Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Husiler, ABD ile İran arasındaki anlaşmanın başarısız olacağı üzerine bahis oynuyor

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-İsa

İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ardından yalnızca birkaç gün içinde İran’ın müttefiki Husilerin lideri Abdulmelik el-Husi, bir televizyon konuşmasıyla grubunun yeni stratejisini ilan etti. Stratejinin öne çıkan başlıkları arasında ‘tam egemenliğin yeniden tesisi’, ‘abluka ve bağımlılığın yanı sıra ABD’nin saldırganlığı ve ablukasına’ son verilmesi yer aldı. Abdulmelik el-Husi ayrıca ‘Sanaa güçlerinin’ İsrail’in Somaliland’daki askeri varlığını da hedef alacağını açıkladı.

Husiler, bu konuşmanın hemen ardından ‘Genel Seferberlik Kuvvetleri’ adını verdiği yeni bir askeri ve güvenlik yapılanmasını devreye soktu. Söz konusu yapılanma, Husi liderin talimatlarını yerine getirmek amacıyla tam hazır olduğunu ilan ederek savaşçıları cephelere sevk edeceğini ve ‘saldırganlık güçleriyle yüzleşmek, işgalcileri sürmek ve ablukaya son vermek’ sloganı altında askeri hazırlıkları güçlendireceğini duyurdu. Husiler, ‘son yıllarda hazırlanıp silahlandırılan yüz binlerce unsur ve yüzlerce tugay’ aracılığıyla bu hedefleri gerçekleştireceğini ve Husilerin de yer aldığı ‘silahlı kuvvetlerle’ her düzeyde tam koordinasyon içinde hareket edileceğini açıkladı.

Gerginliğin arka planı

Bu adım, uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre bölgesel ve küresel ölçekte herhangi bir askeri değer taşımıyor ve İran-ABD mutabakatının uygulanmasına yönelik süregelen düzenlemeler ile İsrail-Lübnan hükümeti çerçeve anlaşması bağlamında önem arz etmiyor. Bununla birlikte pek çok isim ‘Husilerin yeni stratejisinde’ dikkati çeken birkaç husus tespit etti.

Bunların başında bu ilanın Husilerin yeni bir siyasi doktrini olmadığı, daha çok derin bir siyasi, güvenlik ve ekonomik açmazda gören ve kartları yeniden karıştırmayı hedefleyen bir girişim olduğu geliyor. Husiler, Tahran ile Washington arasındaki mutabakatın ardından kendisini olumsuz yönde etkileyebilecek olası yansımalara ilişkin endişeleri gidermeye yetecek herhangi bir bağlam ya da düzenlemenin dışında kalmış görünüyor. Özellikle Husilerin İran'ın ‘direniş ekseni’ üzerine büyük bir bahis oynadığı ve ‘destek meydanlarında’ ‘Gazze ile dayanışma’ ve ‘Hizbullah'a sempati’ adı altında elindeki tüm İran füzelerini harcadığı göz önüne alındığında bu endişe çok daha somut bir anlam kazanıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tahran'ın Washington ile mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından Husiler için siyaset dünyasında hiçbir şey sabit kalamaz ve İran her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirken daha önce kurduğu -ister Husilerle ister ideolojik ve siyasi açıdan kendisine çok daha yakın olan Hizbullah'la olsun- tüm ittifaklardan, mezhepsel bağlılık ilişkilerinden ve siyasi-askeri ortaklıklardan sırt çevirebileceği gerçeği artık tartışmasız biçimde netleşmiş olmalı.

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkelerini reddetmek arasındaki aynı ikilemde kalmış durumda.

Öte yandan bir kesim, Husiler'in İran'ın yörüngesindeki rollerinin sona erdiği ve Tahran'ın askeri çevresindeki hareketlerinin Hizbullah için çizilen duraklama noktasıyla, belki de geçici ya da kalıcı olarak askeri ve güvenlik sahnesinden çekilmeyle son bulması gerektiği sonucuna ulaşan bir siyasi zekaya sahip olmaları halinde kalıpların dışında düşünme haklarının bulunduğunu düşünüyor. Ancak burada ‘Husiler bu durumdan nasıl çıkacak?’ sorusu gündeme geliyor.

Husiler, İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin durumunun yeniden düzenlenmesine yönelik herhangi bir sürecin içinde ya da dışında olsun, Washington'ın gözetiminde varılan Lübnan-İsrail anlaşmasıyla Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının gündeme gelmesinin ardından sıranın kaçınılmaz biçimde kendilerine geldiğini hissediyorlar. Bu durum, Abdulmelik el-Husi’nin uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki İsrail’in askeri varlığını hedef alma imasını açıklayabilir. Zira İsrail de Hargeysa'daki bölge yönetimiyle askeri ve güvenlik iş birliğini geliştirme ve genişletme isteğini defalarca kez dile getirmişti.

dfvbfr
Yemen'in Aden kentinde, Güney Geçiş Konseyi (GGK) genel merkezi önünde nöbet tutan bir asker, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Ancak bir kesime göre İran'ın Husilerden vazgeçme ihtimalini düşük. Bunun temel nedeni Tahran'ın İran Dini Lideri’nin (Rehber) ofisindeki ve Hatemu'l-Enbiya Merkez Karargâhı’ndaki şahinlerin çekincesiyle birlikte Washington ile imzalanan mutabakat muhtırasının hükümlerini yerine getirme kapasitesinin sorgulanır olması. Bu durumda mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması ve İran ile ABD arasında çatışmanın yeniden alevlenmesi son derece muhtemel görünüyor. Bu yüzden Tahran'ın vekil güçleri ve uzantılarıyla, başta Babu’l-Mendeb Boğazı'nın hemen yanı başında konuşlanan ve Hürmüz Boğazı ile Süveyş Kanalı arasındaki deniz ulaşımını tehdit edebilecek konumdaki Husiler olmak üzere, ittifaklarını sürdürmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor olabileceği değerlendiriliyor.

İki durum arasında bir fark yok

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkeleri reddetmek arasında aynı ikilemde kalmış durumda. Husiler, Tahran'ın Washington'a yönelik müzakerelerinde kabul ettiği tüm acı tavizler karşısında siyasi körlük ya da bilinçli bir görmezden gelme sergileyerek artık kendi destekçileri nezdinde bile can sıkıcı bir hal alan ‘direniş’ yanılsaması ile ‘abluka ve saldırganlık’ söylemine gömülü kalmayı sürdürüyor.

Husilerin bölgede ve dünyada -ABD, İsrail, komşu ülkeler Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri dahil- yeni bir askeri macerayı göze almaktan çekinmediği görülüyor. Bu tutum Hizbullah'tan pek farklı değil. Hizbullah bir yandan Pezişkiyan-Trump mutabakatının Tahran açısından kazanımlarını abartılı bir övgüyle ve adeta hayal satarak pazarlarken öte yandan Lübnan hükümeti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Sanki İran'daki sistemin bir parçasıymış ve ‘Lübnan'ın yarısını’ temsil ettiğini iddia ettiği gibi değilmiş gibi davranıyor. Açıklamalarından ‘Tahran'ın kendi çıkarlarını korumak adına yaptığı her şey meşru, oysa Lübnan'ın toprak, varlık, tarih, gelecek, devlet ve toplum olarak geriye kalan özünü muhafaza etmesi haram’ görüşü ortaya çıkıyor:

Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı.

Husiler'deki son tırmanmanın ardındaki ikinci etken ise hareketin on iki yılı aşkın süre önce devleti devirip Sanaa'yı ele geçirmesinin ardından kontrolündeki bölgelerdeki yüz binlerce sivil memura maaş ödeyemediği ve ödemek istemediği yönündeki yaygın kanaattir. Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı. Husiler her zamanki gibi maaş ödememe sorununu ‘düşman ülkelerin Yemen halkına uyguladığı ablukaya’ bağlarken haklarını talep edenlere siperlerine dönmelerini ve ‘ülkenin yağmalanan zenginliklerini’ ABD ile bazı komşu ülkelerin elinden geri almalarını tavsiye ediyor.

Bu bağlamda siyaset araştırmacısı Abdusselam Muhammed, Husiler'in ‘yönetim bölgelerindeki kontrollerini tehdit eden mali bir krizden’ geçtiğini vurguluyor. Bu sorunu çözebilmek için önlerinde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor. Buna göre ya ‘petrol ve doğalgaz satışlarından kendilerine pay garantileyecek bir anlaşma’ imzalamak ya da ‘Maarib'teki Safir sahası ile Şebve’deki Belha petrol limanı gibi petrol bölgelerinde yeni bir fiili durum oluşturmalarına imkân tanıyacak hızlı bir zafer kazanmak’. Bununla birlikte Muhammed’e göre Husiler rakipleriyle uzun soluklu bir yıpratma savaşına girmek istemiyor ve aynı zamanda yönetim bölgelerinde bir halk ayaklanması patlamasından da çekiniyor.

Öte yandan Husilerle ilgili konularda uzmanlaşmış siyasi ve askeri araştırmacı Adnan el-Cibrini ise ‘Husiler'in kaynakların kurumasından kaynaklanan bir mali krizle değil, Abdulmelik el-Husi'nin büyük kaynakları askeri birimlere ve bölgelere muhtemel savaşa hazırlık amacıyla aktarma, askeri üretim temposunu artırma ve kaçakçılığı ile olası savaş sırasında ve sonrasında telafi kapasitesini güvence altına almak için malzeme alımını sürdürme kararından doğan bir krizle’ karşı karşıya olduğuna inanıyor. Husilerin kaynaklarının değişmediğini, değişenin yalnızca ‘bugün de yarın da yirmi yıl sonra da sadece savaş gören ve görecek olan Abdulmelik el-Husi'nin öncelikleri’ olduğunu vurgulayan Cibrin, halkın durumunun ise ‘bu Husi'nin ve Husilerin gözünde gerilimi tırmandırmak için ihtiyaç duyduklarında işe yarayan altın bir söylem unsuru olduğunu ifade etti.

Husilerin yaşanan gelişmeler karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşadığına şüphe yok. Dolayısıyla pek çok şahininin de arzuladığı üzere ABD ile İran arasındaki mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine bahis oynuyor.

Husiler'in son ‘genel seferberlik’ ilanının, büyük olasılıkla Tahran ile Washington arasında yaşananlar ve tüm bunların gelecekte kendileri için ne anlam ifade edebileceği konusundaki şaşkınlık ve belirsizliği dile getirmekten öteye geçen bir anlamı bulunmuyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın desteğiyle ve BM aracılığıyla vardıkları ve ‘büyük mali teşvikler’ elde etmelerini öngören ‘yol haritasına’ dönüş umutlarının söndüğü göz önüne alındığında bu tablo daha da belirginleşiyor. Söz konusu yol haritası, 7 Ekim 2023 olayları ve İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşının ardından mutabık kalınan çerçeve ve esaslar dahilinde ilerleme imkânı kalmayınca askıya alındı. Husiler bu savaşa Tahran'ın yönlendirmesiyle kayda değer bir etkinlik sergilemeksizin dahil olmuştu.

erv
Yemen’in Sanaa şehrinde ABD-İsrail-İran çatışmasının devam ettiği bir ortamda, İran'ı destekleyen bir gösteriye katılan Husilerin destekçilerinden biri, 6 Nisan 2026 (Reuters)

Husiler bu konuda Hizbullah'la aynı durumda. İşlerin başladığı yere dönmesi halinde en kolay seçenekleri, İsrail’in Somaliland'daki askeri varlığını hedef almak olacak. İsrail, buna karşılık olarak Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın ağzından ‘Husilerin liderinin nerede olduğunu, saklandığı tünellerin yerini bildiğini ve hedef alınabilir konumdaysa öleceğini ve bunu yapmaktan çekinmeyeceklerini’ açıklamıştı.

Ancak Katz, Abdulmelik el-Husi’nin şu an ‘hedef listesinde yer almadığını’ belirtti. Bu açıklama, Tel Aviv'in gözünde el-Husi’yi tasfiye etmenin mevcut durumda öncelikli bir hedef olmadığına dair alaycı bir gönderme olarak okundu. İsrailli uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre Abdulmelik el-Husi, ‘uzaktan iş görüyor ve İsrail'in şu an yürüttüğü faaliyetleri etkilemiyor, dolayısıyla onu öldürmenin tüm bu zahmete ve İsrail halkının parasına değmeyeceği’ kanaati hâkim. Öte yandan başka bir kesim, Husilerin füzelerine karşı korunmanın İsrail'e yüz binlerce dolara mal olduğuna dikkati çekiyor.



Sacha Baron Cohen'den yılın en çok konuşulan belgeseline övgü

Fotoğraf: A24
Fotoğraf: A24
TT

Sacha Baron Cohen'den yılın en çok konuşulan belgeseline övgü

Fotoğraf: A24
Fotoğraf: A24

Sacha Baron Cohen, Kanadalı sinemacı ve absürt komedyen Nathan Fielder'ı, Elizabeth Holmes hakkındaki ses getiren belgeseli Her Şey Ortada (You Can See Everything) nedeniyle övgü yağmuruna tuttu.

Borat ve Ali G: Who Iz I? gibi hicivli sahte belgeselleriyle tanınan Baron Cohen verdiği yeni röportajda, daha önce Nathan For You ve The Rehearsal gibi sosyal deney temalı işlere imza atan Fielder'ın, Cohen'in öncülük ettiği belgesel türüne kendi damgasını vurduğunu belirtti.

Vanity Fair'a konuşan Baron Cohen, Fielder için "Gerçekten de türü yeniden icat etti, üstelik kendine koyduğu bir kural vardı: Benim daha önce yaptığım hiçbir şeyi yapmamak" ifadelerini kullandı. Cohen, Fielder'ın "Sacha'nın asla yapmayacağı şeyleri yapacağız" dediğini aktardı.

Kanadalı komedyen, 2018'de Who Is America? projesinde Baron Cohen'le birlikte çalışmış ve seriyi çok daha soyut bir yöne taşıyan Borat Subsequent Moviefilm'e de katkıda bulunmuştu.

Cohen, "gizli kimlikle çekilen belgeseller" diye adlandırdığı türün öncülüğünü yaptı. Bu türde Cohen, kurgusal bir kimliğe bürünerek durumdan habersiz gerçek kişilerle etkileşime giriyor ve hikayeyi bu şekilde ilerletiyor.

Fielder'ın çalışmaları ise daha çok sosyal deneyler üzerine kurulu. Nathan For You'da kendisinin kurgusal bir versiyonunu canlandıran Fielder, zor durumdaki küçük işletmelere, sıradışı pazarlama fikirleri sunarak tavsiyelerde bulunuyor.

Cohen, The Hollywood Reporter'a verdiği başka bir röportajda da benzer ifadeler kullanarak, kendi geliştirip adlandırdığı türü Fielder'ın yeniden yarattığını belirtti.

Fielder hakkında konuşan Cohen, "Bence o bir komedi dehası, sanırım benim yarattığım ya da geliştirdiğim türü yeniden icat etti" dedi.

Kendine koyduğu kural, benim yaptığım hiçbir şeyi yapmamaktı. Ancak kendisi son derece parlak bir zekaya sahip ve kesinlikle çok komik. Belgeselinin büyük ses getireceğini düşünüyorum, onun adına çok heyecanlıyım.

xscdvfg
Fielder'ın türler arası sınırları zorlayan belgeseli Her Şey Ortada, Oscar tahminlerinde kendine yer buldu (A24)

Her Şey Ortada'da Fielder, yatırımcıları dolandırmak ve şirketinin kan testi teknolojisinin kapasitesi hakkında yalan söylemekten 11 yıl hapis cezasına çarptırılan, Theranos'un gözden düşmüş kurucusu Elizabeth Holmes ve onun hayat arkadaşı, Kaliforniyalı otel varisi Billy Evans'la, Holmes'un hapse girmesinden önceki 34 gün boyunca birlikte yaşıyor.

Film, eleştirmenlerden tam not alarak Rotten Tomatoes'da yüzde 99 gibi ender görülen bir puana ulaştı. Hatta bazıları onu "yılın filmi" diye niteledi. Kimileri ise filmin, bu yılki Akademi Ödülleri'nde "En İyi Film" dalında aday gösterilen ilk belgesel olabileceğini öne sürüyor.

Gişede muazzam başarı yakalayan film, gişe verilerini derleyen Rentrak'a göre gösterimdeki ikinci hafta sonunda 2 bin 655 salona yayılarak 19,5 milyon dolarlık etkileyici bir hasılat elde etti. Film, bu haberin yazıldığı tarih itibarıyla ABD ve Kanada'da toplam 45 milyon dolar kazandı.

Bu sonuçla film, Michael Moore'un 2004 tarihli Fahrenheit 9/11 yapımından bu yana müzik belgeselleri dışında en yüksek hasılatı elde eden belgesel oldu.

Independent Türkçe


Putin'in Ukrayna savaşı Karadeniz'de 120 bin yunusu öldürdü

Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
TT

Putin'in Ukrayna savaşı Karadeniz'de 120 bin yunusu öldürdü

Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)

Uzmanlar, Ukrayna savaşındaki patlamaların, füze ateşlemelerinin ve askeri sonar sistemlerinin Karadeniz'deki yunusların kafasını karıştırdığını ve onları avlanamaz hale getirdiğini belirtiyor.

Trol teknelerindeki balıkçılar, ağlarına dolanmış ve boğulmuş halde buldukları yunusları kurtarmak için yüzgeçlerini kesmek zorunda kalıyor. Bu hayvanlar daha sonra, üzerlerinde hâlâ ağ izleri görülecek şekilde kıyıya vuruyor.

Ukrayna'nın güneyindeki Tuzly Lagünleri Milli Parkı'nın baş araştırmacısı Ivan Rusev, Al Jazeera'ye Vladimir Putin'in 2022'de Ukrayna'ya yönelik topyekün istilasını başlatmasından bu yana 120 binden fazla yunusun bu şekilde öldüğünü söyledi.

Rusev, birçok askeri teknolojinin yunusların hayatta kalmak için kullandığı temel yetenek olan ekolokasyonu engellediğini, bunun da hayvanların yönlerini bulmasını, iletişim kurmasını ve avlanmasını imkansız hale getirdiğini ifade etti.

"Bir yunus balık avlayamazsa hızla kilo kaybeder" diyen Rusev, hayvanların bu durumda enerji ihtiyaçlarını karşılamak için vücutlarındaki yağ tabakasını tüketmeye başladığını belirtti. Ancak savaşın kirlettiği denizde bu yağ tabakası atık sular, tarımsal akıntılar, mikroplastikler ve antibiyotiklerden kaynaklanan kirleticilerle dolmuş durumda.

Bu durum, yunusların bağışıklık sistemlerinin zayıflamasına ve ölümcül solunum yolu enfeksiyonlarına yenik düşmelerine yol açıyor.

Karadeniz ekosistemi, düşen drone'lardan ve batan denizaltılardan suya sızan zehirli kimyasallar ve yakıtlar nedeniyle, süregelen çatışmadan büyük zarar görüyor. Bölgedeki balıkçılık kısıtlamalarına rağmen kefal ve lüfer gibi bazı balık türleri artık epey nadir hale geldi.

gtn yt
Bilim insanı Ivan Rusev, Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunusu inceliyor (AFP)

Rusev, "Yunuslar besin zincirinin en tepesinde yer aldığından, zooplanktondan balıklara kadar her şey onlara ulaşıyor" dedi.

Rusev, bu durumun denizdeki balıklarla beslenen kuşları da olumsuz etkilediğini belirtti. Patlamaların balıkların sağır olmasına veya ölmesine yol açtığını, ayrıca Kuzey Avrupa'yla Ortadoğu arasında göç eden kuşları ürküttüğünü açıkladı.

Rusev, "Bir kuş yeterince yiyecek bulamadığında, yani 'yakıtı' olmadığında, kışlayacağı veya yuva yapacağı yere ulaşamaz" dedi.

Bu durum, bazı kuş popülasyonlarındaki birey sayısını yıllarca etkileyecek.

Karadeniz kıyısına vuran, bir deri bir kemik kalmış ve zarar görmüş yunuslar, Ukraynalıları dehşete düşürüyor.

Tetiana Smolchenko, Al Jazeera'ye ağustosta güneydeki Odessa şehrinde 8 yaşındaki oğlu Oleh'le yürüyüşe çıktıklarını ve çocuğunun çürümekte olan bir yunus fark ettiğini anlattı.

Eşi orduda görev yapan ve oturduğu apartman Rus drone'u saldırısı sonucu iki kez hasar gören 33 yaşındaki Smolchenko, "Neredeyse kusacaktım" dedi.

"Artık insan ölümlerine öylesine alıştık ki ama bu canlıların savaş yüzünden öldüğünü görmek de bir o kadar dehşet verici" diye ekledi.

İkimiz de ağladık.

Independent Türkçe


İran: ABD’nin çıkarları ‘nerede olursa olsun’ misilleme hedefinde

Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
TT

İran: ABD’nin çıkarları ‘nerede olursa olsun’ misilleme hedefinde

Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)

İranlı askeri yetkililer, ABD’nin Batı Asya dışındaki çıkarlarını hedef almakla tehdit ederek gerilimi artırdı. Yetkililer, olası yeni bir savaşın öncekinden daha geniş kapsamlı ve uzun süreli olacağı uyarısında bulundu. Bu açıklamalar, İran Dini Lideri’nin herhangi bir tehdide ‘coğrafi sınır tanımaksızın’ karşılık verilmesi talimatının ardından geldi.

Mücteba Hamaney dün, silahlı kuvvetlerin üst düzey komutanlarıyla gerçekleştirdiği kamuoyuna duyurulan ilk görüşmede, ‘hedef bankasının’ ABD ile İsrail’in maddi ve gayri maddi varlıklarını kapsayacak şekilde güncellenmesi talimatını verdi.

Hamaney, her düzeydeki ve türdeki tehdide ‘derhal, etkili ve coğrafi sınır tanımaksızın’ karşılık verilmesi gerektiğini belirtti. Düşmanların saldırılarına yeniden başlaması durumunda, bu saldırıların ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğine İran Silahlı Kuvvetleri ile halkının karar vereceği uyarısında bulundu.

Toplantıya Genelkurmay Başkanı Ali Abdullahi, İran Ordusu Genel Komutanı Emir Hatemi ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı Ahmed Vahidi katıldı. Komutanlar, İran Dini Lideri’nin ofisinden yapılan açıklamaya göre, Arap Körfezi kıyılarında, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi’nde, kuzeybatı ve güneydoğu sınırlarında hazırlık durumuna ilişkin raporlar sundu. Ayrıca mühimmat, keşif, destek ve muharebe silahlarının üretiminin birkaç kat artırıldığı bildirildi.

Hamaney’in ofisinden yapılan açıklamada, toplantının nerede ve ne zaman gerçekleştirildiği belirtilmezken, toplantıya ilişkin fotoğraf veya görüntü de yayımlanmadı. İran’ın yeni Dini Lideri, mart ayında babasının yerine seçilmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmadı.

Savunma Bakanı Mehrdad Ahlaki ise silahlı kuvvetlerin muharebe kapasitesini artırmak için ‘hızlı’ hareket edeceklerini belirterek, ‘herhangi bir tehdide, nerede olursa olsun ve coğrafi sınır tanımaksızın derhal, etkili ve orantılı karşılık verilmesi’ hedefini dile getirdi.

Şarku’l Avsat’ın İran devlet televizyonundan aktardığına göre Ahlaki, “Savunma ekipmanları ve silahlarının tasarım, üretim ve tedarik süreçlerinin hızlandırılması, sanayi ve teknoloji altyapısının güçlendirilmesi ve silahlı kuvvetlere destek kapasitesinin artırılması, çalışmalarımızın merkezinde yer alıyor” ifadelerini kullandı.

scd
İran Savunma Bakanı Mehrdad Ahlaki, milletvekillerinin katıldığı bir oturumda konuşurken (İran parlamentosu)

Herhangi bir saldırının orantılı, kararlı ve etkili bir karşılıkla karşılanacağı uyarısında bulunan Ahlaki, “Tehditte bulunanlar, İran’ın savunma amaçlı karşılığının kapsamını, zamanlamasını ve sonuçlarını belirleyemez” dedi. Ahlaki, “İran tehditler karşısında hazırlıksız yakalanmayacak, baskılar karşısında geri adım atmayacak ve bilimsel ve teknolojik ilerleme yolunda başkalarının hesapları ve iradesiyle sınırlandırılmayacaktır. Ülkenin güvenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için bir an bile tereddüt etmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Geniş bir alan ve daha uzun bir savaş

DMO Sözcüsü Hüseyin Muhibbi de ABD ile yaşanacak bir savaşta ‘herhangi bir coğrafi sınırın söz konusu olmayacağını, düşmana zarar vermek ve tam caydırıcılık sağlamak amacıyla geniş bir harekât alanının belirlendiğini’ söyledi.

ABD’nin dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmasına ve bölgede onlarca yıldır askeri varlık bulundurmasına rağmen ‘Hürmüz Boğazı’nı birkaç saatliğine bile açamadığını’ savunan Muhibbi, “Dünya, ABD’nin Körfez’i ve Hürmüz Boğazı’nı güvence altına alamayacak kadar güçsüz olduğunu anladı” dedi. Muhibbi, “ABD kendisini savunamıyorsa diğer ülkeleri nasıl savunmayı düşünüyor?” diye sordu.

Muhibbi, İran’ın ABD’nin hava sahasındaki askeri teknolojide ulaştığı en ileri seviye olarak nitelendirdiği F-35 savaş uçağını düşürdüğünü de iddia etti.

İran Ordu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise silahlı kuvvetlerin ABD’ye ‘Batı Asya dışında da’ karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladı. Ekreminiya, ABD’nin gerçekleştireceği herhangi bir ‘yeni saldırının’ öncekinden daha geniş kapsamlı, ezici ve derhal verilecek bir karşılıkla karşılanacağı uyarısında bulundu.

ABD’nin tesisleri, ekipmanları, askerleri ve çıkarlarının, erişilebilir oldukları her noktada İran’ın misilleme hedefi olabileceğini belirten Ekreminiya, “Düşman, İslam Cumhuriyeti’nin karşılık verme alanının zorunlu olarak önceki çatışmaların coğrafi sınırları içinde kalacağını düşünmemelidir” ifadesini kullandı.

Olası yeni savaşın önceki savaştan çok daha uzun sürebileceği uyarısında bulunan Ekreminiya, ABD Başkanı’nın savaşın ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğini belirleyemeyeceğini söyledi. Ekreminiya, Amerikalıları ve Washington’ın Avrupalı müttefiklerini, olası bir çatışmanın akıbetinin belirlenmesinde İran’ın inisiyatifinin ‘temel rol oynayacağını’ anlamaya çağırdı.

Nükleer doktrin

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai dün yaptığı açıklamada, çatışmaların yeniden başlaması halinde Tahran’ın uzun süredir yürürlükte olan nükleer silah yasağını kaldırmayı değerlendirdiğini, ancak henüz bu yönde bir karar alınmadığını bildirdi. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Rızai, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Washington’ın Tahran’ın taleplerini kabul etmemesi halinde nükleer program konusunda görüşme yapılamayacağını söyledi.

Rızai, “Savaş yeniden başlarsa ABD’nin boynuzunu kıracağız” ifadesini kullanarak, İran’ın gemisavar füzelerini ‘USS George Washington uçak gemisinin üzerinde’ test ettiğini iddia etti.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise X platformundaki paylaşımında, İranlılara zarar vermeye cüret edenlere darbe indirecekleri tehdidinde bulunarak, bundan böyle hiçbir ‘kırmızı çizginin’ söz konusu olmayacağını belirtti.

Tahran, Washington ile herhangi bir müzakereye başlanması için yedi şartın yerine getirilmesini talep etti. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi ve DMO komutanlarından İsmail Kevseri, reformist ILNA haber ajansına yaptığı açıklamada, “Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri tarafından açıklanan yedi madde yerine getirilmeden Washington ile müzakerelere girmeyeceğiz” dedi.

Kevseri, bu tutumlarını ‘geçmişteki deneyimlere’ dayandırarak, “Ne zaman müzakere etsek Amerikalılar anlaşmalara ve müzakere sürecine aykırı şekilde farklı tutumlar sergiledi. Ya bize karşı savaş başlattılar ya da yerine getirmeleri gereken taahhütlere bağlı kalmadılar. Bu nedenle ABD’ye ve müzakere etmek üzere onun adına gelenlere güven duymuyoruz” ifadelerini kullandı.

Katar arabuluculuğu

İran’dan gelen tehditler, İranlı müzakerecilerin dün Doha’da Katarlı arabulucularla gerçekleştirdiği görüşmelerle eş zamanlı olarak geldi. Söz konusu görüşmelerden önce cuma günü Tahran’da 12 saatten uzun süren toplantılar yapılmıştı.

Reuters’ın bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı haberine göre Katarlı arabulucular, Tahran’a yedi günlük bir plan sundu. Plan kapsamında ABD ve İran’ın, savaşı sona erdirmeye yönelik daha kapsamlı müzakereler öncesinde güven tesis etmek amacıyla her gün karşılıklı adımlar atması öngörülüyor.

Ancak İranlı bir yetkili, Tahran’ın söz konusu öneriyi tatmin edici bulmadığını söyledi. İran, eylül ayından bu yana gündemde tuttuğu ayrı bir plan üzerinde ısrar ediyor. Bu plan, limanlarına yönelik ablukanın kaldırılmasını, dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine ilişkin düzenlemeleri içeriyor.

Katarlı arabulucular aracılığıyla iletilen bir mesajda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Rızai’ye müzakerelerin yeniden başlatılmasını önererek ABD heyetine bizzat başkanlık etmeyi teklif etti. Amerikan basınında yer alan haberlere göre Rızai, dün mesajı okuduğunu ancak henüz yanıt vermediğini belirtti. ABD’nin söyleminin ‘tamamen değiştiğini’ ifade eden Rızai’ye karşılık Arakçi, Tahran’ın şu aşamada ABD tarafıyla görüşme yapılmasını gerekli görmediğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Trump’ın saldırıların yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermediğini, ancak ‘meseleyi diplomatik yollarla çözmeyi tercih ettiğini’ açıkladı. Rubio, buna karşın Washington’ın gerektiğinde askerî harekât düzenleyebileceğinden emin olduğunu belirtti.

Trump son günlerde, salı günü yapılacak ABD ara seçimleri öncesinde İran’a karşı ‘küçük çaplı bir operasyon daha’ düzenlenebileceği ihtimalini gündeme getirmişti.