Mustafa Rüstem
2024 sonlarında Beşşar Esed'in çarpıcı devrilişi ve Rusya'ya kaçışı, İran'ın Suriye'deki nüfuzunun sonunu işaret etti. Aynı zamanda Suriye iç savaşının doruk noktasında ülkenin askeri, ekonomik ve siyasi işlerine on yıllık açık müdahalenin yanı sıra, savaşın harap ettiği bir ülkede Rusya başta olmak üzere Esed'in diğer müttefikleriyle kazanımları en üst düzeye çıkarmaya yönelik gizli bir mücadeleyi de sona erdirdi.
Sadece İran ve kendisine bağlı örgütler Suriye'den çekilmekle kalmadı, aynı zamanda o dönemde muhalif olan Suriyeli fraksiyonların zaferi, İran’ın bölgedeki hayati öneme sahip varlığının da sonunun başlangıcıydı. Irak, Lübnan ve özellikle de Lazkiye Limanı’ndaki varlığından sonra Akdeniz kıyıları gibi stratejik bölgelerle hayati bağlantı görevi gören topraklardan çekilmesi kendisi için ciddi bir darbeydi. Suriye topraklarının kaybı, Esed ailesinin uzun süredir müttefiki olan İran rejimi için bir gerileme demekti ve onu Arap arenasındaki önemli bir oyuncu olmaktan çıkararak geri çekilmesine ve henüz doldurulmamış bir siyasi ve askeri boşluk bırakmasına neden oldu.
Boşluk ve varlık arasında
Türkiye, Suriye çatışmasında aktif bir varlığa sahip, ülkenin güç ve kapasitesini, güçlü ve zayıf yönlerini derinlemesine anlayan ve İran'ın yerini alabilecek bir ülke olarak öne çıkıyor. Ancak, görüştüğümüz Suriye ve Türkiye'den uzmanlar, Ankara'nın askeri ve ekonomik alanlarda gerekli desteği sağlayabilme ve 2011'deki halk ayaklanmasının ardından başlayan ve Esed iktidarının devrilmesiyle sonuçlanan uzun savaşta Tahran’ın eski rejime verdiği, 8 Aralık 2024'teki çöküşüne kadar devam eden sınırsız desteği sunabilme gücü konusunda farklı görüşlere sahipler.
Türk dış politika araştırmacısı Firas Ağaoğlu, “Suriye'deki boşluğu doldurmaya yönelik bir Türk aktivizmi var, ancak bu varlık Arap ulusal güvenliğini de dikkate alıyor, çünkü Arap devletleri de boşluğu doldurmaya çalışıyor. Buna rağmen, sahada Türk varlığı daha güçlü olmaya devam ediyor. Bu durum, silahlı çatışma sırasında milyonlarca Suriyelinin Türkiye'ye zorunlu göçü, Suriye'deki Türk kuvvetlerinin varlığı ve iki ülkenin uzun süredir paylaştığı sınır gibi çeşitli faktörlerle bağlantılı” değerlendirmesinde bulunuyor.
Araştırmacı, “Türkiye'nin, İran'ın eski rejimi devirmeyi amaçlayan son savaşta yaptığı gibi, Suriye'ye sınırsız askeri ve ekonomik destek sağlama kapasitesine sahip olduğunu” düşünmüyor. Türkiye'nin “herhangi bir destek, hatta sınırlı destek bile sunamayacak kadar zayıf olduğunu, nitekim sahada böyle bir destek görmediğimizi” belirtiyor. “Bunun, Şam'ın da bu konuyu yönetirken üzerinde çalıştığı Arap ulusal güvenliğiyle olan dengeden kaynaklandığına inanıyorum. Aynı şekilde, Ankara'nın da sınırsız destek sağlayacak önemli bir ekonomik gücü yok; bunun için çok zayıf” diyor.
Uluslararası ilişkiler araştırmacısı Firas Bouzan ise Türkiye'nin bu boşluğu dolduracak bütün güç ve kapasiteye sahip olduğu senaryosuna katılıyor, “çünkü çeşitli düzeylerde geniş bir sosyal kabul görüyor. Birincisi, sosyal bir taban var. Çünkü Suriyeliler arasında bir nesil ya Türkiye'de yaşadı ya da Kuzey Suriye'de yaşadığı için Türkiye ile bağları var ve bu önemli bir sosyal ve kültürel tabanı temsil ediyor” diye belirtiyor.
İkinci düzey ise ona göre, bölgesel güvenlik ve jeopolitik durumun farkında olan her iki ülke liderliği ile sınırlı olan stratejik düzeydir. Bu düzey Suriye'nin istikrarsız olmasının tehlikelerinden kaçınmak için güçlü teşvikler sağlıyor.
Bouzan, “Üçüncü düzey yeniden inşa sürecidir,” diyerek, bunu “Türkiye için kolay kolay vazgeçilmeyecek muazzam bir ekonomik fırsat” olarak görüyor. Araştırmacı “Buna ilave olarak, mevcut Türk varlığı, İran'ın Suriye'ye dönüşünü engellemekle ilgilenen etkili Arap taraflar arasında endişe uyandırmıyor veya buna karşı çıkmıyorlar” ifadelerini kullanıyor. Türk desteğinin niteliğine gelince Bouzan, Ankara'nın bilhassa güvenlik ve askeri alanlarda, özellikle de eğitim ve yeni bir Suriye ordusunun kurulmasına yardım konusunda mümkün olan en büyük desteği sağlayacağı düşüncesinde. Ancak, “Ankara'nın hedeflerini sınırlayan şeyin, Suriye'deki geçiş sürecini finanse etme kapasitesini ve imkanlarını aşması” olduğunu belirtiyor.
Uluslararası ağın çöküşü
Suriye savaşı sırasında Türk ordusu, o zamanlar “Suriye Milli Ordusu” olarak bilinen ve üç kolordudan meydana gelen oluşumun kuruluşuna yardımcı oldu. Ayrıca İdlib'de sekiz muharip tugayın kurulmasını destekledi ve kuzeybatı Suriye'ye askeri karakollar konuşlandırdı. 2016 ve 2019 yılları arasında Türkiye, “Suriye Milli Ordusu”nun desteğiyle “Zeytin Dalı”, “Fırat Kalkanı” ve “Barış Pınarı” adlarını taşıyan üç operasyon gerçekleştirdi. Bu operasyonlar sırasında, Kuzey Suriye boyunca yeni etki alanları kurdu. Başta Kürdistan İşçi Partisi (PKK) olmak üzere uzun süredir çatışma içinde olduğu Kürt silahlı örgütlerin ulusal güvenliğini tehdit eden saldırılarını önemli ölçüde azaltan tampon bölgeler oluşturarak bunlardan faydalandı.

Türk siyasi analist Ali Esmer ise İran'ın Suriye'deki nüfuzunun gerilemesini sadece bölgesel bir gücün Suriye’den ayrılması olarak değil, Tahran'ın yıllar içinde inşa ettiği geniş bir milis ağının, askeri koridorların, güvenlik ve ekonomik nüfuz ağının çöküşü olarak değerlendiriyor. Ancak, Türkiye'nin bu boşluğu İran gibi doldurmayacağını değerlendiriyor; çünkü Türkiye'nin zayıf ve bölünmüş bir Suriye'ye değil, sınırlarını kontrol edebilen, silahlı örgütleri ve mülteci dalgalarını engelleyebilen, ticaret ve enerji yollarını açabilen istikrarlı bir devlete ihtiyacı var.
“Ankara, Suriye ordusunu eğiterek, kabiliyetlerini geliştirerek, silahlı oluşumları birleştirerek ve sınır güvenliğini destekleyerek, ayrıca altyapı, elektrik, havaalanları ve sanayi bölgelerinin rehabilitasyonuna katkıda bulunarak ve Suriye ekonomisini Türk pazarlarına bağlayarak, Şam'ın en önemli bölgesel ortağı olabilir” yorumunda bulunuyor.
Türk araştırmacı, “Ne var ki bu destek sınırsız olmayacak, çünkü Türkiye Suriye'nin yeniden inşasının veya bütün cephelerde savunmasının maliyetini tek başına karşılayamaz. Daha olası bir senaryo, Arap fonlarını Türk yönetim uzmanlığıyla birleştiren bir Suriye-Türkiye-Körfez ortaklığıdır. Dahası, Türk nüfuzu sadece kuzeye değil, öncelikle doğrudan askeri konuşlandırmadan ziyade siyasi, ekonomik ve kurumsal bir şekilde Suriye'nin çeşitli bölgelerine yayılmaya da aday” diyor.
Güney Suriye
Buna karşılık İsrail, özellikle örgütsel geçmişleri göz önüne alındığında, yeni Suriye makamlarının ulusal güvenliğini tehdit ettiği bahanesiyle, Esed'in devrilmesini sınırlarındaki tampon bölgeyi genişletmek için altın bir fırsat olarak gördü. Bu genişleme, İsrail hava saldırılarıyla tahrip edilen Palmira (Tedmur) ve Tiyas (et-Teyfur) gibi hava üsleri de dahil olmak üzere, yeni Suriye ordusu için askeri üsleri yeniden kurmayı amaçlayan Türk nüfuzuyla çatıştı. İsrail Hava Kuvvetleri, bir Türk heyetinin bölgeyi ziyaret etmesinin ardından ülkenin merkezindeki Humus kırsalındaki bu üsleri bir kez daha vurdu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu saldırılar, Türklere kuzey sınırında durmaları ve askeri nüfuzlarını genişletmemeleri mesajını taşıyordu.
Türk ve İsrail nüfuzu arasında devam eden çatışma ve bunun güç boşluğunu doldurmayı nasıl etkileyeceği hakkındaki sorulara yanıt olarak, Türk araştırmacı Ağaoğlu şunları söyledi: “Güç dengeleri ABD'nin elinde ve o da Ankara'dan bu çatışmaya girmemesini isteyebilir. Şam hükümeti de Türkiye'den müdahale etmemesini isteyebilir, çünkü Suriye'nin bir nüfuz çatışmasının alanı haline gelmesi kendi çıkarına değil. Bu, Ankara için de iyi değil.”

Araştırmacı sözlerine şöyle devam etti: “Ancak İsrail güney Suriye'yi işgal etmek ve ele geçirmek isterse, durum çok farklı olur çünkü o zaman bir Arap müdahalesi olacaktır. Türkiye'ye gelince, Tel Aviv'in güneydeki denklemi değiştirmeye çalıştığını görürse, müdahalesinin şu ankinden daha büyük olacağını düşünüyorum.”
Tel Aviv ve Ankara arasında Suriye'de yaşanabilecek bir çatışma olasılığıyla ilgili görüşlerini açıklarken, uluslararası ilişkiler araştırmacısı Bouzan, Ankara'nın gerekirse çok ileri gidebileceğini gösteren, Azerbaycan ve Libya deneyimlerine işaret etti ve Tel Aviv’in bunu çok iyi anladığına değindi. İsrail'in, “Türkiye'nin NATO için artan stratejik öneminin farkında olduğunu ve şu anda kimsenin böyle bir çatışmayı finanse etmek ve askeri olarak desteklemek istemeyeceğini bildiğini, bu durumun da İsrail'i tek başına Türkiye ile doğrudan karşı karşıya getirdiğini” ifade etti. “İsrail'in yüksek sesli söylemlerinin ötesinde, Tel Aviv'in bu aşamada Suriye'de öngörülebilir bir siyasi ve askeri yapıya ihtiyacı var ve eğer yapabilirse tampon bölgeler oluşturmaya çalışacak, ancak bu da artık kolay değil” dedi.
Gergin ilişkiler
Bu nedenle Tel Aviv ve Ankara’daki liderlikler arasındaki ilişkilere gerginlik ve sürtüşme damga vuruyor. Washington'un Türkiye'deki son NATO zirvesinde ünlü Amerikan F-35 savaş uçaklarının Türk Hava Kuvvetlerine teslimini onaylayacağını ima etmesi, özellikle İsrail'in Türklere bu uçağın verilmemesini istemesinin ardından gerginlik daha da artırdı.
Ankara'nın güney Suriye'deki faaliyetleri hakkındaki sorularımıza yanıt olarak, Türk araştırmacı Esmer şunları söyledi: “Bu bölge, güçlü bir Suriye devleti kurmaya dayalı Türk vizyonu ile zayıf ve sınırlı kapasiteli bir Suriye'yi tercih eden İsrail vizyonu arasındaki çatışma nedeniyle en hassas bölge olmaya devam ediyor. Bu, Ankara ve Tel Aviv arasında artan rekabete ve sürtüşmeye yol açabilir. Bununla birlikte, İsrail Türk mevzilerini veya güçlerini hedef almadığı veya Suriye'nin kalıcı olarak bölünmesini dayatmaya çalışmadığı sürece, doğrudan bir askeri çatışma olasılığı düşüktür.”
Buna ilave olarak, araştırmacı, “Türkiye'nin İran projesini miras almak değil, devlet, ticaret, kurumlar ve milli orduya dayalı farklı bir nüfuz alanı inşa etmek istediğini, çünkü gerçek başarısının Suriye'yi kontrol etmekte değil, stratejik ortak ve kendisi için güvenlik ve ekonomik derinlik oluşturacak istikrarlı bir Suriye devletinin kurulmasına yardımcı olmakta yattığını” değerlendiriyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."