anlaşmanın ön koşulu olarak İsrail'in Lübnan'dan tamamen çekilmesini talep ediyor ve ABD ile İran arasındaki nükleer müzakereler ile Lübnan cephesini açıkça birbirine bağlıyor.

Ateş altında müzakereler

Bu son turu ateşleyen İsrail'in Beyrut'a saldırısı bir yanlış değerlendirme değildi. Kasıtlı ve Netanyahu açısından mantıklı nedenleri olan bir seçimdi.

 Kurtarma ekipleri, Lübnan'da Beyrut’un güney banliyösünde gerçekleşen İsrail hava saldırısının hedef aldığı alanda çalışıyor, (Arşiv-Reuters)Kurtarma ekipleri, Lübnan'da Beyrut’un güney banliyösünde gerçekleşen İsrail hava saldırısının hedef aldığı alanda çalışıyor, (Arşiv-Reuters)

Netanyahu hiçbir zaman Trump'ın diplomatik sürecine tam olarak katılmadı. Oval Ofis'te Trump'ın karşısında oturduğu ve herhangi bir anlaşmanın ön koşulu olarak İran'ın balistik füze kapasitesinin ortadan kaldırılmasını talep eden bir kırmızı çizgi sunduğu şubat ayından bu yana, İsrail ile ABD'nin hedefleri arasındaki çelişki tüm gözlemciler için aşikâr hale geldi. Trump, ara seçimlerden önce zaferini ilan etmesine, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına ve ABD'nin dikkatini Ortadoğu'dan uzaklaştırmasına olanak tanıyan bir anlaşma istiyor. Netanyahu ise İran'ı kalıcı olarak zayıflatmak istiyor.

Herhangi bir anlaşmanın gerçek koşullarından uzakta, Netanyahu, ateşkes altında “iyi” bir anlaşmanın müzakere edilebileceğinden şüphe duyuyor. İsrail, Trump'ın da başkan olmadan önce söylediği gibi “İran'ın hiçbir zaman savaş kazanmadığının, ancak hiçbir müzakereyi de kaybetmediğinin” farkında. İslam Cumhuriyeti sabırlı ve Başkan Trump'ın savaşı bitirmek istediğini biliyor. Bu nedenle İsrail, nisan ayından bu yana gördüğümüz gibi gerginliklerle kesintiye uğrayan kaygılı bir sakinlik yerine, ateş altında yürütülen müzakereleri tercih etti.

Netanyahu seçimler yaklaşırken İran'ın İsrail'e yönelik bir saldırısını yanıtsız bırakma riskinin Trump'ı kızdırma riskinden daha büyük olduğunu da biliyor

İran ile savaşı sürdürmeden sürekli Hizbullah'ı hedef almak, Tahran üzerindeki baskıyı sürdürmenin bir yoluydu. Güç ve kabiliyetlerindeki gerilemeye rağmen Hizbullah, İran'ın en güçlü vekillerinden biri olmaya devam ediyor. 2024 savaşından önce kendisi sadece bir vekil değil, İran'ın İsrail'i caydırma gücünün temel dayanağıydı. O tarihten bu yana Hizbullah, gücünü yeniden inşa etmede daha doğrudan rol oynayan İran'ın yardımıyla yeniden silahlanma çabasına girdi.

Siyasi hesaplar

Lübnan'da savaşın sürdürülmesi kararının da siyasi hesaplara dayandığına şüphe yok. Ekim 2023'te Hizbullah Gazze'ye destek için kendi cephesini açmaya karar verdiğinde İsrail, kuzey sakinlerine onları bu tehditten kurtaracağına dair söz vermişti. 2024’teki çatışma bir başarı olarak görülüyordu, ancak bu başarı, Hizbullah'ın insansız hava araçlarının hâlâ İsrail'i tehdit etme kabiliyetine sahip olduğunu göstermesinin ardından 2026'da büyük ölçüde aşınmış oldu. Kuzeyin hüsrana uğramış sakinleri, Netanyahu'nun İsrail kamuoyunun bir kesimini İsrail'in bugünkü durumunun 6 Ekim 2023'tekinden daha iyi olduğuna ikna etmekteki başarısızlığını temsil ediyorlar.

Tahran'ın merkezindeki büyük bir reklam panosunda, merhum İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni ve Dini Lider Ali Hamaney'in resimleri sergileniyor, 8 Haziran 2026 (AFP)Tahran'ın merkezindeki büyük bir reklam panosunda, merhum İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni ve Dini Lider Ali Hamaney'in resimleri sergileniyor, 8 Haziran 2026 (AFP)

İran ile varılacak hayal kırıklığı yaratan bir anlaşma, bu izlenimi güçlendirebilir ve 7 Ekim'den sonra Bibi'den vazgeçen bazı sağcı seçmenlerin yaklaşan seçimlerde kendisine yeniden oy vermesini engelleyebilir. Bu aynı zamanda Trump ile Bibi arasındaki ilişkinin artık eskisi kadar güçlü olmadığına ve Washington'un bile sabrını ve devam etme gücünü kaybetmeye başladığına dair bir işaret de gönderecektir.

Bu nedenle Trump'ın 6 Haziran'daki “İşlerin nasıl yürüyeceğine Netanyahu karar vermiyor ve İran ile bir anlaşmayı kabul etmekten başka seçeneği olmayacak. Tüm kararları ben veriyorum, o değil” açıklaması çok etkili oldu. Bu, yakın geçmişte bir Amerikan başkanının İsrail başbakanına yönelik en doğrudan azarlamasıydı. Trump, Financial Times'a İsrail Başbakanının anlaşmayı kabul etmekten başka seçeneği olmayacağını söyledi. Ancak Netanyahu, Trump'ın nüfuzunun da sınırları olduğunu biliyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Amerikan Başkanı, bir iç politik bedel ödemeden en önde gelen bölgesel ortağını alenen küçük düşüremez ve Netanyahu 30 yılını Washington'da nasıl manevra yapılacağını öğrenmekle geçirdi.

Netanyahu, seçimler yaklaşırken İran'ın İsrail'e yönelik küstah saldırısını yanıtsız bırakma riskinin, Trump'ı kızdırma riskinden daha büyük olduğunu da biliyor. Bu argümanı doğrudan Trump'a sunmuş, Trump'ın buna açıkça karşı çıkan açıklamalarına rağmen Başkan’dan İsrail'in vereceği yanıtı kabul etmesini istemiş, aksi takdirde İsrail'in tek taraflı eylemiyle yüzleşeceğini söylemiş olabilir.

İran'ın tehlikeli mantığı

Dışarıdan bakıldığında İran'ın davranışları pervasız görünüyor. Ekonomisi tükenmiş durumda; yıllar süren ve savaş kargaşasının daha da şiddetlendirdiği yaptırımlar enflasyonu kriz seviyelerine iterken, Hürmüz Boğazı'ndaki çıkmazın etkileri ABD’de mortgage ve enerji piyasalarına da sıçradı. Şubat ayındaki harekâtı başlatan saldırılar Dini Lider Hamaney'i öldürdü ve hayatta kalan rejim, önceki rejimden daha kırılgan ve şüpheci. Peki, Tahran neden gerilimi tırmandırıyor?

Herhangi bir anlaşma sınırlı olacak ve savaşı tamamen sona erdirme ve gerçek müzakereleri belki de hiçbir zaman gelmeyecek ikinci bir aşamaya erteleme anlaşmasından ibaret olacaktır

Cevap İran'ın neyi engellemeye çalıştığında yatıyor. Reuters, 1 Haziran'da İran'ın sınırlı bir geçici anlaşma için baskı yaptığını bildirdi. İran, zenginleştirme konusunda geri dönülemez tavizler vermeden, nükleer meselenin ertelenmesi karşılığında yaptırımların hafifletilmesini istiyor. Rejimin tüm müzakere stratejisi, kolayca baypas edilemeyecek veya kendisine koşullar empoze edilemeyecek bir taraf olarak güvenilirliğini korumaya dayanıyor. Eğer İran, Lübnan'da Hizbullah'ı silahsızlandıracak ve İsrail güçlerinin Lübnan'ın güneyinde kalmasını sağlayacak bir ateşkes çerçevesini kabul ederse bu, Washington'a İran'ın gelecekte topraklarına yönelik herhangi bir saldırıya karşı birincil caydırıcı unsur olarak gördüğü vekil ağından tamamen vazgeçmeye zorlanabileceği mesajını verecektir.

İran'ın düzenlediği saldırıların ardından Eriha'nın eteklerinde yarısına kadar yere gömülmüş bir füze, 8 Haziran 2026 (AFP)İran'ın düzenlediği saldırıların ardından Eriha'nın eteklerinde yarısına kadar yere gömülmüş bir füze, 8 Haziran 2026 (AFP)

İran, Washington'daki rakibine göre risk konusunda daha iştahlı olmasına rağmen, ABD ablukasının eninde sonunda kendisine zarar vereceğini ve protestoların yeniden başlayabileceğini belki de biliyor. Aslında tansiyon yeniden yükselmeden önce bazı sınırlı protestolar görüldü.

Bundan sonra ne olacak?

Son dönemdeki gerginliklere rağmen Başkan Trump'ın hâlâ diplomasiden yana olduğu açık. Her ne kadar İsrail, belki de İsrail-Amerikan ilişkileri pahasına kendisine bir manevra marjı sağlamayı başarmış olsa da yine de Trump'ın isteklerini hesaba katması ve savaşın daha geniş çapta yeniden başlamasını istiyormuş gibi görünmemesi gerekiyor. Öte yandan İran, İsrail'in Beyrut’a yönelik saldırısına sert bir yanıt vermesine, Amerikan üslerini tehdit etmesine rağmen Amerikan güçlerini içine çekebilecek bir adım olabilecek Körfez'deki savaşı henüz yeniden başlatmadı.

Başka bir deyişle, yeniden uçurumun eşiğine gelmiş olsak da bir anlaşmaya giden yol hâlâ açıktır. Herhangi bir anlaşma sınırlı olacak ve savaşı tamamen sona erdirme ve gerçek müzakereleri belki de hiçbir zaman gelmeyecek ikinci bir aşamaya erteleme anlaşmasından ibaret olacaktır. Bu kesinlikle çatışma için sıkıntı verici ve istikrarsız bir son olacaktır. Ancak İran ve İsrail gerilimi artırmaya devam ederse bu süreç bile şimdi kapanma yolunda ilerliyor olabilir.

"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."



Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Enver el-Ansia

Ortadoğu’nun -Yemen’in de bu tablonun önemli bir parçası olduğu dikkate alındığında- İran ile ABD/İsrail arasında yaşanan önceki savaş turlarında görülenlerden daha kötü bir senaryoya sürüklenmesini önlemek için zamana karşı yarışıldığı açık. Bu süreçte Katar diplomasisi, ABD ile İran arasında dolaylı müzakereler için bir fırsat yaratma umuduyla belki de son girişimlerini yürütüyor. Ancak İran ve ABD’nin birbirlerine yönelttiği, müzakereler öncesinde alışılmış bir pazarlık manevrası olarak değerlendirilemeyecek ölçüde ağır ve karşılanması güç talepler, bu çabaları zorlaştırıyor.

Bugün ortaya çıkan tablo tamamen farklı. Mesele artık siyaset ve medya gündeminde yaşanan küçük bir fırtınadan ibaret değil. Tahran, bu karşılaşmaya hazır olduğunu söylüyor. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, ordu komutanlarına ‘hedef listesinin güncellenmesiyle birlikte coğrafi sınırlama olmaksızın doğrudan ve etkili karşılık verilmesi’ talimatını verdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise en sert ve uzlaşmaz açıklamalarından birinde, diplomatik üslubun dışına çıkarak, “Güçlerimiz, ülkemize saldırmaya cesaret edenlere yıkıcı bir darbe indirecek. Artık hiçbir kırmızı çizgi yok” dedi.

Öte yandan Washington ve Tel Aviv, Tahran’a en ağır darbeyi indirmek için askeri hazırlıklarını tamamladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın muğlak ve çelişkili açıklamaları artık öngörülerde bulunmak için sağlam bir dayanak oluşturmuyor. Bu açıklamalar, ABD ve İsrail ordularının hareketliliğini ve tetiği çekmeye hazır olduklarını da gizleyemiyor. Sahadaki gelişmeler ve somut göstergeler, bu adımın eş zamanlı ya da aşamalı olarak atılmasının neredeyse kesinleştiğine işaret ediyor.

dsxv
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki Beyaz Saray’da (AFP)

İran’ın savaş hazırlıkları, Tahran’ın mevcut duruma ilişkin değerlendirmelerinin yersiz olduğu anlamına gelmeyebilir. Bölgede 50 bin Amerikan askerinin ve 20 savaş gemisinin bulunması, operasyonların aylık maliyetinin 2 ila 3 milyar dolar arasında değişmesi, sınırlı bir harekât düzenlemek amacı taşımıyor. Aksine amaç, önceki hava harekâtlarında ulaşılamayan hedefleri gerçekleştirmek. İsrail ve ABD’nin açıklamalarına göre bu kez asgari hedef, İran’ın nükleer tehdidini kesin olarak ortadan kaldırmak. Bunun bedeli ülkeyi yarım asır geriye götürmek olsa bile… Başka bir ifadeyle ideolojik, askeri ve ekonomik tüm alanlarda dişleri, pençeleri ve bölgesel uzantıları olmayan bir İran yaratmak.

Bu noktada, İran’ın köşeye sıkışmış ve yaralı bir canavar gibi elindeki imkânlarla karşılık vereceğine yönelik tehditlerini göz ardı etmek akılcı değil. Üstelik bu karşılık, İran açısından intihar ve kaçınılmaz bir ölüm anlamına gelmediği sürece mümkün olan tüm kapasitenin kullanılması şeklinde gerçekleşebilir. Tel Aviv ve Washington bu ihtimali dikkate almayabilir, ancak ABD’nin Körfez bölgesindeki diğer müttefikleri açısından durum böyle görünmüyor. ABD merkezli CNN’in üst düzey bir güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberine göre İran, bölgedeki yapay zekâ altyapısını, ABD veya İsrail'in saldırısına uğraması halinde düzenleyeceği misilleme saldırılarının olası hedefleri arasına aldı. İranlı yetkili, yapay zekâ altyapısının hedef alınmasının enerji krizi ve Hürmüz Boğazı’yla sınırlı kalmayacak sonuçlar doğurabileceğini, etkilerinin tüm dünyaya yayılabileceğini belirtti. Yetkiliye göre çatışmaların yeniden başlaması, uzun süreli ve sürprizlerle dolu bir savaşa dönüşecek; bu süreçte İran, ‘öngörülebilir bir davranış biçimi’ izlemeyecek.

Peki, böyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali nedir? Özellikle Körfez ülkelerinin İran'ın doğrudan saldırılarının yanı sıra Irak’taki Şii gruplar ve Yemen’deki Husiler üzerinden eş zamanlı saldırılarla karşı karşıya kalması durumunda, bu ülkelerin söz konusu tehditle başa çıkma kapasitesi ne düzeydedir?

Katar diplomasisi, Washington ile Tahran arasındaki savaş çığlıklarıyla yarış içinde

Yemen’de gözlemciler, ülkelerinin içinde bulunduğu savaş koşullarına rağmen bölgede yaşanan gelişmeleri takip ediyor. Ancak bu gelişmelere yönelik belirgin bir ilgisizlik söz konusu. Günlük yaşamlarını kuşatan cehennem koşulları, dikkatlerini daha çok ülkelerinin geleceğine ve Washington ile Tahran arasında silahlı çatışmaların yeniden başlamasının Yemen üzerindeki olası etkilerine yöneltiyor. Körfez ülkelerinde ise Tahran ile ABD/İsrail arasındaki giderek artan gerilim, bölgedeki siyasi elitlerin ve basın-yayın kuruluşlarının gündemine hâkim durumda. Bölgedeki tüm hükümetler bu gerilimi ciddiye alıyor ve söz konusu tehditlere karşı gerek müttefiklerinden destek alarak gerekse kendi imkânları ölçüsünde hazırlık yapıyor.

sxdv
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 27 Ekim 2026 tarihinde Rusya’nın Moskova kentinde Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani ile bir araya geldi. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bölge ülkelerinin, Katar hükümetinin şu anda yürüttüğü olağanüstü diplomatik girişimlerin belirli ölçüde tansiyonu düşürmesini, gerilimi azaltmasını ve ihtimali giderek artan askeri çatışmayı ertelemesini umut ettikleri kesin. Ancak İran ve ABD’nin tutumları hâlâ birbirinden oldukça uzak. Müzakerelerin başlaması ve tarafların en karmaşık anlaşmazlık konularını ele alması halinde ise ayrıntıların yaratacağı sorunların gölgesi müzakere masasının üzerinden eksik olmayacak.

Ancak hiç kimsenin arzu etmediği bir savaşın çıkması durumunda bu ülkeler, yalnızca meşru müdafaa haklarını kullanmakla yetinmeyebilir; uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın güvence altına aldığı bu hak çerçevesinde karşılık verme ve caydırıcılık yoluna da başvurabilir. Katar’ın girişimlerinde ilerleme kaydedildiğine ilişkin açıklamalar ve Doha’nın İranlı ve Amerikalı taraflarla yürüttüğü temaslarda hakim olduğu belirtilen ‘olumlu’ hava, tek başına iyimserlik için yeterli değil. Zira bu tür açıklamalar, diplomatik müzakere süreçlerinde olağan ve alışılmış bir uygulama niteliği taşıyor. Ancak bunlar, askeri hazırlıkların çatışmaya doğru belirgin bir hızla ilerlediği gerçeğini değiştirmiyor. Söz konusu açıklamalar, çatışmanın önlenmesi, hatta yalnızca ertelenmesi için bile yeterli görünmüyor. Çünkü bu hazırlıklar için harcanan yüz milyonlarca doların, aslında ulaşılması mümkün olan bir anlaşmayı sağlamak amacıyla kullanıldığını düşünmek mantıklı değil. Böyle bir anlaşmaya ulaşma ihtimali bulunsaydı, üç uçak gemisinin bölgeye sevk edilmesi ve on binlerce Amerikan askerinin bölge çevresinde konuşlandırılması için bu kadar büyük kaynak ayrılmazdı.

Washington ile Tahran arasındaki müzakere masasındaki tutumlar yalnızca birbirine zıt ya da taban tabana karşıt olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarafların birbirlerine yönelttiği tehdit ve gözdağı içeren ifadeler nedeniyle daha çatışmalar başlamadan silahlı bir hesaplaşmanın eşiğine gelmiş durumda. Herhangi bir müzakere öncesinde savaşın durdurulmasını şart koşan ve nükleer programını Washington ile görüşmeyi kesin bir dille reddeden Tahran’a karşılık ABD, İran’ın nükleer programının müzakerelerin merkezinde yer almadığı hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor. ABD ile birlikte Batı’daki başlıca güçler ve dünyadaki ülkelerin büyük bölümü de İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda hemfikir.

dc
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetine bağlı bir savaşçı, 26 Ekim 2026 tarihinde, Yemen’in batısındaki Taiz vilayetinde, Husilerle çatışma hattındaki bir mevziye doğru ateş ediyor. (AFP)

Dolayısıyla taraflar arasındaki uçurum son derece derin ve bu mesafenin kolayca kapatılması ya da aşılması mümkün görünmüyor. Bu uçurum, ne ciddi bir irade ve karşılıklı tavizlerin getireceği bedelleri göze alma cesareti olmaksızın yürütülen göstermelik ve kurnazca diplomatik müzakerelerle ne de iki farklı tutum arasındaki çatışmayla giderilebilir. İran, nükleer projesini korumayı varoluşsal bir mücadele olarak görürken ABD açısından olası bir çatışma, uzun süreli bir savaşın yalnızca bir muharebesi ya da bir aşaması olabilir. Washington, bu çatışmanın uzamasından rahatsızlık duymuyor. Ancak her iki durumda da temel sorun şu: Tahran bunun bedelini ekonomisinin öz kaynakları ve ulusal imkânlarıyla öderken Washington, sermayesinden değil, sahip olduğu servet ve güç fazlasından harcama yapıyor.

Bunun Yemen’de olup bitenlerle ne ilgisi var?

Yemen’deki savaşa gelince, Trump’ın İran-ABD çatışmasının en ciddi sınamalarından ya da yerel düzeydeki en tehlikeli yan etkilerinden biri olarak gördüğü bu konuda, Husilerin Suudi Arabistan’ı savaşın tarafı haline getirme ısrarına rağmen, asıl krizlerinin Suudi Arabistan’la değil, özünde Yemen ve Yemenlilerle yaşandığının farkında oldukları görülüyor. Buna karşın Husiler, İran’ın boğaza yönelik emellerini gerçekleştirmek amacıyla askeri çabalarının büyük bölümünü Babu’l Mendeb’e yöneltiyor. Bu durum, söz konusu savaşın İran ile ABD arasındaki daha geniş çaplı çatışmayla bağlantılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Husilerin İran destekli savaşının Babu’l Mendeb yakınlarında şiddetlenmesi ve milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tekrarlaması, Tahran’ın bu stratejik boğaza ne pahasına olursa olsun yeniden hâkim olma çabasının boyutunu gösteren bir ölçüt niteliği taşıyor. İran, böylece ABD ile beklenen karşılaşmada kendisine belirli bir avantaj sağlayabilecek bir konum elde etmeyi umuyor.

Husilerin, ülke içinde ve dışında herhangi bir sınır veya kısıtlama gözetmeksizin ilan ettiği ‘tırmanma savaşı’ nedeniyle Yemen’in tamamının çalkantı içinde olduğu doğru. Bu durum özellikle Taiz vilayetinde daha belirgin şekilde yaşanıyor. Ancak bu savaşın en ağır bedelini ödeyen cephe olma özelliğini koruyan Taiz’de yaşananların ve Yemen genelinde işlenen ihlallerin sorumluluğunun en büyük bölümü İran ve onun vekili konumundaki Husilere ait.

Bu ve başka nedenlerle Yemenlilerin büyük bölümü, İran’ın bugün karşı karşıya olduğu ağır askeri ve siyasi kuşatmayla ya da ABD ve İsrail’le muhtemel çatışmasının nasıl sonuçlanacağıyla ilgilenmiyor. Bununla birlikte Yemen hükümetinin, daha ciddi askeri saldırı ve baskılarla karşı karşıya kalabileceğine yönelik endişeler bulunuyor. Husilerin hükümete yönelik saldırıları da bu tehditlerin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.


İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
TT

İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)

İngiltere İşçi Partisi, çevreci partiden seçilmiş yerel yöneticilerin, partilerinin “Siyonizmin bir ırkçılık biçimi olduğunu” belirten kararını kınamayı reddetmesi üzerine dün 11 yerel mecliste Yeşiller Partisi ile yürüttüğü iş birliğini ve iktidar paylaşımı düzenlemelerini sona erdirdi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bridget Phillipson, yayımladığı açıklamada, iktidardaki partinin “ülkenin bütün toplumsal kesimlerine ve yönetimin her kademesinde hizmet etmek için var olduğunu” belirtti. Phillipson, “Yerel düzeyde hiçbir iktidar paylaşımı anlaşması, tüm toplumsal kesimlerin üyelerini ve ortak değerlerimizi savunma yönündeki ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirmemizin önüne geçemez” ifadelerini kullandı.

Partisinin saflarındaki antisemitizmi ortadan kaldırmak için yoğun çaba gösterdiğini belirten Phillipson, “Yaptıklarımız, İşçi Partisi'nin bugün diğer partilerle ilişkilerinde de aynı standartları uygulama sorumluluğundan geri adım atmadığının kanıtıdır” dedi.

Yeşiller Partisi, 4 Ekim'de düzenlenen yıllık konferansında Siyonizmi “bir ırkçılık biçimi” olarak nitelendiren kararı kabul etmişti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre karar, İngiltere'deki Yahudi kuruluşlarının ve İsrail hükümetinin sert tepkisine yol açtı.

Parti, aynı kararda tarihî Filistin topraklarının tamamında “tek ve demokratik bir Filistin devleti” kurulmasını da desteklemişti.

Söz konusu karar, parti içinde ciddi görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı. Karar, bin 22 üyenin desteğini alırken, 813 üye tarafından reddedildi.

Zack Polanski liderliğinde yükselişe geçen Yeşiller Partisi, sol çizgisini güçlendirmiş ve Filistin yanlısı söylemiyle öne çıkmıştı. Ancak son dönemde yaşanan çeşitli tartışmaların ardından partinin kamuoyundaki imajı zedelenirken, kamuoyu yoklamalarındaki desteğinde de gerileme yaşandı.


New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
TT

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)

New York eyaletinin kuzeyindeki kırsal bir bölgede yaşayan çocuk, kızamık hastalığına yakalanmasının ardından hayatını kaybetti. Eyalet yetkililerinin dün yaptığı açıklamaya göre bu ölüm, ABD'nin New York eyaletinde son 30 yılda kızamık nedeniyle kaydedilen ilk ölüm oldu.

New York Valisi Kathy Hochul, çocuğun Syracuse kentinin yaklaşık 150 kilometre kuzeyinde bulunan Lewis County'de hayatını kaybettiğini açıkladı. (Associated Press)

ABD, yüksek aşılama oranlarını koruyarak 2000 yılında kızamığın ülke içindeki yayılımını durdurmayı başardı. Ancak aşılama oranları son yıllarda, bu viral hastalığın salgına dönüşmesini önlemek için gerekli olan yüzde 95 seviyesinin altına geriledi.

Demokrat Partili Vali Hochul çocuğun ölümünün, “Washington'un Amerikalıları önlenebilir hastalıklardan korumak için onlarca yıldır elde edilen ilerlemeyi kasıtlı olarak baltalaması durumunda nelerin tehlikeye girdiğini acı bir şekilde hatırlattığını” söyledi.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), ülkede bu yıl kızamıkla bağlantılı üç ölüm kaydedildiğini doğruladı. Ancak eyalet sağlık müdürlükleri daha yüksek sayılar bildirdi.

Pensilvanya eyaletindeki sağlık yetkilileri, bu yıl kızamık nedeniyle 5 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Yetkililer, altıncı bir ölüm vakasının söz konusu olup olmadığını da araştırıyor.

Vali Hochul, New York'un komşu eyaletlerinde ve eyaletin kırsal bölgelerinde kızamık vakalarının görülmesi üzerine ekim ayının başında “afet acil durumu” ilan etmişti.

Yayımlanan kararnameyle kızamık aşısı yapma yetkisi sağlık görevlileri, ebeler ve diğer sağlık çalışanlarını da kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca hemşirelerin de doktorlarla birlikte tıbbi test yapılmasına yönelik talimat verebilmesine izin verildi.