Antoine el-Hac yazdı…
Belgelenmiş tarih, Avrupa’nın Antik Yunan şehir devletleri arasındaki çatışmalardan Rusya-Ukrayna Savaşı’na kadar uzanan süreçte 2 binden fazla savaşa sahne olduğunu gösteriyor. Bu durum, kıtanın parçalı siyasi yapısı, her devletin sınırlarına ve egemenliğine sıkı sıkıya bağlı kalması, etnik ve dini farklılıklar, yayılmacı hedefler, kaynak rekabeti ve sık değişen ittifaklardan kaynaklandı. Ancak bu döngü, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından modern ittifakların kurulması ve özellikle Avrupa Birliği’nin (AB) oluşturulmasıyla birlikte Avrupa ülkeleri arasındaki ekonomik entegrasyonun derinleşmesi sayesinde kırıldı.
Avrupa ülkeleri, onlarca yıl boyunca büyük ölçüde rahat ve güvenli bir dönem yaşadı. Kıtada büyük savaşların artık geçmişte kaldığına inanan Avrupalılar, ‘uzun barış’ olarak adlandırılan bu dönemi 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle başlattı. Süreç, 1991’de Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla daha da pekişti.
Bu rahatlık ortamı, Avrupa’nın askeri doktrinini de doğrudan etkiledi. Savunma bütçeleri tarihi düşük seviyelere çekilerek gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2’sinin altına indirildi, zorunlu askerlik uygulamaları kaldırıldı ve ordular, ağırlıklı olarak yurt dışındaki barışı koruma operasyonlarına yönelik küçük, profesyonel birliklere dönüştürüldü.
Fransa’nın sahip olduğu tek uçak gemisi Charles de Gaulle (AFP)
Avrupa’da ‘barış dönemine’ indirilen ilk darbe, Yugoslavya’nın dağılmasının ardından patlak veren 1992-1995 Bosna Savaşı oldu. Ancak savaşı sona erdirmekte başarısız olan ve barışın tesis edilmesi görevini ABD’ye bırakan Avrupalılar, bu çatışmayı zamanla geride kalan bölgesel bir kriz olarak değerlendirdi.
İkinci darbe ise Rusya’nın Mart 2014’te Kırım’ı ilhak etmesiyle geldi. Bu adımı, Ukrayna’nın doğusunda Rusça konuşan ayrılıkçılar ile Ukrayna ordusu arasında yaşanan çatışmalar izledi. Söz konusu kriz, Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya kapsamlı askerî harekât başlatmasıyla tam ölçekli bir savaşa dönüştü ve böylece Avrupa’da uzun yıllardır hâkim olan ‘kalıcı barış’ algısı çöktü.
Gerileme göstergeleri
Avrupa, özellikle ekonomik büyüme, demokratik istikrar ve güvenlik alanlarında belirgin bir gerileme döneminden geçiyor. Yaşam standartları dünyanın birçok bölgesine kıyasla hâlâ yüksek seviyelerde olsa da eş zamanlı yaşanan krizlerin birikimli etkisi, onlarca yılda elde edilen kazanımları kademeli olarak aşındırmaya başladı.
Bu süreçte, jeopolitik krizlerin yol açtığı enerji şokları ve enflasyon öne çıkan sorunlar arasında yer alıyor. Özellikle Ortadoğu’daki çatışmalar ve küresel ticaret açısından kritik öneme sahip deniz taşımacılığı güzergâhlarında yaşanan aksaklıklar, ekonomik baskıları artırdı. Bunun sonucunda Avrupa Komisyonu, 2026 yılı ekonomik büyüme tahminini yaklaşık yüzde 1,1’e düşürürken, enflasyon oranı da AB’nin 27 üye ülkesi genelinde yeniden yükselerek yaklaşık yüzde 3,1 seviyesine çıktı.
Uzman raporlarına göre, yüksek enflasyon ve enerji maliyetlerindeki kalıcı artış, Avrupa’daki hanelerin yaklaşık üçte ikisini temel ihtiyaç harcamaları da dahil olmak üzere tüketimlerini sürekli kısmaya yöneltti.
Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında yan yana oturan ABD Başkanı Donald Trump ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte... Arka planda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio görülüyor. (Reuters)
Buna ek olarak, Avrupa ekonomisi ile küresel rakipleri arasındaki fark giderek açılıyor. Verimlilik artışındaki zayıflık, iş gücünün yaşlanması, kamu borçlarının yükselmesi ve stratejik özerkliğin gerilemesi, kıtayı tarihsel ortalamalarının oldukça altında seyreden uzun süreli bir düşük büyüme dönemine doğru sürüklüyor.
Siyasi alanda ise İsveç merkezli saygın V-Dem (Varieties of Democracy) Enstitüsü’nün Demokrasi Raporu’na göre, siyaset bilimcilerin 2010 yılında başladığını belirttiği ‘üçüncü otoriterleşme dalgası’ Avrupa’da da derin etkiler yaratıyor. Kurumsal aşınma, seçim yasalarının zayıflaması ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar gibi gelişmelerin öne çıktığı raporda, İtalya, Hırvatistan, Slovakya, Slovenya ve Birleşik Krallık, demokratik gerilemenin belirgin biçimde yaşandığı ülkeler arasında gösterildi.
Öte yandan, Avrupa’nın açıklık ve bütünleşme esasına dayanan modeli de artan baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Düzensiz göç dalgaları, iç kültürel gerilimlerin artması ve siyasi kutuplaşmanın derinleşmesi, birçok Avrupa hükümetini sınır kontrollerini sıkılaştırmaya ve daha önce gevşetilen bazı kısıtlamaları yeniden yürürlüğe koymaya yöneltti.
Savunma yükünün artması
Bölgesel çatışmalardan kaynaklanan güvenlik risklerinin artması, özellikle de Rusya-Ukrayna Savaşı’nın yarattığı tehdit algısı, Avrupa hükümetlerini savunma bütçelerini güçlendirmek ve ortak askerî kapasiteyi geliştirmek amacıyla milyarlarca euroluk ek harcamalar yapmaya yöneltti. Ancak bu yatırımlar güvenliğin artırılması açısından önem taşırken, aynı zamanda sivil altyapı projeleri, sosyal hizmetler ve refah programlarına aktarılabilecek kamu kaynaklarının önemli bir bölümünü de tüketiyor.
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Avrupa Birliği (AB) Genel Merkezi’nin önünde dalgalanan bayraklar (Reuters)
Ayrıntılara bakıldığında, Avrupa’nın savunma harcamalarında son yıllarda dikkat çekici bir artış yaşandığı görülüyor. AB ülkeleri ile NATO üyesi Avrupa ülkeleri, 2020’den bu yana askerî harcamalarını yüzde 98’in üzerinde artırdı. Avrupa'nın temel savunma harcamaları, 2025 yılında bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 20 yükselerek 418 milyar euroya ulaştı.
Tarihi ölçekteki bu yeniden silahlanma süreci, kıtanın askerî mali görünümünü şu şekilde yeniden şekillendiriyor:
- Toplam harcama: AB ülkelerinin temel savunma harcamalarının 2026 yılında yaklaşık 454 milyar euroya ulaşması bekleniyor. Bu rakam, AB’nin GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 2,4’üne karşılık geliyor.
- Yatırımlar: Askerî teçhizat ve savunma altyapısına yönelik yatırımlar benzeri görülmemiş ölçüde artıyor. Avrupa’daki NATO üyeleri ile Kanada’nın savunma harcamaları, yalnızca 2025 yılında 90 milyar doların üzerinde (yaklaşık yüzde 20) artış gösterdi.
- Ulusal artışlar: Bu eğilime Avrupa’nın büyük ekonomileri öncülük ediyor. Almanya, yıllık savunma harcamalarını 118 milyar euroya çıkarmayı planlarken, İspanya ve İtalya gibi ülkeler de yeni güvenlik hedefleri doğrultusunda savunma bütçelerinde tarihî düzeyde yıllık artışlara imza attı.
Trump’ın müttefiklere karşı tutumu
ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupalı ticaret ortakları ile NATO müttefiklerine yönelik tutumu, Avrupa liderlerini güvenlik politikalarında uzun süredir benimsedikleri temkinli yaklaşımı terk ederek stratejik güvenlik konusunda farklı bir anlayış geliştirmeye yönelten dönüm noktası oldu. Onlarca yıl boyunca Batı Avrupa’yı koruyan Amerikan güvenlik şemsiyesinin fiilen ortadan kalktığı değerlendirilirken, Trump Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin önemli bir bölümünde müttefiklerine açık eleştiriler yöneltti. Trump, savunma harcamalarına ilişkin taahhütlerin yerine getirilmesindeki yavaş ilerleme ve İran’a karşı yürütülen savaşa yeterli düzeyde katılım sağlanmaması gibi başlıklarda bir dizi şikâyetini dile getirdi.

Alman-Fransız KNDS fabrikalarından çıkacak CAPINT tankının ilk prototipi, Paris yakınlarındaki Villepinte’de düzenlenen bir savunma fuarında sergilendi, 15 Haziran 2026. (Reuters)
Trump ayrıca Madrid yönetiminin NATO’nun savunma harcamaları hedefine uyma konusundaki isteksizliğine tepki olarak görülen bir adımla, İspanya ile ‘tüm ticari ilişkilerin durdurulması’ talimatını verdi. İspanya’yı ‘kaybedilmiş bir dava’ ve ‘NATO’da çok kötü bir ortak’ olarak nitelendirdi.
Trump, zirveyi ABD’nin Grönland’ı kontrol altına alma arzusunu yinelemek için de kullandı. Trump, “Grönland ABD için çok önemli ancak Danimarka için önemli değil. Ona yalnızca ABD’yi değil, dünyayı korumak için ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
Güvenliği sağlamak için silah yeterli mi?
Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşının devam ettiği bir dönemde, Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması talebi gündemin başlıca maddesi oldu. Antoine el Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Avrupalılar askerî kapasitenin güçlendirilmesinin gerekliliği konusunda hemfikir olsa da kıtanın güvenliğini yalnızca daha fazla silah alımına indirgemek, karşı karşıya bulunulan tehditlerin niteliğini eksik anlamak anlamına geliyor.
Askerî gücün, özellikle Ukrayna Savaşı’nın Avrupa’nın savunma hazırlıklarındaki zayıflıkları ortaya çıkarmasının ardından caydırıcılığın temel unsurlarından biri olmaya devam ettiği doğru. Ancak güvenlik yalnızca silaha dayanmıyor; aynı zamanda siyasi bütünlüğe, demokratik kurumların meşruiyetine ve müttefik ülkeleri bir araya getirmesi beklenen ortak değerlere de bağlı bulunuyor.
Bu nedenle bazı gözlemciler, NATO’nun bir tür pazarlık mantığına dayanan bir ittifaka dönüşmesi konusunda uyarıda bulunuyor. Buna göre ABD’nin sağladığı koruma, yalnızca Avrupa’nın savunma harcamalarının büyüklüğüyle ilişkilendirilebilir ve bu durum kaçınılmaz olarak askerî sanayi şirketleri aracılığıyla ABD ekonomisine katkı sağlayabilir. Ancak bu yaklaşım, 1949’da kurulan ittifakın yalnızca askerî bir yapı olmadığı gerçeğini göz ardı ediyor. NATO, kuruluşundan bu yana kendisini demokrasi, hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlüklere dayanan siyasi bir oluşum olarak tanımladı. Bu unsurlar, müttefikler arasındaki güveni güçlendirerek askerî ve istihbarat alanındaki iş birliğini kolaylaştırıyor.
Rus bombardımanı sonucu Kiev’deki bir yerleşim bölgesinde meydana gelen yıkım (AFP)
Avrupalı analistlere göre ABD de mevcut ve gelecekteki jeopolitik tehditlerle mücadele edebilmek için güçlü ve güvenilir müttefiklere ihtiyaç duyuyor. Avrupa’nın katkısı yalnızca askerî boyutla sınırlı kalmıyor; kıtanın ekonomik, diplomatik ve teknolojik kapasitesi de NATO’nun konumunu ve karşı karşıya olduğu zorluklarla mücadele kabiliyetini güçlendiriyor.
Sonuç olarak, savunma harcamalarının artırılması caydırıcılığı güçlendirmek için gerekli bir adım olsa da sürdürülebilir bir Avrupa güvenliği inşa etmek için tek başına yeterli değil. Askerî güç ne kadar büyük olursa olsun, demokrasinin zayıflığını, kurumların kırılganlığını veya siyasi bütünlüğün aşınmasını telafi edemez. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın güvenliği yalnızca sahip olduğu tank ve uçakların sayısıyla değil, aynı zamanda demokratik modelini koruma ve dış tehditler karşısında iç birlikteliğini güçlendirme kapasitesiyle de ölçülecek.