İsrail gazeteleri, Lübnan ile yapılan anlaşmada göz ardı edilen 4 temel noktaya değindi

Netanyahu’nun İran ve Hizbullah’ı Beyrut’ta alınacak herhangi bir kararın dışında tutmaya odaklanması, halkını ikna etmeye yetmezken bazıları onun sözlerinde yeni bir kaçamak olduğunu düşünüyor

Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
TT

İsrail gazeteleri, Lübnan ile yapılan anlaşmada göz ardı edilen 4 temel noktaya değindi

Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)
Müzakerelerin perde arkasını iyi bilen bir siyasi kaynak, bu anlaşmanın ardından Lübnan’ın ulaşacağı durumun ülkeyi “Gazze Şeridi 2” haline getireceğini söylüyor (AFP)

Emel Şehade

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu kez de İsraillileri ‘Lübnan ile varılan anlaşmayla elde edilen tarihi başarı’ olarak tanımladığı konuda ikna etmeyi başaramadı. Oysa 24 saatten kısa bir süre içinde art arda iki kez kamuoyu önüne çıkarak bu başarıyla övünmüş ve avantajlarını sıralamıştı.

İlk kez böyle bir anlaşmanın imzalamasının hemen ardından olağan dışı bir biçimde açıklama yapan Netanyahu, ardından dün cumartesi akşamı düzenlediği basın toplantısında yeniden konuyu ele aldı. Çatışmaya son verilerek kapsamlı bir barış anlaşmasına doğru ilerlemeyi mümkün kılacak bir anlaşma ilan etti. Eş zamanlı olarak birçok siyasetçi ve güvenlik yetkilisinin de aktardığına göre ‘yaklaşık üç yıllık savaş boyunca ulaşamadığı zafer sarhoşluğunu’ yaşadı. Netanyahu, İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde kalmaya devam ettiğini, iki tampon bölgeden birinin ordu tarafından ihtiyaç duyulmadığını ve küçük bir bölümünün güvenlik kuşağının içinde yer aldığını, ikinci bölgenin ise güvenlik kuşağının dışında kaldığını belirtti.

Anlaşmanın İran ve Hizbullah'ı Lübnan'daki her türlü karar sürecinin dışında bıraktığı yönündeki vurgusunun ise İsraillileri ikna etmediği görüldü. Kimilerince bu açıklama dün yayımlanan birden fazla haberin Lübnan'daki gerçek tablonun değişmediğini, sahadaki askerler ile kuzey bölgelerinin sakinleri üzerindeki tehlikenin sürdüğünü ve bunun yalnızca ‘İran'ın Lübnan savaşına son verilmesini şart koştuğu İsviçre müzakerelerinin hayata geçirilmesinden ibaret’ olduğunu ortaya koymasının ardından yeni bir yanıltmaca girişimi olarak değerlendirildi.

Netanyahu, anlaşmanın İsrail'e kendi şartlarını koruma konusunda meşruiyet kazandırdığını ileri sürdüğü basın toplantısında zafer tablosu oluşturmaya çalıştı. Ancak güvenlik yetkilileri, siyasetçiler ve uzmanların uyarılarla ve İsrail'in Lübnan'dan maruz kalması beklenen yeni tehlike ve zorluklara ilişkin değerlendirmelerle yanıt vermesiyle bu çabasının hızla sonuçsuz kaldığı görüldü. Tartışmalar özellikle, “Mutabakatlar çerçevesinde ABD ve Lübnan, İsrail'in güvenliğimiz için gerekli olduğu sürece Lübnan içindeki güvenlik kuşağını koruma hakkını tanıdı. Hizbullah ve diğer terör örgütleri silahsızlandırılana ve Lübnan cephesinden İsrail'e yönelik her türlü tehdit bertaraf edilene kadar bu kuşağı elde tutmayı sürdüreceğiz” açıklaması üzerineydi.

Netanyahu, şunları söyledi:

“Şunu bilmenizi istiyorum: Bu, İran ve Hizbullah için büyük bir darbe; İran bize Güney Lübnan'dan çekilmemizi dayatmaya çalışıyordu. Bu talepleri sürekli duydunuz, anlaşmaya duydukları hayal kırıklığını ve yönelttikleri eleştirileri de duydunuz. Hem İran'ın hem de Hizbullah'ın. Ben hayati çıkarlarımız konusunda kararlı bir tutum sergiledim ve bize çekilmeyi zorla dayatmalarına karşı çıktım. Lübnan, İsrail ve ABD İran'a ‘Bu sizin işiniz değil. Burada yeriniz yok. Sizin ne katılımınız ne de rolünüz var. Ne sizin ne Hizbullah'ın ne de herhangi bir terör örgütünün’ diyor.”

Şarku’l Avsat’ın İsrail gazetesi Maariv’den aktardığı habere göre Netanyahu'nun güvenlik kuşağında kalmanın meşruiyeti konusundaki söylemi siyasi bir pazarlama çabasından ve kendisi için bir zafer kurgusundan ibaret. Çünkü o ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah silahsızlandırılmadığı sürece bu çerçeve mutabakatının sürtüşmeyi yönetmek için başka bir mekanizmaya dönüşebileceğinin farkında.

Haberde “Washington'da İsrail ile Lübnan arasında imzalanan çerçeve anlaşma ilk bakışta küçümsenmeyecek bir siyasi kazanım izlenimi veriyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kameralar önünde gülümseyebilirdi. Binyamin Netanyahu cumartesi akşamı basın toplantısı düzenleyerek belgeyi bir başarı olarak sunabilirdi. Lübnan hükümeti de teslim olmadığını, aksine egemenliğini yeniden kazanmak için bir yol elde ettiğini söyleyebilirdi. Ne var ki her tarafın kendine pay çıkarmak için üzerine atladığı kutlama söylemi ve siyasi kazanımların ardında, Taif'ten Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararı ve 2024 ateşkesine kadar her turda yeniden karşımıza ‘Kim tam olarak sabah kalkıp Güney Lübnan'ın bir Şii köyüne girip Hizbullah'ın silahını almakla görevli?’ şeklindeki o eski soru ortaya çıkıyor” değerlendirmesi yapıldı.

Bu soru dün, birçok İsrailli kaynağın gündemine taşındı. Söz konusu kaynaklar, Lübnan'daki durumun güçlüğünü ve karmaşıklığını bir kez daha vurgularken bu anlaşmanın Lübnan hükümetine ve ordusuna yaklaşık kırk yıldır hayata geçiremedikleri bir görevi yüklediğini ve şimdi bilinmez bir nedenle aynı kurumların defalarca başarısız oldukları yerde başarılı olmaları beklendiği görüşünü paylaştı.

İsrail'de bu uçurumun ne denli derin olduğu iyi biliniyor. Her ne kadar her zaman yüksek sesle dile getirilmese de. Lübnan ordusu konuşlanabilir, kontrol noktaları kurabilir, ara sıra bir silah deposuna el koyabilir ve belki de Amerikan yönetimine gönderilecek periyodik raporlarda iyi bir görünüm sergileyebilir. Hizbullah'ın gerçek anlamda silahsızlandırılması ise bambaşka bir mesele.

Netanyahu ve Katz arasında İsrail ordusunun güvenlik kuşağında varlığını sürdürmesi, Lübnan'ın geniş bölgelerinin işgal altında kalması ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının mümkün olmaması karşısında bölge sakinlerinin geri dönüşünün engellenmesinin bu cepheyi süregelen bir güvenlik krizine mahkûm ettiği konusunda görüş birliği hakim. İsrail ancak Hizbullah çözüldüğünde buradan çekilecektir, Hizbullah ise İsrail bölgede bulunduğu sürece silahlarını teslim etmeyecek. Bu iki tutum arasında kalan boşluk, her tarafa sonraki aşamaya geçişi rahatça öteleyebilecek bir alan sunuyor. Cephenin yeniden çatışmalara sürüklemesi tehlikesi ise bu tabloda devam ediyor.

“İkinci Gazze”

Müzakerelerin perde arkasından ve Lübnan cephesindeki tablodan haberdar olan siyasi bir kaynak, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada Lübnan'ın bu anlaşmanın ardından ulaşacağı noktanın ülkeyi İkinci Gazze’ye dönüştüreceği görüşünü dile getirdi.

Bu kaynağa göre "Zaman zaman Trump'ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik planın diline benzeyen anlaşma formülü, Güney Lübnan'ın Gazze 2'ye dönüşmesinin zeminini hazırlıyor. İsrail'in çekilmesi, Lübnan ordusunun bölgede fiili kontrolü sağlamasına ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına bağlı; oysa bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bu durum İsrail'in bölgede süresiz kalmasına olanak tanıyor."

İsminin açıklanmasını istemeyen siyasi kaynak, Başbakan Netanyahu’nun güvenlik kuşağını koruma vaatlerinin ‘öngörülebilir gelecekte’ hayata geçirileceğini öngörüyor. Kaynak, “İsrail'in Gazze'deki varlığının genişlemesi ve bölgeye yönelik saldırıların sürmesiyle paralel biçimde Lübnan'daki saldırıların da devam etmesi bekleniyor. Ancak Gazze'den farklı olarak şu an için saldırıların tek taraflı sürdüğü bu durumun aksine, İsrail ordusu askerleri Lübnan'da kalıcı bir hedef olmayı sürdürecek” uyarısında bulundu.

Raporun kapsam dışı bıraktıklarındaki tehlike

Lübnan'ın Gazze 2'ye dönüşme ihtimalinden kaygı duyanlar varken tehlikeyi daha da geniş bir perspektiften değerlendirenler de var. Bu kesimlere göre sorun anlaşmada olmayan unsurlarda yatıyor.

Yedioth Ahronoth gazetesinde yayımlanan başka bir haber, bu boşlukları dört madde altında şöyle sıraladı:

- Anlaşmanın tamamlanması ya da en azından somut ilerleme kaydedilmesi için herhangi bir zaman çizelgesinin bulunmaması. Anlaşma tamamen koşullara bağlı olup hiçbir son tarih içermiyor.

- Anlaşmanın "ateşkes" ifadesine ya da Trump'ın İsrail'e dayattığı ateşkese herhangi bir atfa yer vermemesi; bunun uygulanıp uygulanmadığını, hangi koşullar altında yürürlüğe girdiğini ya da ateşkesin denetim mekanizmasını da belirsiz bırakıyor.

- Üçüncü boşluk ise haberde Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın açıklamasıyla bağlantılı biçimde ele alındı. Katz anlaşmayı "İsrail devleti için tarihsel bir olay ve önemli siyasi-güvenlik başarısı; on yıllar sonra ilk kez kuzey sınırında ve Lübnan'da daha güvenli yeni bir gerçekliğin inşasına katkı sağlayabilecek bir adım" olarak nitelendirmişti. Haberde, Katz'ın nisan ayında yaptığı “İsrail ordusu, yeni güvenlik bölgesi içinde yer alan Lübnan'ın Kantara bölgesinde büyük bir patlamayla yeraltı terör altyapısını imha etti. Lübnan hükümeti ve ordusu, Güney Lübnan'ı Hizbullah teröristlerinden ve silahlarından arındırma taahhüdünü yerine getirdi; işte sonuçlar bu” açıklaması hatırlatıldı.

Haberde bu bağlamda “Katz neden Lübnan hükümetinin bu sefer başaracağına inanıyor?” sorusu soruldu.

- Haberin uyardığı dördüncü unsur ise Hizbullah'ın anlaşmanın tarafı olmadığı ve örgütün sert muhalefetini açıkça ilan ettiği gerçeği.

Bu son unsur başlı başına anlaşmanın uygulanabilirliğini büyük bir soru işaretiyle karşı karşıya bırakıyor. Hatta İsrailliler bile anlaşmanın sonuç verip vermeyeceğine ve son İsrail askerinin çekilmesini de kapsayan kapsamlı bir Lübnan anlaşmasına doğru sonraki aşamalara geçilip geçilemeyeceğine dair bahse girecek noktadalar.



Depremler neden bazı ülkelerde diğerlerine göre daha sık meydana gelir?

Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)
Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)
TT

Depremler neden bazı ülkelerde diğerlerine göre daha sık meydana gelir?

Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)
Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)

Depremlerin meydana gelmesi, dünya genelindeki tektonik levha hareketlerinin doğal bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Gezegenin dış kabuğunu oluşturan bu levhaların, dünyanın iç ısısını tahliye edebilmesi amacıyla hareket etmek zorunda olduğu bilinmektedir.

Kıtaları ve okyanusları taşıyan bu levhalar, sürekli olarak yavaş seyreden bir çarpışma süreci içerisinde bulunmaktadır. Küresel ölçekteki deprem modelleri incelendiğinde, sismik aktivitenin büyük bölümünün belirli deprem kuşaklarında yoğunlaştığı görülmektedir. Yeryüzünün altı, gezegenin jeolojik geçmişinden kalan çok sayıda fay hattını barındırmaktadır.

İngiliz Jeolojik Araştırma Kurumu (BGS) tarafından aktarılan bilgilere göre, bu fayların bir kısmı yüzeyden gözlemlenip haritalandırılabilirken, bir kısmı ise yüzeyin kilometrelerce altında yer almaktadır ve depremler bu hatlar üzerinde meydana gelmektedir.

West Virginia Üniversitesi’nden Jeolog Jaime Toro, ABD merkezli PBS sitesinde yayımlanan makalesinde, fayların periyodik davranışlarının sismologlara deprem risklerini istatistiksel olarak tahmin etme imkânı tanıdığını belirtti. Makalede, Pasifik kıyıları gibi hızlı hareket eden levha sınırlarında elastik enerjinin hızla biriktiği ve bunun da sık aralıklarla büyük depremler üretme potansiyeline sahip olduğu ifade edildi.

Toro, yavaş hareket eden levha sınırlarındaki fayların kritik bir duruma ulaşmasının daha uzun sürdüğünü ekledi. Toro tarafından kaleme alınan makalede, bazı fay hatlarında büyük depremler arasında yüzlerce, hatta binlerce yıl geçebildiği, bu durumun da şehirlerin büyümesine ve toplumların geçmiş depremlere dair hafızalarını kaybetmesine yol açtığı kaydedildi.

Kuzey Afrika’daki Atlas Dağları’ndan başlayarak Pireneler, Alpler ve Güney Avrupa ile Ortadoğu boyunca uzanan devasa dağ kuşağının, levha çarpışmalarının bir ürünü olduğu biliniyor. Ancak Fas yakınlarındaki levha hareketlerinin yavaş olması nedeniyle, burada büyük depremlerin meydana gelme sıklığının, Hindistan ve Avrasya levhalarının çarpışmasından kaynaklanan çok sayıda fay üzerinde yer alan Afganistan gibi bölgelere kıyasla daha düşük olduğu belirtiliyor.

Deprem kuşağı

Encyclopaedia Britannica tarafından yapılan tanımlamaya göre deprem kuşağı, yeryüzünde sismik aktivitenin büyük bölümünün yoğunlaştığı dar bir coğrafi bölgeyi ifade etmektedir. Dünyanın dış katmanı olan litosfer (taş küre), birkaç büyük tektonik levhadan oluşmakta ve bu levhaların birbirine doğru hareket ettiği sınır hatları, depremlerin meydana geldiği ana merkezler olarak öne çıkmaktadır.

Yeryüzündeki iki ana sismik kuşaktan ilkinin Büyük Okyanus’u çevreleyen Pasifik Deprem Kuşağı (Circum-Pacific Belt) olduğu belirtilmektedir. İkinci ana hat olan Alp-Himalaya Deprem Kuşağı’nın (Alpide Belt) ise Azor Adaları’ndan başlayarak Akdeniz ve Ortadoğu üzerinden Himalayalar ile Endonezya’ya kadar uzandığı ve burada Pasifik Deprem Kuşağı ile birleştiği kaydedilmiştir.

Depreme en çok maruz kalan ülkeler

Şarku’l Avsat’ın HowStuffWorks internet sitesinden aktardığına göre, deprem kuşağında yer almaları nedeniyle depreme en çok maruz kalan ilk 10 ülke şunlardır:

1- Japonya: Deprem riski en yüksek ülke

Gelişmiş ve yoğun bir sismik izleme ağına sahip olan Japonya’da, en küçük sarsıntılar dahi hassasiyetle kaydedilmektedir. Ülkenin dört büyük tektonik levhanın kesişim noktasında yer alması, bölgeyi dünyadaki sismik açıdan en hareketli alanlardan biri haline getirmektedir. Küresel ölçekte meydana gelen 6 ve üzeri büyüklükteki depremlerin yüzde 10 ila 20’sinin Japonya veya yakın çevresinde gerçekleştiği bildirilmektedir.

2- Endonezya: Kesintisiz sismik aktivite

Pasifik Ateş Çemberi üzerinde yer alan Endonezya, sık aralıklarla meydana gelen depremlerle sarsılmaktadır. Bölgede neredeyse her yıl 6 ve üzeri büyüklükte şiddetli depremler kaydedilmektedir. Son yıllarda yıllık bazda binlerce sarsıntının rapor edildiği ülke, dünyanın en aktif sismik bölgeleri arasında yer almaktadır.

3- Çin: Yıkıcı depremlerin tarihsel adresi

Çin, yakın tarihin en ölümcül doğal afetleri de dahil olmak üzere, büyük yıkımlara yol açan depremlerle uzun bir geçmişe sahiptir. 1976 yılındaki Tangshan ve 2008 yılındaki Sichuan depremleri, ülkede devasa boyutlarda maddi hasara ve çok ciddi can kayıplarına neden olan tarihi sarsıntılar olarak kayıtlara geçmiştir.

4- Filipinler: Deprem ve volkanik faaliyetlerin kesişim noktası

Pasifik Ateş Çemberi bünyesindeki ana levha sınırlarında konumlanan Filipinler, yüksek deprem riski taşıyan ülkeler arasında bulunmaktadır. Bölgede düzenli olarak kaydedilen sismik aktiviteye volkanik faaliyetlerin de eşlik etmesi, ülkedeki genel afet riskini daha da artırmaktadır.

5- Meksika: Pasifik kıyısı boyunca süregelen hareketlilik

Meksika’nın Pasifik Okyanusu’nun batı kıyısı boyunca uzanan coğrafi konumu, ülkeyi doğrudan ana deprem kuşaklarından birinin merkezine yerleştirmektedir. Bu jeolojik yapı nedeniyle ülkede her yıl çok sayıda sismik hareketlilik istikrarlı bir şekilde kayıtlara geçmektedir.

6- İran: Çok sayıda aktif fay hattı

Tektonik levhaların kesişim noktasındaki birçok aktif fay hattı üzerinde yer alan İran, sık aralıklarla meydana gelen depremlerle sarsılmaktadır. Bu jeolojik konumu, ülkeyi Ortadoğu’da sismik riski en yüksek ülkelerden biri haline getirmektedir.

7- Türkiye: Ana fay hatlarının kesişim noktası

Tektonik levhalar arasındaki ana fay hatlarının yakınında konumlanan Türkiye, düzenli sismik aktivitelere ve zaman zaman yıkıcı depremlere sahne olmaktadır. Bu depremler, kentlerde ve altyapı sistemlerinde geniş çaplı hasara yol açmaktadır.

8- ABD: Çeşitli deprem bölgeleri

ABD, başta Kaliforniya’daki San Andreas fay hattı ve Alaska olmak üzere birçok farklı bölgede sismik hareketlilik yaşamaktadır. Bu bölgeler, geniş nüfus kitlelerini etkileme potansiyeline sahip irili ufaklı pek çok deprem üretmektedir.

9- Peru: Pasifik Ateş Çemberi boyunca süregelen aktivite

Pasifik Ateş Çemberi üzerinde yer alan Peru, dalma-batma zonları nedeniyle sık sık depremlere maruz kalmaktadır. Bu sarsıntıların büyük bölümü hafif şiddette olsa da bölgenin çok büyük ölçekli depremler üretme potansiyeli barındırdığı bilinmektedir.

10- İtalya: Avrupa’da sismik hareketliliğin merkezi

Birden fazla fay hattı üzerinde bulunması sebebiyle İtalya, Avrupa’da deprem riski en yüksek ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkede periyodik olarak meydana gelen depremler, hem tarihi kentleri hem de modern altyapıyı olumsuz etkilemektedir.

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS) tarafından yapılan açıklamada, yaklaşık 1900 yılından bu yana tutulan uzun vadeli kayıtlara göre, herhangi bir yıl içinde ortalama 16 büyük depremin meydana gelmesinin beklendiği belirtilmiştir. Bu projeksiyonun, 7 büyüklüğünde 15 deprem ile 8 ve üzeri büyüklükte 1 depremi kapsadığı aktarılmıştır. Açıklamada ayrıca, “Son 40 ila 50 yıllık kayıtlarımız, büyük depremlerin yıllık uzun vadeli ortalamasını yaklaşık 12 kez aştığımızı göstermektedir” ifadesine yer verilmiştir.

Kayıtlara göre en yüksek sismik aktivitenin yaşandığı yıl, 7 ve üzeri büyüklükte toplam 23 büyük depremin kaydedildiği 2010 yılı olmuştur. Diğer bazı yıllarda ise toplam deprem sayısı, yıllık 16 olan uzun vadeli ortalamanın oldukça altında kalmıştır. Bu doğrultuda, 1989 yılında sadece 6, 1988 yılında ise yalnızca 7 büyük depremin meydana geldiği bildirilmiştir.


Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-İsa

İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ardından yalnızca birkaç gün içinde İran’ın müttefiki Husilerin lideri Abdulmelik el-Husi, bir televizyon konuşmasıyla grubunun yeni stratejisini ilan etti. Stratejinin öne çıkan başlıkları arasında ‘tam egemenliğin yeniden tesisi’, ‘abluka ve bağımlılığın yanı sıra ABD’nin saldırganlığı ve ablukasına’ son verilmesi yer aldı. Abdulmelik el-Husi ayrıca ‘Sanaa güçlerinin’ İsrail’in Somaliland’daki askeri varlığını da hedef alacağını açıkladı.

Husiler, bu konuşmanın hemen ardından ‘Genel Seferberlik Kuvvetleri’ adını verdiği yeni bir askeri ve güvenlik yapılanmasını devreye soktu. Söz konusu yapılanma, Husi liderin talimatlarını yerine getirmek amacıyla tam hazır olduğunu ilan ederek savaşçıları cephelere sevk edeceğini ve ‘saldırganlık güçleriyle yüzleşmek, işgalcileri sürmek ve ablukaya son vermek’ sloganı altında askeri hazırlıkları güçlendireceğini duyurdu. Husiler, ‘son yıllarda hazırlanıp silahlandırılan yüz binlerce unsur ve yüzlerce tugay’ aracılığıyla bu hedefleri gerçekleştireceğini ve Husilerin de yer aldığı ‘silahlı kuvvetlerle’ her düzeyde tam koordinasyon içinde hareket edileceğini açıkladı.

Gerginliğin arka planı

Bu adım, uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre bölgesel ve küresel ölçekte herhangi bir askeri değer taşımıyor ve İran-ABD mutabakatının uygulanmasına yönelik süregelen düzenlemeler ile İsrail-Lübnan hükümeti çerçeve anlaşması bağlamında önem arz etmiyor. Bununla birlikte pek çok isim ‘Husilerin yeni stratejisinde’ dikkati çeken birkaç husus tespit etti.

Bunların başında bu ilanın Husilerin yeni bir siyasi doktrini olmadığı, daha çok derin bir siyasi, güvenlik ve ekonomik açmazda gören ve kartları yeniden karıştırmayı hedefleyen bir girişim olduğu geliyor. Husiler, Tahran ile Washington arasındaki mutabakatın ardından kendisini olumsuz yönde etkileyebilecek olası yansımalara ilişkin endişeleri gidermeye yetecek herhangi bir bağlam ya da düzenlemenin dışında kalmış görünüyor. Özellikle Husilerin İran'ın ‘direniş ekseni’ üzerine büyük bir bahis oynadığı ve ‘destek meydanlarında’ ‘Gazze ile dayanışma’ ve ‘Hizbullah'a sempati’ adı altında elindeki tüm İran füzelerini harcadığı göz önüne alındığında bu endişe çok daha somut bir anlam kazanıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tahran'ın Washington ile mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından Husiler için siyaset dünyasında hiçbir şey sabit kalamaz ve İran her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirken daha önce kurduğu -ister Husilerle ister ideolojik ve siyasi açıdan kendisine çok daha yakın olan Hizbullah'la olsun- tüm ittifaklardan, mezhepsel bağlılık ilişkilerinden ve siyasi-askeri ortaklıklardan sırt çevirebileceği gerçeği artık tartışmasız biçimde netleşmiş olmalı.

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkelerini reddetmek arasındaki aynı ikilemde kalmış durumda.

Öte yandan bir kesim, Husiler'in İran'ın yörüngesindeki rollerinin sona erdiği ve Tahran'ın askeri çevresindeki hareketlerinin Hizbullah için çizilen duraklama noktasıyla, belki de geçici ya da kalıcı olarak askeri ve güvenlik sahnesinden çekilmeyle son bulması gerektiği sonucuna ulaşan bir siyasi zekaya sahip olmaları halinde kalıpların dışında düşünme haklarının bulunduğunu düşünüyor. Ancak burada ‘Husiler bu durumdan nasıl çıkacak?’ sorusu gündeme geliyor.

Husiler, İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin durumunun yeniden düzenlenmesine yönelik herhangi bir sürecin içinde ya da dışında olsun, Washington'ın gözetiminde varılan Lübnan-İsrail anlaşmasıyla Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının gündeme gelmesinin ardından sıranın kaçınılmaz biçimde kendilerine geldiğini hissediyorlar. Bu durum, Abdulmelik el-Husi’nin uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki İsrail’in askeri varlığını hedef alma imasını açıklayabilir. Zira İsrail de Hargeysa'daki bölge yönetimiyle askeri ve güvenlik iş birliğini geliştirme ve genişletme isteğini defalarca kez dile getirmişti.

dfvbfr
Yemen'in Aden kentinde, Güney Geçiş Konseyi (GGK) genel merkezi önünde nöbet tutan bir asker, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Ancak bir kesime göre İran'ın Husilerden vazgeçme ihtimalini düşük. Bunun temel nedeni Tahran'ın İran Dini Lideri’nin (Rehber) ofisindeki ve Hatemu'l-Enbiya Merkez Karargâhı’ndaki şahinlerin çekincesiyle birlikte Washington ile imzalanan mutabakat muhtırasının hükümlerini yerine getirme kapasitesinin sorgulanır olması. Bu durumda mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması ve İran ile ABD arasında çatışmanın yeniden alevlenmesi son derece muhtemel görünüyor. Bu yüzden Tahran'ın vekil güçleri ve uzantılarıyla, başta Babu’l-Mendeb Boğazı'nın hemen yanı başında konuşlanan ve Hürmüz Boğazı ile Süveyş Kanalı arasındaki deniz ulaşımını tehdit edebilecek konumdaki Husiler olmak üzere, ittifaklarını sürdürmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor olabileceği değerlendiriliyor.

İki durum arasında bir fark yok

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkeleri reddetmek arasında aynı ikilemde kalmış durumda. Husiler, Tahran'ın Washington'a yönelik müzakerelerinde kabul ettiği tüm acı tavizler karşısında siyasi körlük ya da bilinçli bir görmezden gelme sergileyerek artık kendi destekçileri nezdinde bile can sıkıcı bir hal alan ‘direniş’ yanılsaması ile ‘abluka ve saldırganlık’ söylemine gömülü kalmayı sürdürüyor.

Husilerin bölgede ve dünyada -ABD, İsrail, komşu ülkeler Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri dahil- yeni bir askeri macerayı göze almaktan çekinmediği görülüyor. Bu tutum Hizbullah'tan pek farklı değil. Hizbullah bir yandan Pezişkiyan-Trump mutabakatının Tahran açısından kazanımlarını abartılı bir övgüyle ve adeta hayal satarak pazarlarken öte yandan Lübnan hükümeti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Sanki İran'daki sistemin bir parçasıymış ve ‘Lübnan'ın yarısını’ temsil ettiğini iddia ettiği gibi değilmiş gibi davranıyor. Açıklamalarından ‘Tahran'ın kendi çıkarlarını korumak adına yaptığı her şey meşru, oysa Lübnan'ın toprak, varlık, tarih, gelecek, devlet ve toplum olarak geriye kalan özünü muhafaza etmesi haram’ görüşü ortaya çıkıyor:

Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı.

Husiler'deki son tırmanmanın ardındaki ikinci etken ise hareketin on iki yılı aşkın süre önce devleti devirip Sanaa'yı ele geçirmesinin ardından kontrolündeki bölgelerdeki yüz binlerce sivil memura maaş ödeyemediği ve ödemek istemediği yönündeki yaygın kanaattir. Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı. Husiler her zamanki gibi maaş ödememe sorununu ‘düşman ülkelerin Yemen halkına uyguladığı ablukaya’ bağlarken haklarını talep edenlere siperlerine dönmelerini ve ‘ülkenin yağmalanan zenginliklerini’ ABD ile bazı komşu ülkelerin elinden geri almalarını tavsiye ediyor.

Bu bağlamda siyaset araştırmacısı Abdusselam Muhammed, Husiler'in ‘yönetim bölgelerindeki kontrollerini tehdit eden mali bir krizden’ geçtiğini vurguluyor. Bu sorunu çözebilmek için önlerinde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor. Buna göre ya ‘petrol ve doğalgaz satışlarından kendilerine pay garantileyecek bir anlaşma’ imzalamak ya da ‘Maarib'teki Safir sahası ile Şebve’deki Belha petrol limanı gibi petrol bölgelerinde yeni bir fiili durum oluşturmalarına imkân tanıyacak hızlı bir zafer kazanmak’. Bununla birlikte Muhammed’e göre Husiler rakipleriyle uzun soluklu bir yıpratma savaşına girmek istemiyor ve aynı zamanda yönetim bölgelerinde bir halk ayaklanması patlamasından da çekiniyor.

Öte yandan Husilerle ilgili konularda uzmanlaşmış siyasi ve askeri araştırmacı Adnan el-Cibrini ise ‘Husiler'in kaynakların kurumasından kaynaklanan bir mali krizle değil, Abdulmelik el-Husi'nin büyük kaynakları askeri birimlere ve bölgelere muhtemel savaşa hazırlık amacıyla aktarma, askeri üretim temposunu artırma ve kaçakçılığı ile olası savaş sırasında ve sonrasında telafi kapasitesini güvence altına almak için malzeme alımını sürdürme kararından doğan bir krizle’ karşı karşıya olduğuna inanıyor. Husilerin kaynaklarının değişmediğini, değişenin yalnızca ‘bugün de yarın da yirmi yıl sonra da sadece savaş gören ve görecek olan Abdulmelik el-Husi'nin öncelikleri’ olduğunu vurgulayan Cibrin, halkın durumunun ise ‘bu Husi'nin ve Husilerin gözünde gerilimi tırmandırmak için ihtiyaç duyduklarında işe yarayan altın bir söylem unsuru olduğunu ifade etti.

Husilerin yaşanan gelişmeler karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşadığına şüphe yok. Dolayısıyla pek çok şahininin de arzuladığı üzere ABD ile İran arasındaki mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine bahis oynuyor.

Husiler'in son ‘genel seferberlik’ ilanının, büyük olasılıkla Tahran ile Washington arasında yaşananlar ve tüm bunların gelecekte kendileri için ne anlam ifade edebileceği konusundaki şaşkınlık ve belirsizliği dile getirmekten öteye geçen bir anlamı bulunmuyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın desteğiyle ve BM aracılığıyla vardıkları ve ‘büyük mali teşvikler’ elde etmelerini öngören ‘yol haritasına’ dönüş umutlarının söndüğü göz önüne alındığında bu tablo daha da belirginleşiyor. Söz konusu yol haritası, 7 Ekim 2023 olayları ve İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşının ardından mutabık kalınan çerçeve ve esaslar dahilinde ilerleme imkânı kalmayınca askıya alındı. Husiler bu savaşa Tahran'ın yönlendirmesiyle kayda değer bir etkinlik sergilemeksizin dahil olmuştu.

erv
Yemen’in Sanaa şehrinde ABD-İsrail-İran çatışmasının devam ettiği bir ortamda, İran'ı destekleyen bir gösteriye katılan Husilerin destekçilerinden biri, 6 Nisan 2026 (Reuters)

Husiler bu konuda Hizbullah'la aynı durumda. İşlerin başladığı yere dönmesi halinde en kolay seçenekleri, İsrail’in Somaliland'daki askeri varlığını hedef almak olacak. İsrail, buna karşılık olarak Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın ağzından ‘Husilerin liderinin nerede olduğunu, saklandığı tünellerin yerini bildiğini ve hedef alınabilir konumdaysa öleceğini ve bunu yapmaktan çekinmeyeceklerini’ açıklamıştı.

Ancak Katz, Abdulmelik el-Husi’nin şu an ‘hedef listesinde yer almadığını’ belirtti. Bu açıklama, Tel Aviv'in gözünde el-Husi’yi tasfiye etmenin mevcut durumda öncelikli bir hedef olmadığına dair alaycı bir gönderme olarak okundu. İsrailli uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre Abdulmelik el-Husi, ‘uzaktan iş görüyor ve İsrail'in şu an yürüttüğü faaliyetleri etkilemiyor, dolayısıyla onu öldürmenin tüm bu zahmete ve İsrail halkının parasına değmeyeceği’ kanaati hâkim. Öte yandan başka bir kesim, Husilerin füzelerine karşı korunmanın İsrail'e yüz binlerce dolara mal olduğuna dikkati çekiyor.


Siyasi gerginlik giderek artıyor... Etiyopya ile Eritre arasında bir çatışma yakın mı?

Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
TT

Siyasi gerginlik giderek artıyor... Etiyopya ile Eritre arasında bir çatışma yakın mı?

Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)

Etiyopya ile komşusu Eritre arasındaki gerilim, Addis Ababa yönetiminin Asmara’yı giderek büyüyen bir tehdit olarak nitelendiren resmî açıklamaları ve söylemleriyle tırmanıyor. Etiyopya, Eritre karşıtı isimlere ev sahipliği yapmayı sürdürürken, bu isimlerden bazıları Asmara yönetimine karşı askerî müdahale tehdidinde bulunuyor.

Gerilimin son örneğinde, Etiyopya’nın resmî haber ajansı dün Asmara karşıtı Yeşil Devrim Hareketi’ne destek verdi. Ajansın görüştüğü hareketin lideri Muhammed Ahmed, örgütün Eritre’de ‘otoriter yönetim’ olarak nitelediği iktidarı sona erdirmekte kararlı olduğunu belirterek, rejime karşı askerî mücadeleye hazır olduklarını ve kapsamlı bir siyasi değişim hedeflediklerini söyledi.

Ahmed, Asmara yönetimini Afrika Boynuzu’nda barış ve istikrar için ciddi bir tehdit oluşturmakla suçladı. Etiyopya ile iş birliğinden memnuniyet duyduğunu ifade eden Ahmed, Kızıldeniz’in jeopolitik rekabet alanı olmaktan çıkarılarak ekonomik iş birliği platformuna dönüştürülmesini desteklediklerini dile getirdi.

Bu açıklamalar, denize kıyısı bulunmayan Etiyopya’nın Kızıldeniz’e açılan bir çıkış elde etme hedefiyle örtüşüyor. Eritre’nin, 30 yıl süren savaşın ardından 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasıyla Etiyopya denize erişimini kaybetmişti.

Buna karşın Etiyopyalı siyaset analisti Zahid Zeydan, söz konusu gerilimin Eritre ile yeni bir çatışmaya yol açacağı görüşüne katılmadı. Bu yöndeki söylemleri ‘siyasi acemilik’ olarak nitelendiren Zeydan, mevcut gerilimin silahlı çatışmaya dönüşmesini beklemediğini ifade etti.

Sürekli gerginlik

Etiyopya Haber Ajansı’nın Eritre’ye yönelik sert söylemlere yer vermesi ilk kez yaşanmıyor. Ajans, haziran ayında ‘Etiyopya yeniden savaşın içine sürüklenmemeli’ başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Başbakanın Doğu Afrika Danışmanı Getaçu Reda ile Etiyopya Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi Başkanı Rıdvan Hüseyin’in imzasını taşıyan yazıda, Eritre yönetimi, Tigray bölgesinde Addis Ababa karşıtı grupları kışkırtmakla suçlanmış, uluslararası topluma bu faaliyetlerin durdurulması için Asmara’ya baskı yapılması çağrısında bulunulmuştu.

Reda, Eritre yönetiminin Etiyopya’yı zayıflatmaya yönelik stratejisini sürdürdüğünü savundu.

Eritre ise Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Etiyopya’nın kendisine yönelttiği askerî saldırı hazırlığı ve ülke içinde silahlı grupları desteklediği yönündeki suçlamaları reddetti. Asmara yönetimi, söz konusu iddiaları ‘asılsız ve uydurma’ olarak nitelendirirken, bunların Eritre’ye karşı yürütülen düşmanca kampanyanın bir parçası olduğunu öne sürdü.

dvfde
Etiyopya’nın Tigray bölgesindeki Wekro kasabası yakınlarında hasar görmüş bir Eritre askeri tankı (Reuters)

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Şubat 2026’da yaptığı açıklamada, Eritre’yi iki ülkenin müttefik olduğu 2020-2022 Tigray Savaşı sırasında ‘katliamlar’ gerçekleştirmekle suçlamıştı. Eritre Enformasyon Bakanı Yemane Gebremeskel ise bu suçlamalara, ‘cevap vermeye bile değmeyen yalanlar’ sözleriyle karşılık vermişti.

Etiyopya Haber Ajansı, Eylül 2024’te de ‘Afrika Boynuzu’nda Eritre’nin düşmanca tutumu’ başlıklı bir haber yayımlayarak, Eritre’yi ‘bölgesel istikrarsızlığın başlıca unsurlarından biri’ olmakla suçlamıştı.

Kızıldeniz limanı

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Eritre’nin 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana gergin bir seyir izliyor. İki ülke, 1998-2000 yılları arasında sınır anlaşmazlıkları nedeniyle kanlı bir savaş yaşarken, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki 2018 yılında bir barış anlaşmasına imza atmıştı.

Etiyopya'nın Kızıldeniz’e açılan bir çıkış elde etme isteğini açıklamasının ardından iki ülke arasındaki gerilim yeniden tırmandı. Asmara yönetimi, Addis Ababa’yı Eritre’nin Assab Limanı üzerinde hak iddia etmeye çalışmakla suçladı.

Etiyopyalı siyaset analisti Zahid Zeydan ise yaşanan gerilimin ‘Etiyopya hükümetinin gerçek politikalarını yansıtmadığını’ söyledi. Hükümetin amacının ülkeyi korumak, kaynakları ve doğal zenginlikleri üzerinde egemenliğini güçlendirmek olduğunu belirten Zeydan, yönetimin yeni çatışmalar çıkarmayı hedeflemediğini ifade etti. Zeydan, Etiyopya’da savaş fikrine yönelik ciddi bir toplumsal muhalefet bulunduğunu da dile getirdi.

Zeydan, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, güç kullanımını savunan ve yeni savaş senaryoları öne süren ‘aykırı sesleri’ eleştirerek, uluslararası toplumun yeni krizlerin önlenmesinde üstleneceği rolün önemine dikkat çekti.

Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki de 2025 yılında Etiyopya’yı yeni bir savaş başlatmaması konusunda uyarmıştı. Devlet televizyonuna konuşan Afwerki, ülkesinin işgal edilmesinin ‘sanıldığı kadar kolay olmadığını’ söylemişti.

Eritre, aynı yılın sonlarında Doğu Afrika ülkelerini bir araya getiren Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nden (IGAD) çekildiğini açıklamıştı. Asmara yönetimi, örgütün ‘bazı üye ülkelere karşı kullanılan siyasi bir araca dönüştüğünü’ savunurken, uzmanlar bu açıklamanın Etiyopya’yı hedef aldığı değerlendirmesinde bulunmuştu.