İslamabad Anlaşması’nın dinamikleri: Lübnan İsrail ile İran arasında ‘caydırıcılık laboratuvarına’ dönüştü

Müzakere süreci Trump ve Avn'ın görev sürelerini aşabilir

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

İslamabad Anlaşması’nın dinamikleri: Lübnan İsrail ile İran arasında ‘caydırıcılık laboratuvarına’ dönüştü

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Elie Kuseyfi

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü doğum gününde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in İran ile ABD arasında ‘barış anlaşması’ yapıldığını ilan etmesiyle değerli bir hediye aldığını söyleyebilir. Trump gibi kendisini dünyadaki olayların merkezine koymaya çalışan bir başkan için bu küçük bir ayrıntıdan ibaret değil. Dolayısıyla Trump’ın, yaklaşık iki ay önce ‘uygarlıklarını yok etmekle’ tehdit ettiği -modern tarihte bir devlet başkanından çıkan en tuhaf açıklamalardan biri olan bu söyleminin ardından- İran’ın anlaşmayı doğum günü hediyesi olarak sunduğunu söylemesi bekleniyor.

İran’da anlaşmayı kınayan ve bunu ‘Trump'a doğum günü hediyesi’ olarak nitelendiren protesto gösterilerinin patlak vermesi de oldukça anlamlı. Daha önce göstericiler, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi Washington ile anlaşma imzalanmasını destekleyerek İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in kanını heba etmekle suçlamıştı. Bu durum, İran içindeki derin bölünmüşlüğün boyutlarını gözler önüne seriyor. Öyle ki yeni Dini Lider Mucteba Hamaney'in saklandığı yerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne acil bir mesaj göndererek anlaşma yoluna girmeleri talimatı vermek üzere bizzat devreye girmesi gerekti.

Ne var ki sonuç itibarıyla Trump'ın doğum günüyle anlaşmanın ilanının çakışması, dünyanın ikinci başkanlık döneminin ilk iki yılını onunla başa çıkmaya çalışarak geçirdiği Trump için yalnızca sembolik bir kazanımdı. Halen tartışılan İran'a karşı savaş -Trump'ın bunu kendi iradesiyle mi başlattığı yoksa Binyamin Netanyahu'nun onu buna mı sürüklediği henüz netlik kazanmadı- ikinci döneminin kritik bir dönüm noktası olabilir. Zira bu dönem yarı noktasına yaklaşıyor ve Trump'ın bu süreçten güçlü mü yoksa zayıf mı çıkacağı henüz bilinmiyor. Onu bekleyen ilk sınav ise büyük olasılıkla varılması mümkün olmayacak nihai bir anlaşma olmaksızın İran ile savaşı sonlandırma aceleciliğinin ardındaki etkenlerden biri olan kasım ayındaki ara seçimler olacak.

Mevcut biçimiyle anlaşmanın krizi çözmekten değil dondurmaktan ya da yönetmekten ibaret olduğu söylenebilir.

İran'ın kendisi de mevcut döneminin en tehlikeli ve hassas dosyası olan İran meselesini Trump'ın ele alış biçiminden zarar gördüğü kadar kazanç da sağlamış olabilir. Bu tablo önümüzdeki haftalarda ve hatta aylarda netleşecek. Zira Amerikan cumhurbaşkanı ile ‘yeni’ İran rejimi önünde halen mevcut anlaşmanın sonuçlarını belirsiz bırakan yaklaşık iki yıllık ikili ilişki süreci uzanıyor.

Anlaşmanın mevcut biçimiyle krizi çözüme kavuşturmaktan değil dondurmaktan ya da yönetmekten ibaret olduğunu söylemek fazladan açıklama gerektirmiyor. İlk aşamada ‘Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesini’ ve Hürmüz Boğazı'nda deniz trafiğinin yeniden açılmasını öngörüyor. Bu da piyasaların sakinleşmesine ve Trump'ın şu an istediği petrol fiyatlarının düşmesine zemin hazırlıyor. Öte yandan savaşın ilan edilen gerekçesini oluşturan nükleer meselenin müzakeresi ikinci aşamaya erteleniyor. Bu aşamanın uzun ve karmaşık olması ve bir anlaşmayla sonuçlanmaması kuvvetle muhtemel. Zira yaptırımların kısmen kaldırılmasından, dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasından ve belki Hürmüz Boğazı'ndan geçen tankerlerden geçiş ücreti almaktan kazanım sağlayacağı öngörülen İran, nükleer dosyada taviz vermeye mecbur hissetmeyecek. Bu durum ise İsrail'in başlıca endişe noktasını oluşturuyor.

dcfthy
Nebatiye'de yıkılmış bir binanın önünden geçen, eşyalarla dolu bir araba, 15 Haziran 2026 (AFP)

Buna ek olarak yarı resmi haber ajansı Mehr yayımladığı İran versiyonu müzakereleri zenginleştirilmiş maddelerin ve uranyum zenginleştirmenin akıbeti, yaptırımların kaldırılması ve İran ekonomisinin yeniden imarı programıyla sınırlandırıyor. İran'ın füze programı ve ‘direniş gruplarına’ destek meselesini ise açıkça gündemin dışına itiyor. Tel Aviv'in ABD ile İran arasındaki herhangi bir müzakerenin bu iki konuyu kapsamasında ısrar ettiği biliniyor. Anlaşmanın resmi versiyonu henüz yayımlanmadığından sızdırılan İran versiyonundaki bilgilerin doğruluğunu teyit etmek mümkün değil. Bununla birlikte taraflar arasındaki ve anlaşmayla sonuçlanmayan önceki müzakere turları pratikte yalnızca nükleer dosyayla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla mevcut müzakere sürecinde de aynı tablonun tekrarlanabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Ne var ki sürecin sağlam bir anlaşmayla noktalanabileceğine dair belirleyici bir işaret de bulunmuyor.

Dolayısıyla Trump'ın New York Times (NYT) gazetesine İran ile nükleer anlaşma sağlanamazsa Tahran'a askeri saldırıları yeniden başlatacağını ya da Orta Doğu'nun bölge gelirlerinin yüzde 20'si karşılığında ABD'yi ‘Orta Doğu'nun bekçisi’ yapacağını söylemesi şaşırtıcı değil. ABD Başkanı’nın öngördüğü senaryonun gerçekleşeceğini kesinlikle iddia etmek mümkün olmasa da bu açıklama, görev süresi İran'la bir nükleer anlaşma imzalamadan sona erme ihtimalinin hâlâ yüksek olmaya devam ettiğine işaret ediyor.

İran'la varılan anlaşmanın açıkça ara seçimler arifesindeki iç rekabet pazarına girdiği görülüyor. Dahası bu anlaşma yaklaşık iki yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı yarışının ipuçlarını ele veren bir göstergeye dönüştü.

Bu yüzden Washington ile Tahran arasındaki nihai anlaşma ihtimallerine dair değerlendirme önemli olmakla birlikte, mevcut anlaşmanın anlık yansımalarını ya da daha doğru bir ifadeyle başta ABD ve İsrail olmak üzere doğrudan ilgili ülkelerdeki dinamikleri -İran'ı ve tüm bu dinamiklerin kesişim ve çelişkilerinin sonuçlarıyla defalarca kez karşı karşıya kalan Lübnan'ı- göz ardı ettirmemeli.

ABD cephesine bakıldığında İran'la varılan anlaşmanın açıkça ara seçimler arifesindeki iç rekabet pazarına girdiği görülüyor. Dahası bu anlaşma, yaklaşık iki yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı yarışının ipuçlarını veren bir göstergeye dönüştü. Özellikle bu dosyada baş müzakereci olarak Başkan Yardımcısı JD Vance'ın öne çıkmasıyla tablo daha da netleşti. Vance dün İran ile varılan anlaşmanın imza törenine önümüzdeki cuma günü İsviçre'de katılmayı planladığını açıkladı. Vance'ın aynı anda önümüzdeki ara seçimlerin ardından başkanlığa aday olup olmayacağını eşiyle tartışacağını duyurması da önemli bir gelişmeydi.

fgb
Nebatiye'nin merkezinde, ağır hasar görmüş bir bölgeden geçen bir adam, 15 Haziran 2026 (AFP)

Vance'ın İran'a karşı savaşa itiraz eden ABD yönetimindeki en belirgin isimlerden biri olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu tutum onu başkanlık yarışındaki olası rakibi Dışişleri Bakanı Marco Rubio'dan keskin biçimde ayıran bir özellik. Bu nedenle Tahran, İslamabad müzakerelerinde ABD heyetinin başına Vance'ın getirilmesini koşul olarak öne sürdü. Vance aynı zamanda ABD yönetiminden Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Harika Yap/MAGA) hareketi içinde İsrail'i eleştiren halk tabanıyla en fazla örtüşen isim. Son günlerde İran meselesinde ABD ve İsrail’in öncelikleri arasındaki çelişkiyi dile getiren de bizzat Vance oldu. Dolayısıyla onun mevcut yönetimin eğilimlerine etkisinin ölçülmesi, özellikle ABD-İsrail çelişkisinin yansımalarını doğrudan hisseden Lübnan başta olmak üzere bölge dosyaları açısından belirleyici önem taşıyor.

İsrail cephesine gelince, ABD ile İran arasında varılan mutabakat muhtırasının siyasi ve askeri çevrelerin neredeyse tamamı tarafından reddedildiği söylenebilir. Bu muhtıra Netanyahu'nun siyasi kariyerinde belirleyici bir kavşağı oluşturan ve onu iktidardan düşürebilecek nitelikte olan, önümüzdeki ekim ayında yapılması planlanan seçimlerin başlıca gündem maddesi haline geldi.

İsrailli yetkililer daha önce Netanyahu'nun Trump'a İsrail'in kendisini İran'la varılan anlaşmanın Lübnan'a ilişkin maddesiyle bağlı saymadığını ve ‘Hizbullah'a karşı hareket serbestisini kısıtlayan hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyeceğini’ ilettiğini açıklamıştı. Ancak ABD Başkanı'nın bu mesaja verdiği yanıt henüz kamuoyuna yansımadı. Bu tablonun gölgesinde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz dün, İsrail'in Lübnan'da kontrolünü ele geçirdiği topraklardan çekilmeyeceğini açıkladı.

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, Lübnan için iki senaryo öne sürdü. İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmemesi ve tam hareket serbestisini koruması, buna paralel olarak Hizbullah'ın güneyden uzaklaştırılmasını, İran'ın Lübnan'daki nüfuzunun zayıflatılmasını ve Lübnan ordusunun bölgeye konuşlandırılmasını öngören siyasi bir uzlaşıya ulaşılması ‘iyimser’ olarak nitelendirilebilecek olan senaryo. Bu senaryoda herhangi bir İsrail çekilmesi kademeli ve güney Lübnan'ın tamamen silahsızlandırılması koşuluna bağlı olacak.

‘Kötümser’ senaryo ise son derece tanıdık. Bu senaryoda ateşkes ilan edilmesi, İsrail'in ele geçirdiği topraklardan hızla çekilmesi, sorumluluğun şeklen Lübnan ordusuna ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) devredilmesi, ardından durumun yavaş yavaş eski haline dönmesi, İran'ın kaynak akışını yeniden başlatması ve Hizbullah'ın gücünü yeniden inşa etmesi yer alıyor.

İşgale karşı direnme adına askeri operasyonların sürdürülmesi, İsrail'in karşı saldırılarına zemin hazırlayabilir. Bu da dengeleri alt üst edebilir ve ABD-İran anlaşmasını tehlikeye atabilir.

Dolayısıyla İran-ABD anlaşmasının ardından İsrail'in ‘Lübnan cephesiyle’ nasıl başa çıkacağına dair, “Washington'ın İsrail'i ateşkese uymaya zorlama kapasitesi ne kadar ve özellikle Kasım 2024 ateşkes anlaşmasından bu yana süregelen ‘Hizbullah'a karşı hareket serbestisini’ Washington Tel Aviv'den alacak mı? Washington'ın İsrail'in Lübnan’ın güneyini işgal etmesine karşı tutumu ne olacak? ABD yönetimi, Litani Nehri'nin güneyinin Hizbullah militanlarından arındırılmasına dair güvenlik güvencesi olmaksızın dahi İsrail ordusunun güneyden çekilmesini sağlamak için baskı yapacak mı? Bu çekilme, Amerikan himayesindeki Lübnan-İsrail müzakeresi süreciyle mi yoksa Tahran'ın Hizbullah'ın askeri kanadını tasfiyeyi kabul etmesini öngören Washington ile Tahran arasındaki örtük mutabakatlar çerçevesinde mi gerçekleşecek?” şeklindeki başlıca sorular yanıt bekliyor.

cdfrgt
Beyrut'un güney banliyösünde bir kişi motosikletiyle, ortada hayatını kaybeden İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in ve İran’ın yeni Dini Lideri Mucteba Hamaney'in fotoğraflarının yer aldığı ve Arapça ‘Teşekkürler İran’ yazan büyük bir reklam panosunun önünden geçerken, 15 Haziran 2026 (AP)

Bu bağlamda İsrail televizyonu Kanal 12, 7 Haziran'da İran'ın Lübnan ve İsrail cepheleri arasında bağ kurulması konusundaki ısrarı sürdükçe bu bağın tek taraflı olamayacağını yazdı. Kanala göre ABD'nin, Lübnan'daki savaşı sona erdirme ve yoğun İsrail saldırılarını durdurma koşulu olarak İran'dan Hizbullah'a sağladığı ekonomik ve askeri yardımı kesmesini ve Hizbullah'ı yöneten DMO üyelerinin Lübnan'dan çekilmesini talep etmesi şart.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran cephesinde ise ‘yeni’ rejimin ABD ile anlaşma imzalanması arifesinde yaşadığı bölünmüşlüğün akıbeti konusunda “Bu kırılma kontrol altına alınabilecek mi yoksa etkileşim ve derinleşme eğilimi gösterecek mi?” sorusunu gündeme getiriyor. Özellikle DMO'nun doğrudan yönettiği ‘Lübnan cephesi’ bu bölünmüşlükten ve dönüşümünden doğrudan etkilenebilir. Bu da Hizbullah'ın yakın dönemdeki tutumunu yani agresifleşeceğini mi yoksa esneklik mi göstereceğini belirleyecek.

Öte yandan İsrail'in Lübnan güneyindeki işgalinin sürmesi, Hizbullah ve İran için kritik bir sınav oluşturmaya devam edecek. Lübnan'daki ateşkese bağlılık, genişleyen bu işgale teslimiyet ve uyum olarak yorumlanabilir. Buna karşılık işgale direniş adına askeri operasyonların sürdürülmesi İsrail'in karşı tırmanmasına zemin hazırlayabilir. Bu da dengeleri alt üst edebilir ve ABD-İran anlaşmasını tehlikeye atabilir. Özellikle Tel Aviv’in Dahiye’yi bombalaması -ki bu olasılık mevcut- İran'ın İsrail'i füzeyle hedef aldığı ‘Dahiye karşılığında İsrail’in kuzeyi’ denklemine göre İran'ın karşılık vermesini zorunlu kılabilir. İran pazar günü Hizbullah'ın Dahiye'ye saldırı yapılmasının ardından patlayıcı yüklü üç insansız hava aracı (İHA) ile saldırmasının ardından dahi İsrail'i vurmaktan kaçınarak bu denklemi görmezden geldi. Tahran bunu ABD’nin tavizler ve vaatler karşılığında verilen bir imtiyaz olarak gerekçelendirdi.

Müzakere sürecinin uzun ve karmaşık bir süreci olabilir. Trump'ın ikinci döneminin kalan süresini ve hatta altı yıllık görev süresinin ikinci yılına giren Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın dönemini aşabilir.

Hizbullah’ın ABD ile İran arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşılayan bir bildiriyle ‘2 Mart öncesine’, yani İsrail'in ‘hareket serbestisine’ dönüşün söz konusu olmadığını ilan ettiğini belirtmek gerekir. Aynı bildiriyle ‘tam İsrail çekilmesi, yerinden edilmiş kişilerin köylerine dönüşü ve esirleri tahliyesi sağlanana kadar toprağı ve egemenliği savunma hakkına’ da sahip çıktı. Hizbullah'tan bir yetkili daha önce Reuters'a ‘ateşkese yaklaşımımızın İsrail'in buna uymasına bağlı olduğunu’ açıklamıştı.

Öte yandan İsrailli bir yetkili pazartesi akşamı Kanal 13'e Lübnan'daki her askeri operasyonun bundan böyle gözden geçirileceğini belirtti; bu ifade İsrail'in Lübnan'daki askeri hareketine kısıtlama getirildiğine ancak bunun mutlak bir dondurma anlamına gelmediğine işaret ediyor.

Tüm bunlar Lübnan'ı bölgedeki yeni caydırıcılık denklemlerinin -özellikle İsrail ile İran arasındakilerin- ölçüldüğü başlıca saha haline getiriyor. Bu durum Lübnan'ı, ABD-İran çatışmasından bir ölçüde bağımsız seyredebilecek ve ABD'nin dikkatini başka önceliklere -belki Kuzey Amerika'ya- kaydırırken kendine özgü bölgesel dinamiğini koruyabilecek bu uzun soluklu çatışmanın yansımalarına açık bırakıyor.

Washington ile Tahran arasında anlaşmaya varıldığının duyurulmasından saatler sonra bu satırların yazıldığı sırada İsrail'in tırmanmasında belirgin bir düşüş yaşandığı dikkat çekiyordu. Sanki Tel Aviv'in son iki günde İsrail medyasına sızdırdığı ve Washington ile müzakerelerinde dayatmaya çalıştığı denklem; tansiyonun düşürülmesini ve Lübnan topraklarına ilerlemenin durdurulmasını kabul etmek ve karşılığında Hizbullah'ı Litani Nehri'nin güneyinden çıkaracak ikili bir anlaşma çerçevesi oluşturulmadan Lübnan'dan çekilmemek üzerine kurulu. Bu, Trump'ın ikinci döneminin kalan süresini ve hatta altı yıllık görev süresinin ikinci yılına giren Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın dönemini aşabilecek uzun ve karmaşık bir süreç. Bu arada Lübnan’ın güneyi, İran ile İsrail arasındaki caydırıcılığın başlıca laboratuvarı olmayı sürdürecek. Yerinden edilmiş kişilerin -özellikle sınır köyleri ya da İsrail'in ‘sarı hat’ dediği köylerin sakinlerinin- dönüşü de yeniden inşayla birlikte süresiz ertelenecek.

Tüm bunlar, öncekilerden çok daha zorlu ve İran-ABD müzakerelerinin seyrinden çok daha fazla etkilenecek olan önümüzdeki Lübnan-İsrail müzakere turlarının karşı karşıya kalacağı acil yanıt bekleyen sorular olmaya devam ediyor. Hizbullah'ın bu müzakereleri kesin olarak reddettiği sürece net bir çözüm de ufukta görünmüyor.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.