Eskiden Hollywood yıldızlarını televizyon dizilerinde görmek büyük olaydı, bugünse neredeyse en iyi hikayeler artık küçük ekranda anlatılıyor. Cate Blanchett'in Disclaimer'da, Kate Winslet'ın ise Mare of Easttown ve The Regime'de sergilediği performanslar, belki de bunun en güncel kanıtları.
Aslında bu dönüşüm birkaç yıldır hız kesmeden devam ediyor ve birçok Oscarlı yıldız, kariyerinin en unutulmaz rollerinden bazılarını televizyon dizilerinde buluyor.
Bu listede de geçen hafta olduğu gibi sinemadaki yıldız gücünü televizyona başarıyla taşıyan oyunculara odaklanıyoruz.
Amy Adams, Sharp Objects'te psikolojik derinliğiyle hafızalara kazınırken Nicole Kidman, Big Little Lies'la televizyonun en prestijli ödüllerini topladı.
Winona Ryder, Stranger Things sayesinde yeni bir kuşağın favorisi olurken Julia Roberts, Homecoming'le dijital platformların prestij dizilerine güçlü bir giriş yaptı.
Drew Barrymore ise Santa Clarita Diet'de sevimli romantik komedi yıldızı imajını ters yüz ederek kariyerinin en sıradışı performanslarından birine imza attı.
Ortak noktalarıysa aynı: İyi yazılmış bir karakter ve güçlü bir hikaye olduğunda, küçük ekranda da en az beyazperdedeki kadar etkileyici olabileceklerini göstermeleri.
Lafı daha fazla uzatmadan, sinema salonlarının sınırlarını aşarak televizyon ekranlarında rüştünü bir kez daha ispatlayan aktrislerin akıllara yer eden performanslarına gelin birlikte göz atalım.
Amy Adams (Sharp Objects)
Sinema kariyerine kült komedi Drop Dead Gorgeous'la adım atan Amy Adams, Manhattan'da Sihir (Enchanted), Geliş (Arrival), Gece Hayvanları (Nocturnal Animals), Dövüşçü (The Fighter) ve Düzenbaz (American Hustle) gibi yapımlardaki performanslarıyla Hollywood'un en saygın ve çok yönlü oyuncularından biri haline geldi.
Sharp Objects öncesinde tam 5 kez Oscar'a aday gösterilen Adams, televizyona geçtiğinde zaten Hollywood'un en prestijli filmografilerinden birine sahipti. Kariyerinin başlarında The Office ve Buffy the Vampire Slayer gibi popüler dizilerde küçük rollerle görünen Adams için HBO'nun mini dizisi Sharp Objects, televizyondaki ilk başrol deneyimi anlamına geliyordu.
Gillian Flynn'in romanından uyarlanan 8 bölümlük mini dizi, doğduğu kasabadaki iki genç kızın cinayetini araştırırken kendi karanlık geçmişiyle yüzleşen gazeteci Camille Preaker'ın hikayesini anlattı.

Kendine zarar verme geçmişi olan ve alkol bağımlılığıyla mücadele eden Camille'i canlandıran Adams, sergilediği bu derinlikli performansla haklı bir Emmy adaylığı elde etti. Toplamda 8 dalda Emmy'ye aday gösterilen dizi, sinema kalitesindeki atmosferi ve Jean-Marc Vallée'nin yönetimi sayesinde son yılların en çok övülen yapımları arasına girdi.
Ünlü aktris, canlandırdığı Camille karakterinin psikolojik ağırlığını ve onunla kurduğu bağı bir röportajında şu sözlerle ifade ediyordu:
Camille'in acısını taşımak zordu çünkü o, yaşadığı her şeyi dünyadan saklamaya çalışan ve bunu kendi bedenine yansıtan bir karakter.
Başka bir röportajındaysa Camille'de kendinden de parçalar bulduğunu söyleyerek, "İçimde onun kadar öfke taşımıyorum ama insanı kendine acımasız davranmaya iten o hüzün... Sanırım bende de biraz var" ifadelerini kullanmıştı.
Çekimler boyunca karakterin cildindeki yüzlerce yara izini oluşturmak için her gün saatlerce süren yoğun bir makyaj sürecine katlanan Adams, bu uzun hazırlık sürecinin role girmesini kolaylaştırdığını belirtmişti. Rol arkadaşı Patricia Clarkson'la ilk kez aynı projede buluşan Adams, bu dizideki anne-kız çatışmasıyla televizyon tarihinin en tekinsiz ve gerilimli aile dinamiklerinden birinin oluşmasına katkı sağladı.
Sinemayla televizyon arasındaki sınırları bulanıklaştıran Sharp Objects, Adams'ın sadece beyazperdede değil, 8 bölüme yayılan derin bir karakter analizinde de ekranı sırtlayabileceğini tüm dünyaya kanıtladı.
Nicole Kidman (Big Little Lies)
Kırmızı Değirmen (Moulin Rouge) ve Soğuk Dağ (Cold Mountain) gibi klasiklerle Hollywood'un en saygın oyuncularından biri haline gelen Nicole Kidman, Saatler'deki (The Hours) Virginia Woolf performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazandı.
Ana akım yapımlardaki başarısının yanı sıra Lars von Trier ve Park Chan-wook gibi bağımsız rejisörlerin gözdesi olan Avustralyalı aktris, arthouse sinemanın da en çok aranan yüzlerinden birine dönüştü.
Beyazperdedeki ödüllü kariyerin ardından televizyona geçiş yapması, sektörde ve izleyiciler arasında büyük heyecan yarattı. Laura Dern, Reese Witherspoon, Shailene Woodley ve Zoë Kravitz gibi güçlü isimlerden oluşan yıldız kadroyla kamera karşısına geçtiği HBO yapımı Big Little Lies, televizyondaki en ses getiren projesi oldu.

Kidman, Liane Moriarty'nin çok satan romanından uyarlanan dizide dışarıdan mükemmel görünen ama evliliğinde istismar sarmalı içine sıkışan Celeste Wright'a hayat verdi. Bu karakterin travmasını, kırılganlığını ve çaresizliğini olağanüstü bir hassasiyetle ekrana yansıtan aktris, En İyi Kadın Oyuncu dalında Emmy ve Altın Küre'nin sahibi oldu.
Rolün psikolojik yükünü uzun süre üzerinden atamayan Kidman, verdiği bir röportajda çekim sürecini şu sözlerle özetliyordu:
Bazı sahnelerin çekimlerinden sonra eve gittiğimde kendimi tamamen ezilmiş, incinmiş ve derin bir utanç duygusu içinde buluyordum. Bu rol bedenimde ve ruhumda fiziksel bir iz bıraktı.
Rolün fiziksel yükü de ağırdı: Dizideki ev içi şiddet sahnelerinin gerçekçi olması için dublör kullanmayı reddeden Kidman, çekimler sırasında vücudunda oluşan gerçek morlukları set ekibinden gizlemek zorunda kalmıştı. Oyuncu, bir röportajda Celeste'e yaklaşımını "Bazı karakterlere zihinsel olarak yaklaşmak daha kolaydır ama bu rol tamamen içgüdüseldi" sözleriyle anlatacaktı.
Bu sarsıcı deneyimin ardından 2021'de Dokuz Kusursuz Yabancı'yla (Nine Perfect Strangers) televizyonun güçlü kadın karakterlerinin aranan yüzlerinden biri olmayı sürdürdü.
Dizinin yapımcılığını da üstlenen Kidman, Witherspoon'la birlikte projeyi sinema filmi yerine mini dizi olarak hayata geçirmek için ısrar ederek hikayenin çok katmanlı yapısının korunmasına katkı sağladı. Big Little Lies'ın hem eleştirel hem ticari başarısı, Kidman'ın ekranı tek başına taşıyabilecek yıldızlardan biri olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Winona Ryder (Stranger Things)
1980'ler ve 90'ların en ikonik yıldızlarından Winona Ryder, Beterböcek (Beetlejuice), Makas Eller (Edward Scissorhands), Masumiyet Çağı (The Age of Innocence) ve Küçük Kadınlar (Little Women) gibi filmlerle Hollywood'un vazgeçilmezleri arasına adını yazdırdı.
Martin Scorsese imzalı Masumiyet Çağı ve Gillian Armstrong'un Küçük Kadınlar'ıyla iki kez Oscar'a aday gösterilen Ryder, 2000'li yıllarda kariyerinde daha sakin bir döneme girse de 2016'da Stranger Things'le güçlü bir geri dönüş yaptı.

Netflix'in büyük ses getiren dizisinde kaybolan oğlu Will'i bulmak için her şeyi göze alan gözü pek anne Joyce Byers'ı canlandıran oyuncu, hem hikayenin duygusal omurgasını kurdu hem de dizinin en unutulmaz performanslarından birine imza attı.
İlk sezon başladığında kadrodaki en tanınmış isim olan Ryder, Millie Bobby Brown, Finn Wolfhard, David Harbour ve Gaten Matarazzo gibi genç oyunculara liderlik etti.
1980'ler nostaljisini sonuna kadar yaşatan Stranger Things'in atmosferi de Ryder'ın kariyerini şekillendiren döneme gönderme yaptığı için, oyuncunun varlığı dizinin ruhunu tamamlayan en önemli unsurlardan biri olarak görüldü.
Ryder, Joyce'u canlandırırken kendi çocukluğundan ve annelik içgüdülerinden beslendiğini söyleyerek karaktere yaklaşımını şu sözlerle anlatmıştı:
Joyce'un delirdiğini hiç düşünmedim. Oğlunun hâlâ hayatta olduğunu biliyordu ve ben de buna yüzde yüz inandım.
Duffer kardeşler de diziyi yazarken Joyce'un korku filmlerindeki alışılmış anne figürlerinden farklı olmasını istediklerini, Ryder'ın karaktere kattığı kırılganlık ve inatçılığın bu yaklaşımı kusursuz biçimde yansıttığını birçok röportajda dile getirmişti.
Ryder, Stranger Things'de Joyce Byers'ın yapay bir "süper anne" yerine kusurları olan, gerçekçi ve emekçi bir anne olmasına özellikle özen gösterdi. Karakterin dağınık imajı için Meryl Streep'in 1983 tarihli filmi Silkwood'daki görünümünden ilham alan Ryder, ailenin maddi zorluklarını ekrana yansıtmak için 5 sezon boyunca aynı kıyafetleri tekrar tekrar giymekte ısrar etti.
Stranger Things'in dünya çapında fenomen haline gelmesiyle birlikte Ryder, yalnızca kariyerini yeniden canlandırmakla kalmadı, Z kuşağının da en sevdiği oyunculardan biri olarak kendine yer açtı.
Prestijli ödüllerde defalarca adaylıklar elde eden yapım, 12 Emmy kazanırken Ryder'ın performansı da eleştirmenlerden sürekli övgü aldı.
Joyce Byers'a 5 sezon boyunca hayat veren Ryder, yalnızca 1990'larda kalan bir film yıldızı olmadığını, televizyonun en güçlü dramatik karakterlerinden birini de başarıyla taşıyabileceğini kanıtladı.
Julia Roberts (Homecoming)
Romantik komedi klasiği Özel Bir Kadın'la (Pretty Woman) dünya çapında yıldızlaşan Julia Roberts, Ocean's Eleven, Aşk Engel Tanımaz (Notting Hill) ve Daha Yaklaş (Closer) gibi yapımlarla Hollywood'un en büyük kadın oyuncularından birine dönüştü.
Tatlı Bela'daki (Erin Brockovich) performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazanan Roberts, uzun yıllar beyazperdenin aranan ve en çok kazanan yıldızlarından biri olduktan sonra 2018 yapımı Homecoming'le televizyona adım attı.
Amazon Prime Video dizisinde, gizemli bir rehabilitasyon merkezinde görev yapan ve zamanla kurumun karanlık sırlarını keşfeden terapist Heidi Bergman'ı canlandıran Roberts, alışılmış sıcak ve sempatik ekran imajının dışına çıkarak son derece kontrollü ve katmanlı bir performans sergiledi.

Mr. Robot'un yaratıcısı Sam Esmail'in yönettiği psikolojik gerilim, sinematik anlatımı ve farklı görüntü formatlarıyla televizyonun en dikkat çekici yapımlarından biri olarak gösterildi.
Dizinin ilk sezonu iki Emmy adaylığı elde ederken, Roberts'ın performansı da eleştirmenlerden tam not aldı. Özellikle Stephan James'le kurduğu doğal ekran uyumu övgü topladı.
Roberts, televizyona geçiş kararından bahsederken, "Ben bunu televizyon ya da sinema diye ayırmıyorum. Benim ilgilendiğim şey iyi hikayeler ve iyi karakterler" sözleriyle asıl önceliğinin iyi anlatılmış hikayeler olduğunu vurgulamıştı.
Ünlü oyuncu, Homecoming'in temelini oluşturan aynı adlı podcast'i dinledikten sonra projeye büyük ilgi duyduğunu ve canlandırdığı gizemli karakter sayesinde senaryoyu elinden bırakamadığını da söylemişti.
Büyük bütçeli sinema filmlerinden sonra ilk kez bir dizide yer alan Roberts, televizyonun bu farklı temposuna uyum sağlamanın kendisi için büyük bir meydan okuma olduğunu gizlemedi. Zorlu çekim süreci hakkında samimi bir itirafta bulunan Roberts, katıldığı bir panelde dizi setindeki deneyimini şu sözlerle özetlemişti:
Her gün bir teslim tarihine yetişmeye çalışıyor gibiydik. Çok fazla çekim yapmamız gerekiyordu ve bu gerçekten tam bir zihinsel maratondu.
Homecoming, Roberts'ın kariyerindeki ilk düzenli televizyon başrolü olmasının yanı sıra, Oscar ödüllü yıldızın dijital platformların yükselişine öncülük eden prestij dizilerinden birinde yer alması açısından da önemli bir dönüm noktası oldu.
Eleştirmenler, Roberts'ın yıllardır sinemada ustalıkla kullandığı mimikleri ve sessizlikle kurduğu oyunculuğu bu kez 8 bölümlük uzun soluklu bir hikayeye başarıyla taşıdığı konusunda ortak görüş bildirdi.
Homecoming, Julia Roberts'ın yalnızca beyazperdenin en büyük yıldızlarından biri olmadığını, güçlü bir karaktere dayanan televizyon yapımlarında da aynı etkiyi yaratabildiğini gösteren işlerden biri olarak hafızalara kazındı.
Drew Barrymore (Santa Clarita Diet)
Henüz 6 yaşındayken Steven Spielberg imzalı E.T. (E.T. the Extra-Terrestrial) sayesinde dünyanın tanıdığı bir çocuk yıldıza dönüşen Drew Barrymore, Gerçek Öpücük (Never Been Kissed), Charlie'nin Melekleri (Charlie's Angels), 50 İlk Öpücük (50 First Dates) ve Sonsuza Dek (Ever After: A Cinderella Story) gibi filmlerle romantik komedi denince akla gelen ilk isimlerden biri oldu.
Hollywood'un köklü Barrymore ailesinden gelen oyuncu, çocuk yaşta yakaladığı şöhretin ardından inişli çıkışlı bir kariyer geçirse de yıllar içinde sektörün en sevilen yıldızlarından biri olmayı başardı.
Barrymore'un televizyon dünyasındaki ilk büyük başrolü ise 2017'de Netflix'te yayımlanan kara komedi Santa Clarita Diet oldu.

Oyuncu, dizide banliyöde bir emlakçıyken gizemli bir dönüşüm geçirip insan eti yeme isteğiyle mücadele eden Sheila Hammond karakterine hayat vererek komediyle korkuyu ustalıkla harmanlayan sıradışı bir performans sergiledi.
Timothy Olyphant'la yakaladığı güçlü ekran uyumu ve ikilinin absürt mizah anlayışı, dizinin kısa sürede sadık bir hayran kitlesi edinmesinde önemli rol oynadı.
Barrymore, Sheila'yı canlandırmayı neden bu kadar sevdiğini anlatırken, "Onun en sevdiğim yanı, başına gelen her şeye rağmen hayata büyük bir coşkuyla sarılması. Bence hepimizin ihtiyacı olan şey biraz da bu" sözleriyle karaktere duyduğu yakınlığı dile getirmişti.
Hayat verdiği karakterin, üzerindeki iyileştirici etkisinden bahseden yıldız, bir röportajda bu süreci şu samimi sözlerle özetlemişti:
Sheila bana hayatımı geri verdi, o dönem tam bir enkaz halindeydim ama bu karakterin uyanışı, kontrolü eline alışı ve o dizginlenemez enerjisi bana inanılmaz bir iyileşme gücü aşıladı.
Oyuncu ayrıca dizinin aşırı kanlı sahnelerine rağmen sette kahkahaların hiç eksik olmadığını, çekimlerin kariyerindeki en eğlenceli deneyimlerden biri olduğunu birçok röportajında vurguladı.
Barrymore'un yıllardır romantik komedilerde sergilediği sıcak ve enerjik oyunculuğu, Sheila Hammond'ın çılgın ve kanlı macerasına beklenmedik bir samimiyet kazandırarak dizinin en büyük kozlarından biri oldu.
Üç sezon süren Santa Clarita Diet, Emmy ya da Altın Küre gibi prestijli ödüllere ulaşamasa da Netflix'in sevilen kült dizilerinden biri oldu. İptal edilmesiyse platformun en çok tepki çeken kararlarından biri olarak hafızalara kazındı.
Santa Clarita Diet, Drew Barrymore'un yalnızca romantik komedi yıldızı olmadığını, en sıradışı karakterleri başarıyla taşıyabilecek kadar güçlü ve dinamik bir oyuncu olduğunu gösterdi.
Independet Türkçe

