Moskova'nın tarihsel kumarı: Yurtdışında bitmeyen koz arayışı

Batı hâlâ birincil düşman ve tehdit kaynağı olarak betimleniyor

Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)
Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)
TT

Moskova'nın tarihsel kumarı: Yurtdışında bitmeyen koz arayışı

Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)
Fotoğraf: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi'de BRICS grubunun olağanüstü sanal zirvesinde, 8 Eylül 2025 (AFP)

Anton Mardasov

Moskova'da düzenlenen son “Primakov Okumaları” büyük ölçüde sömürgecilik karşıtı söyleme ve alışıldık “adil çok kutuplu bir dünya” önermesine yöneldi. Bu söylem yıllardır Kremlin'in sözlüğünün bir parçası. Ne Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ne de sempozyumun diğer katılımcıları bu kalıbın dışına çıkmadı. Sadece tanıdık nakaratı tekrarladılar: BRICS ön saflarda, Küresel Güney yükseliyor, eski sömürücü sistemler çöküyor ve ufukta parıldayan yeni bir dünya düzeni var.

Ancak Moskova tarafından deklare edilen pozisyonlar, bölgesel dinamiklerin pratik gerçeklerine ve göz ardı edilmesi zor olan tarih katmanlarına sürekli olarak tosluyor. Birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesi, sömürgecilikten kurtulma söylemini hâlâ eski sömürgeci güçlerle ilişkilerinde bir pazarlık kozu olarak kullanıyor ve somut kazanımlar sağladığı sürece bundan faydalanıyor. Buna karşılık, Rusya'nın nüfuz alanı içindeki eski Sovyet cumhuriyetleri, Moskova ile olan tarihlerine farklı bir açıdan bakıyorlar. Geçmişteki Rus politikalarını sömürgeci bir karaktere sahip olarak algılarken, Kremlin'in bölgesel rolüne ilişkin tercih ettiği anlatı, kolektif hafızası karşısında tedirgin ve sıkıntılı görünüyor.

Son otuz yılda Rusya, uluslararası konumunu birkaç kez ve radikal bir şekilde yeniden değerlendirdi. Her seferinde, bu değişimlerin ardındaki itici güç, net bir ideolojik doktrine bağlılıktan ziyade, dünyanın büyük güçleriyle eşit olarak masada oturmasına olanak sağlayacak bir statü arayışı oldu. Milenyumun başında stratejisi, Batı kurumlarına ve kulüplerine entegrasyon etrafında dönüyordu. Yatırım çekmek ve önde gelen Avrupalı ​​şahsiyet ve liderler ile güven inşa etmek öncelikliydi. O dönemdeki vizyon, Rusya'nın kendine özgü kimliğini korurken Batı dünyasının bir parçası olabileceği yönündeydi. Ancak bu model, milenyumun ilk on yılının ortalarında çökmeye başladı. Ardından iç siyasi karışıklıklarıyla Libya meselesi geldi ve belirleyici değişim gerçekleşti.

NATO'nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu

Yeni yaklaşım artık mevcut düzene entegrasyonu hedeflemiyordu. Entegrasyon projeleri aracılığıyla Sovyet sonrası alanda bir nüfuz alanı oluşturmayı, Rusya'yı Batı'nın değer temelli bir rakibi olarak sunmayı ve Çin ile, çoğu zaman önemli ölçüde bir kafa karışıklığı taşısa da temkinli bir yakınlaşmayı amaçlıyordu. Ancak çok geçmeden yeni zorluklar baş gösterdi. Güce ve jeopolitik pazarlığa güvenmek beklenen sonuçları vermedi. Sovyet sonrası ortaklar, Moskova'nın varsaydığından çok daha bağımsız olduklarını kanıtladılar. Ukrayna meselesine gelince, ikincil öneme sahip bir sorundan yapısal bir soruna dönüşerek, giderek genişleyen ve tüm çerçeveye yayılan bir çatlağa benzemeye başladı. Zaman geçtikçe, dış politika gündeminden duyulan iç yorgunluk giderek daha belirgin hale geldi. Genel ruh hali, emperyalist emellerden yavaş yavaş uzaklaşarak, büyük oyuncularla daha pragmatik ve öngörülebilir ilişkilere yöneldi.

Suriye askerî harekâtı, Moskova için bir dönüm noktası oldu. Bu harekât, Rusya'nın uzak sınırlarının ötesinde, sadece silah ve kaynak tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda güvenlik hizmetleri ve baskıcı bir örtü sunan tam teşekküllü askeri ve siyasi aktör olarak da kararlı bir şekilde hareket edebileceğini gösterdi. Bu Suriye dayanağı, Ortadoğu'nun yanı sıra Afrika ve Latin Amerika'da da nüfuz yaymak için bir merkez haline geldi. Ne var ki taktiksel başarıların cazibesine kapılan Kremlin, daha geniş stratejik ufku kaçırdı. Bugün Esed'in devrilmesinden sonra, Suriye'den geçen her yeni bölgesel karışıklığı hızla onarmak için çabalıyor.

dfgtngt
Hmeymim Üssü ve Halep arasında uçuş yapan bir Rus Antonov An-72 askeri nakliye uçağı, 16 Ağustos 2018 (AFP)

Rus dış politikası, dış dünya için hâlâ bir muamma ya da Rusların Kant felsefesinden ödünç alarak adlandırdıkları gibi “kendinde şeydir”. Barışçıl niyet beyanları ve eski silahlı diplomasi ile herhangi bir bağlantının reddedilmesi, Ukrayna'da devam eden askerî harekât ve herhangi bir adıma asimetrik olarak yanıt verme konusunda dikkat çekici bir hazır olma durumuyla birlikte var oluyor. Aynı zamanda Moskova, dışarıdan gelen her barış girişimine neredeyse şüpheyle bakıyor.

Bu anlamda, Rus yönetiminin yıllarca süren araştırma ve denemelerden sonra tutarlı bir dış politika formüle etme konusundaki isteksizliği bir nebze anlaşılabilir görünüyor. Kurmay krizi sadece bu izlenimi daha da güçlendiriyor. Ortadoğu'da bu durum, Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Başkanın bölgeden sorumlu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov'un istifasından sonra açıkça ortaya çıktı. Prensip olarak özel temsilci pozisyonu, Dışişleri Bakanlığı'nın geleneksel kanallarının dışında, devlet başkanı ile doğrudan bir iletişim kanalı sağlamaktadır. Ancak bu görev Bogdanov’un istifasından beri boş kaldı. Bu nedenle, Rus askeri istihbaratı (GRU) Başkanı Igor Kostyukov, bölgedeki bir dizi tamamen siyasi konuda müzakereci rolünü üstlenmek zorunda kaldı ki bu dosyalar, resmi olarak askeri istihbaratın ve elçiliklerdeki askeri ataşelerin yetki alanı dışındadır.

NATO'nun genişlemesi ile ilgili takıntı, son otuz yılın en ısrarlı ve zarar verici hatalarından biriydi. Moskova, ittifakın doğuya doğru attığı her yeni adımı varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu ve her hamleye, süreci durdurmak yerine hızlandıran sert bir tepkiyle karşılık veriyordu. Bu anlamda, Ukrayna krizi, bu eski stratejik düşüncenin doruk noktasını temsil ediyor. Moskova ittifakı zayıflatmak yerine, varoluş nedenini canlandırdı, birliğini güçlendirdi ve Rusya'nın doğrudan askeri tehdit imajını pekiştirdi. Dahası, sınırlarına yakın bir ileri askeri nokta kurulmasını engelleme girişimi, Rus hava savunma sistemlerinin her gün yüzlerce Ukrayna insansız hava aracı saldırısını püskürtmek zorunda kalmasına neden oldu.

Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik

Bir yandan Batı, son yıllarda resmî açıklamalar ve yasama girişimleriyle düzenli olarak desteklenen bir anlatı ile birincil düşman ve tehdit kaynağı olarak betimlenmeye devam ediyor. Öte yandan Moskova, stratejik istikrardan küresel güvenliğin bazı yönleri ve hatta yeni bir güvenlik mimarisi arayışına kadar ortak zemin bulunabilecek konularda seçici uzlaşılara varma olasılığını giderek daha fazla test ediyor. Ancak bu çatışma ve uzlaşma kombinasyonu, Ukrayna cephesinde görünür atılımların olmayışı ve kötüleşen ekonomik baskıların gölgesinde sürekli taktiksel doğaçlama ve kendini güvence altına alma girişimi izlenimi veriyor.

sdfbgb
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, St. Petersburg'daki Boris Yeltsin Başkanlık Kütüphanesi'ndeki bir toplantıda, 27 Nisan 2026 (Reuters)

Ayrıca Moskova, yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi şekillendirmekle ilgilenen bağımsız bir güç merkezi olarak kendisini sunuyor, ancak Ortadoğu meselelerinde tereddütlü ve kaçamaklı bir tavır sergiliyor ve çeşitli bölgesel aktörler arasında manevra yapmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu ihtiyat anlaşılabilir. Avrupa cephesi Kremlin için mutlak bir öncelik olmaya devam ediyor ve Moskova, zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi bozabilecek ek çatışmalara sürüklenmek için acele etmiyor. Ancak bu denge çoktan bozuldu. Aynı zamanda Ortadoğulu aktörler, Moskova'dan Körfez ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uyuşmazlıklardan yararlanmanın ötesine geçen, daha somut bir katkıda bulunmasını uzun bir zaman beklediler. Daha net bir siyasi çizgi, Moskova'nın, diğer şeylerin yanı sıra, Tahran'a “kırmızı çizgilerinin” gerçek kapsamını ve potansiyel desteğinin sınırlarını göstermesine ve aynı zamanda Arap monarşilerinden daha geniş ve daha güvenilir bir destek elde etmesine olanak tanıyacaktı.

Sonuç olarak, Rus dış politikası aynı anda her şey olmaya çalışıyor: Batı karşıtı ama onunla diyaloğa açık, emperyalist ama sömürgecilik karşıtı, pragmatik ama derinden ideolojik. Tutarlı bir strateji yerine, taktik manevralar sistematik planlamanın ve tepkileri çalışılmış bir politikanın yerini alıyor. Moskova, çıkarlarını tutarlı şekilde savunmak bir yana, tutarlı bir şekilde anlamayı başaramadı. Böyle bir çerçeve olmadan, tekil başarılar, bir süreç oluşturmayan zincirin halkalarından ibaret olmaya devam ediyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."



Rusya'daki akaryakıt kıtlığı siyasi krize dönüşür mü?

Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)
Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)
TT

Rusya'daki akaryakıt kıtlığı siyasi krize dönüşür mü?

Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)
Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)

Rusya lideri Vladimir Putin, Ukrayna'nın yoğunlaşan saldırılarıyla patlak veren akaryakıt kıtlığını kontrol altına almaya çalışıyor.

Wall Street Journal'ın analizine göre Ukrayna'nın son dönemde uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle Moskova, St. Petersburg, Kırım ve Sibirya gibi farklı yerlerdeki petrol rafinerilerini vurması Rusya'daki akaryakıt kıtlığını derinleştiriyor.

Berlin merkezli düşünce kuruluşu Carnegie Rusya Avrasya Merkezi'nden Sergey Vakulenko, Ukrayna'nın saldırıları nedeniyle 20 Haziran itibarıyla Rusya'nın petrol işleme kapasitesinin yaklaşık yüzde 28'inin devre dışı kaldığını belirtiyor.

Dünyanın en büyük ikinci ham petrol ihracatçısı ve en büyük üçüncü rafine petrol ürünleri ihracatçısı olan Rusya, artık ithalata geçmeyi planlıyor. Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, dünkü açıklamasında yakıt ithal etmek için görüşme başlattıklarını belirtti ancak hangi ülkelerle temas halinde olduklarını söylemedi.

Analize göre Rusya'nın devasa yakıt ihtiyacını ancak Hindistan'daki gibi rafineriler karşılayabilir. Hindistan'dan deniz yoluyla petrol tedarikinin haftalar sürebileceği, Rus ekonomisine yük bindirebileceği belirtiliyor.

Moskova'da yaşayan analist Andrey Kolesnikov şunları söylüyor:

Yakıt konusunda açıkça bir toplumsal kriz var ve bu durum siyasi bir boyuta da dönüşebilir. Fakat şu ana kadar ciddi sonuçlar ortaya çıkmadı.

Putin de pazar günkü açıklamasında ülkede sürücüler ve işletmeler açısından akaryakıt tedarikindeki sorunların devam ettiğini belirtti. Ukrayna'nın İHA ve füze saldırılarını "terör eylemi" diye niteledi.

Almanya Uluslararası ve Güvenlik İlişkileri Enstitüsü'nden (SWP) ekonomist Janis Kluge, "Kriz o kadar yaygın hale geldi ki, Putin'in bu konuyu ele almaması tehlikeli olurdu" ifadelerini kullanıyor.

Diğer yandan yakıt krizinin, Rusya'da eylülde yapılması planlanan Devlet Duması seçimlerinden önce patlak verdiğine de dikkat çekiliyor.

Rus ordusu, Ukrayna saldırılarını durdurmak için drone komuta merkezlerini hedef alıyor. Rus devletine ait haber ajansı TASS'ın aktardığına göre Sumi oblastında Ukrayna ordusuna ait en az 10 drone komuta merkezi son bir haftada yok edildi.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, TASS, AP


İsrail-Lübnan anlaşması barış getirecek mi?

Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)
Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)
TT

İsrail-Lübnan anlaşması barış getirecek mi?

Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)
Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)

İsrail'le Lübnan'ın ABD arabuluculuğunda imzaladığı çerçeve anlaşma, çatışmaları sonlandırmak yerine çıkmaza sürükleyebilir.

Beyrut ve Tel Aviv yönetimleri, İsrail'in işgal ettiği tüm Lübnan topraklarından kademeli olarak çekilmesini öngören çerçeve anlaşmayı 26 Haziran'da imzalamıştı.

İsrail de bunun karşılığında Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını ve Lübnan ordusunun ülkenin güneyinde kontrolü sağlamasını şart koşuyor.

Hizbullah lideri Naim Kasım ise anlaşmayı eleştirerek İsrail ülkeden çekilene dek savaşmayı sürdüreceklerini bildirmişti.

Suudi Arabistan'a ait Arab News'a konuşan Hizbullah milletvekili Hasan İzzeddin, Lübnan Anayasası'nın 52. maddesi uyarınca cumhurbaşkanının, Lübnan'ın diplomatik ilişkiler kurduğu devletlerle müzakere etme hakkına sahip olduğunu belirtiyor. İki ülke arasında diplomatik bağ bulunmadığından görüşmelerin Anayasa'ya aykırı olduğunu öne sürüyor.

Reuters'ın analizinde, Hizbullah'ın silah bırakmamaya yanaşmaması sebebiyle İsrail'in ülkeden çekilmeyebileceğine, bunun da barış getirmek yerine sürecin tıkanmasına yol açabileceğine dikkat çekiliyor.

İsrail devlet televizyonu KAN da adını paylaşmadığı kaynaklara dayandırdığı haberinde, İsrail ordusunun anlaşmada pilot bölge olarak belirlenen Lübnan'ın güneyindeki Zavtar ve Ferrun'dan çekilmesinin ertelenebileceğini aktardı.

Çerçeve anlaşma Beyrut yönetimini zor durumda bırakıyor. Hükümetin veya ordunun İran destekli Hizbullah'a zorla silah bıraktırması mümkün görünmüyor. Böyle bir senaryoda ülke tekrar iç savaşa da sürüklenebilir.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan üst düzey bir Lübnanlı siyasetçi "Bu bir anlaşma değil, dayatılmış bir çözümdür" diyor.

Beyrut merkezli analist Michael Young, "Bu anlaşma tüm yükü Lübnan'ın omuzlarına bırakıyor" diyerek, İsrail'in Lübnan'ın güneyinde süresiz olarak kalmasına imkan tanıdığını ekliyor.

Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu'ndan Lübnanlı akademisyen Fawaz Gerges, anlaşmanın yapısal açıdan kusurlu olduğunu belirtiyor.

Gerges, İsrail'in Lübnan'ın güneyinde yaklaşık 8 ila 10 kilometrelik bir tampon bölgeyi halihazırda oluşturduğunu hatırlatıyor.

Bu anlaşma nedeniyle tampon bölgenin kalıcı hale gelebileceğini ve işgalin diplomatik meşruiyet kazanabileceğini vurguluyor.

Independent Türkçe, Reuters, Arab News


Ali Hamaney sonrası dönemde İran'ı kimler yönetiyor?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)
TT

Ali Hamaney sonrası dönemde İran'ı kimler yönetiyor?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)

Uzmanlar ve analistlere göre İran'da karar alma mekanizması, ABD-İsrail savaşının ilk günlerinde dini lider Ali Hamaney'in öldürülmesinden bu yana siyasi ve askeri yetkililerden oluşan dar bir grubun elinde bulunuyor.

Uzmanlar Meclisi, mart ayında Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney'i babasının yerine dini lider seçti. Ancak savaş sırasında yaralanması nedeniyle göreve gelmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmayan Mücteba'nın yönetimde ne ölçüde etkili olduğu henüz netlik kazanmadı.

İşte Tahran'daki güç piramidinde karar alma sürecini yönlendirdiği düşünülen başlıca isimler:

Dini Lider Mücteba Hamaney

Mücteba Hamaney, babasının yerine geçerek teorik olarak İran'ın en üst siyasi ve dini makamına geldi. Ömür boyu sürdürülen bu görev, ülkenin temel politikalarında son sözü söyleme yetkisini de beraberinde getiriyor.

df
Tahran'da düzenlenen bir gösteride dini lider Mücteba Hamaney'in fotoğrafını taşıyan İranlı bir kadın. (EPA)

Ancak nüfuzunun boyutu hâlâ belirsizliğini koruyor. Değerlendirmeler, yaklaşık 40 yıl boyunca ülkeyi yöneten babasının sahip olduğu mutlak otorite düzeyine henüz ulaşamadığı yönünde.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan

2024 yılında, helikopter kazasında hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin ardından yapılan seçimlerle göreve gelen Mesud Pezeşkiyan, İran siyasetindeki daha ılımlı kanadın temsilcisi olarak görülüyor.

Bununla birlikte cumhurbaşkanlığı makamı, ülkenin en güçlü siyasi pozisyonu anlamına gelmiyor. İran'da temel stratejik konularda nihai karar dini lidere ait. Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak görev yapıyor ve kararları dini liderin onayına sunulan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne başkanlık ediyor.

ABD ile yürütülen müzakerelerde İran heyetine Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf liderlik etse de, ABD ile varılan mutabakat zaptını ABD Başkanı Donald Trump gibi uzaktan imzalayan isim Pezeşkiyan oldu.

Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf

Mücteba Hamaney'in kamuoyundan uzak kalması nedeniyle Kalibaf, fiilen İran yönetiminin öne çıkan yüzü olarak değerlendiriliyor.

Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen ve savaşı sona erdirmeyi amaçlayan ABD-İran görüşmelerinde İran heyetine başkanlık eden Kalibaf, İslamabad ve Cenevre'deki müzakere turlarına katıldı, aynı kapsamda Katar ve Umman'a ziyaretlerde bulundu.

sdferb
İran Parlamentosu Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf. (AP)

Görüşmeler doğrudan aynı masa etrafında yürütülmesine rağmen Kalibaf, ABD heyetiyle birlikte medya önüne çıkmamaya özen gösterdi.

Yaklaşık otuz yıldır İran yönetiminin merkezinde yer alan Kalibaf, Devrim Muhafızları'nın füze birliği komutanlığı, Tahran Emniyet Müdürlüğü, Tahran Belediye Başkanlığı ve son olarak Parlamento Başkanlığı görevlerinde bulundu.

Siyasi hırsıyla tanınan Kalibaf, cumhurbaşkanlığına üç kez aday oldu ancak seçilemedi.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Abbas Arakçi, 2024 yılında, helikopter kazasında yaşamını yitiren Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan'ın yerine göreve getirildi.

Kalibaf ile birlikte ABD ile yürütülen müzakerelerde İran'ı temsil eden Arakçi, aynı zamanda savaş sürecinde İran'ın hem uluslararası medyada hem de sosyal medya platformlarında en görünür isimlerinden biri oldu.

dfrgty
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (EPA)

Diplomasiye geçmeden önce Devrim Muhafızları saflarında görev yapan Erakçi, İngiltere'deki Kent Üniversitesi'nde siyaset düşüncesi alanında doktora yaptı. Daha önce eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif başkanlığındaki heyette yer alarak 2015 nükleer anlaşmasına uzanan müzakerelerde de görev aldı.

Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi

Eski içişleri ve savunma bakanı Ahmed Vahidi, bir yıldan kısa sürede Devrim Muhafızları'nın üçüncü komutanı oldu.

Son savaşın ilk gününde selefi Muhammed Pakpur, Haziran 2025'te İsrail ile İran arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında ise Hüseyin Selami öldürüldü.

Bu nedenle Vahidi'nin savaş boyunca kamuoyu önünde görünmekten kaçındığı değerlendiriliyor.

Vahidi adına Devrim Muhafızları Komutanı sıfatıyla yalnızca tek bir açıklama yayımlandı. 19 Mart'taki açıklamada, Besic Güçleri Komutanı Gulam Rıza Süleymani'nin ölümü nedeniyle taziye mesajı paylaşıldı.

Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadr

Muhammed Bakır Zülkadr, kamuoyu önünde oldukça sınırlı görünmesine rağmen, bu durum nüfuzunun zayıf olduğu anlamına gelmiyor.

İran'ın en üst düzey güvenlik makamı kabul edilen bu göreve, selefi ve deneyimli müzakereci Ali Laricani'nin mart ayında düzenlenen İsrail saldırısında öldürülmesinin ardından atandı.

Laricani'nin aksine kariyerini Devrim Muhafızları bünyesinde geçiren Zülkadr'ın atanması, karar alma mekanizmalarında Devrim Muhafızları'nın ağırlığının daha da arttığı şeklinde yorumlandı.

Daha önce Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Genel Sekreterliği görevini yürütüyordu.

Yargı Erki Başkanı Muhsini Ejei

Diğer üst düzey yöneticilerin aksine, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, savaş süresince İran devlet televizyonlarında sık sık görüldü.

Sakin üslubuyla dikkat çeken Ejei, savaş sırasında casusluk ve yabancı istihbarat servisleriyle iş birliği suçlamalarıyla açılan davalarda idam kararlarının daha hızlı verilmesi çağrısında bulundu.

Uzun yıllardır insan hakları örgütlerinin sert eleştirilerine hedef olan Ejei, geniş çaplı insan hakları ihlallerini denetlemekle suçlanıyor.

Yakında Yargı Erki Başkanlığı'ndaki ilk beş yıllık görev süresi dolacak olan Ejei'nin yeniden atanıp atanmayacağı belirsizliğini koruyor. Bu konunun, yeni dini lider Mücteba Hamaney döneminin başlangıcında devlet kurumlarında beklenen kapsamlı değişikliklerle bağlantılı olabileceği değerlendiriliyor.